Felsefe en uygun tabiriyle bizlerin zayıf noktasıdır. Bu yüzden felsefi tartışmalarımızda her zaman için belirli  bir yapaylık mevcuttur:  Tüm  önermelerimizin  en  güçlüsü  daima  geri  planda  kalır.

Leibnitz, diğer tüm akılcı  düşünürlere  oranla,  olgulara  gerektiği  önemi  vermiştir. Onun büyülü bir dil  kullandığı “Theodi” adlı eseri, biz insanlara Tanrının tercihlerinin doğruluğunu kanıtlamayı  amaç  edinir;  içinde  yaşadığımız  dünya  tüm  olası dünyaların  en  iyisidir. Leibnitz, benimsediği iyimser  felsefesinin  diğer  çıkmazlarının  yanı sıra  bu  konuya  ilişkin  şu  cümleleri  sarf  etmiştir: “Tanrının  Krallığının  uçsuz  bucaksızlığını  tasavvur  ettiğimizde;  iyiliklerin  bir  okyanus,  kötülüklerin  ise  ancak  bir  damla cık  olduğunu görebiliriz.  Coelius,  kısa  bir  süre  önce  yayımlanan ‘De  Amplitudine  Regni  Coelestis’ adlı  eserinde  Tanrının  Krallığının  sınırları  konusunda  yanılgıya  düşmüştür.  Antik  çağlarda insanlar  Tanrının  oynadığı  rol  hakkında  çok  az  fikre  sahiptir… Onlara  göre,  hayat  yalnızca  içinde  yaşadığımız  dünyamız dan  ibarettir;  Avustralya  yerlileriyle  karşılaşmak  bile  onların  kafalarını  karıştırmaya  yeterlidir.  Ufukları birkaç  ışıldayan  küre  ve kristal  şekille  sınırlıdır.  Ama  günümüzde  evrenin  sonsuzluğu içerisinde;  bizimki  kadar,  hatta  daha  da  büyük  sayısız  yerkürenin  olduğunu  biliyoruz.  Dünyamız  güneşin  yörüngesindeki  gezegenlerden  yalnızca  bir  tanesidir.  Evrende  güneş  sistemi  gibi birçok  sistemin  var olduğunu  ve  dünyamızın  bunlardan  yalnızca birinin  uydusu  olduğunu  düşündüğümüzde  evrenin  sonsuzluğu nu  daha  kolay  kavrayabiliriz.  Tüm  bunlarda  yaşama  dair  hiçbir bulgu  olmasa  bile  bunların  harukuladeliği  hakkında  şüpheye düşmemeliyiz.  Kötülükten  iyilik  doğamayacağına  göre,  evrenin kötülüklerle  dolu  olduğunu  söyleyebilmemiz  mümkün  değildir. Dahası  her  tarafımızın  yıldızlarla  kaplı  olduğunu  düşünürsek,  bu yıldızların  ardında  henüz  göremediğimiz  bir  başka  boyutun  olmadığını  kim  söyleyebilir?  Tüm  bu  evreni  kucaklamakta  olan boyut  mutluluk  ve  görkemle  dolu  olabilir …  Dünyayı  ve  üzerin de  yaşayanları,  bir  de  bu  açıdan  bakarak  düşünelim.  Dünyamız evrende  küçük  bir  noktadan  başka  bir  şey  değildir.  Evrenin  sonsuzluğu  içerisinde  yalnızca  küçük  bir  nokta  olan  dünyamızdaki kötülükler  de,  evrenin  kusursuzluğu  karşısında  küçücük  kalır.”

“John  Corcoran,  iş  bulma  amacıyla  dondurucu  soğuğun  al tında  şehri  karış  karış  dolaşmış  ve  kapıldığı  umutsuzluk  sonu cunda  karbonik  asit  içerek  intihar  etmiştir.  Hastalığı  nedeniyle üç  hafta  önce  işten  çıkarılan  bir  katip  olan  John  Corcoran’dan kirasını  ödeyemediği  için  evini  terk  etmesi  istenmiştir.  Karısı  ile altı  çocuğuna  ekmek  götürebilmek  için  kar  kürüyerek  para  kazanmaya  çalışsa  da  hastalığı  nedeniyle  buna  uzun  süre  katlanamamıştır.  İş  bulma  umutlarının  kaybolduğu  akşam  eve  döndüğünde  karısı  ve  çocuklarını  aç  bulmuştur.  Sabah  uyandığında yaşamına  son  vermeyi  seçmiştir. Buna  benzer  daha  nice  örnek  karşımızda  durmaktadır,  hep sini  sıralamak  için  ciltler  yetmez.  Hepsinin  ortak  bir  yönü  var  ki, o  da  yaşadığımız  dünyayı  gözler  önüne  sermeleridir.  Günümüz de  yayımlanmış  bir  eserde  ‘Yaşadığımız  dünyada  Tanrının  var lığının  farkındayız,’  denmektedir.  (Profesör  Royce,  Dünya  ve Birey  adlı  eserinin  ikinci  cildinde  içinde  yaşadığımız  dünyadaki kötülüklerin  ebedi  düzenin  mükemmeliğine  ışık  tuttuğunu  savunmaktadır.)  F.H.  Bradley  de  Görüntü  ve  Gerçek  adlı  eserinde ‘Mutlak,  içinde  barındırdığı  farklılık  ve  çeşitliliklerle  daha  zengindir. ‘  sözlerine  yer  vermektedir.  Yani  onlara  göre  bu  talihsiz insanların  karşılaştığı  felaketler  evreni  ve  dolayısıyla  felsefeyi de  zenginleştiren  şeylerdir.  Oysa  Profesör  Royce  ve  Bradley, kendilerine  göre  “gerçek”  ve  “mutlak”  olanın  peçesini  açmayı tercih  etmemektedir.  Aynı  şekilde  kötülük  ve  acı  olgularını  açıklamaktan  da  uzak  durmaktadır.  Ama  bu  noktada  ulaşılacak  açıklıklar,  insanların  evren  hakkında  bilinçlenmesinin  tek  koşuludur. Bu  talihsiz  insanların  yüzleştikleri  şey  gerçeğin  ta  kendisidir. Evrenin  mutlak  bir  aşamasını  gözler  önüne  sermektedir.  Bu  kişisel  deneyimler,  dağarcıklarımızda  neyin  ne  olduğunu  gösteren en  önemli  faktörlerdir.  Bu  insanların  yaşadığı  şeyleri  düşünmek, onların  yaşadıkları  karşısında  doğrudan  ve  kişisel  olarak  neleri düşündükleriyle  bir  midir?  Bunu  yaşayan  insanlar  gerçeği  kavrarken,  filozoflar  yalnızca  gölgelerle  meşgul  olurlar.  Filozofların  ve  ayrıcalıklı  kesimlerin  dışında  kalan  sessiz  çoğunluk  giderek  bu  gerçekliği  kavramaktadır.  Böylelikle  evreni  ve  dini  sorgulamayı  öğrenmektedir. Geçirdiği  cinnet  sonucunda  çocuklarını  öldürdükten  sonra intihar  eden  işçi  de  modern  dünyanın  ibret  verici  örneklerinden biridir.  Bunu,  kendi  içlerinde  kutsallaştırılan  Tanrı,  Sevgi  ve Varlık  kavramlarıyla  bağdaştırabilmek  mümkün  müdür?  Oysa ki  bu  türden  olaylar  İsa’dan  yirmi  yüzyıl  sonra  günümüz  dünya sının  yadsınamaz  gerçeklerindendir.  Bu  türden  deneyimleri  görmezlikten  gelen  bir  felsefe  neye  hizmet  edebilir  ki?  Tüm  bu  olgular  dinin  hükümsüzlüğünü  kanıtlamaya  yetmiyor  mu?  İnsanlık,  dinle  daha  fazla  vakit  kaybetmemelidir.  Buna  yirmi  yüzyıl kafi  gelmiştir.  Din,  inandırıcılığını  kaybetmiştir.  İnsanoğlu  inandırıcılığını  kaybeden  sistemlerle  daha  fazla  oyalanmamalıdır.”

Ostwald  yayınlanmış  olan  bir  makalesinde bunu  güzel  bir  örnekle  açıklar.  Kimyagerler  “tautomerous” (Kimyada  içlerindeki  hidrojen  atomunun  değişkenliği  ile  farklılık  gösteren,  iki  ya  da  daha  fazla  yapının  belirli  bir  denge  dahilinde  bir araya  gelmesinden  oluşan  kimi  organik  bileşimlere  verilen  ad )  olarak  adlandırılan  çeşitli  bileşimlerin  iç  yapısı üzerine  uzun  süre  çalışmışlardır.  Bu  bileşimlerin  yapılarını,  kimi  kimyagerler  içlerindeki  hareketli  hidrojen  atomunun  gösterdiği  değişkenlik  üzerinden  tanımlamayı  seçerken  kimi  kimyagerler  ise  iki  hareketli  maddenin  gösterdiği  değişkenlik  üzerin den  tanımlamayı  doğru  bulmuştur.  Aralarındaki  tartışma  hala son  bulmamıştır.  Her  iki  taraf  da  bu  görüşlerden  birinin  doğruluğu  sonucunda  deneysel  olarak  neyin  değişeceğini  sorgulamamıştır.  Çünkü  deneysel  olarak  hiçbir  şeyin  değişmediği  ortaya çıktığında,  tartışma  ilkel  çağlardaki  cinlere  mi  yoksa  perilere  mi inanmak  gerekir  tartışması  kadar  anlamsız  kalmıştır.

Faydacılık  olguları  ve  somut  olanı  ele  alır,  gerçeği  çeşitli  koşullar  altındaki  sonuçlarıyla  birlikte  gözlemler  ve  genelleştirir.  Gerçek,  deneyimler  sırasında  işlevini  koruduğu  sürece gerçektir.  Akılcılığa  göreyse  gerçek  karşısında  boyun  eğilecek bir  soyutlamadan  ibarettir.  Faydacılık,  karşısında  boyun  eğmek zorunda  olmadığımız  gerçekleri  ayrıntılarına  girerek  açıklama ya  çalışırken;  akılcılık  kendi  soyutlamalarının  dayandığı  somutluğu  kavrayabilme  güçlüğü  yaşar.  Faydacılık  gerçeğin  izini  ne den  sürmemiz  gerektiğini  sorgularken,  akılcılık  tarafından  gerçeği  yadsımakla  suçlanır.  Akılcılar  somutluktan  ürkerler;  gölgeyi  tercih  ederler.  Önlerine  seçmeleri  için  iki  evren  sunulduğun da,  gerçekliğin  tüm  ayrıntılarıyla  süslenmiş,  doğa  örtüsüyle  kap lanmış  bir  evreni  değil,  dümdüz  ve  engebesiz  bir  evren  taslağını  seçerler.  Çünkü  bu  onlara  göre  daha  saf,  daha  temiz  ve  daha soyludur. Faydacılığın  somutluğa  ve  olgulara  yakınlığını  işlemeyi  sür dürdükçe  bunun  önemini  daha  da  iyi  kavrayabileceksiniz.  Aynı gelişme  gözlemlenemeyeni  gözlemlenebilir  olandan  yola  çıkarak  yorumlamaya  çalışan  kardeş  bilimler  için  de  geçerlidir.  Yeni  ve  eski  olanın  harmanlanması  amaçlanır.  Zihinlerimiz  ve  gerçeklik  arasındaki  statik  ilişki,  aktif  ve  zengin  bir  ilişkiye  dönüştürülür.

Olguları benimseyenler,  günümüzde  revaçta  olan  akılcılığın  önerdiği  felsefeye  karşı  mesafeli  durmaktadırlar.  Eski  moda  teizmin,  Tanrı kavramını  sıra dışı  bir  hükümdar  olarak  aldığı  ve  bunu  mantık dışı  eklemelerle  süslediği  için  çok  yetersiz  kaldığı  açıktır.  Yine de  yaradılış  teorisi  vasıtasıyla  somut  gerçeklere  kimi  noktalarda temas  edebilmiştir.  Ancak  Darwinizm ‘in  sahneye  çıkmasıyla, teizmin  ayaklarını  bastığı  zemin  kaymıştır.  Bu  gelişmeyle  birlik te,  Tanrısallık  nesnelerin  üstünde  değil  nesnelerin  içinde  aranır olmuş  ve  daha  önceki  dualizmden  panteizme  (Tanrı  ile  evrenin aynı  şey  olduğunu,  Tanrının  her  şeyde  var  olduğunu  kabul  eden düşünceye )  doğru  bir  kayma  yaşanmıştır.  Fakat  her  iki  inanış  tarzının  da  hata  hatırı  sayılır  bir  kitlesi  mevcuttur. Panteizm  olguları  benimseyenler  ya  da  deneyciler  için  bağdaştırılması  güç  bir  anlayıştır.  Mutlakçılık  tozları  savurarak  saf mantığa  ulaşır.  Somut  olanla  hiçbir  bağlantısı  yoktur.  Olguların tüm  boyutlarını  açıklayacağına  inanılan  Mutlak  Akıl,  dünyamızdaki  olguların  gerçekliğiyle  kaçınılmaz  olarak  çatışır.  Bu  yolla dünyamızdaki  olguların  köklerine  inebilmek  ya  da  onlardan  yaşantımızı  etkileyecek  önemli  sonuçlar  çıkarabilmek  mümkün değildir.  Her  şeyin  kendisiyle  birlikte  güzel  olacağı  güvencesini veren  bu  yaklaşım,  son  noktada  sizi  kendi  kendinizle  baş  başa bırakıverir.

Dünyayı  şimdi  bulunduğumuz  noktada  durdurduğumuzu varsayalım.  Hiçbir  gelecekten  söz  edilemediği  noktada  bir  teistin  ve  bir  materyalistin  tarih  üzerine  açıklamalarını  dinleyelim. Teist  dünyanın  Tanrı  tarafından  nasıl  meydana  getirildiğini  anlatacaktır.  Materyalist  ise  dünyanın  gelişim  sürecini  fizik  yasalarıyla  açıklamakta  aynı  başarıyı  gösterecektir.  Bir  faydacının  bu teorilerden  hangisini  tercih  edeceğini  düşünelim.  Hiçbir  gelecekten  söz  edilemiyorsa,  faydacı  yöntem  bu  soruna  nasıl  uygulanabilir?  Sonuçta  hiçbir  şey  değişmeyeceğine  göre, her  iki  teori de  farklı  kelimelerle  ifade  edilmesine  rağmen  aslında  aynı  anlama  gelecektir.

Bir  de  şunu  varsayalım,  Tanrının  varlığı  başlangıçta  yaratmış  olduğu  ve  kendi  seyrine  bıraktığı  bir  dünya  için  ne  anlam  taşıyacaktır.  Tanrının  yaratıcı  gücüyle  dünyayı  yaratmış  ve  onu kendi  haline  terk etmiş  olduğunu  düşünelim.  Bir  gelecek olmadığına  göre,  dünyanın  tüm  anlamı  ve  değeri  belirlendiğine  göre, artık  Tanrının  ölçütlerine  ihtiyaç  duyar  mıyız?  Dünyayı  yaratmış olduğu  için  ona  minnet  borçlu  oluruz,  ama  bundan  öteye  gitmeyiz.  Durumun  tam  tersi  olması  halinde  ona  karşı  duyduklarımız minnetin  ötesine  geçmez  mi?  Tanrı’yı  yalnızca  bir  hipotez  konumuna  indirgeyip  maddeyi  tek  başına  sorumlu  kıldığımız  zaman bundan  zarar  görmez  miyiz?  Tanrının  varlığı  dünyayı  daha  yaşanılır  ya  da  zengin  kılmaz  mı? Bu  sorulara  kesin  yanıtlanır  verebilmek  imkansızdır.  Her  iki hipotezde  de  dünya  sonuç  olarak  şimdiki  haliyle  karşımıza  çıkacaktır.  Browning’in  de  söylediği  gibi  dünya  “bizlerin  ödülü  ya da  cezası”  olarak  karşımızda  durmaktadır.  Maddenin  kendisini ya  da  Tanrı’yı  asıl  neden  olarak  görmek  dünyanın  şu  anki  halini hiçbir  şekilde  değiştirmeyecektir.  İster  Tanrı,  ister  atomlar  yaratmış  olsun  bundan  başka  bir  dünya  yoktur.  Tanrı,  atomların  yapabildiklerini  yapmakla,  yani  bir  başka  deyişle  atomların karakterinde  kendini  ortaya  koymakla  atomlara  verdiğimiz  değerden daha  fazlasını  göremez.  Varlığı  dünyanın  işleyişinde  herhangi bir  farklılık  getirmiyorsa,  bu  onun  saygınlığını  hiçbir  surette  arttırmaz.  Aynı  şekilde  yokluğu  da  onun  saygınlığından  hiçbir  şey eksiltmez.  Bir  tiyatro  oyunu  bittiğinde  ve  perdeler  indiğinde, onun  yazarının  sıra dışı  bir  deha  mı  yoksa  sıradan  bir  yazar  mı olduğu  gerçekte  hiçbir  şeyi  değiştirmeyecektir.

Düzeyli  olan  her  metafizik  tartışma,  ne  kadar  konjektürel  ya da  soyut  olursa  olsun  pratik  bir  yön  de  taşır.  Bunu  fark  edebilmek  için  ilk  olarak  üzerinde  durduğumuz  sorunu  farklı  bir  şekil de  ortaya  koyalım.  Dünyanın  geleceğinin  olduğu  ve  henüz  hiç bir  şeyin  son  bulmadığını  varsayalım.  Bu  tamamlanmamış  dün yada  materyalizm  ya  da  teizm  ayrımı  son  derece  pratik  bir  ayrım  hüviyetine  bürünecektir.  Bunu  yakından  incelemekte  fayda var. Bugüne  kadar  yaşanan  olguların  Tanrının  ellerinde  şekillenmiş  olması  ya  da  fizik  yasaları  uyarınca  atomların  amaçsız hare ketlerinden  oluşması  neyi  değiştirecektir?  Geçmiş  olgular  söz konusu  olduğunda  hiçbir  şey  değişmeyecektir.  Olgular  yaşanmıştır  ve  onları  yaratan  ister  atomlar  ister  Tanrı  olsun  sağladıkları  faydalar  karşımızdadır.  Geleceği  ve  onun  pratik  sonuçlarını tamamıyla  yadsıyan  günümüz  materyalistleri,  aslında  maddenin de  Tanrı  kadar  kutsal  bir  varlık  olduğunu  iddia  ederek  materyalizme  duyulan  nefreti  hafifletmeye  çalışmaktadır.  Bu  terimler den  birinin  kabalığı  ve  duygusuzluğu,  diğerinin  kutsallığı  ve saygınlığı  üzerinden  şekillenen  bir  tartışma  tamamıyla  vakit kaybıdır.  Asıl  olarak  ister  Tanrı  ister  madde  olarak  adlandırdığınız  varlığın  gizemi,  gücü  ve  sınırsız  enerjisine  bakılmalıdır. Spencer’ın  bizi  yönlendirmek  istediği  nokta  tam  anlamıyla  bu dur. İp

Gözlerimiz  ana  rahminin  karanlığı  içinde  meydana  gelir,  ışıksa  güneş ten  kaynaklanır.  Sanki  birbirleri  için  yaratılmış  gibidirler.  Işığın, ve  gözlerin  bir  araya  gelmesiyle  görüntü  karşımıza  çıkar. Bu  argümanın  atalarımızın  gözündeki  değerini  düşündüğümüzde,  Darwin ‘in  teorisinin  zaferinin  ardından  geri  plana  düşmesi  şaşırtıcıdır.  Darwin  doğanın  değişen  koşullarına  ayak  uy duramayan  birçok  canlı  türünün  nasıl  yok  olduğunu  göstererek yepyeni  bir  kapı  aralamıştır.  Eğer  bu  tasarlanmış  bir  düzen  ise, onun  yaratıcısının  iyi  mi  yoksa  kötü  mü  olarak  değerlendirilme si  gerektiğini  tartışmaya  açmıştır.  Tabii  ki  bu  tamamıyla  hangi noktadan  baktığınızla  bağlantılıdır.  Ağaçkakanın  gagasının  kusursuz  yapısı,  ağaç  kabuğunun  altındaki  kurtçuk  için  ancak  şeytani  bir  yaratıcının  ürünü  olabilir. Din  adamları  bu  noktadan  sonra  Darwin’in  dikkat  çektiği  olgulara  yoğunlaşmışlar  ve  bu  olguların  da  kutsal  bir  amacı  yansıttığını  iddia  etmişlerdir.  İşleyen  mekanizmanın  amacı  tartışma konusu  olmuştur.  Bir  futbol  takımının  amacı  tek  başına  topun direkler  arasındaki  çizgiyi  geçmesini  sağlamak  değildir.  Eğer böyle  olsaydı  gecenin  bir  vakti  oraya  giderek  bunu  istedikleri sayıda  gerçekleştirirlerdi.  Oysa  ki  futbol  takımının  amacı  bunu belirli  bir  mekanizma  içerisinde,  yani  oyun  kuralları  çerçevesinde de  gerçekleştirmektir.  Tanrının  amacı  da  tek  başına  insanı  yaratmak  ve  onu  korumak  değildir.  Bunu  doğanın  muazzam  mekanizması  içerisinde  gerçekleştirmiştir.  Doğanın  yasaları  ve  karşı güçler  olmaksızın  insanı  yaratmak  ve  mükemmele  taşımak  Tanrı  için  fazla  kolay  bir  başarı  olacaktır.

Yeni  deneyimlerimiz  geçmişe  dönük  muhasebeleri  gerekli kıldığı  zaman,  o  zamana  ait  gerçekliklerin  geçmişte  kaldığını görürüz.  Danimarkalı  bir  düşünürün  söylediği  gibi  ileriye  dönük yaşarız,  ama  ilerledikçe  geçmişi  kavrarız.  Her  yeni  deneyim dünyada  daha  önce  yaşanmış  olan  süreçlere  ışık  tutar.  O  zamanın  kahramanları  için  gerçekliği  tartışılmaz  olan  süreçler,  hikayenin  daha  sonraki  bölümlerini  bilenler  için  bambaşka  bir  niteliğe  bürünüverir. Kavrayabildiğimiz  gerçeklerin  bu  gelişimsel  rotası  dahilin de  günün  birinde  mutlaklığa  ulaşabilmemiz  mümkün  olabilir. Ancak  öncelikle  diğer  tüm  faydacı  yaklaşımlarda  olduğu  gibi yüzümüzü  olguların  somutluğuna  ve  geleceğe  dönmemiz  gere kir.  Mutlak  gerçeğe  de  yine  günümüzün  gerçeklerine  olduğu  gibi  doğrulama  -sağlama  deneyimleri  aracılığıyla  ulaşabiliriz. Şu  olgunun  altını  ısrarla  çizmek  istiyorum  ki,  gerçeklik  büyük  oranda  daha  önceki  gerçeklikleri  aşarak  ortaya  çıkar.  İnsanların  inançları  her zaman  için  deneyimlerinin  zenginliğiyle  orantılıdır. Bu  inançların  kendisi,  dünyamızdaki  deneyimler  toplamının  birer  parçasıdır.  Bu  suretle  geleceği  zenginleştirirler.  Gerçeklik  tecrübe  edilebilir  bir  gerçeklik  olduğu  sürece,  hem  o  hem de  insanın  onun  hakkında  ulaştığı  doğrular  sonsuz  bir  mutasyon süreci  yaşar.  Bu  mutasyonun  belirli  bir  amacı  dahi  olsa  sonuç her  şeye  rağmen  başkalaşımdır. . .

Dünyamızın  sırrını  açıklamaya  yönelik çok  sayıda  sihirli  kavram  geliştirilmiştir:  Tanrı,  Neden,  Yasa, Ruh,  Madde,  Doğa,  İki  Kutupluluk,  Diyalektik  Süreç,  İdea, Benlik  ve  benzeri  kavramlar  çok  anlamlılıklarıyla  insanların hayranlığını  uyandıran  kavramlar  olmuştur.  Felsefedeki  amatörler  kadar  profesyoneller  de  evreni  insanların  kehanet  yeteneklerine  tek  düze  şekilde  meydan  okuyan  şaşırtıcı  bir  sfenks  olarak görme  eğilimindedir.  Gerçek  akılcı  zihinler  için  kusursuz  bir idoldür.  Çok  genç  yaşta  kaybettiğimiz  yetenekli  bir  arkadaşımız bana  uzun  zaman  önce  yazmış  olduğu  mektubunda  şu  umudunu ifade  ediyordu:  “Bilimde,  sanatta,  etikte  ve  dinde;  her  şeyde  diğerleri  yanlışken  doğru  olan  tek  bir  sistem  olmalı!”  Bu  ideal gençliğin  yarattığı  şevki  layıkıyla  yansıtmaktadır.  Yirmili  yaşlarımızın  başında  böylesi  bir  meydan  okuma  süreci  yaşar  ve  böylesi  kusursuz  bir  sisteme  ulaşacağımızı  umut  ederiz.  İçimizden çoğumuz  daha  sonraki  yaşlarımızda  dahi  koşullardan  bağımsız bir  “Gerçek  nedir?”  sorusunun  doğru  bir  soru  olmadığını  idrak edemeyiz.  Oysaki  gerçeklik  kavramı  çoğul  anlamdaki  gerçeklik olgularından  yola  çıkılarak  ortaya  konulan  bir  soyutlamadan ibarettir.

Faydacı  açıdan  tamamlanmamış  ve  başta  düşünen  varlık olarak  insanların  işin  başında  olduğu  her  boyutuyla  gelişmekte olan  bir  evren  söz konusudur.

Akılcı  açıdan  yozlaştırılmış,  çarpıtılmış  tüm  anlayışların karşısında  tek,  kesin  ve  ölümsüz  biçimde  tamamlanmış  bir  ev ren  gerçekliği  söz konusudur. İki  tercihin  sonuçlarının  pratikte  birbirinin  tamamıyla  zıttı olduğunu  görmemek  nereyse  imkansızdır.  Akılcılığı  benimse yenler  doktrinler  ve  otoriter  özellikler  sergilerler;  dudaklarından “olmak  zorunda”  ifadesi  eksik  olmaz.  Evrenlerinin  kemeri  sıkı olmak  zorundadır.  Radikal  anlamda  faydacılığı  benimseyenler ise  gamsız,  tasasız  ve  anarşist  ruhludur.  Diogenes  gibi  bir  fıçının içinde  yaşamak  zorunda  kalsalar,  fıçının  kasnakları  gevşek  olduğu  için  tahtaların  arasından  güneş  girseydi  buna  hiç  aldırış  etmezlerdi.

“Çoğulculuğa  inanıyorum;  gerçekliğin  bilgisine  ulaşma  çabamızda  uçsuz  bucaksız  bir  denizde  bir  buz  kütlesinden  diğeri ne  sıçradığımıza  inanıyorum  ve  her  hareketimizle  yeni  gerçeklikleri  mürİıkün  kılıyor,  eskilerini  de  geçersiz  hale  getiriyoruz. Her  insanın  evreni  daha  mükemmele  taşıma  sorumluluğunun  olduğuna  inanıyorum.  Bu  sorumluluğu  kavrayamadığımız  takdir de  mükemmelliğe  hiçbir  zaman  ulaşamayacağımızı  düşünüyorum. Ancak  çocuklarım  tedavisi  imkansız  gibi  görünen  bir  hasta lığa  yakalanmışken  ve  acı  çekerken  her  şeyin  mantıksal  bir  birlik  teşkil  ettiğini  fark etmeyerek  onları  kaderleriyle  baş başa  bırakmak  için  aptal  olmam  lazım.  Hareketlerimin,  fikirlerimin  ve sorunlarımın  dünyanın  diğer  tüm fenomenlerince  desteklendiği ne  inanıyorum.  Böylelikle  hepsi  bir  şema  oluşturuyor  ve  ben  de bunu  alıp  kendiminmiş  gibi  kullanıyorum.  Kendi  adıma  natüralistlerin  ve  faydacıların  çoğulculuğunun  ötesinde  onlar  hiç  ilgi duymasa da mantıksal bir  birlik  aramaktan  hiçbir  zaman  vazgeçmeyeceğim.

“Sizlere  mükemmelliği  ancak  koşullara  bağlı  bir  dünya  veriyorum.  Bu  mükemmelliğe  ulaşmanızı  sağlayacak  her  türden  aracın  kendi  için de  en  iyisi  var.  Böyle  bir  dünyada  sizlere  aktif  bir  rol  oynama şansı  tanıyorum.  Güvenlikte  değilsiniz.  Gerçek  bir  maceranın içinde  gerçek  tehlikelerle  karşı  karşıyasınız.  Ama  kazanabilirsiniz.  Samimi  bir  biçimde  el ele  verin.  Sürece  katılmak  istiyor  musunuz?  Kendinize  ve  yanınızdakilere  bu  riske  girecek  kadar  güveniyor  musunuz?” Elinizi  vicdanınıza  koyun  içimizden  kaçı  böyle  bir  teklifi  hiç tereddüt  etmeksizin  kabul  edebilecektir?  Yeterince  güvenlikte olmadığınız  böylesi  çoğulcu  ve  irrasyonel  dünyanın  bir  parçası olmaktansa  sorumluluğu  üzerinizden  atıp  derin  bir  uykuya  dalmayı  tercih  etmez  misiniz? Elbette  ki  normal  bir  yapıya  sahipseniz  tercihiniz  bu  doğrultuda  olacaktır.  Çoğumuzun  sahip  olduğu  kaygısızlık  eğilimi  hiç bir  ağır  sorumluluğumuzun  olmadığı böylesi  bir  evrene  fikriyle fazlasıyla  örtüşmektedir.  Sorumsuzluğun  ve  onun  getirisi  olan rahatlığın  cazibesine  ağır  basacaktır.  Dünya  pratik  olarak  şimdi yaşamakta  olduğumuzdan  farklı  olmayacaktır  belki  ama  doğa anamıza  bağlılığımız  bizi  farklı  alternatifler  düşlemekten  uzak tutacaktır.  Bize  sunulanın  yaşanabilecek  en  rasyonel  dünya  olduğu  sonucu  ortaya  çıkacaktır.

Dini  çoğulcu  ya  da  melioristik  tarzda  ele aldığımız  sürece faydacılığın  dini  eğilimler  taşıdığını  rahatlıkla  söyleyebiliriz. Ancak  faydacılıkta  bu  türden  bir  din  anlayışını  benimseyip  benimsememek  tamamıyla  sizin  tercihinize  bırakılmıştır.  Faydacılık  dogmatik  bir  sonuca  varmak  için  henüz  çok  erken  olduğunu ortaya  koyar;  çünkü  hangi  dini  anlayışın  uzun  vadede  daha  kusursuz  bir  işlerlik  kazanacağını  tam  olarak  bilemeyiz.  İnsanların inançları  ve  inançları  doğrultusundaki  girişimleri  daha  kesin  kanıtlara  ulaşmamızı  sağlayacaktır.  Aynı  noktadan  hareketle  çok farklı  girişimler  sergilenebilecektir.  Son  derece  katı  bir  anlayışınızın  olması  durumunda  doğanın  duyumsanabilir  olguları  sizin için  yeterli  olacak  ve  dine  ihtiyaç  duymayacaksınız.  Son  derece yumuşak  başlı  olmanız  durumunda  dinin  daha  tekilci  bir  türünü benimseyeceksiniz;  çoğulcu  türlerin  getirdiği  güvenceler  sizin ihtiyacınızı  karşılamayacaktır. Ancak  bu  iki  uç  arasında  bir  yerdeyseniz,  ki  çoğumuz  için böyle  bir  durum  söz konusu,  sunmuş  olduğum  çoğulcu  ve  ahlakçı  din  anlayışı  size  daha  sıcak  gelecektir.  Kendi  adıma  saf bir  natüralizm  ve  transandantal  mutlakçılığın  temsil  etmiş  olduğu  iki uç  noktanın  arasında  ihtiyacınız  olan  şeyin  tam  da  faydacı  ya  da melioristik  türden  teizm  olduğuna  inanıyorum.

Benim  dünyama  hitap  ettiğinizi  düşünebilmem  için  dünyamı  etkilemeniz  gerekir.  Benim  dünyamı  büyük  oranda  kavradığınızı  düşünebilmem  için  dünyamı  büyük  oranda  etkilemeniz gerekir.  Benim  dünyamı  tıpkı  benim  gibi  algıladığınızdan  emin olabilmem  için  sizin  yerinizde  ben  olsaydım  onu  nasıl  etkileme ye  çalışırsam  öyle  etkilemeye  çalışmanız  gerekir.  Ancak  bu  suretle  yalnızca  aynı  gerçekliği  düşündüğümüze  değil,  onu  aynı şekilde  ve  aynı  boyutlarda  düşündüğümüze  de  inanabilirim.

İki  insanın  bir  algı  üzerine  aynı  şekilde  hareket  etmesi,  onun hakkında  aynı  hisleri  paylaşmalarını  gerektirir.  Aynı  şekilde  hareket  etmiyorlarsa,  aynı  şeyi  farklı  farklı  algıladıklarından  şüphe  etmeleri  gerekir.  Bu  testi  uygulamadığımız  sürece  karşımızdakiyle  birbirimizi  anladığımızdan  hiçbir  şekilde  emin  olamayız.  Metafizik  tartışmaların  havanda  su  dövmekten  öteye geçememesi  işte  bu  yüzdendir.  Hiçbir  pratik  boyuta  sahip  değildirler.  Öte  yandan  “bilimsel”  teoriler  her  zaman  için  kendilerini kesin  algılar  üzerinden  ifade  etmek  zorundadır.  Teorinizden  yola  çıkarak  ulaşmış  olduğunuz  duyumun  doğruluğunu  beni  laboratuvarınıza  götürüp  gözlerimin  önünde  kanıtlayabilirsiniz.  Kavramsal  nedenlerin  gözlerimizin  önünde  uçuşması  gerçekten  de güzeldir.  Ancak  filozoflar  kolay  kolay  ikna  olmazlar.  Onlar  kolaylıkla  görülebilecek  boyutlarda  olan  şeylere  burun  kıvırmakla yetinirler.

Felsefe, insanın uğraştığı şeyler arasında en yükseği ve (aynı zamanda) en bayağısıdır. Küçük şeyler üzerinde uğraşır ama, insanın zihninin önüne, en geniş ufukları açar. Günlük lisanda kullanılan bir deyimle; karın doyurmaz fakat ruhlarımızı cesaretle doldurur..

İnsanın dünyadaki durumu, kedinin kitaplıktaki durumu gibidir; görür ve duyar ama hiç bir şey anlayamaz.

1909 yılında yani James ölmeden bir yıl önce yaptıkları görüşmede, yürüyüşe çıkıp hararetle tartışırken James iş çantasını Freud’e vererek sakince “sen devam et, benim her zamanki anjin krizim tuttu, kriz geçince ben sana yetişirim.” demiş. Bu olaydan sonra Freud şöyle söylüyor:
“Keşke ben de William James gibi ölümü esnek ve umursamaz bir ruhla karşılayabilseydim!” Sigmund Freud

Birçok insan düşündüğünü sanır, aslında yaptıkları sadece önyargılarını yeniden düzenlemektir.

İnsan korktuğu için kaçmaz, kaçtığı için korkar.

Hayvandan insana doğru ilerlemeyi en iyi karakterize eden şey korku duygusuna yol açan uygun vesilelerin sıklığındaki azalmadır. Özellikle uygar yaşam tarzında, beşikten mezara kadar geçen zaman içinde çok sayıda insanın esaslı bir korkuya maruz kalmadan yaşamını tamamlaması artık mümkündür. Korkunun sahiden ne anlama geldiğini öğrenmek için çoğumuzun bir akıl hastalığına yakalanması gerekir. Körü körüne iyimser olan birtakım felsefeler ve dinler işte bu nedenle ortaya çıkmıştır.

Eğer bir cezalandırma yöntemi olarak suçlunun serbest bırakılması ama toplum üyelerinin onun yüzüne bile bakmaması ve onu tümüyle dışlaması gibi bir yol keşfedilmiş olsaydı ve bu fiziksel olarak da mümkün kılınsaydı, bu yöntemden daha zalimce bir cezalandırma olamazdı. Bir odaya girdiğimizde kimse dönüp bakmasa, sorduğumuzda yanıtlamasa, yapıp ettiklerimizle ilgilenmese, herkes bizi tamamen görmezden gelse ve bize aslında orada yokmuşuz gibi muamele edecek olsa, çok geçmeden içimizde büyük bir öfke ve ümitsizlik uyanır; bedensel işkencenin en zalimi ancak geçirebilir bunun acısını.

Bireyin inançlarındaki en şiddetli devrimlerin sonunda eski düzeninin çoğu ayakta kalır.

Hayatınızın yaşamaya değer olduğuna inanın ve bu inanç onu yaşamaya değer kılacaktır.

Bizim akılcı bilinç diye adlandırdığımız normal uyanıklık bilincimiz yalnızca özel bir bilinç türüdür ve zar gibi ince bir sınırın arkasında tamamen farklı potansiyel bilinç biçimleri yatar. hayat boyu onların varlığından habersiz yaşayabiliriz fakat uygun uyaran uygulandığında bunlar bir çırpıda tüm tamlıklarıyla ve muhtemelen uygulama ve uyum alanları başka bir yerde olan belli zihniyet yapılarıyla ortaya çıkıverirler.

Alışkanlık bizi tek başına kural ve düzen sınırları içerisinde tutar. Bizi hayat savaşında yetiştirilme şeklimize ve erken dönem tercihlerimize bağlı olarak savaşmaya ve alışkanlıklarımızdan aykırı bir kovalamacadan en iyi sonucu elde etmeye mahkum eder, çünkü bize uygun olan başka bir şey yoktur ve tekrar başlamak için artık çok geçtir.

Bir durumda olmak istiyorsanız zaten o durumdaymış gibi davranın.

Benim kuşağımın en önemli keşfi, insanların zihinsel tutumlarını değiştirerek, yaşamlarını da değiştirebileceğini öğrenmesidir.

 

William James-Faydacılık İnceleme YAZIYI İNDİR