“Hiç bir zaman anlayamayacağım düşünceleri bana kabul ettirdiği için onu asla bağışlamayacağım.”
İmparatoriçe Eugenie1826-1920
“Bu adamı kimse susturamayacak mı?”
Kral XV. Louis1710-17740

 

Asıl adı François-Marie Arouet olan Voltaire 1694 yılında Paris’te doğdu. Cizvit papazlarınca eğitildi, 16 yaşında okulu bırakıp Paris’teki sanat ve yazın çevreleriyle tanıştı. 1917’de yazdığı hükümeti eleştiren bir taşlama nedeniyle Bastille tutukevine kapatıldı. Burada kaldığı 11 ay içinde ilk tiyatro yapıtı olan “Oedipe”i yazdı.
Daha sonra baskıların sürmesi üzerine sürgün olarak 3 yıl İngiltere’de yaşadı. Paris’e döndükten sonra İngiltere’deki demokrasi anlayışını öven “İngiltere Mektupları” adlı bir yapıt yazdı. Kitabın hükümeti eleştirdiği yargısına varılınca yine Paris’ten kaçmak zorunda kaldı. Uzun yıllar birlikte yaşayacağı Chatelet Markizi’nin Lorraine bölgesindeki şatosuna sığındı.
1749 yılında markizin ölümü üzerine Prusya Kralı II. Frederik’in çağrısını kabul ederek Potsdam’daki Prusya sarayına konuk oldu. Burada ancak iki yıl kalabildi, kralla anlaşamayınca Berlin’den ayrıldı.
Voltaire sonunda İsviçre-Fransa sınırında “Ferney” çiftliğini satın alıp yerleşti (1753). Burada bir yandan ipekböcekçiliği ve saatçilikle uğraşırken, diğer yandan en yoğun yazarlık dönemini yaşadı.
Voltaire’in yaşamı ve yapıtları hoşgörüsüzlük, bağnazlık, adaletsizlik ve diktatörlük karşıtı bir anıt gibidir. Çağının en önemli toplumsal, siyasal ve hukuksal olayları üzerine sesini yükseltti, Avrupa’da düşüncenin egemeni oldu, ileri gelen devlet adamlarıyla yazıştı. Ünlü “Ansiklopedi”ye katkıda bulundu.
Ölümünden kısa süre önce Paris’e çağırıldı. Yıllarca krallar ve hükümetler tarafından başkente girmesine izin verilmeyen 83 yaşındaki Voltaire halk tarafından ulusal bir kahraman gibi coşkuyla karşılandı. Üç ay sonra 30 Mayıs 1778’de Paris’te öldü. Mezarı daha sonra Pantheon’da Rousseau’nun yanına taşındı.

 

 

DİN
BİRİNCİ SORUN

Şimdiye kadar ortaya konulmuş en bilgince yapıtlardan birinin yazarı olan Glocester piskoposu Warburton, birinci cildinin 8 inci sayfasında düşündüklerini şöyle anlatıyor:

«Bir başka yaşam inancına dayanmayan bir din, bir topluluk, olağanüstü bir Tanrı kayrasıyle tutunmuş olmalıdır. Yahudi dini bir başka yaşam inancı üzerine kurulmuş değildir; o halde Yahudi dini olağanüstü bir Tanrı kayrasıyle tutunmuştu.

» Birçok tanrıbilimciler kendisine karşı ayaklanmışlar; ve, her kanıtı nasıl sahibine karşı çeviriyorlarsa, onunkini de kendisine karşı çevirmişler, ona demişler ki: «Ruhun ölümsüzlüğü dolayısıyle ilksiz cezalar ve ödüller üzerine kurulmayan her din zorunlu olarak uydurma bir dindir. Yahudi dini bu dogmaları hiç bilmedi; şu halde Yahudi dini, Tanrı kayrasıyle tutunmak şöyle dursun, sizin ilkelerinize göre, Tanrı kayrasına saldıran, uydurma, barbar bir dindi.

» Bu piskoposa daha başka karşı çıkanlar da oldu. Onlar da ruhun ölümsüzlüğünü Yahudilerin, daha Musa zamanından bildiklerini ileriye sürdüler; ama bunlara iki kez iki dört eder gibi kanıtlandı ki ne On emir, ne Levililer, ne de Tesniye bu inana dair bir sözcük bile söylememektedir, dinin kendi kitabında hiç bildirilmemiş olan bir doğruyu ortaya çıkarmak çabasıyle başka kitapların kimi yerlerini yanlış yorumlayıp bozmaya kalkışmak da gülünç bir şeydir. Bay piskopos, Yahudi dininin ölümden sonra ne ceza görüleceğini, ne de ödül alınacağını önermediğini tanılamak için dört cilt doldurduğu halde karşısına çıkanlara hiç bir zaman doğru dürüst, doyurucu biçimde karşılık verememiştir. Onlar diyorlardı ki: «Ya Musa bu dogmayı biliyordu, ya da bilmiyordu; bildiği halde yahudilere açıklamadıysa, demek ki yahudileri aldattı; bilmiyor idiyse o halde iyi bir din kuracak kadar bilgisi yoktu. Gerçekten Yahudi dini iyi bir din olsaydı kaldırılmasına ne gerek vardı? Geçerli bir din her zaman, her yer için geçerli olmalı; bütün ulusları, bütün kuşakları aydınlatan gün ışığının hiç ayrıntısı olmamalıdır.» Bu başpapaz, çok aydın bir insan olduğu halde, bütün bu güçlüklerden sıyrılmakta çok zorluk çekti; ama hangi sistem güçlüklerden kurtulabilmiştir ki?

 

iKiNCİ SORUN

Çok daha filozof olan bir başka bilgin, zamanımızın en derin metafizikçilerinden biri, çoktanrıcılığın insanların ilk dini olduğunu ve akıl bir tek yüce Varlığı kabul edecek kadar aydınlanmadan önce, birçok tanrıların varlığına inanmakla işe başlandığını kanıtlamak için güçlü nedenler gösteriyor. Ben, tersine önce bir tek Tanrı’ya inamakla işe başlandığını, sonradan insanlığın zayıf yönüyle birçok tanrının benimsendiğini sanmaya yelteniyorum; bakın bunu da nasıl düşünüyorum. Hiç kuşkusuz, büyük kentler kurulmadan önce küçük köyler vardı, bütün insanlar da büyük imparatorluklar içinde birleşmeden önce küçük cumhuriyetlere bölünmüşlerdi. Gök gürültüsünden korkan, ekinlerinin ziyan olmasına üzülen, komşu köyden kötü davranış gören, her gün zayıflığını duyan, her yanda görünmez bir güç sezen bir köyün çok geçmeden: «bize iyilik, kötülük veren, bizden üstün bir varlık var>>, demiş olması pek doğaldır. Bu köyün: «İki güç var», demiş olması bana olanaksız görünüyor. Öyle ya, ne için bir değil de birkaç güç? Her şeyde işe basitten başlanır, sonra bileşiğe gidilir, sonunda üstün zekaların ışığıyle çoğu zaman gene basite dönülür. İnsan kafasanın tuttuğu yol budur. İnsanların ilkönce yardımına sığındıkları bu varlık nedir? Güneş mi? Ay mı? Sanmam. Çocuklarda olup biteni inceleyelim; bilgisiz insanlardan hemen hemen hiç farkları yoktur. Doğaya can veren gökcisminin ne güzelliğine, ne yararına, ne ayın bize ettiği yardımlara, ne de izlediği yürüyüşler düzenli değişikliklerine hayran olurlar; bunları düşünmezler bile, çünkü bütün bu şeylere çok alışmışlardır.

İnsan ancak korktuğu şeye tapar, korktuğu şeye sığınır ve onu yatıştırmak ister; bütün çocuklar gökyüzünü ilgi duymadan görürler; ama gök gürledi mi, titremeye başlar, kaçıp saklanırlar. İlk insanlar da kuşkusuz böyle davranmışlardır. Ancak bir çeşit filozoflar çıkmış, gökcisimlerinin hareketini fark etmiş, herkesi onlara hayran etmiş, tapındırmış olabilir; ama basit, hiç bir aydınlığa erişememiş çiftçiler böylesine soylu bir yanılgıyı benimseyecek kadar bu işe akıl erdiremiyorlardı. Şu halde bir köy şunları söylemekle yetinecektir: «Gürleyen, üzerimize dolu yağdıran, çocuklarımızı öldüren bir güç var: onu yatıştıralım; ama nasıl? Kızgın kimselerin öfkelerini küçük armağanlarla yatıştırdığımızı görüyoruz; o halde bu güce de küçük armağanlar verelim.» Ona bir ad da bulmak gerekir. Akla gelen ad şef, efendi, bey oldu; böylece bu güce efendimiz adı verildi. İlk Mısırlıların tanrılarına Knef; Suriyelilerin Adonai; komşu ulusların, Baal, yahut Bel, yahut Melckh, yahut Molok; İskitlerin, Pape adını vermelerinin nedeni belki buydu; çünkü hepsi de bey, efendi anlamına gelen sözcüklerdir. Böylece, hemen hemen bütün Amerika, sayısız denecek kadar küçük boylara ayrılmış bir halde bulundu, hepsinin de kendilerine özgü ayrı ayrı koruyucu tanrıları vardı. Hatta, büyük uluslar olan Meksikalıların, Peruluların bile bir tek tanrıları vardı: biri Manko Kapak’a tapıyordu, öbürü de savaş tanrısına. Meksikalılar savaşçı tanrılarına Vitzliputzli adını vermişlerdi, İbraniler de tanrılarına Sabaoth diyorlardı. Bütün ulusların başlangıçta böyle bir tek tanrı kabul etmeleri, üstün üzerinde işlenmiş bir akıl erdirme ile olmamıştır. Filozof olmuş olsalardı, bir köyün tanrısına değil, bütün doğanın tanrısına taparlar; bütün varlıklar arasındaki ilişkileri, yaratıcı ve koruyucu bir varlığın kanıtı olan o sonsuz ilişkileri incelerlerdi: ama hiç bir şeyi incelemediler, sadece duydular. İşte cılız akıl erdirmemizin ilerlemesi; her küçük köy zayıflığını, güçlü bir koruyucuya gereksinimi olduğunu duyuyordu. Bu koruyucu ve korkunç varlığın yanıbaşındaki ormanda, yahut dağda, yahut da bir bulutta oturduğunu hayal ediyordu. Onu bir tek varlık olarak kuruyordu, çünkü küçük köyün savaşta bir tek şefi vardı. Onu cisimden bir varlık halinde gözünün önüne getiriyordu, çünkü başka türlü tasarlamak olanağı yoktu. Komşu köyün de kendine özgü bir tanrısı olmasını aklı alınıyordu. İşte bunun içindir ki Yeftah, Moab’lılara şu sözleri söyler: «Tanrınız Samos’un size kazandırttığı şeylere meşru olarak sahipsiniz; bizi de tanrımızın kazandığı zaferle sağladığı şeylerden yararlanmakta serbest bırakmalısınız.» Bir yabancı tarafından başka yabancılara söylenen bu sözler çok dikkate değer. Yahudilerle Muabit’ler ülke yerlilerinin varını yoğunu ellerinden almışlardı: ikisinin de güçden başka dayandıkları bir hak yoktu, onun için biri öbürüne diyor ki: «Ettiğin zorbalıkta tanrın seni korumuş, benim tanrımın da zorbalıkta beni korumasına razı ol.» Yeremya ile Amos, ikisi de «Tanrı Melchom’un hangi nedenle Gad ülkesine el koyduğunu» sorarlar. Bu parçalara göre, antik çağın her ülkenin koruyucu bir tanrısı olduğunu kabul ettiği apaçık görülüyor. Bu tanrıbilimin izlerine Homeros’ta da rastlanır. İnsanların hayal gücü kızışıp, kafaları belli belirsiz bilgiler edinince, çok geçmeden tanrılarını çoğaltmış, elementlere, denizlere, ormanlara, pınarlara, kırlara kendilerini koruyan varlıklar ayırmış olmaları doğaldır. Gökcisimlerini inceledikçe hayranlıkları da artmış olmalı. Bir ırmağın tanrısallığına tapınırken güneşe tapmamaya olanak mı vardır? İlk adım atılır atılmaz, çok geçmeden yeryüzü tanrılada dolmuştur: sonunda da gökcisimlerinden kedilere, sağanlara kadar inilmiştir. Bununla beraber aklın da yetkinleşmesi gerekir; zaman, sonunda doğa düzenini ne soğanların, ne kedilerin, hatta ne de gökcisimlerinin düzenlemediğini gören filozoflar yetiştiriyor. Bütün bu Babilli, İranlı, Mısırlı, İskit, Yunanlı, Romalı filozoflar yüce bir Tanrıya, ödül veren ve öç alan tek bir Tanrı ya inanırlar. Bunu önceleri halka söylemediler: çünkü kocakarılarla papazların önünde kim soğanların, kedilerin aleyhinde bulunmaya kalksa taşa tutulurdu; birtakım Mısırlıları, tanrılarını yedikleri için, biri suçlayacak olsa kendisi de yenilirdi, nasıl ki Juvenalis bir Mısırlının dinsel bir tartışmada çıkan kavgada öldürülüp çiğ çiğ yendiğini anlatır. Peki ama ne yaptılar? Orpheos’la daha başkaları, gizli törenler kuruyorlar, bu törenlerde kendilerine dinin gizleri öğretilenler korkunç andlarla bu gizleri açığa vurmayacaklarına and içiyorlar; bu gizli törenlerin başlıcası da bir tek Tanrıya tapmaktır. Bu büyük doğru dünyanın yarısına yayılıyor; yeni dini tutanlar arttıkça artıyor. Gerçi eski din yaşamını sürdürüyor; ama, Tanrının birliği dogmasına hiç de aykırı olmadığı için yaşamasına ses çıkarılmıyor. Zaten ortadan kaldırılınasına ne gerek var? Romalılar Deus optimus maximus’u tanıyorlar; Yunanlıların Zeus’ları, yani yüce tanrıları var. Bütün öteki tanrılar aracı varlıklardan başka bir şey değillerdir: kahramanlarla imparatorlar tanrılar sırasına, yani ermişler sırasına konuluyor; ama hiç kuşkusuz Clodius’a, Octavius’a, Tiberius’a, Caligula’ya yerle göğün yaratıcıları gözüyle bakılmıyor. Sözün kısası, Augustus zamanında, bir dine girmiş olanlar üstün, ilksiz bir tanrı ile, tapınılası sonradan putataparlık adını alan, ikinci dereceden sıra sıra birçok tanrılara inanıyorlardı, böyle olduğu kanıtlanmış gibidir Yuhudilerin dinsel yasalan putataparlığı hiç bir zaman desteklememişti: çünkü, malakhim’lerin, meleklerin, aşağı dereceden gökyüzü varlıklarının, varlığını kabul etmişse de, dinleri bu ikinci sıradan tanrılara tapınılmasını hiç de buyurmuyordu. Meleklere tapıyorlardı, gerçi öyle, yani onları görünce yerlere kapanıyorlardı, ama, bu her zaman görülen bir şey olmadığı için, onlara özgü ayrı bir tören, resmi bir tapınma yoktu. annıÖrnegin On Emir’in saklı durduğu sandığın Kerubi’lerine ağırlamada bulunulmuyordu. Yahudilerin, hiç değilse İskender zamanından beri, açıktan açığa bir tek Tanrıya taptıkları kesindir, nasıl ki yeni dinin gizlerini öğrenmiş olan sayısız halk yığınları da aynı şeyi gizli törenlerde yapıyorlardı.

ÜÇÜNCÜ SORUN

İşte Hıristiyan dini bu sıralarda, bir tek yüce Tanrıya tapınmanın Asya’da, Avrupa’da, Afrika’ da, bütün bilgeler arasında evrensel bir biçimde yerleştiği sıralarda doğdu. Eflatunculuk, hıristiyanlık dogmalarının anlaşılmasına çok yardım etti. Eflatun’ da, bilgeliği anlatan Logos, yüce varlığın nedeni, bizde Söz oldu, Tanrının bir ikinci kişiliği halini aldı. Derin, insan zekasının üstünde kalan bir metafizik, dinin içine kapandığı erişilmez bir mihrap oldu. Burada, Meryem’in sonradan nasıl Tanrının anası ilan edildiğini, Baba ile Söz’ün tözbirliğinin, Yüce Logos’un yüce organı olan Pneuma aşamasının, bir tek kişilikte birleşen iki varlıkla iki iradenin ve sonunda kutsal aşın, ekmek biçiminde tapılan ve yenilen, gözle görülebilen, tadı tadılabilen, bununla beraber yok olmuş olan İnsan Tanrı’nın organlarıyla, kanıyla beslenen vücuda ruhun nasıl bir inanç haline getirildiğini tekrarlayacak değiliz. Bütün sistemlerin yüce yönleri olmuştur. Daha ikinci yüzyıldan, cinler İsa adına çıkarılmaya başlandı; daha önceleri Yehova, yahut Ihaho adına çıkarılıyordu: çünkü ermiş Matta’nın anlattığına göre, İsa’nın düşmanları kendisine cinleri cinler padişahıdır adına çıkarttığını söylemeleri üzerine, İsa onlara demiş ki:

«Ben cinleri Belzebut adıyle çıkarıyorsam. sizin çocuklarınız onları ne ile çıkarıyorlar?»

Yahudilerin, yabancı bir Tanrı olan, Belzebut’u ne zaman cinlerin padişahı olarak tanıdıkları bilinmiyorsa da (Josephe’in anlattığına göre) Kudüs’te cinler tarafından çarpılmış olanların, yani o zamanlar dünyanın birçok yerlerinde iyi saatte olsunlara yakıştırılan acayip hastalıklara tutulanların, vücudundan cinleri çıkaran sihirbazlar bulunduğu biliniyor. Demek ki bu cinler bugün kaybolmuş olan Yehava adının doğru söylenişiyle ve bugün unutulmuş daha başka törenlerle çıkarılıyordu. Yehova adıyle, yahut tanrının başka adlarıyla yapılan bu siharbazlık Kilisenin ilk yüzyıllarında daha elden bırakılmamıştı. Origenes, Celsius’la çekişirken, 262. sayıda, ona diyor ki:

«Tanrıya sığınırken, yahut Tanrı adıyle yemin ederken ona, İbrahim’in, İshak’ın ve Yakub’un tanrısı denirse bu adlarla bir şeyler yapılabilir, çünkü özleri ve güçleri öylesine etkilidir ki cinler o adları söyIeyene boyun eğerler; ama Tanrı başka bir adla, örneğin kükreyen denizin tanrısı. İnsanı yere çarpan Tanrı diye çağırılırsa bu adların bir yararı kalmayacaktır. İsrail adının, Yunancaya çevrilince hiç bir etkisi kalmayacaktır; ama bu adı, uygun düşen başka sözcüklerle söylerseniz sihri yerine getirmiş olacaksınız.»

Aynı Origenes, XII. sayıda şu ilgi çekici sözleri söylüyor:

«Doğal olarak etkileyici adlar vardır: Mısırlılarla bilgelerin, Persler’de, Hindistan’ da Brahmanların kullandıkları adlar gibi. Sihirbazlık denen şey, Stoacıtarla Epikürcülerin direndikleri gibi boş, kuruotudan bir sanat değildir: ne Sabaot, ne de Adonai adı yaratılmış varlıklara verilmiş adlar değildir; bu adlar Yaradana bağlı gizemli bir tanrıbilime aittirler; bu adların, kurallara göre düzenlenip söylendiği zaman etkilerini göstermeleri bundan ileri gelir, v.b.»

Origenes bunları söylerken kendi inancını hiç belli etmiyor, genel inancı anlatmakla kalıyor. O zamanın bilinen bütün dinleri bir çeşit büyüyü kabul ediyorlardı; hatta göksel büyü ile cehennem büyüsü, ruh çağırma ile meleklerle konuşma büyüsü birbirinden ayırdediliyordu: bunların hepsi de mucize, bildiri, vahiydi. Persler, Mısırlıların mucizelerini yadsımadıkları gibi, Mısırlılar da Perslerinkini yadsımıyorlardı; Tanrı, ilk Hıristiyanların falcı kadınlara maledilen bildirilere inanmalarına izin veriyor, dinin özünü bozmayan önemsiz kimi yanılgıları onlara bırakıyordu.

Çok ilgiye değer bir şey daha var, ilk iki yüzyılın Hıristiyanları tapınaklardan, mihraplardan, dinsel tasvirlerden tiksiniyorlardı. Origenes 374 üncü sayıda bunu itiraf eder. Sonradan, kilise durulmuş bir biçim alınca. her şey sıkı düzenle değişti.

DÖRDÜNCÜ SORUN

Bir devlette bir din bir kez yasal biçimde kuruldu mu, artık mahkemeler bu dinde, o din açıkça kabul edilmeden önce yapılmakta olan şeylerden çoğunun yinelenmesine engel olmaya uğraşırlar. Kurucular, yargıçlara rağmen gizil gizli toplanıyorlardı; ancak yasanın gözü önünde yapılan genel toplantılara izin verilir. yasadan kaçan her birleşme de yasaktır. Eskiden genel kural insanlara boyun eğmektense Tanrıya boyun eğmekti; benimsenen yeni genel kurala göre de, tersine, devletin yasalarına uymak, Tanrıya boyun eğmekti. O zamanlar cinlerin kötülüğüne uğramaktan başka bir şeyden söz edildiği işitilmiyordu; şeytan yeryüzünü kasıp kavuruyordu: bugün şeytan artık deliğinden dışarı çıkmıyor. Mucizeler, gelecekte ilgili bildiriler o zaman için zorunluydu: bugün böyle şeylere artık kimse inanmıyor. Bir adam çıkıp da genel alanlarda, gelecek felaketleri haber verse tımarhaneye konulurdu. Kurucular, cemaatten gizlice para alıyorlardı; bugün yasaya göre yetkisi olmadan dilediği gibi harcamak için para toplayan kişi adliyeden yakasını kurtaramaz. Böylece, vaktiyle yapıyı kurtarmak için kullanılmış olan çatkılardan hiç biri artık kullanılmıyor.

BEŞiNCİ SORUN

Kuşkusuz tek iyi din olan kutsal dinimizden sonra, acaba en az kötü olanı hangisidir? En sadesi değil mi? Çok ahlak, pek az da dogma öğreteni, insanları saçmalamaya sürüklemeden doğru olmaya yönelteni, olanaksız, birbirine zıt, Tanrıyı küçük düşüren, insanlara da zarar veren şeylere inanmayı emretmeyeni, sağduyusu olan her hangi bir kimseyi sonsuz cezalarla korkutmaya yeltenmeyeni değil mi? Güvenini cellatlarla desteklemeyeni, anlaşılmaz safsatalar için yeryüzünü kana boğmayanı; bir anlam belirsizliğinden, bir sözelik oyunundan, varsayılan iki üç andlaşmadan yararlanarak çokluk zina eden, adam zehirleyen, ana baba katili bir papazı bir hükümdar ve bir Tanrı katına çıkarmayanı**; kralları bu papazın buyruğu altına koymayanı; ancak bir tek Tanrıya, adalete, hoşgörüye ve insanlığa tapınayı öğreteni değil mi?

ALTINCI SORUN

Putatapar dininin birçok bakımdan saçma, kendi kendini çelen, zararlı bir din olduğu söylenmiştir; ama acaba ona ettiğinden çok kötülük, yaptığından çok budalalık yükletilmemiş midir?

Çünkü Iuppiteri boğa, yılan, kuğu, Ya da başka türlü görmekten. doğrusu. Ben hiç hoşlanmıyorum, Işi alaya alanlara da şaşmıyorum. (Amphitryon’un önsözü)

Bunun büyük bir saygısızlık olduğunda kuşku yok: ama bütün antik çağda bana bir tapınak gösterin ki bir kuğu kuşuyle, yahut bir boğa ile yatan Leda’ya adanmış olsun? Atina’da yahut Roma’da genç kızları kümeslerindeki kuğu kuşlarından çocuk peydahlamaya özendiren bir vaiz hiç verilmiş midir? Ovidius’un düzenleyip süslediği masallar din midir? Bu masallar bizim Ugende Doree’mize, Fleur des Saints’imize benzemiyor mu? Bir Brahman veya bir derviş kalksa da, kendisini Mısır’a götüren gemicilere verecek bir şeyi olmadığı için her birinin, para yerine, birtakım lütuflarla gönlünü hoş eden Mısırlı ermiş kadın Meryem’in öyküsüne itiraz edecek olsa, Brahman’a derdik ki: «Sayın papaz efendi, yanılıyorsunuz. bizim dinimiz Legende doree değildir.» · Eskilerin tanrıları konuşturan habercilerini, doğa yasalarıyle çelişen inanılmaz olaylarını hoş görmüyoruz: dünyaya geri gelseler de Loretta’lı, Efes’li Notre-Dame’ların mucizelerini saymak olanağı bulunsa, bu hesabın sonucu acaba kimin yararına olurdu? İnsan kurban etmek alışkanlığı hemen hemen bütün uluslarda vardı, ama pek seyrek uygulanıyordu. Yahudilerde kurban edilenlerden bir Yeftah’ın kızıyle kral Agag’ı biliyoruz, çünkü İshak ile Jonatas kurban edilmediler. Iphigenia öyküsünün doğruluğu Yunanlılarda iyice kanıtlanmamıştır; eski Romalılarda da kurban edilen insanlar pek azdır. Sözün kısası, putatapar dini pek az kan akıtmış, bizimki ise yeryüzünü kana boyamıştır. Bizim dinimiz, hiç kuşkusuz en iyisi, en doğrusudur; ama onun adına o kadar çok kötülük etmişiz ki, başka dinlerden söz ederken, biraz alçakgönüllü olmalıyız

YEDiNCi SORUN

Bir insan, yabancıları yahut kendi yurttaşlarını dinine inandırmak istiyorsa bu işi, en çekici ılımlılıkla yapmalı değil midir? Bildirdiği şeylerin kanıtlanmış olduğunu söyleyerek işe başlarsa karşısında güç inanır bir kalabalık bulacaktır; onlara tutkularını hor gördüğü için kendi doktrinini teptiklerini, yüreklerindeki duyguların kafalarını bozmuş olduğunu; yanlış, kibirli bir akıldan başka bir şeye hizmet etmediklerini söylemeğe kalkarsa, onları isyan ettirir kendisine karşı ayaklandırır, kurmak istediği şeyi kendi eliyle yıkmış olur. Yaydığı din doğru bir dinse, öfke, küstahlık sanki onu daha mı doğru kılacaktır? Siz, insan yumuşak başlı, sabırlı, iyiliksever, doğru olmalı, bütün toplum ödevlerini yerine getirmeli, derken öfkelenir misiniz? Öfkelenmezsiniz, çünkü herkes sizin gibi düşünmektedir. Öyle ise kardeşinize anlaşılmaz bir metafizik va’zederken ne diye onu aşağılıyorsunuz? Onun sağduyusu onurunuza dokunuyor da ondan. Kardeşinizin zekasının sizinkine boyun eğmesini isteyecek kadar kibirlilik ediyorsunuz; kırılan kibir öfke doğurur, elinden başka şey gelmez. Bir savaşta, yirmi kurşunla yaralanan bir insan hiç de öfkelenmez. Ama bir bilgin kendisine bir oy verilmedi mi küplere biner, acımasız bir adam olur.

SEKİZİNCİ SORUN

Devletin dini ile tanrıbilim dinini özenle birbirinden ayırdetmek gerekmez mi? Devletin imamlardan sünnet edilenlerin, köy papazlarından veya Protestan rahiplerinden de vaftiz defterini tutmalarını; camiler, kiliseler, tapınaklar, tapınmaya ve dinlenmeye ayrılmış günler, dinin gerekli kıldığı törenler olmasını; bu törenleri yürüten rahiplerin iktidara sahip olmadan saygı görmelerini; halka iyi töreleri öğretmelerini, yasaları yürütenlerin tapınakları yönetenlerin törelerine de gözcülük etmelerini ister. Bu devlet dini, hiç bir zaman hiç bir karışıklığa yol açmaz. Tanrıbilim dini için durum böyle değildir: o akla gelebilecek bütün budalalıkların, bütün karışıklıkların kaynağıdır; bağnazlığın, iç anlaşmazlığın anası, insanoğlunun düşmanıdır. Bir Buda rahibi. Fo’nun bir tanrı olduğunu; fakirlerin bunu önceden haber verdiklerini; beyaz bir filden doğmuş olduğunu; her Buda rahibinin kaşını gözünü oynatarak bir Fo yaratabileceğini ileri sürer. Bir Siyam rahibi Fo’nun kutsal bir adam olduğunu, onun doktrinini Buda rahiplerinin bozduklarını ve gerçek tanrının Sammonokodom olduğunu söyler

            Yüzlerce kanıttan, yüzlerce yalanlamadan sonra iki taraf da, üç yüz fersah uzakta oturan, ölümsüz“ hatta yanılmaz dalai-lama’ya başvurmaya karar verirler. İki taraf da ona şatafatlı birer heyet gönderir. Dalai-lama, tanrısal alışkanlığı gereğince, onlara oturak iskemlesini dağıtmakla işe başlar. İki rakip tarikat, bu oturağı önce eşit bir saygı ile alır; içindekileri güneşte kurutur, sofuca öptükleri küçük tespih taneleriyle kaplarlar: ama, dalai-lama ile meclisi Fo lehine karar verir vermez, davayı kaybeden taraf hemen tespihleri Tanrı vekilinin suratına fırlatır, ona yüz kırbaç atmak ister. Öteki taraf, iyi topraklar aldığı için lama’sını savunur; ikisi de uzun süre kavga ederler, birbirlerini yok etmekten, öldürmekten karşılıklı olarak zehirlemekten usanınca da, ağız dolusu küfrederler; dalai-lama da onların bu haline güler ve oturağını, lama babanın pisliklerini toplamak isteyenlere dağıtmaya devam eder.

 

 

FİLOZOF
Filozof, bilgeliği yani doğruyu seven insan. Bütün filozoflar bu ikiz karakteri taşımışlardır; eski çağlarda hiç bir filozof yoktur ki insanlara erdem örnekleri, ahlak doğruları üzerine ders vermemiş olsun. Hepsi de fizik üzerinde yanılmış olabilirler; ama fizik hayatın güdümü için o kadar az gerekli bir şeydir ki, filozofların ona gereksinimleri yoktu. Doğa yasalarının bir bölümünü anlamak için yüzyıllar geçmesi gerekti. İnsanoğlunun ödevlerini bilmek için bir bilgeye bir gün yeter. Filozof hiç coşkunluk göstermez, hiç bir zaman peygamberlik iddiasında bulunmaz. Hiç bir zaman Tanrıdan esinlendiğini sanmaz; onun için ben ne eski Zerdüşt’ü, ne Hermes’i, ne eski Orpheos’u, ne de Kalde, İran, Suriye, Mısır ve Yunanistan uluslarının pek övündükleri o yasa kurucularından hiç birini filozoflar sırasına koymayacağım. Kendilerine Tanrıların çocukları diyenler düzmeciliğin babalarıydılar; doğruları öğretmek için yalana baş vurdularsa, demek ki o doğruları öğretmeye layık değildiler, filozof değildiler: olsa olsa çok ihtiyatlı birer yalancıydılar.

Hangi kaçınılmaz, yazgı, Batı ulusları için belki de yüz kızartıcı bir yazgı, çağımızdan altı yüz yıl önce, bütün yarıküre daha yazı yazmak nedir bilmez, Yunanlılar bilgelikte daha yeni yeni kendilerini göstermeye başlarlarken insanlara mutluluk içinde yaşamasını öğreten gösterişsiz, yalanı düzeni olmayan, katıksız bir bilge bulmak için bizi ta Doğu’nun öbür ucuna gönderiyor? Bu bilge Konfüçyüs’tür, yasa kurucusu olduğu için kimseyi aldatmaya kalkmamış olan Konfüçyüs. Ondan sonra, bütün dünyada, yaşamın güdümü için daha güzel bir kural kurulabilmiş midir?

«Bir aileye nasıl düzen verirseniz bir Devlete de öyle düzen veriniz; insan ailesine örnek olmazsa onu iyice yönetemez.

«Erdem rençberin de, hükümdarın da paylaştığı birşey olmalıdır

«Suçları cezalandırmak çabasını azaltmak için onları önlemek çabasına katlan.

«Çinliler Yao, Xu gibi iyi kralların yönetiminde iyiydiler; Kie gibi, Chu gibi kötü kralların yönetiminde de kötü oldular.

«Kendine nasıl davranırsan başkasına da öyle davran.

«Genellikle insanları sev; ama iyi insanlara candan bağlılık göster. Gördüğün kötülükleri unut, ama iyilikleri hiç aklından çıkarma.

«Bilimden yana yeteneksiz insanlar gördüm, ama erdemden yana yetenekli olmayan insanlara hiç raslamadım.»

İtiraf edelim ki insan soyuna bunlardan daha yararlı doğrular göstermiş olan bir yasa kurucusu yoktur. O zamandan bu yana bir yığın Yunan filozofu insanlara aynı derecede temiz bir ahlak öğrettiler. O boş fizik sistemleriyle yetinmiş olsaydılar, bugün adları ancak kendileriyle alay etmek için anılırdı, hala saygı görüyorlarsa, doğru olduklarından, insanlara da doğru olmayı öğrettiklerindendir. İnsan, Eflatun’un kimi parçalarını, özellikle Zaleukos yasalarından söz ettiği o hayran olmaya değer başlangıcı, yüreğinde namusluca, mertçe eylemlerin sevgisini duymadan okuyamaz. Romalıların, tek başına belki Yunan filozoflarının hepsine eşit olan, Cicero’ları vardı. Cicero’dan sonra daha çok saygıya değer, ama onlar gibi olmakta umutsuzluğa düşülen insanlar gelir: kölelikte Epiktetos, taht üzerinde de Antoninus’lar, Julianus’lar. İçimizden hangi yurttaş Julianus gibi, Antoninus’la Marcus Airelius gibi, gevşek ve kadınsı yaşamımızın bütün zevklerinden kendini yoksun bırakır? Onlar gibi kuru toprak üstünde yatar? Azıcık şeyle karnını doyurmaya razı olur? Onlar gibi yalınayak, başı açık, kimi zaman güneşin sıcağı, kimi zaman karın, buzun soğuğu altında orduların başına geçip yürür? Onlar gibi bütün tutkularını gem vurur? Bizim içimizde sofular var; ama bilgeler, o sarsılmaz, o doğru ve hoşgörülü ruhlar nerede?

Fransadaa’da dört duvar arasına kapanmış filozoflar yetişmiş ve Montaigne bir yana, hepsi de zulüm görmüşlerdir. Yaradılışımızın kötülüğünü düzeltmek isteyen bu filozoflara baskı yapmaya kalkışmak, bana, yaradılışımızdaki o kötülüğün son kertesi gibi geliyor. Bir tarikata körükörüne bağlananların, bir başka tarikatın koyu yandaşlarını boğazlamalarını, franciscain’lerin, dominicain’lerden nefret etmelerini, kötü bir sanatçının kendinden üstün bir sanatçıyı yok etmek için dolaplar çevirmesini anlıyorum: ama Charron’un ölümle tehdit edilmiş olması, bilgin, yüce gönüllü Ramu’nun öldürülmesi, Descartes’in bilgisizlerin gazabından kurtulmak için Hollanda’ya kaçmak zorunda kalması, Gassendi’nin, Paris’in iftiralarından uzak kalmak için, birkaç kez Digne’e çekilmeye zorlanmış olması bütün bunlar bir ulusun sonsuz yüz karasıdır.

İnsanın, gelip günahlarını kendisine açıklayan kişiyi elde etmesi o kadar kolay bir iştir ki, bu Le Tellier’nin daha çok zararı dokunmadığına şükretmek gerekir. Dünyada baştan çıkarılmaya ve iftiraya karşı durulamayacak iki kovuk vardır: biri yatak. öbürü de günah çıkartma hücresi. Filozofların her zaman bağnazların baskısına uğradıklarını gördük; ama bu işe edebiyatçıların da karışmaları, hepsine birbiri ardısıra saplanan aynı hançeri, çoğu zaman kendi kardeşlerine karşı bilemeleri olacak şey midir? Zavallı edebiyatçılar! Gammazlık size mi düşer? Bakın bir kez Romalılarda hiç Lucretius’ları, Posidonius’ları, Varro’lan, Plinius’ları suçlandıracak Garasse’lar, Chaumeix’ler, Bayer’ler çıkmış mı?

İkiyüzlülük, ne aşağı şey! Ama hem ikiyüzlü, hem de kötü olmak, ne korkunç! Bizleri uyruklarının küçük bir bölümü sayan eski Roma’da hiç ikiyüzlü insan çıkmadı. Düzenbazlar vardı, saklamam, ama bu cinsten adamların en alçağı, en haini olan ikiyüzlü sofular yoktu. Neden böylelerine İngiltere’de hiç rastlanmaz da Fransa’da hala rastlanır? Filozoflar, bu sorunu çözmek sizler için güç olmayacaktır.

 

 

İLK GÜNAH
İşte, Socinus’çuların veya unitaire’lerin sözüm ona zaferleri budur. Hıristiyan dininin bu temeline, onun ilk günaht diyorlar. Tanrının bütün insan kuşaklarını, ilk ataları bir bahçeden bir meyve koparıp yedi diye, sonsuz işkencelerle harap etmek için yarattığını iddiaya cüret etmek, ona hakarettir, onu barbarlıkların en anlamsızıyle suçlandırmaktır, diyorlar. Bu küfür dolu suçlama, özellikle Hıristiyanlarda hiç hoş görülemez, çünkü ne Beş Sefer’ de, ne Peygamberler’ de, ne sahte, ne doğru bilinen İncillerde, ne de ilk Kilise Babaları denilen yazarların hiç birinde bu ilk günah uydurmasına dokunan bir tek sözcük bile yoktur. Hatta Yaratılış’ta, Tanrının Adem’i bir elma yediği için ölüm cezasına çarpmış olduğu bile yazılı değildir. Gerçi ona: «Bu elmadan yediğin gün kuşku yok ki öleceksin» diyor; ama aynı Yaratılış, bu günah yemeğinden sonra, onu dokuz yüz otuz yıl yaşatıyor. Bu meyveyi ağızlarına almayan hayvanlar, bitkiler, doğanın saptadığı zamanda öldüler. İnsanoğlu da, bütün geriye kalanlar gibi, ölmek için doğmuştur. Sonra, Adem’ in cezalandırılması hiç bir biçimde Yahudi dinine girmiyordu. Adem, İranlı yahut Kaldeli olmadığı kadar Yahudi de değildi.

Yaratılış’ın ilk bölümleri (ne zaman yazılmış olursa olsun) bütün Yahudi bilginlerince bir simge, hatta yirmi beş yaşından önce okuması yasak edildiğine göre, tehlikeli bir masal sayılmıştır. Sözün kısası, Yahudiler, Çin törenlerini nasıl bilmedilerse ilk günahın ne olduğunu da öylece bilmediler; her ne kadar tanrıbilimciler Kutsal Kitap’ta her istediklerini bulabilirlerse de, aklı başında bir tanrıbilimcinin bu şaşılacak muammaya hiç bir zaman orada raslamayacağı temin edilebilir. İtiraf edelim ki, hem zevk düşkünü hem tövbeli, hem Mani mezhebinden hem Hıristiyan, hem hoşgörülü, hem zalim bir Afrikalının hem ateşli, hem hayalcİ kafasına layık olan bu fikre ilk değer veren, bütün yaşamı kendi kendini çelmekle geçmiş olan, ermiş Augustinus oldu. Koyu imitaire’ler, «Doğanın yaratıcısına hu kadar kısa bir zaman için doğurttuğu insanları sonsuz bir lanete uğratmak için böyle sürekli mucizeler yükleyecek kadar iftira etmek ne rezalet! diye haykırıyorlar. Yaradan ruhları ya ilksiz olarak yaratmıştır, ve bu sistemde, Adem’in işlediği günahtan hesaplanamayacak kadar eski olduklarından. onunla bir ilgileri yoktur; yahut bu ruhlar bir erkeğin bir kadınla yattığı her anda yaratılmışlardır, o zaman da Tanrı, sonsuzluğa dek umutsuz kılacağı ruhlar yaratmak için, evrendeki bütün buluşmaları devamlı olarak kollamaktadır; yahut da Tanrı, kendisi bütün insanların ruhudur, ve bu sistemde kendi kendisini lanetlemektedir. Bu üç varsayımdan en korkuncu, en çılgıncası hangisidir? Bunun bir dördüncüsü yoktur; çünkü Tanrının bir dölütte cehennemlik bir ruh yaratmak için altı hafta beklediği yolundaki inanıştan farksızdır: ha altı hafta önce olmuş, ha sonra, ne önemi var?» Ben unitaire’lerin düşüncesini anladım, insanlar boş inanları o kerteye vardırmışlar ki, anlatırken titredim.

PEYGAMBERLER
Peygamber Jurieu ıslıklandı, Cevennes peygamberleri asıldılar veya çarka gerildiler. Languedoc’tan Dauphine’den kalkıp Londra’ya gelen peygamberler gösteri direğine bağlandılar, vaftizci peygamberler türlü işkencelere çarpıldılar, peygamber Savonarola Floransa’da diri diri pişirildi, peygamber vaftizci Johanna’nın boynu kesildi. Zekerya’nın öldürüldüğü iddia edilir, ama bereket versin kanıtlanmamıştır. Ne yemek yemek, ne de içmek şartıyle Beyt-el’e gönderilen peygamber Jeddo yahut Addo, ne yazık ki bir lokma ekmek yediği için, kendisi de bir aslan tarafından yendi; kemiklerini büyük yolun üzerinde, bu aslaola eşeği arasında buldular. Yunus’u birbalık yuttu; bu balığın karnında topu topu üç gün, üç gece kaldığı doğrudur; ama ne de olsa yetmiş iki saati gene pek rahatsız bir biçimde geçirmiştir.  Habakuk saçlarından havaya çekilerek Babil’ e götürüldü. Doğrusu buna büyük bir felaket denemez; ama hayli rahatsızlık veren bir araba. Üç yüz millik uzaklığı saçlarından asılı olarak aşmak insana epey acı verir herhalde. Kendi hesabıma bir çift kanadı, kısrak Burak’ı, yahut kartal-atı yeğ tutardım. Jenulla’nın oğlu Mika, Tanrı’yı, sağında solunda gökyüzü ordusu olduğu halde tahtına oturmuş görür, Tanrı, kral Akab’ı gidip aldatacak birini ister; şeytan, Tanrının huzuruna çıkar, bu işi üzerine alır, Mika da, gökyüzünde olup biten bu şeyleri, Tanrı tarafından, kral Akab’a anlatır. Bunun armağanı olarak peygamber Sakedia’nın elinden okkalı bir silleden başka bir şey almadığı, topu topu birkaç gün için de bir deliğe tıkıldığı doğrudur: ama, Tanrıdan esinlenen birinsan için, tokat yemek, yer altında bir zindana tlkılmak da pek hoş bir şey değildir. Kral Amasias’ın, konuşmasına engel olmak için, peygamber Amos’un dişlerini söktürdüğü sanılıyor. Bu, dişsiz bir insan hiç konuşamaz demek değildir; dişsiz kocakarıların ne gevezeleri görülmüştür; ama peygamberce lafları düzgün bir biçimde söylemek gerekir, dişsiz bir peygamber de pek öyle gereği kadar saygıyla dinlenmez. Baruh’un görmediği işkence kalmadı, Hezekiel, kölelik arkadaşları tarafından taşi andı. Yeremya da taşiandı mı. yoksa ikiye mi biçildi, pek bilinmiyor. İşaya’ya gelince, onun küçük Yahuda kralının buyruğu ile ikiye biçildiği kesin sayılıyor. Şu peygamberlik mesleğinin nankör bir meslek olduğunu kabul etmek gerek. Eli gibi, dört beyaz atın çektiği nurdan güzel bir araba içinde. Gezegenden gezegene dolaşan bir tek peygamberin yanısıra yalınayak yürüyen, kapı kapı dolaşarak bir lokma ekmek dilenen yüzlercesi var. Bunlar, söylentiye göre, sonradan doğumunu görmüş olmanın onurunu bir türlü paylaşmayan yedi kentte dilenrnek zorunda kalan Homeros’a oldukça benziyorlar. Yorumcuları, hiç bir zaman aklından bile geçırmemış olduğu, sayısız remizleri kendisine mal etmişlerdir. Bu onur, çoğu zaman peygamberlere verilmiştir. Onların geleceği bilen insanlar olduğunu inkar etmiyorum. Kutuplara kadar bir delik açmak, hastalan reçine ile sıvamak isteyen bir filozofun, yahut bir zamane delisinin pek güzel hayal ettiği gibi, bunun için insanın ruhuna bir parça coşkunluk vermesi yeter. Yahudiler, ruhlarını öylesine çoşturdular ki geleceğe ilişkin her şeyi apaçık görüverdiler, ama peygamberlerin Kudüs sözüyle, her zaman sonsuz yaşamı kastedip etmediklerini, Babil’in Londra veya Paris demek olup olmadığını; büyük bir şölenden söz ederlerken buna perbiz anlamı verip vermemek gerektiğini; kırmızı şarabın kan anlamına gelip gelmediğini; kırmızı cüppenin inanı, beyaz cüppenin de şefkat ve sonsuzluğu belirtip betirtmediğni kestirrnek doğrusu güçtür. Peygamberlerin zekası insan kafasının çabasıdır. Onun için bu konuda başka bir şey söylemeyeceğim.

RUH
RUH

İnsanın ruhunu görmesi güzel bir şey olurdu. Sen seni bil mükemmel bir ilkedir, ama bunu başarmak ancak Tanrı’nın harcıdır: kendi özünü ondan başka kim bilebilir?

Can veren şeye ruh diyoruz. Zekamızın sınırları sayesinde de daha ötesini bildiğimiz yok. İnsanoğlunun dörtte üçü daha ilerisine gitmez, düşünen varlığa aldırış etmez; dörtte biri de arar; ne kimsenin bir şey bulduğu var, ne de bulacağı.

Zavallı bilgiç, biten bir ot görüyor, bitme, hatta bitki ruhu diyorsun. Cisimlerin hareket ettiğini, hareket ettirdiğini fark ediyor, güç diyorsun: av köpeğinin sanatını senin yanında öğrendiğini görünce içgüdü, duysal ruh diye bağırıyorsun: bireşik düşüncelerin var, ona da zihin diyorsun. Ama yalvarırım sana, bu sözcüklerden ne anlıyorsun? Şu çiçek bitiyor, ama bitme diye gerçek bir varlık var mıdır? Şu cisim bir başka cismi itiyor, kendinde güç diye apayrı bir varlık var mıdır? Şu köpek sana bir bıldırcın getiriyor, ama içgüdü denen bir varlık var mıdır? Bilgicin biri (isterse İskender’in hocası olsun) kalkıp da sana; .. Mademki bütün canlılar yaşıyorlar. demek ki hepsinde de bir varlık, bir töz biçimi var, bu da hayattır” deseydi ona gülmez miydin? Bir lale dile gelip de sana: “Benim bitmemle kendim, herhalde birbirimize eklenmiş iki ayrı varlığız” deseydi, lale ile alay etmez miydin?

Önce bakalım bildiğin, emin olduğun şeyler nedir: ayaklarınla yürüdüğün; midenle sindirdiğin: bütün bedeninle duyduğun, bir de kafanla düşündüğün. Bakalık tek başına aklın, doğaüstü bir yardım görmeden, bir ruhun olduğuna hükmettirecek kadar seni aydınlatabildi mi?

İlk filozoflar, Kaldelileri olsun, Mısırlıları olsun, demişler ki: “Bizde herhalde düşüncelerimizi ortaya çıkaran bir şey var; bu şey çok ince bir nesne olmalı; bu bir soluktur, ateştir, aither’dir, bir öz, hafif bir taslak, bir entelekya, bir sayı, bir düzendir.” En sonunda yüce Eflatuna göre, bu aynı ile başka’nın bir bileşiğidir. Demokritos’tan sonra Epikuros da “bunlar bizim içimizde düşünen atomlardır.” demiş. İyi ama, dostum, bir atom nasıl düşünür? İtiraf et ki sen de bir şey bilmiyorsun.

Kuşkuya düşmeden bağlanmak gereken bir kanı varsa, o da ruhun maddesiz bir varlık olduğudur; ama bu maddesiz varlığın ne olduğunu tabii kavrayamıyorsunuz. Bilginler .. evet, diyorlar. ama biliyoruz ki onun özü düşünmektir.” Peki, nereden biliyorsunuz? “Düşünüyor da ondan.” Hey koca bilginler! sakın siz de Epikuros kadar bilgisiz olmayın: bir taşın yapısı düşmektir, çünkü düşüyor; ama, onu düşüren kim, ben size onu soruyorum … Bir taşın ruhu olmadığını biliyoruz” diye devam ediyorlar. Tamam, ben de sizin gibi öyle sanıyorum. “Bir evet deme ile bir hayır demenin bölünmez olduklarını, onların maddenin birer parçası olmadıklarını biliyoruz.” Ben de sizin fikrinizdeyim. Ama, bizim zaten bilmediğimiz maddenin madde olmayan, bölünemeyen nitelikleri; Tanrı’nın kendisine verdiği bir çekilimi, bir merkeze doğru çekilimi var. İşte bu çekilimin de parçaları yok, o da hiç bölünemez. Cisimlerin hareket ettirme gücü parçalardan bir araya gelmiş bir varlık değildir. Örgenlenmiş tenlerin bitmesi, yaşamaları, iç gövdeleri, onlar da ayrı. bölünebilir varlıklar değildir; bir duyumu. Bir hayır demeyi, bir evet demeyi ikiye bölemeyeceğiniz gibi bir ( gülün bitmesini, bir atın yaşamasını, bir köpeğin içgüdüsünü de ikiye ayıramazsınız. Demek oluyor ki düşüncenin bölünmezliğinden çıkardığınız o güzel kanıtınızın hiçbir şeyi tanıtladığı yok.

Öyle ise ruhumuz dediğiniz şey nedir? Ona dair ne gibi bir fikriniz var? Siz, kendiniz de, bir tanrıbildirisi olmadıkça, içinizde ne olduğunu bilmediğiniz bir duyma, düşünme yetisinden başka bir şey bulunduğunu kabul edemezsiniz.

Şimdi, açık yürekle söyleyin bana, bu duyma, düşünme yetisi size sindirim yaptıran, sizi yürüten aynı yeti midir? Aynı yeti olduğunu itiraf ediyorsunuz, çünkü aklınız istediği kadar midenize: Sindir, desin, mideniz bozuksa umurunda bile olmayacaktır; maddesiz varlığınız boş yere ayaklarınıza yürümesini buyursun, ayaklarınızda damla hastalığı varsa yerlerinden bile kımıldamayacaklardır.

Yunanlılar düşüncenin, çoğu zaman organlarımızın işlemesiyle hiçbir ilgisi olmadığını iyiyce anlamışlardı; bu organlar için canlı, düşünceler için de daha ince, daha uçucu bir ruh, bir avuç kabul etmişler.

Ama bu düşüncenin ruhu, işte her fırsatta hayvansal ruhu yönetiyor. Düşünen ruh ellerine tutmasını buyuruyor, o da tutuyor. Oysa yüreğine almasını, kanına akmasını, o söylemiyor, bütün bunlar onsuz oluyor: işte ne yapacağını pek bilemeyen, evlerinde pek az hükmü geçen iki ruh.

Oysa bu birinci canlı ruh elbette yoktur, o sizin organlarınızın hareketinden başka bir şey değildir. Ey insanoğlu! Dikkat et, cılız aklınla öteki ruhun var olduğuna dair de daha çok kanıtın yok. Onu da ancak inanla bilebilirsin. Doğmuşsun, yaşıyorsun, yapıp ediyor, düşünüyor, uyanık duruyor, uyuyorsun, ama bütün bunların nasıl olduğunu bilmeden. Tanrı ancak bütün öteki şeyleri verdiği gibi düşünme yetisini de vermiş; tanrısal inayetinin eriştiği zamanlarda maddesiz, ölümsüz bir ruhun olduğunu gelip sana öğretmeseydi buna dair de hiçbir kanıtın olmayacaktı.

Bakalım felsefen bu ruhlar üzerine ne hoş sistemler kurmuş.

Biri insan ruhunun Tanrının kendi özünün, öbürü de büyük bütünün bir parçası olduğunu; bir üçüncüsü ilksiz olarak yaratılmış; bir dördüncüsü yaratılmış değil, yapılmış olduğunu söyler; başkaları da Tanrının onlara gerektikçe biçim verdiğini, çiftleşme anında geldiklerini temin ederler. Biri: .. Sperma hayvancıklarında yerleşir” diye bağırır; öteki: “- Hayır, der, ruhlar Fallope hortumunda oturmaya giderler”; bir başkası gelir: “-Hepiniz yanılıyorsunuz, der, ruh dölütün oluşması için altı hafta bekler, ondan sonra kozalaksı bezesine sahip olur; ama hayırsız bir tohuma raslarsa geri döner, daha iyi bir fırsat bekler.” Son kanı, ruhun sefeni cisim de bulunduğudur; bu ona La Peyronie’nin verdiği yerdir; ruha böylece oturacak bir yer gösterebilmek için doğrusu insanın Fransa kralının baş operatörü olması gerekiyormuş. Bununla beraber şu sefeni cismin talihi bu operatörünkü kadar parlak olmadı.

Aquino’lu Thomas 75. inci sorusunda ve ondan sonrakilerde ruhun bir biçim olduğunu, tümüyle bir bütün halinde bulunduğunu, özünün yetisinden farklı olduğunu; üç bitki ruhu bulunduğunu, bunların da besleyici. üretici, doğurucu ruhlar olduğunu; ruha ait şeylerdeki belleğin ruha, cisme ait olanların da cisme ait bir bellek olduğunu, akıllı ruhun “işlemlere gelince maddesiz, canlı varlığa gelince maddeli” bir biçim olduğunu söyler. Ermiş Thomas bu güçte, bu aydınlıkta iki bin sayfa yazmış; bunun için de okulun meleği değil mi?

Tenden çıkınca, onunla duymuş olan bu ruh artık nasıl duyacak; kulaksız nasıl dinliyecek, burunsuz nasıl koklayacak, elsiz nasıl dokunacak; sonradan tekrar hangi tene girecek, iki yaşında iken hangi tende ise ona mı, yoksa seksenindekine mi; ben, aynı kişinin özdeşliği, nasıl devam edip gidecek; on beş yaşında aptal olan, yetmişinde de aptal ölen bir adamın ruhu erginlik çağındaki düşüncelerinin ipini, o ipin ucunu tekrar nasıl ele geçirecek; bir bacağı Avrupa’ da kesilen, bir kolunu da Amerika’da kaybeden ruh, sebze haline gelerek başka bir hayvanın kanına karışmış olan o bacağa, o kola nasıl bir el çabukluğuyla kavuşacak; bütün bu sorunlar üzerine kurulan sistemlerin sayısı daha az değildir. Şu zavallı insan ruhunun kendi kendisine dair uydurduğu bütün saçmalıkları sayıp dökmeğe kalksak ardı arkası gelmez.

İşin en tuhaf Tanrının gözdesi olan ulusun yasalarında ruhun tümüyle maddesiz olduğuna, ölümsüzlüğüne dair bir sözcük bile söylenmemiş olmasıdır, ne On Emir’de, ne Levililer’de ne de Yaratılış’ da bundan söz ediliyor.

Musa’nın hiçbir yerde Yahudilere başka bir hayat için armağanlar, cezalar vermediği, onlara ruhlarının ölümsüzlüğünden hiç söz etmediği; onları cennetle umutlandırmadığı gibi cehennemle de korkutmadığı meydandadır: her şey bu dünya içindir.

Ölmeden önce, Yaratılış’ında onlara der ki: “Çocuklarınız, torunlarınız olduktan sonra ödevlerinizi yerine getirmezseniz, ülkenizden sökülüp atılacak, uluslar arasında az sayıda kalacaksınız.

“Ben, babaların günahını üçüncü, dördüncü kuşağa kadar cezalandıran, kıskanç bir Tanrıyım.

“Babanızı, ananızı sayın ki uzun zaman yaşıyasınız.

“Böyle davranırsanız yiyecekten yana hiç sıkıntı çekmeyeceksiniz.

“Yabancı Tanrıların peşi sıra giderseniz yok olacaksınız …

«Buyruklara uyarsanız, ilkbaharda yağmurunuz yağacak; sonbaharda da yiyip içip sarhoş olmanız için buğdayınız, bağınız, şarabınız; hayvanlarınız için de otunuz olacak.

“Bu sözleri yüreğinize, ellerinize, gözlerinizin arasına yerleştirin, onları kapılarınızın üstüne yazın ki günleriniz çoğalsın.

“Size ne buyuruyorsam onu yapınız, ne bir eksik, ne bir fazla.

«Bir Peygamber çıkıp da şaşılacak şeyler söyler, bildirisi doğru çıkar, dediği olur, sizlere de: “Haydi, yabancı Tanrıların peşi sıra gidelim … ” derse onu derhal öldürün, sizin arkanızdan da herkes ona vursun.

“Tanrı ulusları size teslim edecek olursa içlerinden bir tanesini bile esirgemeden hepsini boğazlayın, hiçbirine acımayın .

“ Sakın kartal, akbaba, karakuş v.b. gibi murdar kuşların etini yemeyin.

“Sakın deve, tavşan, kirpi v.b. gibi geviş getiren, tırnağı yarık olmayan hayvanların etini yemeyin.”

“Bütün buyruklara saygı gösterirseniz kentte de, kırlarda da kutsanmış olacaksınız; karnınızın, toprağınızın, hayvanlarınızın meyvaları da kutsanmış olacak. “

“Bütün buyrukları, bütün törenleri korumazsanız, kentte de, kırlarda da lanete uğrayacaksınız.. Açlığa. yoksulluğa düşeceksiniz: sefaletten, soğuktan, yoksulluktan, hummadan öleceksiniz; kaşıntıya, uyuza, basura tutulacaksınız …. dizlerinizde, baldırlanızda çıbanlar çıkacak.

“Yabancı size tefecilik edecek, siz ise ona hiç tefecilik etmeyeceksiniz… çünkü Tanrıya hizmet etmiş olmayacaksınız .

“Yoksa karnınızın meyvasını, oğullarınızın, kızlarınızın etini yiyeceksiniz. v.b.”

Bütün bu vaitlerde, bu tehditlerde yalnız dünya işleri bulunduğu, ruhun ölümsüzlüğüne, gelecek yaşayışa dair bir sözcük bile olmadığı meydandadır. Birçok ünlü yorumcular Musa’nın bu iki dogmayı çok iyi bildiğini sanmışlar; bunu da oğlunun hayvanlar tarafından parçalandığını sanan Yakub’un, acı içinde söylediği şu sözleriyle tanıtlıyorlar: «Oğlumla beraber ben de çukura, cehenneme ineceğim”; yani, mademki oğlum öldü, ben de öleceğim.

Bunu İşaya’dan, Hezekiel’den aldıkları parçalarla da tanıtlıyorlar; ama Musa’nın seslendiği ibraniler, birkaç yüzyıl sonra gelmiş olan Hezekiel’i de İşaya’yı da okumuş olamazlardı.

Musa’nın gizli duyguları üzerinde çekişmenin hiçbir faydası yoktur. Gerçek şudur ki ulusa verdiği yasalarda gelecek bir yaşamdan hiç söz etmemiş, bütün cezaları, ödülleri şimdiki zamanla sınırlamıştır. Gelecekteki yaşamı biliyordu da ne diye bu dogmayı açıkça ortaya sermemiş? Bilmiyorduysa, kutsal ödevinin konusu, sınırları neydi? Birçok büyük kişilerin sordukları bir sorudur bu; cevap olarak Musa’nın ve bütün insanların Hocası, Yahudilere çölde iken anlayacak halde olmadıkları bir doktrini, zamanı gelince anlatmak hakkını kendisine saklıyordu, diyorlar.

Musa ruhun ölümsüzlüğü dogmasını ortaya koymuş olsaydı, Yahudilerin büyük bir mezhebi her zaman bu dogmaya karşı savaşmayacak; o büyük Saduki’ler mezhebinin Devlette yeri olmayacak; saduki’ler yüksek görevlere geçmeyecek, onların arasından büyük din başkanları seçilmeyecekti.

Öyle görünüyor ki Yahudiler ancak İskenderiye’nin kuruluşundan sonra üç mezhebe ayrılmışlar: ferisi’ler, saduki’ler, eseni’ler. Ferisi olan tarihçi Josephe Eski Çağlar’ının XIII üncü kitabında bize ferisi’lerin ruh göçüne; sadukilerin ruhun tenle birlikte yok olduğuna inandıklarını bildiriyor; gene Josephe, eseni’ler ruhları ölmez sayarlardı. diyor: onlara göre ruh, en yüksek hava bölgelerinden tenlere, havadan bir biçim halinde iniyormuş; ruhlar güçlü bir çekilişle tekrar oraya döner, ölümden sonra da, iyi insanların ruhIarı okyanusun ötesinde, ne sıcağı, ne soğuğu ne rüzgarı ne de yağmuru olan bir ülkede otururlarmış. Kötülerin ruhları tam bunun tersi bir iklime gidermiş. İşte Yahudilerin tanrıbilimi.

Bütün insanları aydınlatacak olan biricik adam geldi, bu üç mezhebi lanetledi: ama o olmasaydı, ruhumuza dair hiçbir şey biIemeyecekmişiz. Öyle ya, mademki bu büyük sorun üzerinde filozofların kesin bir düşünceleri olamamış, madem ki Musa, bizimkinden önce dünyanın gerçekten biricik yasa kurucusu olan, Tanrı ile yüz yüze konuşan Musa, o da insanları derin bir bilgisizlik içinde bırakmış; demek oluyor ki ruhun varlığından, ölmezliğinden ancak bin yedi yüz yıldan beri eminiz.

Cicero kuşkudan ileri gidememişti; torunları bu gerçeği ancak Roma’ya gelen ilk Galilya’lılardan öğrenebildiler.

Ama o zamandan önce de, sonra da dünyanın havarilerin ayak basmadığı, bütün öteki bölgelerinde herkes kendi ruhuna herhalde şöyle diyordu: “Sen kimsin, nereden geliyorsun? Ne iş görüyor, nereye gidiyorsun? Sen düşünen ve duyan bilmem nesin, ama yüz bin milyon yıl duyup düşünsen de gene, bir Tanrının yardımı olmadan, kendi ışığınla bundan daha ötesini hiçbir zaman bilemeyeceksin.”

Ey insanoğlu! O Tanrı sana aklı, kendini iyi yönet diye vermiş, kendi yarattığı şeylerin özüne giresin diye değil.

Locke, Locke’dan önce Gassendi, Gassendi’den önce de bir çok bilgeler böyle düşünmüşlerdi; ama bizim o büyük adamların bütün bilmediklerini bilen diplomalı okumuşlarımız var.

Zalim akıl düşmanları herkesin kabul ettiği bu doğrulara karşı ayaklanmaya yeltendiler. Kötü niyetlerini, küstahlıklarını, bu yapıtı yazanları, ruhun madde olduğunu iddia etmeğe kalkışmakla suçlandırmaya kadar ileri götürdüler. “Peki ama, dostum, bir atom nasıl düşünür? İtiraf et ki senin de bir şey bildiğin yok.” Apaçık görülüyor ki sizler birer iftiracısınız.

Esprit denen, kendisine rüzgar anlamına gelen bu adı verdiğiniz varlığın ne olduğunu kimse bilmez. İlk Kilise Babaları, hepsi ruhu cisim sandılar. Bizim gibi dar kavrayışlılar için zekamızın bir töz mü, yahut bir yeti mi olduğunu bilmek olanağı yoktur. Biz ne yer tutan, ne düşünen varlığı, ne de düşüncenin mekanizmasını tanıyabiliriz.

Size, sayın Gassendi ve Lock’larla beraber, kendi kendimize Yaradanın sırlarından hiçbir şey bilmediğimizi haykırıyorlar. Siz Tanrı mısınız ki her şeyi biliyorsunuz? Ruhun yapısını, alınyazısını ancak tanrı bildirisi ile öğrenebileceğimizi tekrarlayıp duruyorlar. Olur şey değil. Dimimizdeki tanrı bildirisi size yetmiyor mu? Her şeyi ondan bekleyen, ondan başka bir şeye inanmayanlara zulmettiğinize göre, demek ki istediğimiz bu tanrı bildirisine sizler düşmansınız.

Biz Tanrının sözüne uyuyoruz, diyoruz; ve siz, akıl, Tanrı düşmanları, siz ki her ikisine de küfrediyorsunuz, siz filozofun alçakgönüllü kuşkusuna, baş eğmesine, Aisopos’un masallarında kurdun kuzuya ettiği muameleyi ediyorsunuz; ona: «Sen geçen yıl benim aleyhimde bulundun, senin kanını emmeliyim” diyorsunuz. Felsefe kin gütmez; sizin boş çabalarınıza sakin sakin güler, kendinize benzetmek için aptallaştırmak istediğiniz insanları tatlı tatlı aydınlatır.

Edindiğimiz bilgilere dayanarak, ruh bizden önce mi yaratılmıştır, tenimize havadan mı gelmiştir?

Bir sidik torbası ile caecıun ve rectum bağırsakları arasına hangi yaşta gelip yerleşmiştir. oradan birtakım düşünceler mi almış, yoksa oraya birtakım düşünceler mi getirmiştir ve bu düşünceler nelerdir?

Özü, bizi bir süre yaşatıp bizden sonra da, bu işe Tanrı bile karışmadan, ilksizlik içinde yaşamak mıdır?

Bir soluk olduğuna, Tanrı da soluktan başka bir şey olmadığına göre, ikisi de benzer yapıda mıdır?

Gibi sözler etmeye kalkışmışız. Bu sorular yüce görünürler ama nedir ki? Sanki anadan doğma körler kalkmış, ışık üzerine sorular soruyorlar. Eski, yeni bütün filozoflardan nedir öğrendiğimiz? Bir çocuk bile onlardan akıllıdır; bir şeyi kavrayamıyacak mı, onu düşünmez. Diyeceksiniz ki, doymak bilmeyen merakımız, rahatlığa olan bitip tükenmez susuzluğumuz için böyle kendi kendimizi bileyişimiz ne acı bir şey! Haklısınız, bundan daha acı şeyler de var; ama size şu karşılığı vereceğim:

 

Alınyazıları bir insanoğlunun alınyazıları,

ama dileklerin bir Tanrı’nın dilekleri.

Bir kez daha anlaşılıyor ki, eşyanın özüne ait her ilke Yaradan’ın sırrıdır. Nasıl oluyor da ses havada gidiyor? Hayvanlar nasıl meydana geliyorlar? Kimi örgenlerimiz her zaman isteklerimize göre nasıl hareket ediyorlar? Hangi el belIeğimize düşünceler koyuyor, onları orada bir deftere yazılmış gibi saklıyor da, kimi zaman isteğimize göre, kimi zaman da biz istemediğimiz halde oradan çekip çıkarıyor? Biz nasıl yaratılmışız, bu evren nasıl yaratılmış, en küçük bir bitki nasıl yaratılmış? Bütün bunlar bizim için bir karanlıklar uçurumunda gömülüdür. İnsanoğlu işliyen, duyan, düşünen bir varlıktır: işte ona dair bütün bildiklerimiz; ne bizi duyan, düşünen varlıklar haline getireni bilmek bize vergidir, ne de bizi işleten, var eden gücü. Bizi düşündüren de, işleten de bizim için anlaşılır şey değildir. Asıl zorluk bu çamurdan vücudun nasıl olup da birtakım duyguları, düşünceleri olduğunu kavramak değil, her ne olursa olsun, bir varlıkta nasıl olup da düşünce, duygu bulunduğunu kavramaktır. İşte bir yanda Arkhimedes’in ruhu, öte yanda da bir budalanınki: ikisinin de yapısı bir mi? Özlem, düşünmekse, ikisi de, onlarsız işleyemeyen tenden ayrı, başlı başlarına hep düşünüyorlar. Yaratılışları gereği düşünüyorlarsa, bir aritmetik kuralı kuramayan ruh, gökleri ölçmüş bir ruhla aynı türden mi olacak? Arkhimedes’i düşündürmüş olan tenin örgenleri ise benim Arkhimedes’den daha iyi gelişmiş, daha dinç daha iyi sindiren, bütün işlevlerini daha iyi yerine getiren budaları neden hiç düşünmüyor? Beyni o kadar iyi değil de ondan, diyeceksiniz. Diyorsunuz, diyorsunuz ama ne biliyorsunuz? Sizin de bir şey bildiğiniz yok. Sağlam beyinli birçok kimselerin kafatasları açılınca, aralarında hiçbir zaman ayrıntı görülmemiştir; hatta bir budalanın beyinciği Arkhimedes’inkinden daha iyi bir haldedir, çünkü Arkhimedes onu son derece yormuş, belki de yıpratmış. küçültmüştür. O halde gene deminki sonuca varacağız: baş ilkelerin birini bile bilmiyoruz. Hem bir şey bilmeyen, hem de bilgiçlik taslayanlara gelince, onlar maymundan çok daha aşağıdırlar. Öfkeli tartışmacılar, artık istediğiniz kadar kavga edin, birbirinize karşı istediğiniz kadar yazıp çizin; sövüp sayın, yargılar verin, bilmiyorsunuz, bu konuda hiç bir şey bilmiyorsunuz işte!

 

 

SADIK
Sadık yolunu yıldızlara göre çiziyordu. Orion takımyıldızı ve parlak Sirius yıldızı ona Canope kutbuna doğru yol gösteriyorlardı. Gözümüze zayıf birer ışık gibi görünen bu çok büyük ışık küreleri yanında, evrende küçük bir nokta olmasına karşın, büyüklenen insanoğluna büyük ve kutsal gibi görünen Dünya’yı düşündü. Çamurdan bir top üzerinde birbirini yiyen böcekler gibiydi insanlar. Bu düşünce onun ve Babil’in yazgısının ne kadar önemsiz olduğunu göstererek onu avuttu. Ruhu, duygularından arınıp sonsuz uzaklara atılmak istiyordu. Sonra, kendine gelip Astarte’nin ölmüş olabileceğini düşününce evren gözünden siliniyordu; yalnızca ölmek üzere olan Astarte ve talihsiz Sadık vardı.

Setok dünyanın en büyük tüccarlarının katıldığı Belzora’daki büyük panayıra giderken, artık yanından ayırmadığı bilge kölesini de götürdü. Sadık değişik ülkelerden birçok insanın aynı yerde buluşmasından mutluluk duydu. Sanki tüm Dünya Belzora’da toplanan bir aile gibiydi. İkinci günün akşam yemeğinde yanında bir Mısırlı, bir Hintli, bir Çinli, bir Rum, bir Keldani ve Arabistan’a sık gelip gittikleri için Arapça konuşmayı öğrenmiş birçok konuk vardı. Mısırlı öfkeyle konuşuyordu: “Bu Belzora çok kötü bir yer! Dünyanın en iyi malı için bana bin altın vermediler.” Setok sordu: “Neymiş bu iyi mal?” “Halamın cesedi. O Mısır’ın en saygıdeğer kadınıydı; her gittiğim yere benimle gelirdi, ama yolda öldü. Cesedini çok pahalıya mumyalattım. Ülkemde olsaydım çok pahalı satardım, ama burada bin altın bile vermediler.” Mısırlı böyle sızlanırken bir yandan da haşlanmış tavuktan almak için uzandı. Yanındaki Hintli onu elinden tutarak “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Mısırlı “Bu tavuktan yiyeceğim,” deyince Hintli “Sakın ha! Merhum halanızın ruhu bu tavuğa geçmiş olabilir; halanızı yemiş olursunuz. Tavuk haşlamak doğaya aykırıdır,” dedi. Mısırlı “Doğanıza ve tavuğunuza başlarım ha! Biz Mısırda öküze hem taparız, hem de yeriz.” deyince, Hintli “Öküzü nasıl yiyebilirsiniz?” diye sordu. “Elbette yeriz, yüz otuz bin yıldır yiyoruz, kimse de şikâyetçi olmadı.” Hintli: “Biraz abartıyorsunuz. Hindistan’da doksan bin yıldır insan yaşıyor; bizim uygarlığımız sizinkinden daha eskidir ve üstelik Brahma öküz yenmesini sizin onları kebap etmeye başlamanızdan çok önce yasaklamıştır.” Mısırlı : “Bizim Apis Öküz Tanrısı yanında sizin Brahmanız kim olabilir! Bu Brahma ne gibi güzel işler yapmıştır?” Hintli yanıtladı: “İnsanlara okuma ve yazmayı öğretti; üstelik tüm dünya satranç oyununu ona borçludur.” Onun yanındaki Keldani söze karıştı: “Yanılıyorsunuz; bu mucizeleri Balık Ohannis’e borçluyuz, ona şükretmeliyiz. Herkes bilir ki bizim tanrımız çok alımlıdır; altın bir kuyruğu, insana benzer kafası vardır ve günde üç kez yakarmak için karaya çıkar. Birçok çocuğu oldu, hepsi hükümdarlık yaptı. Evimde bir resmi var, ona her gün tapıyorum. İstediğiniz kadar öküz eti yiyin, ama balık yemek günahtır. Aslında ikiniz de benim kadar soylu değilsiniz. Mısırlılar yüz otuz bin yıl, Hintliler seksen bin yılla övünmesinler; bizim dört bin yüzyıllık tarih kayıtlarımız var. Bana inanıp putlarınızdan vazgeçerseniz size Ohannis’in birer resmini armağan edeceğim.”

Pekin’den gelen Çinli söz aldı: “Mısırlıları, Keldanileri, Rumları, Kelanileri, Brahmanları, Öküz Apis’i, güzel Balık Ohannis’i saygıyla anıyorum. Ancak, bizim Li ve Tien Tanrılarımız öküzlerden ve balıklardan üstündür. Ülkemi tanıtmama gerek yok; Mısır, Hindistan ve Keldanistan’ın toplamından daha büyüktür. Daha eski olmakla övünmüyorum, çünkü eski olmak önemli değildir. Ama tarih kayıtlarından söz ediyorsanız, tüm Asya bizim kayıtlarımızı kullanır; Keldaniler aritmetiği öğrenmeden çok önceye dayanan kayıtlarımız vardır.”

Rum haykırdı: “Hepiniz ne kadar bilisizsiniz! Her şeyden önce kaos vardı; evreni bu duruma madde ve biçim getirdi.” Bu Rum çok uzun konuşunca Keldani onun sözünü kesti; tartışma sırasında çok içmiş olan bu konuk herkesten daha bilgili olduğuna inanıyordu. Ant içerek Tanrı Teutas ve meşe yaprağından başka konuşmaya değer konu olmadığını söyledi; kendisi her zaman cebinde meşe yaprağı taşırdı. Ataları İskitler dünyaya gelmiş en iyi kavimdi; evet bir ara insan eti yemişlerdi ama bu, insanın atalarına saygılı olmasını engellemezdi. Ayrıca, her kim Teutas’a karşı konuşursa onunla hesaplaşacağını söyledi. Bunun üzerine tartışma çığırından çıktı; Setok masada kan döküleceğinden korktu. O zamana kadar sessiz kalmış olan Sadık ayağa kalktı. Önce en kızgın olan Keldani’yle konuştu; haklı olduğunu söyleyerek ondan biraz meşe yaprağı istedi. Sonra Rum’a dönüp güzel konuşma yeteneğini övdü. Böylece herkesi yatıştırdı. En az Çinli’ye söyledi, çünkü içlerinde en akılcı o konuşmuştu. Sonra onlara birlikte seslendi: “Dostlarım, boş yere tartışıyorsunuz, çünkü hepiniz aynı düşüncedesiniz.” Bu sözlere herkes karşı çıkınca, önce Keldani’ye sordu: “Siz aslında bu meşe yaprağına değil, onu ve meşeyi yapana tapıyor değil misiniz?” Keldani “Evet,” diye yanıtladı. “Siz, Mısırlı dostum, bu öküzün özünde, size öküzü bağışlayana tapmıyor musunuz?” Mısırlı doğrulayınca Sadık sürdürdü: “Balık Ohannis yerini, denizi ve balıkları yaratana bıraksa doğru olmaz mı?” Keldani “Kabul,” dedi. “Hintli ve Çinli dostlarım, sizin gibi, bir yaratan olduğunu kabul ediyorlar; Rum’un süslü sözcüklerinden bir şey anlamadım, ama eminim ki o da, tüm madde ve biçimin kaynağı olan bir Üstün Varlık’a inanıyordur. Rum Sadık’ın kendi düşüncesini iyi özetlediğini söyledi. “Öyleyse, hepiniz aynı düşüncedesiniz, kavga etmenize gerek yok.” Bunun üzerine konuklar kucaklaştılar.

 

 

SPINOSA
Spinosa,maddenin içinde işler durumda, onunla bir bütün haline gelen bir zeka bulunduğuna hükmetmekten kendini alamıyor. «Salt varlık, diyor, biribirinden ayrı ne bir düşünce, ne bir uzamdır, ama uzamlı düşünce Salt Varlığın zorunlu olan nitelikleridir.» İşte bu bakımdan Spinosa antik çağın tanrıtanımazlarından, Ocellus Lucanus’tan, Heraklitos’dan, Demokritos’tan, Leukippos’tan, Straton’dan, Epikuros’tan, Pythagoras’tan, Diagoras’tan, Elea’lı Zenon’dan, Anaximandros’tan ve daha birçoklarından farklı görünüyor. Spinosa, onlardan özellikle, üslubuna varıncaya kadar taklid ettiği, Descartes’i okuya okuya bulup çıkardığı yöntemle ayrılır. Ondan bir satır bile okumadıkları halde Spinosa! Spinosa! diye bağıranları asıl şaşırtacak şey aşağıdaki sözleridir. Spinosa bu sözleri insanların gözünü kamaştırmak, tanrıbilimcileri yatıştırmak, kendisine koruyucular edinmek. bir tarafın silahını elinden almak için değil; adını vermeden, kendini ortaya atmadan bir filorof gibi konuşmuş olmak için söylüyor; hem, pek az kimse anlasın diye de Latince söylüyor. İşte onun inan anlayışı.

 

<<Evrenin sonsuzluğu gibi anlaşılan Tanrı fikrinin beni buyruğa uymaktan, sevgiden, tapınmadan bağışık tuttuğu sonucuna varsaydım, aklımı daha zararlı bir biçimde kullanmış olurdum: çünkü doğal aydınlığın pek ölçülü bir yaşayış için bana gerçek yol göstericileri olarak tanıttığı yasalar, başkalarıyle olan ilişkilerden veya başkalarının aracılığı ile edindiğim yasalar değil, doğrudan doğruya kendisinden aldığım yasalardır, bu bence apaçık. Bu konuda buyruğa uymasam, yalnız kendi varlığımın ilkesine, yalnız benzerlerimin topluluğuna karşı günah işlemiş olmam, aynı zamanda, varlığımın en sağlam üstünlüklerinden kendimi yoksun bırakarak, kendi kendime karşı da günah işlemiş olurum. Hiç kuşkusuz, bu buyruğa uymam, ancak durumumun gerektirdiği ödevleri yerine getirmemi gerektirir, geri kalanını da, beni, gelip geçici alışkanlıklar, boş inanlara kapılarak, yahut onları kuranların yararlanması için uydurulmuş uygulamalar gibi görmeğe yöneltir. <<Tanrıyı sevmek bakımından da, bu düşünce o sevgiyi zayıflatmak şöyle dursun, hiçbir düşünce onu bu kadar anlatamaz kanısındayım: çünkü Tanrının varlığını yakından tanıdığını; bana yaşantımı, bütün özelliklerimi onun verdiğini; hem de cömertçe, hiç sitem etmeden, bir çıkar gözetmeden, beni kendi yaradılışımdan başka bir şeye bağlı tutmadan verdiğini anlatıyor. Korkuyu, üzüntüyü, güvensizliği, düşük ve ya çıkara bağlı bir sevginin bütün kusurlarını silip süpürüyor. Bunun kaybedemeyeceğim bir nimet olduğunu, kendisini anlayıp sevdikçe daha çok sahip olduğumu bana duyuruyor.»

 

Bu düşünceleri yazan erdemli, duygulu Fenelon’mu, yoksa Spinosa’mı? Biribirine taban tabana zıt iki insan, Tanrı üzerinde bambaşka fikirlere sahip oldukları halde onu kendi kendimiz için sevmek düşüncesinde nasıl olmuş da birleşmişler?

 

ltiraf edelim; ikisi de aynı amaca gidiyorlardı, biri bir hıristiyan olarak, öbürü hıristiyan olmamak talihsizliğine uğramış bir insan olarak: bir ermiş olan baş piskopos, Tanrının doğadan üstün olduğuna inanmış bir filozof sıfatiyle; öteki de. Tanrının bütün doğa olduğunu hayal eden, yolunu pek şaşırmış bir Descartesçı sıfatiyle.

 

Birincisi pek sofuydu, ikincisi de aldanıyordu, doğru; doğru ama ikisinin de niyeti temizdi. Odysseia’yı taklidedenle; kanıtlarla donanmış kuru bir Descartes’çi; XIV. Louis sarayının, şanlı şöhretli denen bir rütbeye bürünmüş, ışıl ışıl parlayan bir zekasıyle, üç yüz florinlik bir gelirle derin bir karanlık içinde yaşayan, yahudilikten çıkarılmış zavallı bir yahudi arasında hiçbir benzerlik olmamakla beraber ikisinin de içtenlikleri, yumuşak başlılıkları, sadelikleri kadar takdire değerdi.

 

Biribirierine benzeyen bir yönleri varsa o da Fenelon’un hıristiyanlığın yüksek şurası önünde, ötekinin de gücü kadar aklı da olmayan bir havra tarafından suçlandırılmış olmasıdır; şu var ki, biri boyun eğdi, öbürü baş kaldırdı.

 

SPlNOSA FELSEFESİNlN TEMELİNE DAİR

 

Büyük diyalektikçi Bayle, Spinosa’yı çürütmüştür. Demek oluyor ki, bu sistem, Euklides’in bir önermesi gibi, kanıtlanmış değil. Öyle olsaydı çürütülemezdi. Hiç değilse belirsiz olduğu anlaşılıyor.

 

Ben Spınosa’nın o evrensel tözü, o kipleri ve ilinekleriyle Bayle’den başka şeyler kasdettiğinden, onun için de Bayle’in Spinosa’yı büsbütün susturamadan haklı çıkmış olabileceğinden her zaman biraz kuşkulanmışımdır. Hele Spinosa’nın çoğu zaman kendi kendisiyle anlaşamadığına, bunun da başkaları tarafından anlaşılmamasının başlıca nedeni olduğuna her zaman inanmışımdır.

 

Bana öyle geliyor ki, Spinosa’cılığın kale duvarlarını Bayle’in ihmal ettiği yönden yıkmak olanağı vardır. Spinosa ancak bir tek tözün var olabileceğini düşünüyor; bütün kitabında da Descartes’ın her şey doludur yolundaki yanılmasına dayandığı anlaşılıyor. Oysa her şeyin boş olduğu ne kadar yanlışsa, her şeyin dolu olduğu da o kadar yanlıştır. Düz bir terazide iki liberlik bir ağırlığın dört liberlik bir ağırlığı kaldırması ne kadar olanaksızsa, dolulukta da hareketin olanaksız olduğu bugün artık kesinlikle tanıtlanmıştır.

 

Şimdi bütün hareketler için kesinlikle boş uzaylar olması gerektiğine göre Spinosa’nın o biricik tözü ne olacak? Bir yıldızın, kendi kendisiyle aramızda o kadar büyük bir uzay boşluğu olan bir yıldızın, tözü nasıl olur da tastamam yer yüzümüzün tözü, benim kendi tözüm, bir örümcek tarafından yenen bir sineğin tözü olur?

 

Belki yanılıyorum; ama, iki kipliği, düşünce ile madde olan sonsuz bir tözü, Tanrı dediği bir tözü kabul eden, bütün gördüklerimizi de onun kip veya ilineği varsayan Spinosa’nın son nedenleri niçin reddettiğini bir türlü anlayamadım. Bu sonsuz, bu evrensel varlık düşünüyorsa, tasarıları olmaz olur mu hiç? Tasarıları varsa, nasıl olur da iradesi olmaz? Spinosa, bizler bu salt, zorunlu, sonsuz varlığın kipleriyiz, diyor. Ben de ona diyorum ki: Kiplerden başka bir şey olmayan bizlerin istediğimiz, tasarladığımız şeyler var: demek ki, bu sonsuz, zorunlu, salt varlık bundan yoksun bırakılamaz: demek ki. onun da iradesi. tasarıları, gücü var.

 

Biliyorum, birçok filozoflar, hele Lucretius, son nedenleri inkar etmişlerdir; bunun cezasını pek az çekmiş olan Lucretius’un tasvirleri, ahlak anlayışı bakımından çok büyük bir şair olduğunu da biliyorum; ama ne yalan söyleyeyim felsefede bana bir okul kapıcısından, bir kilise hademesinden çok daha aşağı görünüyor. Gözün görmemek, kulağın işitmemek, midenin sindirmemek için yaratıldığını söylemek insan oğlunun aklına esen en büyük anlamsızlık, insanı çileden çıkaran bir çılgınlık değil midir? Şüpheci olduğum halde bu bana apaçık bir bunaklık gibi görünüyor. onun için söylemekten de çekinmiyorum.

 

Bana gelince, sanatlarda olduğu gibi, doğada da son nedenlerden başka bir şey görmüyorum; bir saatin saati göstermek için yapıldığına inandığım gibi elma ağacının da elma vermek için yaratıldığına inanıyorum

 

Burada şunu da hatırlatmak isterim ki, yapıtlarının birçok yerlerinde son nedenlerle alay eden Spinosa Genel ve özel olarak varlık adlı kitabının ilk bölümünde. onları herkesten çok gene kendisi kabul ediyor.

 

İşte kendi ağzından çıkan sözler:

 

«Burada doğanın o harikulade bağışıklığına hayran olmak için biraz durmama müsaade edilsin Doğa zayıf varlığının süresini biraz daha uzatmak, kendi hakkındaki bilgisini de uzaklarda kalan birçok şeylerle canlandırmak için, zorunlu olan bütün etkilerle insan bünyesini güçlendirdikten sonra, ona her gün kullanmak zorunda olduğu şeyleri, hatta kendi türünden olanları iyice tanıması için gereken araçları bile bile ihmal etmiş gibi görünüyor. Bununla beraber, iyice dikkat edersek bunun sonsuz bir cömertlikten çok bir reddin sonucu olduğunu görürüz: çünkü bir başkasına, istemediği halde, nüfuz edebilen bir zeki varlık mevcut olsaydı, onun üzerinde öyle bir üstünlük elde ederdi ki, sırf bu yüzden kendi toplumundan atılırdı. Şimdiki halde ise her kişi tam bir özgürlüğe sahip olduğundan, başkalariyle işine elverdiği ölçüde ilişki kuruyor.»

 

Bundan ne gibi bir sonuç çıkaracağım? Spinosa’nın çoğu zaman kendi kendini çeldiğini; düşüncelerinin her zaman apaçık olmadığını; o büyük sistemler felaketinde [denize düşenin yılana sarıldığı gibi] kah şu tahta parçasına kah ötekine sarılarak kurtulmaya çalıştığını; bu za’fiyle, çekişmelerinde arasıra kendi kendilerini çelmiş olan Malebranche’a, Arnauld’ya, Bossuet’ye, Claude’a benzediğini; birçok metafizikçilerden, tanrıbilimcilerden farksız olduğunu, onun için metafizikteki bütün düşüncelerime haklı olarak güvenmemem gerektiğini; ayağımın altında durmadan benden kaçan, kumlu, kaypak bir yolda yürüyen çok güçsüz bir canlı olduğumu, her zaman haklı olduğunu sanmak kadar da büyük çılgınlık olamayacağını.

 

Pek susakaldınız Baruch Spinosa; ama siz, acaba sanıldığı kadar tehlikeli misiniz? Ben öyle olmadığınızı iddia ediyorum: kanıtım da, yenilmiş olmanız, kötü bir Latince ile yazmanız, bütün Avrupa’da da, yapıtlarınız Fransızcaya çevirildiği halde, sizi okuyan on kişi olmaması. Tehlikeli yazar kimdir bilir misiniz? saraydaki işsiz güçsüzlerle kadınların okuduğu.

 

 

TANRI TANIMAZLIK
Eskiden bir sanatın bir sırrını bilen herhangi bir kişi sihirbaz sayılmak tehlikesiyle karşılaşırdı; her yeni mezhep gizli törelerinde çocukları boğazlamakla suçlandırılırdı; sikolastiğin o acayip dilinden uzaklaşan her filozof da bağnazlarla düzenbazlar tarafından tanrıtanımazlıkla suçlandırılır, budalaların elinden hüküm giyerdi Anaksagoras güneşi, dört atlı arabasının üstünden Apollon’un yürütmediğini söylemeye cesaret etti mi; hemen tanrıtanımaz derler, o da kaçmak zorunda kalır. Aristo bir rahip tarafından tanrıtanımazlıkla suçlandırılmış, suçlandırana cezasını verdirtememiş, Khalkis’e çekilmiştir. Hele Sokrates’in ölümü Yunan tarihinin en iğrenç olayıdır. Aristopnahes (yorumcuların, Sokrates’in de bir Yunanlı olduğunu düşünmeyerek, sırf Yunanlı diye hayran oldukları bu adam). Atinalıları, Sokrates’i bir tanrıtanımaz gibi görmeye ilk alıştıran kişi oldu. Bizde olsa, bu komik şairin ne komikliği ne de şairliği olan bu adamın. ona oyunlarını Saint Laurent panayırında oynatmasına bile izin verilmezdi; o bana Plutharkos’un anlattığından da aşağı, daha bayağı görünüyor. Bakın bu madrabaz için Pluthrkos ne diyor: “”Aristophanes’in üslubu o bayağı şarlatanlığının kokusunu taşır; bunlar en aşağılık, en iğrenç nüktelerdir. Ondan halk bile hoşlanmaz, hele aklı başında, onurlu kişiler ona dayanamazlar; kendini beğenmişliği çekilir şey değildir, iyi insanlar onun kötü muzipliklerinden nefret ederler.” Söz arasında şuna da işaret edelim ki Sokrates hayranı Me Dacier’nin hayran olmak cesaretini gösterdiği demek bu Tabarin’miş :işte alçak yargıçlara, Yunanistanın en erdemli insanını yok ettiren zehri çok önceden hazırlayan adam. Atinalı deri işçileri, kunduracılar, terziler, Sokrates’i bir sepet içinde havaya yükselmiş, Tanrı diye bir şeyin var olmadığını söyler. Felsefe öğrettiği sırada bir cübbe çaldığını övüne övüne anlatırken gösteren bir komediayı alkışlamışlardır. Kötü yönetimi alçakça aşırılıklara izin veren böyle bir ulus, bütün bir ulus, başına geleni. Romalıların bugün de Türklerin kölesi olmayı hak etmiştir. Roma Cumhuriyetiyle aramızdaki bütün uzaklığı aşalım. Yunanlılardan daha uslu akıllı olan Romalılar hiçbir filozofa düşünceleri için baskı yapmamışlardır. Ama Roma İmparatorluğuna konan barbar uluslar böyle davranmadılar. İmparator ll. Frederic. papalarla arası bozolur bozulmaz hemen tanrıtanımazlıkla şansölyesi de Vineis’le beraber. Üç düzenbaz kitabının yazarı olmakla suçlandırılmıştır. Bizim büyük şansölyemiz de L’Hospital de din işlerinde insanlara zulmetmenin önüne geçmeye kalkar kalkmaz tanrıtanımazlıkla suçlandırılmıştır. Aristophanes, Homeros’tan ne kadar aşağı ise. kendisi de Aristophanes’ten o kadar aşağı olan bir cizvit, adı bağnazlar arasında bile gülünç bale düşen bir zavallı, kısacası cizvit Grasse her yanda tanrıtanımazcılar görür; aleyhine ateş püskürdüğü herkese bu adı takar. Theodore de Beze’e tanrıtanımazcı der; Vanini konusunda halkı yanlış yola sürükleyen de odur. Vanini’nin felik etli sonu bizde Sokrates’inki kadar nefret ve acıma uyandırmıyor, çünkü Vanini değersi yabancı bir bilgiçten başka bir şey değildi; ama ne olursa olsun Vanini hiç de iddia edildiği gibi bir tanrıtanımaz değil, tersine tam bir tanrıcıydı. O, mesleği vaizlik, tanrıbilimcilik olan, nitelikler ve tümeller üzerinde son derece kavga, Napolili zavallı rahibin biriydi. Ama zaten onun tanrıtanımaz denecek yönü yoktu. Tanrı hakkındaki bilgisi en sağlam, en çok kabul edilen tanrıbilime dayanıyordu . Tanrı kendisinin hem ilkesi, hem sonucudur, ikisinin de babasıdır, ne birine, ne de ötekisine ihtiyacı yoktur; zamana girmeden ilksiz, hiçbir yerde olmadığı halde her yerde hazırdır. Onun için ne geçmiş. ne de gelecek vardır; her yerde ve her şeyin dışındadır.her şeyi yönetir, her şeyi o yaratmıştır, hiç değişmez, bölünmez olarak sonsuzdur; gücü is­teğidir vb.” Vanini Eflatun’un, Averroes tarafından izlenen, o güzel düşüncesini, Tanrının, en küçüğünden en büyüğüne kadar, bir varlıklar zinciri yarattığı, bu zincirdeki son halkanın kendi ilksiz tahtına bağlı olduğu yolundaki düşüncesini yenileştirmekle övünüyordu. Doğrusu gerçekliğinden çok yüceliği olan bir düşünce, ama varlık yokluktan· ne kadar uzaksa, o da tanrıtanımazlıktan o kadar uzak. Ün salmak ve fikir tartışmaları yapmak için geziye çıktı; ama ne yazık ki tartışma ün salmaya karşıt bir yoldur; insan tartışmaya giriştiği bilginlerin veya bilgiçlerin sayısı kadar uzlaşma olanağı olmayan düşmanlar edinir. Vanini’nin uğradığı felaketin bundan başka hiçbir nedeni yoktur. Tartışmadaki ateşliliği, kabalığı, bazı tanrıbilimcilerin düşmanlığını kazanmasına maloldu; Francon, yahut Franconi adında biriyle de kavga çıkarınca, düşmanlarının dostu olan bu Francon, kendisini tanrıtanımazlık öğreten bir tan­rıtanımaz olmakla suçlandırdı. Bu Francon yahut Franconi, birçok şairin yardımıyle, duruşmada iddiasında direnecek kadar barbarlık gösterdi. Vanini’ye suçlu sandalyasında, Tanrının varlığı üzerinde ne düşündüğü sorulunca Kilise ile beraber, Tanrıda üç kişiliğe taptığını söyledi. Yerden bir saman alarak: «Yaradanın varlığını tanılamaya şu çöp yeter», dedi. Bunun üzerine bitkilerin yetişmesine, harekete ve üstün bir Varlığın, onsuz ne hareket, ne de bitip yetişme olmayacak bir varlığın, zorunluluğuna dair güzel bir demeç verdi. O sırada Toulouse’da bulunan başkan Grammont, bugün pek unutulmuş olan Fransa Tarihi’nde bu demeci anlatır; sonra gene aynı Grammont, aklın almayacağı bir önyargı ile Vanini’nin bütün bunları içten gelme bir inanışla değil de, daha çok kendini göstermek için, yahut korkudan söylediğini ileri sürer. Başkan Grammont’nun hiç acımadan, ulu orta vardığı bu yargı neye dayanabilir? Vanini’nin bu cevabı üzerine elbette kendisini tanrıtanımazlık: suçlamasından temize çıkanmaları gerekirdi. Ama ne oldu? Bu zavallı yabancı rahip aynı zamanda tıpla .. da uğraşıyordu: evinde, su dolu bir kap içinde tuttuğu canlı, büyük: bir kurbağa buldular; kendisinin bir sihirbaz olduğunu iddia etmekten çekinmediler. Bu kurbağaya tapındığını ileri sürdüler; kitaplarının birçok yerlerine dinsizce anlamlar verdiler, bu da cevapların yerine itirazları ele alarak herhangi karanlık bir cümleyi kötüye yorunca, hiçbir amaç gütmeden kullanılmış bir deyimi zehirleyince kolay bir iş, her zaman olağan bir şeydir. Sonunda üzerine çullandılar, yargıçlardan bu bahtsızın ölüm hükmünü kopardılar. Bu ölümü haklı göstermek için elbette bu zavallıyı en müthiş şeylerle suçlandırmak gerekti. O Minime rahibi minnacık Mersenne, Vanini’nin bütün uluslara tanrıtanımazlığı kabul ettirmek için havarilerinden on kişiyle beraber Napoli’den yola çıktığını yazacak kadar deliliği ileriye vardırdı. Ne acınacak hal! Yoksul bir papas nasıl para verip yanında on iki adam bulundurabilir? On iki Napoliliyi hayatlarını tehlikeye koyarak böyle iğrenç insanı ispat ettiren bir inanışı her tarafa yaymak için bu kadar masraflı bir yolculuğa çıkmaya nasıl kandırmış olabilirdi? Bir hükümdar bile tanrıtanımazlığın on iki vaizcisini birden satın alacak kadar güçlü müdür? Rahip Mersenne’den önce kimse ortaya bu kadar saçma bir şey atmamıştı. Ama ondan sonra da saçmalık tekrarlandı, gazeteler, tarih sözlükleri onunla kirletildi; olağanüstü şeyleri seven dünya da, hiç incelemeden, bu masala inandı. Bayle bile,Türlü Düşünceler’inde Vanini’den bir tanrıtanımaz diye söz eder: Bir tanrıtanımazlar toplumunun yaşıyabileceğine dair olan aykırı düşüncesini güçlendirmek için onu örnek gösterir; Vanini’nin çok düzgün ahl3klı bir insan olduğunu, felsefi kanaatine kurban gittiğini temin eder. Bu iki noktada da yanılıyor. Rahip Vanini, Erasmus’u taklit ederek yazdığı Diyalogları’ında bize vaktiyle Isabella adında bir metresi olduğunu söyler. Davranışlarında olduğu gibi, yazılarında da özgür bir adamdı; ama hiç de tanrıtanımaz değildi. Ölümünden yüzyıl sonra, bilgin La Groza ile, Philaletes adını alan bilgin, onun haksızlığa kurban gittiğini meydana çıkarmak istediler; ama, hiç kimse, çok kötü yazan Napolili bir talihsizin anısıyla ilgilenmediğinden, bu savunmaları da hemen hemen kimse okumuyor. Grasse’ dan bilgin olan, ataklıkta da ondan geri kalmayan cizvit Hardouin, Athei detecti adlı kitabında. Descartes’ları, Amaold’ları, Pascal’leri, Malebranche’ları, tanrıtanımazlıkla suçluyor: bereket versin onlar Vanini’nin uğrarlığına uğramadılar. Bütün bu olaylardan Bayle’in onaya attığı ahlak sorununa, yani bir tanrıtanımazlar toplumunun yaşayıp yaşayamıyacağı sorununa, geçiyorum. Bu konuda, önce, tartışmaya giren kimselerin düştükleri koskoca çelişmenin ne olduğuna işaret edelim: Bayle’in felaketine karşı en çok öfkelenerek ayaklananlar, ona en çok küfredip bir tanrıtanımazlar toplumunun varlığım inkar edenler, ondan sonra kalktılar, aynı ataklıkla tanrıtanımazlığın Çin devletinin dini olduğunu iddia ettiler. Bu kişilerin Çin devleti hakkındaki düşüncelerinde pek yanılmış olduklarına hiç kuşku yok; bu koca ülke imparatorlarının buyruklarını okusalar yeterdi, bu buyrukların birer vaaz olduğunu, her yerinde yöneten, öç alan, ödül veren bir üstün varlıktan sözedildiğini görürlerdi. Ama onlar bir tanrıtanımazlar toplumunun olanaksızlığı üzerinde de yanılmışlardır; bilmem, M. Bayle davasını zafere götürecek, göze çarpacak bir örneği nasıl olmuş da unutabilmiş. Bir tanrıtanımazlar toplumu neden olanaksız görülüyor? Dizgin altında olmayan insanların hiçbir zaman bir arada yaşayamıyacaklarına; gizliden gizliye işlenen cinayetlere karışan yasaların bir şey yapamayacağına insanların adaletinden yakaya sıyıran kötüler için bu dünyada da. ötekinde de öç alan bir Tanrının gerekli olduğuna hükmediliyor da ondan. Musanın yasaları insanlara gelecekteki hayattan sözetmiyor; onları ölümden sonra çekilecek cezalarla hiç korkutmuyor.

İlk Yahudilere ruhun ölümsüzlüğünden hiç söz açamıyordu. doğrudur; ama Yahudiler. tanrıtanımaz olmak. Tanrının öcünden kurtulabileceklerini sanmak şöyle dursun. İnsanların dinlerine en bağlı olanlarıydılar. Yalnız ilksiz bir Tanrının varlığına inanmakla kalmıyorlar, bu Tanrının her zaman kendi aralarında bulunduğuna da inanıyorlardı; kendilerinin. Kanlarının çocuklarının dört göbek ötesine kadar soylarından geleceklerin Tanrı tarafından cezalandırılacağını düşünerek titriyorlardı: bu dizgin çok güçlü bir dizgindi: Ama putatapanlarda birçok mezheplerin hiçbir dizgini yoktu: kuşkulular her şeyden kuşkulanıyorlar; akademiacılar her şey üzerinde hüküm yürütüyorlardı. Epikürcüler Tanrı gücünün insanların işine karışmayacağı kanısındaydılar. Aslına bakarsanız onlar hiçbir tanrıyı kabul etmiyorlardı. Ruhun bir töz değil ama bedenle beraber doğup. onunla beraber ölen bir yeti olduğuna iyice inanmışlardı; bunun içindir ki ahlak ve şeref boyunduruğundan başka hiçbir boyundurukları yoktu Romalı senato üyeleriyle şövalyeler gerçekten tanrıtanımazdılar, çünkü tanrılardan korkmayan, onlardan bir beklediği olmayan insanlar için tanrılar yoktu. Demek oluyor ki Roma senatosu Caesar’ın Cicero’nun zamanında gerçekten bir tanrıtanımazlar kuruluydu. Bu büyük konuşmacı, Cluentius için yaptığı konuşmada toplantı halinde bulunan bütün senatoya dedi ki: «Ölümün ona ne zararı oldu? Biz o saçma sapan cehennem masallarına inanmıyoruz: Ölüm onun nesini aldı ki? Acıların duygusundan başka hiçbir şeyini.

>> Catilina’nın dostu olan Caesar, gene o Cicero’ya karşı dostunun canını kurtarmak isterken, bir katili öldürmenin hiç de onu cezalandırmak demek olmadığını, ölümün hiçbir şey olmadığını, sadece çektiklerimizin sonu, bir kara gün değil, daha çok mutlu bir an olduğunu ileri sürmüyor mu? Cicero da, bütün senato da bu kanıtlan kabul etmiyorlar mı? Demek ki o zaman bilinen bütün dünyanın fatihleri ve yasa kurucuları açıktan açığa tanrılardan hiç korkusu olmayan, gerçek tanrıtanımazlardan kurulmuş bir insan topluluğu meydana getiriyorlarmış.

Bayle bundan sonra putataparlığın tanrıtanımazlıktan daha tehlikeli olup olmadığını; Tanrılığa hiç inanmamanın, onun hakkında yakışık almayan kanılar beslemekten daha büyük bir cinayet olup olmadığını inceler: bu konuda Plutharkos gibi düşünmektedir. Kötü bir kanı sahibi olmaktansa hiçbir kanıya sahip olmamak daha hayırlıdır, ama. Plutharkos’un hatırı kalmasın, Yunanlılar için Ceres’den Neptunius’dan ve Juppiter den korkmak kuşkusuz hiçbir şeyden korkmamaktan çok daha iyiydi. Andların kutsal olması elbette gereklidir. elbette hiçbir cezaya çarpıtmadan yalan yere and içebileceklerini düşünenlerden çok. Yalan yere and içmenin cezası olacağını düşünenlere inanmalıyız. Uygar bir kentte, kötü de olsa bir din olması. Hiç olmamasından elbette çok daha faydalıdır. Görülüyor ki Bayle’e düşen asıl bağnazlıkla tanrıtanımazlıktan hangisinin daha tehlikeli olduğunu inelemekti Bağnazlık elbette bin kez daha beterdir; çünkü tanrıtanımazlık insanı hiç de kanlı tutkulara sürüklemez. Oysa bağnazlık sürükler; tanrıtanımazlık cinayetlere karşı çıkmaz, ama bağnazlık insana cinayet işletir. Commentarium rerum Galicarum’un yazarıyla beraber diyelim ki şansölye de L’Hospital bir tanrıtanımazdı; ama o yalnız iyi yasalar çıkardı. yalnız ölçülülük, yalnız .uzlaşma öğütleri verdi: oysa bağnazlar Saint – Barthelemy kıyımını işlediler. Hobbes’a tanrıtanımaz dediler, o sakin. temiz bir hayat geçirdi: çağının bağnazlarıyla İngiltere’yi, İskoçya’yı, İrlanda’yı kana buladılar. Spinosa sadece tanrıtanımaz değildi aynı zamanda tanrıtanımazlık dersi de verirdi: ama Bameveldt’in kitabına uydurulup öldürülmesinde herhalde onun parmağı yoktu; de Witt kardeşlerin ikisini de lokma lokma doğrayıp, kebap ederek yiyen de o değildi. Tanrıtanımazların çoğu iyi düşünemeyen, dünyanın yaradılışına günahın kaynağına ve öteki güçlüklere akıl erdiremedikleri için her şeyin ilksiz kaçınılmaz olması varsayımana başvuran cesaretli ve yolunu şaşırmış bilginlerdir. Gözü yükseklerde olanların haz düşkünlerinin akıl yürütmeye, kötü bir sisteme bağlanmaya hiç vakitleri yoktur; elbette onların Lucretius’u Sokrates’le kıyaslamaktan daha önemli işleri vardır. İşte insan oğlunun işleri hep böyle gider. Hemen hemen hepsi sözde de, eylemde de tanrıtanımazlardan yani ne Tanrının inayetine ne de gelecek bir hayata inanmıyanlardan ibaret olan Roma senatosuna gelince iş değişir. Bu senato hepsi de çok tehlikeli. cumhuriyeti batıran bir filozoflar, haz düşkünleri, açgözlü adamlar kurultayı idi. Epikürcülük im­ paratorların zamanında da yaşadı: senatonun tanrıtanımazlan Sylla ile Caesar’ın zamanında birer suikastçıydılar; Augustus ile Tiberius’un zamanında da tanrıtanımaz köleler oldular. Kendi hesabına çıkarım beni bir havan içinde dövmekte görecek bir tanrıtanımaz hükümdarla ilişkim olmasını istemezdim: besbelli dövülür giderdim. Ben hükümdar olsaydım, o zaman da çıkarlarını beni zehirlemekte bulan tanrıtanımaz saray adamlarıyla düşüp kalkmak istemezdim: her gün, rastgele panzehir almam gerekirdi. Görülüyor ki hükümdarlar için olduğu kadar, uluslar için de yaratan, yöneten, ödül veren ve öcalan bir en üstün Varlık düşüncesinin kafalarda adamakıllı yer etmesi her halde gereklidir. Bayle, Kuyruklu yıldızlara dair düşünceler’inde tanrıtanımaz uluslar var, diyor. Kafir yabanileri, Ho­ tanto’lar, Topinarnbu’lar gibi daha birtakım küçük ulusların Tanrıları yok: onlar Tanrıyı ne inkar ediyorlar, ne de kaul ediyorlar; Tanrı sözünün edildiğini bile duymamışlardır. Onlara bir Tanrı vardır, deyin, hemen inanıverirler; her şeyin, nesnelerin yapısı gereği olduğunu söyleyin, ona da inanırlar. Onların tanrıtanımaz olduklarını iddia etmek Descares’çi olduklarını söylemek gibi bir iftira olur; onlar ne Descartes’çı, ne de Descartes düşmanıdırlar. Onlar gerçek çocuklardır; bir çocuk ne tanrıtanımazdır, ne de tanrıcı, bir şey değildir o. Bütün bunlardan ne sonuç çıkaracağız? Tanrıtanımazlığın yönetenler için çok zararlı bir canavar; ömürlerini masa başında geçirenler için de, tertemiz bir yaşam sürelerine rağmen, odalarıdan aşıp mevki sa­hiplerini etkileyebildikleri için, aynı şey; ve, bağnazlık kadar uğursuz değilse bile, erdem içinde hemen hemen her zaman öldürücü olduğu sonucunu. Şunu da ekleyelim ki bugün, her zamandan daha az tanrıtanımaz var, hele filozoflar tohumsuz biten hiçbir varlık, amaçsız da hiçbir tohum olmadığım, ve b., buğdayın kokuşmuş artıklardan gelmediğini kabul edilen Matematikçi olmayan filozoflar son nedenleri inkar etmişlerdir, ama gerçek filozoflar onları kabul ediyorlar; hem, tanınmış bir yazarın dediği gibi, Tanrıyı çocuklara din öğretmeni öğretiyor, Newton da bilgelere kanıtlıyor. Matematikçi olmayan filozoflar son nedenleri inkar etmişlerdir, ama gerçek filozoflar onları kabul ediyorlar; hem, tanınmış bir yazarın dediği gibi, Tanrıyı çocuklara din öğretmeni öğretiyor, Newton da bilgelere kanıtlıyor. Tanrı’ya söyletilen sözlerdir, açıktan açığa çirkin yahut matematik bakımından olanaksız yüzlerce şeye inanın: yoksa acıyan Tanrı sizi, değil milyonlarca milyar yüzyıl, sonsuzluğa dek, vücudunuz olsun olmasın, cehennem ateşinde yakacaktır … Bu akla sığmaz budalalıklar zayıf, atılgan kafalar kadar, sağlam, bilge kafaları da çileden çıkarıyor. Diyorlar ki:

<Madem ki hocalarımız bize Tanrıyı varlıkların en anlamsızı, olarak betimliyorlar; o halde hiç Tanrı yok demekti>; ama doğrusunu isterseniz şöyle söylemeleri gerekirdi: <<Görülüyor ki hocalarımız kendi saçmalıklarını, kendi öfkelerini Tanrıya yüklüyorlar. demek ki Tanrı söylediklerinin tam tersi, demek ki deli dedikleri kadar bilge, kötü dedikleri kadar iyidir.» Bilge olanlar düşüncelerini işte böyle anlatırlar. Ama bağnazın biri bu sözleri duyacak olsa, onları papazlara zaptiyelik eden bir yargıca haber verir; bu zaptiye de öcünü aldığını, taklid ettiğini sandığı Tanrı ululuğunu küçük düşürerek onları hafif ateşte kebap ettirir.

Bana öyle geliyor ki Dictionnaire Encyclopedique’de cizvit Richeome’un tanrıtanımazlarla putataparlar üzerindeki düşüncesi, vaktiyle Ermiş Thomas, Nazianza’lı Ermiş Gregorius, Ermiş Kyprianus ve Tertullianus’un destekledikleri; Amobius’un Paganlara: tanrılarınızı hoş görüyoruz, diye bizi ayıplamaya utanmıyor musunuz, tanrılara alçakça eylemler yüklemektense hiç bir Tanrı’ya inanmamak daha doğru değil midir?»

derken çok güçlü olarak ortaya koyduğu; çok daha önceleri «Plutarkhos kararsız, öfkeli, intikamcı adamın biridir denmektense, Plutarkhos diye bir kimse yoktur, denmesini yeğ tuttuğunu>> söyleyen Plutarkhos’un kurduğu ve sonunda Bayle diyalektiğinin bütün çabalarıyle güçlendirdiği düşünce, gerektiğince güçlü olarak çürütülmemiştir.

İşte tartışmanın özü, cizvit Richeome bunu oldukça göz kamaştırıcı bir ışığa tutuyor, Bayle de değerlendirme biçimiyle, büsbütün doğru, büsbütün haklı çıkarıyor. «Bir evin kapısında iki kapıcı var: onlara soruluyor. «Efendinizle görüşebilir miyiz? Biri – Evde yok, diyor. Öbürü -Evde, diyor, ama özlemlerinin gerçekleşmesine yardım etmekten başka bir şey yapmamış olanları yok etmek için sahte para, sahte sözleşmeler, hançerler, zehirler hazırlamaya uğraşıyor.» Tanrıtanımaz bu kapıcılardan ilkine benziyor. pagan da ötekine, işte açıkça görülüyor ki pagan Tanrıyı, tanrıtanımazdan daha ağır bir biçimde küçük düşürüyor.»Richeome’un, hatta Bayle’in izniyle söyliyelim ki, bu konuda durum hiç de böyle değildir. İlk kapıcının tanrıtanımazlara benzemesi için: «Efendim evde yok;» değil «Benim hiç efendim yok; efendim olduğunu ileri sürdüğünüz böyle biri hiç olmamıştır; Mösyönün, isteklerini yerine getirenleri öldürmek için zehir hazırlamakla, hançer bilmekle uğraştığını söyleyen arkadaşım budalanın biridir. Dünyada böyle bir adam yoktur», demesi gerekirdi. Görülüyor ki, Richeome çok kötü akıl yürütmüştür; Bayle de, biraz karışık olan sözlerinde, ona, pek yersiz bir biçimde, kendisini yorumlamak onurunu verecek kadar dalgınlık göstermiştir. Plutarkhos, Plutarkhos’un geçimsiz bir adam olduğunu iddia edenlere karşı Pulutarkhos diye biri olmadığını temin edenleri yeğ tutmasada amacını daha iyi anlatmışa benziyor. Onun dünyada olmadığını söylemişler, gerçekten bundan ona ne? Yüce Varlığa gelince iş değişir. Plutarkhos ele alınması gereken gerçek konuya daha girmiyor. Sorun, Yüce Varlığı inkar edenle, özünü bozandan hangisinin onu daha çok küçük düşürdüğünü anlamak değildir: çünkü tanrıbildirisi olmadan, Tanrı’nın insanların kendi üzerine söyledikleri boş sözlerden küçük düşüp düşmediğini anlamaya olanak yoktur. Filozoflar, Tanrı’nın şanını kıskandığını, öfkeli olduğunu, öç almayı sevdiğini olası sayıp, güzel konuşma oyunlarını gerçek fikirlermiş gibi ele almakla, hemen hemen her zaman, farkında olmadan, halkın düşüncelerine inmiş oluyorlar. Bütün evren için en ilginç konu hiçbir Tanrım varlığını kabul etmemektense, açığa vurolmayan iyi davranışları ödüllendiren, gizlenen cinayetleri cezalandıran, ödül verici, öc alıcı bir Tanrı’nın varlığını kabul etmenin, bütün insanların mutluluğu için, daha yararlı olup olmadığını kestirmektedir. Bayle, masalın ilk çağ tanrılarına yüklediği bütün alçaklıkları anlatacağım diye ter döküyor; düşmanları ona hiçbir şey ifade etmeyen, basma kalıp sözlerle cevap veriyorlar: Bayle’i tutanlada düşmanları hemen hemen her zaman birbirleriyle hiç karşı karşıya gelmeden çekişmişlerdir. Hepsi de juppiter’in zina işlediğinde, Venus’un utanmaz, Mercurius’un düzmedi olduğunda birleştiler; ama bana öyle geliyor ki dikkate alınması gereken bu değildir: asıl eski Romalıların dininden Ovidius’un Metamorph Oseon’unu ayırdtetmek gerekirdi. Ne onlarda, hatta ne de Yunanlılarda hiç bir zaman, düzmeci Mercurius’ a, utanmaz Venus’ e, zina peşinde koşan juppiter’e adanmış tapınaklar olmadığı besbellidir. Romalıların Deus optimus. maximus dedikleri çok iyi, çok büyük Tanrı ne Clodius’u Caesar’ın karısıyla yatmaya, ne de Ceasar’ı Kral Nicomeede’in oğlanı olmaya özendirmek zorunda değildi. Cicero hiç de Mercurius’un, her ne kadar masalda ApolIon’un ineklerini çalıyorsa da, Verres’i Sicilya’yı çalmaya özendirdiğini söylemiyor. Eskilerin gerçek dini bu idi: çok iyi, çok doğru olan juppiter ve ikinci sıradan tanrılar, yalan yere yemin etmenin cezasını cehennemlerde görüyorlardı. Bunun içindir ki Romalılar uzun zaman yeminlerine büyük bir sofulukla bağlı kaldılar. Demek ki, din Romalılar için çok yararlı bir şeydi. Onları hiç de Leda’nın iki yumurtasına, fnakhus’un kızının inek haline gelmesine, Apolion’un Hyacinthe’e Işık olmasına inanmaları buyurulmamıştı. Onun için Numa’nın dini Tanrı’yı kirletiyordu, dememeliyiz. Görülüyor ki, insanlar uzun zaman bir kuruntu üzerinde çekişmişler, bu da çoğu zaman olağan şeydir. Sonra tanrıtanımaz bir ulusun yaşayıp yaşamayacağı soruluyor; bence asıl ulus denen şeyle ulusun üstünde kala bir filozoflar toplumunu birbirinden ayırdetmek gerekir. Her ülkede ayak takımının daha güçlü bir dizgine ihtiyacı olduğu, Bayle’in de, sadece beş, altı yüz köylüyü yönetecek olsaydı onlara· ödül veren, öç alan bir Tanrı bildireceği çok doğrudur. Ama Bayle zengin, rahatlarına düşkün, bütün sosyal erdemlere, özellikle dostluğa bağlı kalan, kamu işlerinin sıkıntısından, tehlikesinden kaçan, sözün kısası düzgün, temiz bir hayat süren Epikürcülere her halde bundan söz etmezdi. Öyle sanıyorum ki, böylece sosyal bakımdan da, politik bakımdan da kavga ortadan kalkmış olur. Büsbütün yabani uluslara gelince, onların ne tanrıtanımaz, ne de tanrıtanırlar arasında sayılamayacağı zaten söylenmiştir. Onlara neye inandıklarını sormak, Aristo’cu mu, yoksa Demokritos’tan yana mı olduklarını sormakla birdir: onların bir şeyden haberleri yok; Aristo’cu olmadıkları kadar, tanrıtanımaz da değillerdir. Ama direnip şöyle denilebilir: toplum halinde yaşıyorlar, tanrılan da yok: demek ki, dinsiz de toplum halinde yaşanabiliyormuş. O zaman kurtlar da bir arada yaşıyorlar, barbar bir yam yamlar topluluğu sizin sandığınız gibi, bir toplum değildirdiye karşık verirdim; bir yandan da size kendi içinizden birine borç para vermez, ne borçlunuzun, ne avukatınızın, ne noterinizin, ne de yargıcınızı, Tanrıya inanmamalarını iste miydiniz diye sorardım.

Biz insanlar akıllı varlıklarız; akıllı varlıklar da kaba, kör, duygusuz bir varlık tarafından yaratılmış olamazlar. Newton’un düşünceleriyle katır tezeği atasında her halde bir ayrıntı olmalı. Demek ki, Newton’un aklı bir başka akıldan geliyordu. Güzel bir makine gördüğümüz zaman, güzel bir makinist var, bu makinistin de eksiksiz bir anlığı var, diyoruz. Şu dünya her halde hayran olunacak bir makine; demek ki, dünyada, neresinde olursa olsun, hayran olunacak bir akıl var Bu kanıt eskidir, kanıtların da en kötüsü değildir. Bütün vücutlar, mekanik yasalarına göre hareket eden manilardan, makaralardan, hidrostatik yasalarının hiç durmadan dolaştırdığı sıvılardan ibarettir; bütün bu varlıkların, organlaşmalarıyla hiç ilgisi olmayan duyguları olduğunu düşüncesiyle insan şaşkınlık içinde kalır.

 

Bununla beraber ben öyle dik kafalılar tanıdım ki, biçim verici akıl diye bir şey olmadığını, bütün gördüklerimizi, hepimizi, yalnız hareketin kendi kendine meydana getirdiğini söylüyorlar. Hiç çekinmeden diyorlar ki: mademki bu evrenin bir bileşimi var, demek ki bileşim olanağı varmış: demek ki, onu tek başına hareketin düzenlemesi kabilmiş. Yalnız dört gök cismini ele alın. Merih, Venüs, Merkür ve Dünya: önce, bütün geri kalanı bir yana bırakarak, onların bulundukları yeri düşünelim, ve onları sadece hareketin böyle yerli yerine koymuş olması için kaç olasılık olduğunu gözden geçirelim. Bu bileşimde yalnız yirmi dört olasılık, yani bir cisimlerin birbirlerine oranla bulundukları yerlerde bulunmayacaklarına bahse girmek için bire karşı yirmi dört olasılık vardır. Bu dört küreye Jüpiter’i de ekleyelim; Jüpiter’in, Merih’in Venüs’ün, Merkür’ün ve Küremizin, gördüğümüz yerlerde bulunmayacaklarına bahse girmek için bire karşı yüz yirmi olasılık olacaktır. Sonunda onlara Satürn’li de ekleyin: bu altı büyük gezegeni uzaklıklarına göre aralarında korudukları uzaklığa sokmak için bire karşı yedi yüz yirmi olasılık olacaktır. İşte yedi yüz yirmi atımda, yalnız hareketin bu başlıca altı gezegeni düzenlerine koyduğu tanıdanmış demektir. Sonra bütün ikinci derecedeki gök cisimlerini, bütün bileşimlerini, bütün hareketlerini, bütün kürelerde biten, yaşıyan, duyan, düşünen varlıkları ele alın, bütün ilksizlik içinde, zaafımızın sonsuz dediği rakama varıncaya kadar çarpın, dünyanın, olduğu gibi, salt hareketle kuruluşu lehine her zaman bir birim çıkacaktır: şu halde bütün ilksizlik içinde salt maddenin hareketiyle bütün evrenin, böyle olduğu gibi meydana gelmiş olması olanağı vardır. Hatta bu bileşimin ilksizlik içinde meydana gelmiş olması zorunludur. İşte, diyorlar, böylece dünyanın salt hareketle bu hale-gelmiş olması yalnız olanaklı değildir, ama sonsuz bileşimlerden sonra başka türlü olmasına da olanak yoktu.

Bütün bu tasarlamalar, iki nedenden ötürü bana son derece düşsel görünüyor: birincisi, bu evrede akıllı varlıklar olduğu, üstelik salt hareketin de anlığı meydana getirebileceğinin tanıtlanamayacağıdır; ikincisi de, itiraf ettiğiniz gibi, bire karşı sonsuz bir olasılıkla biçim verici akıllı bir nedenin evreni ·hareket ettirdiğidir. İnsan sonsuzlukla karşı karşıya, yapayalnız kalınca ne kadar zavallıdır. Hem, Spinosa bile bu aklı kabul ediyor, bu onun sisteminin temelidir. Siz onu okumamışsınız, okumalısınız. Ne diye ondan daha ilerisine gitmek, zayıf aklınızı, budalaca bir böbürlenmeyle, Spinosa’nın bile inmeye cesaret edemediği bir uçuruma yuvarlamak istiyorsunuz? Bir gezegenin dönüş karesinin öteki gezegenlerin dönüş karesine olan orantısını, o gezegenin uzaklık kübünün ötekilerin ortak merkeze olan uzaklıklarının kübüne olan orantısına her zaman eşit kılan kör bir nedendir, demek ne büyük bir deliliktir, iyice anlıyor musunuz? Ya gök cisimleri büyük birer geometricidirler, ya da ilksiz geometrici gök cisimlerini düzenlemiştir. Ama o ilksiz geometrici nerede? Hiçbir yer kaplamadan bir yerde midir, yoksa her yerde mi? Hiçbir şey bilmiyorum. Her şeyi salt kendi Tözüyle mi düzenlemiştir? Bilmiyorum. Nicelıği ve niteliği olmadan mı koskoca bir varlıktır? Ondan da haberim yok. Bütün bildiğim, ona tapınak ve doğru olmak gerektiğidir.

Hayvanların organları, gereksinimlerine uygun biçimde yaratılmıştır denebilir mi? Bu gereksinimler nelerdir? Korunma ve çoğalma. Şimdi, raslantının meydana getirdiği o sonsuz bileşimlerden yalnız yiyip içmelerine, türlerini üremeye özgü organları olan bileşimlerin kalmış olmasına şaşmak mı gerek? Bütün ötekiler acaba zorunlu olarak yok olmadılar mı?

Lucretius’dan sonra sık sık tekrarlanan bu sözler hayvanlardaki duyum, insanlardaki akıl ile epeyce çürütülmüştür. Nasıl olur da raslantının meydana getirdiği bileşimler (yukarıda bir önceki bölümde söylendiği gibi) bu duyumu, bu aklı meydana getirmiş olabilir? Evet, kuşkusuz, hayvanların organları anlaşılmaz bir uslakla bütün gereksinimlerini karşılamak için yaratılmıştır, sizin de bunu inkar edecek kadar cesaretiniz yok. Ne o, sustunuz. Doğanın size karşı koyduğu bu kanı ta verecek yanıt olmadığını anlıyorsunuz; bir sinek kanadının, bir sümüklü böcek organlarının düzeni sizi şaşkına çevirmeye yetiyor.

MAUPERTUIS’NİN İTİRAZI

Yeni fizikçiler bu sözüm ona kanıtları genişletmekten başka bir şey yapmamışlar, çoğu zaman işi kılı kırk yarmaya, edepsizliğe kadar vardırmışlar. Tanrı’yı gergedan derisinin kıvrımlarında bulmuşlar: kaplumbağanın kabuğu yüzünden, aynı hakla, pekala varlığını da inkar edebilirlerdi.

YANlT Bu ne biçim akıl yürütme? Kaplumbağa da, gergedan da, bütün o çeşit çeşit türler de, sonsuz değişiklikleriyle varlıklarının korunması, soylarının üremesi, ve ölümü olan aynı nedeni, aynı maksadı, aynı amacı tanıtlarlar. Birlik bu sonsuz değişikliktedir; kabuk da, deri de buna tanıklık etmektedir. Nasıl! Kabuk deriye benzemiyor diye Tanrı’yı mı inkar edeceğiz! Bir de gazeteciler kalkmışlar Newton’dan, Locke’dan, ikisi de ne yaptıklarını, ne söylediklerini bilerek Tanrı’ya tapan bu iki adamdan esirgedikleri övgüleri bu saçmalara bol keseden dağıtmışlar.

MAUPERTUIS’NIN İTİRAZI

Yılanın yapısındaki uygunluk, güzellik neye yarar? Bilmediğimiz şeylere yarıyabilir, diyorlar. Bari sesimizi kısalım da, ancak ettiği kötülüklerle tanıdığımız bir hayvana hayran olmayalım.

YANlT Mademki yararlı yönlerini sen de benim kadar bilmiyorsun, bari sen de sesini kıs; yahut sürüngenlerde her şeyin hayran olunacak kadar orantılı olduğunu itiraf et. Senin gibi zehirlileri var. Burada sözünü ettiğimiz sadece yılanları, dört ayaklıları, kuşları, balıkları ve iki ayaklıları meydana getiren o şaşılacak ustalıktır. Bu ustalık oldukça belirlidir. Yılanın niçin zararı dokunduğunu soruyorsun. Ya sen, sen ne diye kaç kez zararlı oldun? Ne diye bir filozof için cinayetlerin en büyüğü olan zalimliği ettin? Bu sorun başka, bu hem manevi. hem de maddi kötülük sorunudur. Çoktandır. niçin bu kadar çok yılan, yılanlardan beter ·de bu kadar çok kötü adam var, diye soruyorlar. Sinekler kafalarını işletebilseydiler, örümceklerin varlığından Tanrı’ya sızlanmazlardı, ama, masalda, Minerva’nın Arakline için itiraf ettiği gibi, onlar da ağını pek güzel ördüğünü itiraf ederlerdi. Şu halde, Spinosa’nın bile varsaydığı, tanımlaması olanaksız bir aklın varlığını kabul etmek gerekir. Bu aklın gök cisimlerinde olduğu kadar, en aşağı bir böcekte bile göze çarptığını kabul etmeliyiz. Manevi ve maddi kötülüğe gelince, ne demeli, ne etmeli? Birini yaratan öbürüne de müsaade eden Tanrı’ya taparak maddi ve manevi iyilikle avunmalı. Bu madde üzerinde bir sözcük daha. Tanrıtanımazlık kimi akıllı adamların, boş insanlar da budalaların vazgeçmedikleri kötü huylarıır; ama ya düzenbazlar, onlar nedir?

1770 de Ouestions’da çıkmış olan aşağıdaki yazı birinci bölümü meydana getirmiştir. Doğulularda Babil, kelimenin söylenişine göre, Tanrı Baba, Tanrı gücü, Tanrı kapısı anlamına geliyormuş, Babil de bunun için Tanrı ‘ülkesi, kutsal ülke olmuş. Bir devletin her merkezi Tanrının ülkesi, kutsal kenti. Bu adı taşıy;m otuzdan fazla kent vardı. İşte Babil kulesi de böylece Tanrı babanın kulesi demekti. Josephe, gerçekten, Babil’in karışıklık demek olduğunu söylüyor. Calmet de, başkalarından sonra, Bilba Kalde dilinde karıştırılmış anlamına gelir, diyor; ama bütün Doğulular buna karşıt bir kanı taşımışlardır. Doğrusu karışıklık sözcüğü koca bir imparatorluğun merkezi için garip bir kök. Ben vaktiyle Paris’e, kadınlarının beyaz uyluklarından ötürü, Lutece dendiğini iddia eden Rabelais’yi severim. Ne olursa olsun yorumcular, insanların bu ünlü Babil kulesini hangi yüksekliğe kadar çıkarabildiklerini öğrenmek için epey çırpınmışlar. Ermiş Hieronimus yirmi bin ayak vardı, diyor. Jacult adındaki eski Yahudi kitabı da seksen bir bin ayak. Paul Lucas yıkıntılarını görmüş, iyi etmiş de görmüş. Ama bilginleri uğraştıran biricik güçlü ölçüler olmamış. Nuh’un çocuklarının, «Ulusların adlarını aralarında paylaşıp her biri kendi dilini, soyunu ve kendi ayrı ulusunu meydana getirdiği başka başka ülkelere yerleştikten sonra» bütün insanların «Senaar ovasında: yer yüzünün dört bucağına yayılmadan, adımıza ün katalım diyerek bir kule dikmek için» nasıl bir araya toplanmış olduklarını öğrenmek istemişler. Yaratılış, Nuh’un oğullarının kurduktan devletlerden söz eder. Bütün Avrupa, Afrika, Asya uluslarının nasıl olup da aynı dille, aynı amaçla Sennaar’ a gelmiş oldukları incelenmiştir. Vulgate, tufanın 1656 dünya yılında olduğunu söyler; sonra da Babil kulesinin yapımını 1771 yılına, yani insan türünün kökü kururluktan 115 yıl sonraya, Nuh’un yaşadığı zamana rastlatırlar. Demek ki, insanlar şaşılacak bir çabuklukla çoğalabilmişler; az zamanda bütün sanatlar yeniden doğmuş. Bu kadar yüksek bir kule kurabilmek için kullanılması gereken o dizi dizi mesleklerin sayısını bir düşününce, insan böylesine olağanüstü bir yapıttan bayağı ürker. Dahası var: Kutsal – Kitab’a göre İbrahim tufandan aşağı yukarı 400 yıl sonra doğmuştur, öyle iken daha o zamandan Mısır’ da, Asya’ da bir çok güçlü krallar görülüyordu. Bochart da, öteki bilgiçler de istedikleri kadar koca koca kitaplarını o hiç anlamadıkları Fenike, Kalde dilinde sözcüklerle, sistemlerle doldursunlar; istedikleri kadar Thrakia’yı Kapadokya, Girid’i Yunanistan, Kıbrıs adasını da Sur sansınlar; bundan dolayı ne dibi ne de kıyısı olmayan bir bilgisizlik denizinde yüzmekten kurtulamazlar. İşin en kestirme yolu Tanrının bizleri coğrafyacı, tarihçi, dilci etmek için değil, daha iyi bir hale getirmek için yüzyıllarca sonra, bize kutsal kitaplar vermiş olduğunu itiraf etmek olurdu. Babil, Babilonya’ dır; bu kent Pers tarihçilerinin yazdığına göre Tlimurath adında bir hükümdar tarafından kurulmuş. Eskiliğine dair bütün bilinenler, İskender’in buyruğu ile Kallisthenes tarafından hocası Aristo’ya gönderilen ı 903 yıllık astronomi gözlemlerinden ibarettir. Bu kesin bilgiye bir de hemen ona eşit, pek büyük bir olasılık katılıyor: bu da aşağı yukarı 200 yıla yakın bir zamandan beri sürekli olarak gökyüzü gözlemleri yapmış olan bir ulusun, ilk gözlemden yüzyıllarca önce bir ulus topluluğu halinde bir araya gelmiş ve büyük bir üstünlük kurmuş olduğudur. Din adamı olmayan yazarların hesaplarından hiç birinin bizim kutsal yazarlarımıza uymaması, tufanın meydana geldiği sanılan çağlardan sonra hüküm sürmüş kralların adlarından hiç birinin ne Mısırlılar, ne Suriyeliler, ne Babilliler, ne de Yunanlılarca bilinmemesi acıklı bir şeydir: dillerin bu karışıklığı öyküsüne hiçbir kitapta rastlanmıyor: bu unutulmayacak olay da Nuh’un, Mathusalem’in, Kabil’in, Habil’in, Adem’in, Havva’nın adları gibi, bütün evren için gizli kalmış. Bu karışıklık merak duygumuzu incitiyor. O kadar çok gezmiş olan Herodotos ne Nuh’tan, ne Sam’ dan, ne Rehu’dan, ne Sale’den, ne de Nemrut’dan sözeder. Nemrut’un adı bütün ilk çağın din dışı insanlarına gizli kalmış: ancak birkaç yeni Arap ve İranlı yazar, Yahudilerin kitaplarını değiştirerek, Nemrol’dan sözetmişler. Bu eski yılantılarda yolumuzu bulmak için, yüzyıllar boyunca bütün dünya uluslarının bilmedikleri, Kutsal . Kirab’a inanmaktan başka çaremiz yok; bereket versin, o hiç yanılmayan bir kılavuzdur. Birçok mallara tek tük doğru karıştırmış olan Herodotos, Babil hükmeden Perslerin en güçlü oldukları dönemde, bu koca kentte yaşayan bütün kadınların yabancılarla yatmak için yaşamlarında bir kez olsun, Aphrodite’nin veya Venus’ün benzeri olduğunu sandığı tanrıça Mylitta’nın tapınağına gitmek zorunda olduklarını iddia ediyor; yasa bu kadınlara, Tanrıçaya ödenen kutsal bir vergi gibi, bu iş için para almalarını da buyuruyormuş. Bu, Binbir Gece masalı, Herodotos’un öteki sayfada an­lattığı öyküye benziyor: güya Kyrus Hind ırmağını 360 kanala ayırmış, bu kanalların hepsi de Hazer denizine dökülmüş. Mezara da bize Charlemagne’in Rhin’i 360 kanala ayırdığını, hepsinin akdenize döküldüğünü, sarayındaki bütün kadınların da hayatlarında bir kez Sainte-Genevieve kilisesine gidip bütün gelip geçenlerle, para için yatmak zorunda oldukları anlatmış olsaydı, ona ne derdiniz? Şunu da unutmamak gerekir ki, böyle bir masal, Herodotos’un yaşadığı Hşayarşa’nın çağı için Charlemagne’in çağından çok daha anlamsızdır. Doğulular Franklardan, Galyalılardan bin kez daha kıskançdılar Bütün büyük beyzadelerin kadınlan harem ağalan tarafından sıkı sıkı korunurdu. Bu töre bilinmeyen zamanlardan beri vardı. HattA Yahudi tarihinde bile, bu küçük ulus da öbürleri gibi bir krala sahip olmak isteyince, Şernuil’in onları bundan vazgeçirmek, kendi itibarını korumak için «başlarında bir kral olursa onlara zorbalık edeceğini, harem ağalarına vermek için üzümlerinden, buğdaylarından öşür alacağını» söylediği görülür. Krallar bu bildiriyi yalancı çıkarmadılar; çünkü üçüncü Krallar kitabında kral Ahab’ın,. dördüncüsünde de Yoram, Yehorarn, Yehoşofat ve Sedekias’ın harem ağalan olduğu yazılıdır. Çok daha önceleri, Yaratılış’da Firavun’un harem ağalarından söz edilir, hatta Yusufun satıldığı Potifar’ın, kralın harem ağası olduğu söyleniyor. Dernek ki, Babil’de, kadınlan korumak için epeyce harem ağası varmış, bu meydanda. Demek ki, bu kadınlara rastgelenle para için yatmaları bir görev olarak yükletilmiyormuş. Babil, Tanrı Ülkesi, demek öyle iddia olunduğu gibi koca bir: genelev değilmiş. Herodotos’un bu masalları, bu çesniden bütün başka masallar gibi, aklı başında adamlar tarafından bugün o kadar çürütülmüş, insan kafası o kadar büyük ilerlemeler elde etmiştir ki, kocakarılarla çocuklar bile bu saçmalara inanmıyorlar.  Günümüzde Herodotos’un masalını, kendi çağdaşı olmadığı için, doğrulamaya çalışan birtek adam çıkmış. Bu alçaklık ona çok basit bir şey gibi geliyor. Kutsal. Kitap’ta Arnınon oğullarının çocuklarını Moloh’a sunarken ateşten geçirdikleri yazılı, diye Babil prenseslerinin, sofuluklarından, önlerine gelenle yattıklarını tanıtlamak istiyor; ama birkaç barbar oymağındaki bu alışkanlığın, çocuklarını alevlerden geçirmek, hatta bilmem hangi Moloh’un onuruna odun yığınları üzerinde yakmak yolundaki bu boş inanların, küçük, alçak bir ulustaki bu İrokualara layık iğrenç olayların, bilinen bütün Doğunun en kıskanç, en uygar ulusuna yükletilen böyle inanılmayacak bir fuhuşla hiç ilgisi olabilir mi? Irokuaların ülkesinde olup bitenler bizim aramızda, İspanya, yahut Fransa sarayındaki alışkanlıkların bir tanıtlaması sayılabilir mi? Romalılardaki Lupereale bayramlarını da kanıt olarak ileri sürüyor. “Bu bayramlarda, diyor, soylu gençlerle saygı değer yargıçlar ellerinde bir kamçı, hiç utanmadan vücutlarını kendilerine sunan, böylelikle ruhlarının daha mutlu bir kurtuluşa ereceğini uman, soylu kadınlan kamçılıyarak kentin sokaklarında çırıl çıplak koşuşuyorlardı.” Birincisi, soylu Romaldann çınl çıplak koşuştuklarını hiç söyleyen olmamıştır: tersine Plutarkhos RotrUllılara dair sorular adlı yapıtında özellikle belden aşağı bölümlerinin örtülü olduğunu söylüyor. ikincisi aşağılık töreler savunucusunun anlattığına göre Romalı kadınlar çıplak karınlarını kamçılatmak için uçkurlarını çözüyorlarmış, bu da hiç mi hiç doğru değildir. Üçüncüsü, bu Lupereale bayramlarının, ileri sürülen o Babil yasasıyle, kralın, genel valilerin, yargıçların karılarına, kızlarına din uğruna kendilerini gelene geçene satıp, onlarla zina etmelerini buyuran yasa ile, hiç ilgisi yoktur. İnsan ruhunu, ulusların töresini bilmeyenler, hemen hemen hepsi birbiriyle çelişen eski yazarlardan aldıkları parçalarla kitap karalamaktan ileriye gidemeyen bahtsızlar, hiç olmazsa düşüncelerini biraz daha alçak gönüllülükle ortaya koymalı; kuşkuya düşmeyi, okulun tozlarından silkinmeyi, hiçbir zaman küstahlığı ileri götürmemeyi de bilmelidirler.

 

NOTLAR

Yoksa dünyanın üzerine çöken acı felaketierin Tanrıya göre iyi olduğu, onu sevindirdiği fikrinde misiniz? Ben insana dehşet veren böyle bir şeye inanmam. siz de inanmazsınız Yalvarırım size, aniatın bana bu her şey iyidir’in ne olduğunu? Bilgiç Eflatun, geometride yalnız beş düzenli katı cisim, dört yilzlü, küb, altı yüzlü, on iki yüzlil, yirmi yüzli cisim var, diye Tanrıya yalnız beş dünya yaratmak özgürlüğünü atfetti. Peki ama, Tanrı gücünü ne diye böyle daraltmalı? Niçin ona daha düzenli olan küreyi, hatta koni ği, çok yüzlü piramidi, silindiri v.b. de vermemeli? Ona göre Tanrı, zorunlu olarak olasılığı olan dünyaların en iyisini seçmiş; bu sistem, her ne kadar ilk günah dogmasına aykırı düşüyorsa da, birçok Hıristiyan filozoflar tarafından da kabul edilmiştir: çünkü küremiz bu günahtan sonra artık hiç de kürelerin en iyisi olmamış; eskiden öyle imiş: o halde şimdi de olabilir, birçok kimseler de küremizin küreleri n en iyisi değil, en kötüsü olduğuna inanıyorlar. Leibnıtz, Theodicee adlı kitabında. Eflatun’dan yana çıkıyor. Birçok okuyucular her ikisini de anlamadıklarından yakınmışlardır; bize gelince, ikisini de birkaç kez okuduktan sonra, biz töremiz gereğince bilgisizliğimizi itiraf edelim; hem madem ki, İncil bu konuda bize hiçbir şey bildirmemiş, biz de hiç pişmanlık duymadan karanlıklar içinde yürüyoruz. Her şeyden sözeden Leibnitz, ilk günahdan da sözetmiş; hem de her sistem sahibi kendisini çelişmeye düşürecek her şeyi nasıl planına sokarsa, o da Tanrıya itaatsizliğin, ve bunun ardından gelen felaketlerin, dünyaların en iyisinin ayrılmaz parçaları; olasılığı olan bütün mutluluk iksirinin bileşimine giren maddeler olduğunu hayal etmiş.  Özellikle, bizim gibi insanoğluna vergi felaketlerin altında ezilirken, bu felakete bir de iftira çılgınlığını katan haydutların ağzını kapıyalım. İnana, Tanrı bildirisine sığınarak onların iğrenç yalan dolanlarını bozalım. [Voltaire burada, Lisbonne felaketi koşuğunun son dizesini tekrarlamakta: Bu felaket, diyorsunuz, iyilik bir başka varlığa. ve maddeyi şöyle bitirmektedir:] İşleri güçleri bilgiçlik taslamak olanlar, nesnelerin olduklarından başka türlü olmalarının varlıkların Varlığının özüne uygun olmadığını ileri sürmüşler. Bu katı bir sistem; ben bu konuda, onu incelemeye yeltenecek kadar bile bilgi sahibi değilim.  Aynı başlık altında Quesinos sur I’Encyc/opedie’de (1770) çıkan aşağıdaki yazı metnini yalnız bir parçasını, o da değiştirerek, bırakmaktadır: Bir gün Newton’a niçin canı istediği zaman yürüdüğünü, elinin kolunun da isteğine göre nasıl hareket ettiğini sormuşlar. Mertçe, bilmediğini söylemiş. Ona, iyi ama, demişler, siz ki gezegenlerin çekimini o kadar iyi biliyorsunuz, hiç olmazsa bize niçin şu yönde değil de bu yönde hareket ettiklerini söyleyin; bu konuda da bir şey bilmediğini itiraf etmiş.

Okyanusun, kokmasın diye tuzlu olduğunu; deniz alçalıp yükselmelerinin gemilerimizi limanlara sokmak için olduğunu öğretenler kendilerine Aledenizin hiç alçalıp yükselmesi olmadığı halde limanları olduğu cevabı verilince biraz utandılar. Musschenbroeck bile bu gaflete düşmüştür. Acaba bir odun yığınının ocakta nasıl kızgın kömür haline geldiğini, kirecin de taze suyu görünce nasıl olup da yandığını hiç doğru dürüst anlatabilen olmuş mudur? Hayvanlarda kalb hareketinin ilk ilkesi iyice biliniyor mu? Çoğalmanın nasıl meydana geldiğini apaçık bilebiliyor muyuz? Bize duyumları; düşünceleri, belleği veren şey nedir? bulup çıkarabildik mi? Maddenin özüne dair, onun yüzeyine dokunan çocukların bildiğinden daha çoğunu bilmiyoruz. Toprağa serptiğiniz şu buğday tanesinin, nasıl olup da başakla yüklü bir sap meydana getirmek için yükseldiğini, sonra aynı toprağın nasıl olup da şu ağacın tepesinde bir elma, yanı başındaki ağaçta da bir kestane yetiştirdiğini bize kim öğretecek? Birçok bilgiç: biz neler bilmeyiz? demişler. Montaigne ise: ben ne bilirim ki? diyordu. Her şeyi kesip atan zalim, laf ebesi eğitimci, iki yüzlü bilgiç, zekanın sınırlarını arayıp duruyorsun. Oysa onlar burnunun dibinde. Söyle: hangi etkenlerle canlı tutuyor Yarattığı cisimleri o İlksiz usta, Bana öğretİr misin? v.b. Demek ki, bizim sınırlarımız her yanda; bir de pan diye söylediğimiz paon’lar (tavuskuşları) gibi kurum, kurum kurum anırız.

Karakter değiştirilebilir mi? Evet, vücut değiştirilebilirse karakter de değiştirilebilir. Doğuştan geçimsiz, uyumsuz, sert bir adam, yaşlılığında bir yerine inme inince, gözü yaşlı, çekingen, sessiz bir aptal oğlan haline gelebilir. Çünkü vücudu artık aynı vücut değildir. Ama sinirleri, kanı, omurilik soğanı aynı halde kaldıkça, bir kurdun, bir sansarın içgüsüdü nasıl değişmezse, onun huyu da öylece değişmiyecektir İtalyanların Capitoli’lerınden, hatta Boileau’nun Lutrin’inden çok daha üstün olan Dispensary’nin, o küçük koşuğun İngiliz yazarı, bence çok güzel söylemiş:

Bir gizli karışımıdan, ateş, toprak ve sudan Yoğrulmuştu kalbi Caesar ile Nassau ‘nun. Dayanılmaz zoruyla yenilmez bir tutkunun Hayasız oldu Slone ve karısı duygulu.

Karakter bizim düşüncelerimizden, duygularımızdan meydana gelmiştir: kendi kendimize ne duygu, ne düşünce vermediğimiz de besbelli; şu halde karakterimiz bize bağlı olamaz. Bize bağlı olsaydı, kusursuz olmayan insan kalmazdı. Kendi kendimize zevk, yetenek veremiyoruz, niçin iyi huylar verelim? İnsan iyice düşünmezse, her şeye hakim olduğunu sanır; biraz düşünüverince de hiçbir şeye hakim olmadığını görür. Bir adamın ille de karakterini değiştirmek mi istiyorsunuz, her gün, öldürünceye kadar, yumuşatıcı ilaçlar verip bağırsaklarını temizleyin. XII. Charles, Bender yolu üzerinde , aldığı yaradan ateşler içinde yanarken artık ayni adam değildi. Onu bir çocuk gibi istedikleri gibi kullanıyorlardı.

Yaradılışı kovun, dörtnala döner gelir. (Destouches, Glorieux, III. perde, V. sahne), (42>. Bu madde, Kehl basımında, tüm maddenin ikinci bölümü olmuştur. Birinci bölüm, 1770’de Questionsda çıkan, aşağıdaki yazıdan meydana geliyordu: Büyük perbiz üzerindeki sorularınız ancak kamu örgütünü ilgilendirebilir. Yıl içinde, daha az öküz, dana, kuzu, av hayvanı boğazlanan bir zaman olması yararlı görünüyor. Büyük perhizin geldiği Şubat, Mart aylarında daha ne piliç, ne de güvercin vardır. Otlakların İngiltere’deki, Hollanda’daki kadar verimli olmadığı ülkelerde hayvan kesimine birkaç hafta olsun ara vermek elbette iyi olur Kamu örgütünü yönetenler o sıralarda, Paris’de etin biraz pahalı satılmasını, elde edilecek karın da hastahanelere verilmesini kayırmakla doğrusu çok akıllıca bir davranışta bulunmuşlar. Böylece lüks oburluk, hemen hemen farkında olmadan, yoksulluğa vergi ödüyor demektir: çünkü perbiz tutmaya dayanamayanlar zenginlerdir; yoksullar bütün yıl zaten perhizdeler. Ayda bir kez et yiyen rençberler bile pek azdır. Her gün yemeleri gerekseydi en bolluk, bereket içindeki ülkede bile yetecek kadar et bulunamazdı. Günde yirmi milyon libre et, yılda yedi milyar üç yüz milyon libre eder. Bu hesap insanı korkutur. Sofralarında hafif yemekler yemeğe katlanan az sayıdaki zenginler, bankerler, ruhani başkanlar, ileri gelen yargıçlada yöneticiler, büyük senyörler, soylu bayanlar altı hafta dil, som, zargana, kalkan, mersin balıklan ile perbiz ederler. Ünlü bankederimizden birinin, kendisi için her gün Paris’e yüzecü’lük taze deniz balığı getiren postacıları vardı. Postacıların, bu iş için gereken atları satan at canbazlarının, balıklan sağlayan balıkçıların, ağ yapıcılarının (kimi yerlerde bunlara ağcı diyorlar.), gemi yapıcılarının v.b., balığı etten daha lezzetli bir hale getiren bütün o nefis eczaları satan baharatçıların geçimi hep bu masraftan çıkıyordu. Lucullus bile bundan daha zevkli bir perbiz edemezdi. Taze deniz balığının, Paris’e girereken Devlete önemlice bir vergi ödediğini de unutmamak gerekir. Zenginin kahyası, uşakları, hanımefendinin hizmetindeki kızlar, kilercibaşı v.b., hepsi Cresus’un sofrasından artanlada karınlarını doyurur. onun gibi nefis bir biçimde perbiz ederler.

Yoksullara gelince iş değişir. Dört metelik kösele gibi bir koyun eti yemeğe kalksalar, yalnız büyük bir günah işlemiş olmakla kalmazlar, bir de bu aşağılık besini boşu boşuna arayacaklardır. Öyle ise ne yiyecekler? diyeceksiniz. Kestaneleri, çavdar ekmekleri, ineklerinin, keçilerinin, yahut koyunlarının sütünden çıkardıkları peynirleriyle tavuklarından aldıkları biraz yumurtadan başka bir şeyleri yoktur Kimi Kiliselerde onlara yumurtayı, sütten yapılan şeyleri yemeği de yasak etmek alışkanlık haline geldi. İyi ama yiyecekleri ne kaldı? hiçbir şey. Perhiz tutmaya razı oluyorlar, ama ölmeye de razı değiller ya. Yalnız gelir sahibi göbekli piskoposların, papazların tarlalarını sürmek için de olsa gene de yaşamaları gerekir. Onun için bu adamların kendi elleriyle yaptıkları peynirleri, kendi tavuklarının yumurtladığı yumurtalan yemelerine müsaade etmek, ödevleri halkın sağlığını korumak olan kırallığın kamu işlerini yönetenlere, yalnız onlara düşmez mi? Anlaşılıyor ki, süt, yumurta, peynir, köylünün karnını doyurabilecek her şey dinsel bir törene değil kamu yönetimine bağlı kalmış şeylerdir. İsa – Mesih’in havarilerine omlet yemeyi yasak ettiği yok; tersine diyor ki: Ne verirlerse onu yiyin. Kutsal Kilise perhizi buyurmuş, buyurmuş ama Kilise olarak buyruğu ancak gönüllere geçer; insanları ancak manevi cezalara çarpabilir; bugün artık eskisi gibi, bozulmuş domuz yağından başka yağı olmadığı için, karnavalın son günü bir dilim kara ekmeğin üzerine bu yağdan süren bir zavallıyı diri diri yaktırtamaz.

 

–>Bilindiği gibi her tarikat bir yanılgı adıdır; geometriciler, cebirciler, matematikçiler tarikatı diye bir tarikat yoktur, çünkü bütün geometri, cebir, matematik önermeleri doğrudur. Öteki bilimlerin hepsinde insan yanılabilir.

 

–>Yüzyıllardan beri sürüp giden bu korkunç bölünme, biribirimizin yanılgılarını karşılıklı olarak bağışlamak gerektiğini apaçık gösteren bir ibret dersidir; bölünme insanoğlunun en büyük hastalığıdır, bu hastalığı iyi edecek tek ilaç da hoşgörüdür.

 

 

Doğa sistemi Mirabaud

«Hayvanların bize varlıklarının güçlü bir nedeni olduğunun inandırıcı bir kanıtını verdikleri ileriye sürülüyor; işlevlerini yerine getirmek ve bütünlüklerini korumak için karşılıklı olarak biribirierine yardım ettikleri görülen organlarının arasındaki o şaşılacak uyumun bize, güçlülüğü bilgelikle kaynaştıran bir işçiyi tanıttığı söyleniyor. Doğanın gücünden kuşkuya düşemeyiz; doğa, sürekli bir eylem içinde bulunan maddenin düzenlemeleri sayesinde, gördüğümüz bütün canlıları meydana getiriyor; aynı canlıların organları arasındaki uyum kendi özleriyle düzenlemelerinin zorunlu olan yasalarının bir sonucudur; bu uyum ortadan kalkar kalkmaz canlı zorunlu olarak yok oluyor. O zaman bilgelik, zeki, yahut pek övülen bir uyuma eriştiği söylenen o sözde nedenin iyiliği nerede kalıyor? Değişmez bir Tanrının yapıtları olduğu söylenen bu harika hayvanlar hiç durmadan bozulmuyor, sonunda da hep kendi kendilerini yok etmiyorlar mı? Bize gücünün, ustalığının şaheserleri olarak tanılıları makinaların zembereklerini bozmaktan, kırmaktan başka bir şeyle uğraşmıyor gibi görünen bir işçinin bilgeliği, iyiliği, sağgörüsü, değişmezliği nerede kaldı? Bu Tanrı başka türlü davranmıyorsa ne özgürdür, ne de salt güce sahiptir. İradesini değiştiriyorsa, şu halde değişmezliği yoktur. Duyarlık verdiği makinaların acı duymalarına izin veriyorsa, iyiliği yok demektir. Yapıtlarını daha sağlam bir hale getirememişse, o zaman da ustalığını gösterememiştir. Tanrının bütün öteki yapıtları gibi, canlıların da kendi kendilerini yok ettiklerine bakarak, bundan, ya doğanın her yaptığının zorunlu bir şey, kendi yasalarının bir sonucu güçsüz, sebatsız, ustalığı, iyiliği olmayan bir işçi olduğu sonuncunu çıkarmaktan kendimizi alamayız. «Kendisini Tanrı’nın şaheseri gibi gören insan, bize o sözde yaratıcısının yeteneksizliğinin, yahut kötülüğünün kanıtını, başka her hangi bir varlıktan daha iyi verebilir. Tanrısal sevginin değişmez tercih konusu olduğunu sanan ve Tanrı’sını kendi öz modeline göre yapan bu duygulu, zeki, düşünen varlıkta biz, daha kaba varlıklarındakinden daha hareketli, daha narin, karışıklığı yüzünden bozulmaya daha elverişli bir makinadan başka bir şey görmüyoruz. Bizim bilgilerimize sahip olmayan hayvanlar, çok basit bir hayat süren bitkiler, duygudan yoksun bulunan taşlar, birçok bakımlardan, insandan daha talihli varlıklardır, hiç olmazsa onun çoğu zaman çektiği kafa üzüntülerinden, düşünce sıkıntılarından, kemirici dertlerinden bağışıktırlar. Sevilen bir şeyin yerini doldurma olanağı olmayan kaybını her hatırlayışta bir hayvan, ya da bir taş olmayı kim istemezdi? Bu dünyada Tanrısının boyunduruğu altında tir tir titremekten başka bir şey yapamayan, öteki dünyada da daha başka, sonsuz eziyetler çekeceğini sanan, böylece bir türlü rahat yüzü göremeyen boş inanlı bir varlık olmaktansa cansız bir kütle olmak daha iyi değil midir? Duygudan, yaşamdan, bellekten, ve düşünceden yoksun olan varlıklar, geçmiş, hal ve gelecek fikriyle üzüntü etmezler; yanlış akıl yürüttükleri için sonsuzluğa dek mutsuz olmak tehlikesine düşeceklerine olasılık vermezler, tıpkı dünya mimarının evreni kendileri için meydana getirdiğini iddia eden nice talibi varlıklar gibi. «Bize, meydana getirdiği yapıttan ayrı olarak bir işçi fikrine sahip olmadan bir yapıt fikrine sahip olamayacağımızı söylemesinler. Doğa bir yapıt değildir: doğa hep kendi kendiliğinden var olmuştur; her şey onun kendi bağrında meydana gelir; doğa birçok malzemeyle donatılmış ve işini görürken kullandığı araçları da yapan kocaman bir atölyedir: bütün yapıtları enerjisinin etkileri, yaptığı, içinde sakladığı harekete geçirdiği etkenlerle nedenlerdir. İlksiz, yaratılmamış, yok edilemez olan, türlü türlü düzenlenerek her zaman hareket halinde bulunan ögeler, gördüğümüz bütün varlıklarla olayları, duyduğumuz bütün iyi ve kötü etkileri, ancak türlü türlü duygulanış biçimlerine göre farkedebildiğimiz düzenle düzensizliği; bir sözcükle, üzerinde derin derin düşündüğümüz bütün o acayip şeyleri doğururlar. Bu iş için bu ögelerin, gerek kendilerine özgü, gerek birleşik özellikleriyle, onları düzenlemek, bir biçime sokmak, kaynaştırmak, korumak ve dağıtmak için bilinmeyen bir işçiye başvurmak zorunda kalmaksızın kendilerine özgü olan hareketten başka bir şeye gereksinmeleri yoktur.

«Ama bir an için evreni, ona biçim vermiş ve yapıtının üzerine titreyen bir işçi olmadan kavramanın olanaksızlığını varsaysak, bu işçiyi nereye oturtacağız? Evrenin içine mi, dışına mı? bir madde midir, yoksa bir hareket mi? yahut uzay mı, hiçlik mi, yoksa boşluk mu? Her halde, ya hiçbir şey değildir, ya da doğanın içindedir ve onun yasalarına bağlıdır. Doğadaysa, ben orada hareket halinde olan maddeden başka bir şey göreceğini ummuyorum, bundan da onu hareket ettiren etkenin cisimden, nakleden olduğuna, bunun için çözülüp dağılabileceğine inanmak zorundayım. Bu etken doğanın dışındaysa, ne kapladığı yer, ne maddesiz bir varlık , ne de uzamsız bir zekânın ayrılmış olduğu maddeyi nasıl etkileyebileceği üzerine hiçbir fikrim yok demektir. Hayal gücünün görülebilen dünyanın ötesine yerleştirmiş olduğu bu bilinmeyen uzaylar, ayağının ucunu zor gören bir yaratık için var olamaz; onlardaki ideal güç benim zihnimde, ancak hayal gücüm, içinde bulunduğum dünyadan almak zorunda olduğu, o acayip renkleri rastgele birbirleriyle kaynaştırdığı zaman canlanabilir; o takdirde ben duyularımın gerçekten farkettiği bir şeyi fikir halinde yansıtmaktan başka bir şey yapmış olmayacağım; doğadan ayırdetmeye, kalesinin dışına yerleştirmeye uğraşacağım Tanrı da, ben istemesem bile, zorunlu olarak gene oraya girecektir. «Bu konu üzerinde direnilecek, ömründe, hiç heykel, yahut saat görmemiş bir yabana bir heykel veya saat gösteri ise, bunların kendisinden daha becerikli , daha ustalıklı, zeki bir etkenin yapıtları olduğunu kabul etmekten kendini almaz, denecek:

Bundan, bizim de evren makinasının, insanın, doğa olaylarının zekası ve gücü bizim gücümüzün çok üstünde bir etkenin yapıtları olduğunu kabul etmek zorunda olduğumuz sonucu çıkarılacaktır. «Önce şuna karşılık vereyim ki, biz doğanın çok güçlü, çok becerikli olduğundan kuşkuya düşemeyiz; üzerinde biraz derince düşünmek zahmetine katlandığınız yapıtlarında bulduğumuz o yaygın, çeşitli ve karışık etkilere şaşıp kaldığınız zamanlar, her seferinde onun ustalığına hayran oluyoruz: bununla beraber doğa, yapıtlarından birinde bir başkasındakinden ne daha az, ne daha çok beceriklidir. Sonra Newton’unki gibi derli toplu bir kafanın yanında bir taşın yahut bir maddenin nasıl meydana getirilmiş olduğunu da bilmiyoruz. Becerikti adam diye bizim yapamadığırnız şeyleri yapabilen adama diyoruz. Doğa her şeye yetkindir; bir nesne var olur olmaz da, doğanın o nesneyi yapabilmiş olduğunun bir kanıtıdır. Böylece becerikli öz üzerinde ancak kendi kendimize oranla yargıya varıyoruz ; o zaman onu kendi kendimizle kıyaslıyoruz, sonra biz zeki adını verdiğimiz bir nitelikten yararlandığımız, onun yardımıyla kendi ustalığımızı gösteren yapıtlar meydana getirdiğimiz için, bundan da bizi en çok şaşırtan doğa yapıtlarının doğaya değil, zekasını yapıtlarının bizde uyandırdığı şaşkınlıkla, yani kendi zayıflığımız ve bilgisizliğimizle ölçtüğümüz, bizim gibi zeki bir işçiye ait olduğu sonucunu çıkarıyoruz » Bu kanıtiara verdiğimiz cevaplan Tanrıtanımaz ve Tanrı maddeleriyle, Doğa sistemi’nden çok daha önce yazılmış olan aşağıdaki bölümde okuyunuz.

Tanrı, korkmaktan gülemeyen seyircilere oynayan bir komedyendir

ilk tanrısal kişilik; ilk aptalla karşılaşan ilk sahtekardır.

“bir çoğu yanlış düşünür,
bazıları hiç düşünmez
gerisi düşünenleri kötuler”

 

 

MADDE

 

Bilgelere ruhun ne olduğu sorulunca bir şey bilmediklerini söylüyorlar. Maddenin ne olduğu sorulunca gene aynı karşılığı veriyorlar. Kimi profesörler, hele kimi öğrenciler, bütün bunları çok iyi bilirler, hatta maddenin uzamlı ve bölünebilir bir şey olduğunu söyledikleri zaman, bu konuda söylenebilecek her şeyi söylediklerini de sanırlar, doğrudur; ama, uzamlı şeyin ne olduğunu söylemeleri rica edilince, şaşırıp kalırlar. «Bu şey bölümlerden meydana gelmiştir,» diyorlar. Peki, bu bölümler neden meydana gelmiş? Bu bölümlerin ögeleri de bilinebilir mi? O zaman ya dillerini yutuyorlar, ya da çok konuşuyorlar, bu iki davranış da insanı kuşkuya düşürüyor. Madde denilen bu hemen hemen hiç bilinmeyen varlık, ilksiz midir? Bütün antik çağ öyle sandı. Kendi kendine hareket gücüne sahip midir? Birçok filozoflar böyle düşündüler. Bunu inkar edenler. inkar etmekte haklı mıdırlar? Maddenin kendi kendine her şeye sahip olabileceğini kabul etmiyorsunuz da kendisi için gerekli olan özellikleri kendinde bulmadığını nasıl ileri sürebiliyorsunuz? Özü nedir bilmiyorsunuz, bilmiyorsunuz ama gene de kendi özünde var olan kipleri inkar ediyorsunuz: Çünkü sonunda, var olduğuna göre, elbette şu veya bu biçimde var olması, kendine göre bir biçimi olması gerekir; zorunlu olarak bir biçimi olunca da kendi biçimine bağlı başka kipleri olması olanaksız mıdır? Madde vardır. siz onu ancak duyumlarınızla tanıyorsunuz. Yazık! Akıl yürütmeye başlayınca zekanın bütün incelikleri neye yarıyor? Geometri bize birçok doğruları öğretti, ama metafizik büyük bir hey öğrenildi. Maddeyi tartıyor, ölçüyor, ögelerini ayırıyoruz; sonra, bu kabasaba işlemlerden ileriye bir adını atmak istedik mi, kendimizde güçsüzlük, önümüzde de bir uçurum buluyoruz. Lütfedip de, maddenin kendi kendine var olduğunu sanmakta yanılmış olan bütün dünyayı bağışlayın. Başka türlü yapabilirler miydi? Yerini başkasına bırakmayan bir şeyin öteden ben var olmuş olmadığı nasıl hayal edilir? Maddenin var olması zorunlu değil idiyse, ne için vardır? Yok, var olması gerekli idiyse ne diye her tanıan var olmasın? Şu belit kadar bütün dünyaca kabul edilmiş bir belit hiç bir zaman görülmemiştir: Hiçten hiç bir şey var olmaz. Gerçekten bunun tersi de anlaşılmaz bir şey olur. Kaos’tan sonra, bütün uluslarda. tanrısal bir el dünyayı düzenlemiştir. Maddenin ilksizliği hiç bir ulusta Tanrıya tapılmasına zarar vermemiştir. Din, ilksiz bir Tanrının, ilksiz maddenin hakimi olarak tanınmasından hiç bir tanrıdan korkmamıştır. Biz. bugün. inancımız sayesinde. Tanrının maddeyi hiçlikten çekip çıkarılığını bildiğimiz için, pek mutluyuz; ama hiç bir ulusa bu dogma öğretilmemiştir: Yahudiler bile bunu bilmediler. Yaratılış’ın ilk ayeti, Eloi’nin değil, Eloim tanrıların, gökle yeri yarattıklarını söyler; gökle yerin hiçten yaratılmış olduklarını söylemez Yahudilerin biraz bilgiye sahip oldukları biricik çağda gelmiş olan Philon, dünyanın yaratılışına dair olan bölümünde, der ki: .. Tanrı, özti bakımından iyi olduğu için, kendi kendine hiç de iyi bir yönü olmayan, özü bakımından ancak hareketsiz, karmakarışık, düzensiz bir şey olan tözü, maddeyi hiç kıskanmadı. Onu kötü iken iyi etmek lütfunda bulundu.» Kaos’un bir Tanrı tarafından düzene sokulduğu fikri tanrıların soylarını saplarını gösteren bütün eski kitaplarda vardır. Hesiodos, Theogonia’sında: «Kaos ilk önce var olan şeydir.» dediği zaman Doğu’nun düşündüğünü tekrarlıyordu.

”Madde, ilksiz olduğuna göre, dış biçim almak, hareketsizlik gücüne sahip olmak, devinim, bölünebilmek gibi birtakım ilksiz özellikleri olmalıydı. Ama bu ayrılıp bölünebilme işi ancak devinimin bir sonucudur: çünkü devinim olmayınca hiç bir şey kendiliğinden ne bölünebilir, ne ayrılabilir, ne de düzenlenebilir. O halde devinimi madde için öznel bir koşul gibi görüyorlardı. Kaos karışık bir devinimdi, evrenin düzenlenmesi de, dünyanın hakimi tarafından bütün cisimler üzerine basılmış, düzenli bir devinim. Ama madde nasıl kendi kendine devinimli olabilir? Bütün eski insanların kabul ettikleri gibi nasıl uzamlıysa, geçirgenliği yoksa, öyle. Ama maddeyi uzamsız olarak kavramak olanaksızsa devinimli olarak kavramak olanağı vardır. Buna şöyle karşılık veriliyordu: «Maddenin geçirgen olmaması olanaksızdır. Geçirgen olduğuna göre gözenekleri arasından sürekli olarak herhalde bir şey geçmesi gerekir; bir şey geçiniyorsa geçitlere ne gerek var?» Karşılıktan karşılığa geçersek işin sonu gelmez; ilksiz madde sisteminin de, bütün sistemler gibi büyük güçlükleri vardır. Hiçten meydana gelmiş madde sistemi de daha kolay anlaşılır şey değildir. Olduğu gibi kabul etmek, açıklamaya kalkışarak övünmemek gerekir; felsefe her şeyi açıklamaz. Geometride bile ne anlaşılmaz şeyleri olduğu gibi kabul etmek zorunda kalmıyor mu? Durmadan birbirine yaklaştıkları halde. hiç bir zaman birleşmeyecek iki çizgi hiç akıl alacak şey midir? Doğrusunu isterseniz, geometriciler bize diyecekler ki: «Mücanip çizgilerin özellikleri size tanıtlanmıştır; onları kabul etmemezlik edemezsiniz; ama dünyanın yaratılışı tanılanmış değildir: ne diye kabul ediyorsunuz? Bütün antik çağ gibi, maddenin ilksizliğine inanmakta ne gibi bir güçlük buluyorsunuz.» Öte yandan tanrıbilimci sizi sıkıştıracak, size şöyle diyecektir: «Maddenin ilksiz olduğunu kabul ediyorsanız, iki ilke kabul etmiş oluyorsunuz, Tanrı ile madde; siz de Zerdüşt ile Mani’nin düştüğü yanılgıya düşüyorsunuz.» Geometricilere bir şey denemez, çünkü bu adamlar kendi çizgilerinden, kendi yüzeylerinden kendi katılarından başka bir şey tanımazlar. Ama tanrıbilimciye şunlar söylenebilir: «Ne yapıyorum ki Mani’nin mezhebinden olayım? İşte hiç de bir mimarın yaralmamış olduğu taşlar; bu taşlardan koca bir yapı kurmuş; ben iki mimar olduğunu kabul etmiyorum; yontulmamış taşlar güce ve dehaya boyun eğmişlerdir, o kadar.» İyi ki, hangi sistemi kabul edersek edelim. hiç biri ahlaka zarar vermez: çünkü maddenin yaratılmış veya düzenlenmiş olmasından ne çıkar? Tanrı bizim de salt hakimimizdir. Düzenlenmiş bir kaos üzerinde de, hiçten var edilmiş bir kaos üzerinde de olsak aynı biçimde erdemli olmamız gerekir; bu metafizik sanrılarından hemen hiç biri yaşamın güdümünü etkilemez: çekişmeler de sofrada çekilen yavan demeçlere benzer: herkes yemekten sonra ne dediğini unutur ve çıkarı, zevki kendisini nereye çekiyorsa oraya gider.

 

 

EŞİTLİK

Köpek köpeğe. at ata ne borçludur? Hiç bir şey. hiç bir hayvan kendi benzerinin buyruğu altında değildir; ama insanoğlu o akıl denen “Tanrı ışığına kavuşmuş, yaran da ne biliyor musunuz? Dünyanın aşağı yukarı her yerinde köle olmalı şu dünya. Olması gerektiği gibi olsa, yani insanoğlu her yerde kedine rahat, güvenilir bir geçim, ya­radılışına uygun bir iklim bulabilseydi, bir insanın bir başka insanı kul köle etmesi elbette olanaksız bir şey olurdu. Yararlı meyveler şu küreyi hele bir kaplasın; yaşamımıza yardımcı olması gereken hava bize ne hastalıklar. ne de ölüm versin; insanoğlu alageyiklerin karacaların barınağından. yatağından başka eve. yatağa. hele bir gereksinme duymasın: o zaman Cengiz Han’ların, Timurlenk’lerin, yaşlılıklarında kendilerine yardım edecek kadar hayırlı çıkacak, öz çocuklarından başka uşakları olmayacaktır. Bütün dört ayaklıların, kuşların, sürüngenlerin yararlandıkları doğaya pek uygun olan bu durumda insanoğlu da onlar kadar mutlu yaşar. O zaman hükmetmek kimsenin aklına bile getirmeyeceği bir kuruntu, bir saçmalık olurdu: Öyle ya hiç bir hizmete gereksinme duymayınca ne diye hizmetçi arayasınız? Zorba kafalı, eli kolu rahat durmayan biri, kendisi kadar güçlü olmayan komşusunu hükmü altına almayı aklından geçirse, bunu yapmaya olanak bulamazdı: zorba daha hazırlığını yapmadan, zorbalığa uğrayan yüz fersah uzağa kaçar giderdi. Demek oluyor ki, gereksinmeleri olmasa, bütün insanlar zorunlu olarak eşit olacaklardı. Soyumuza kancayı takan yoksulluk bir insanı bir başka insanın buyruğu altına koyuyor; gerçek mutsuzluk eşitsizlik değil, bir başkasının buyruğu altında olmaktır. Filanca adama «şevketli», falanca adama «kudsiyetli» denmesinin hiç de büyük bir önemi yoktur: ama birine de, öbürüne de kulluk etmek acıdır. Kalabalık bir aile iyi bir tarlayı ekip biçiyor, yanıbaşında iki küçük ailenin de nankör, verimsiz bir toprakları var: bu iki yoksul ailenin varlıklı aileye ya hizmet etmesi, ya da onu boğazlaması gerekir, iş kendiliğinden buna varır. Yoksul ailelerden biri, karnını doyurmak için, varlıklıya kolunun emeğini sunar; öbürü gider üzerine saldırır, dayağı da yer. İşte hizmetçiler, ırgatlar, hizmet eden aileden, köleler de dayağı yiyenden çıkmıştır. Şu talihsiz dünyamızda bir arada yaşayan insanların iki sınıfa, buyuran zenginlerle hizmet eden yoksullara, ayrılmaması olanaksızdır; bu iki sınıf ayrıca bin bölüme ayrılır; o bin bölümünde de türlü türlü ayrıntıları vardı.

Bütün yoksullar kesinlikle mutsuz değillerdir. Çoğu öyle doğmuştur, sonra sürekli çalışma, ne halde olduklarını çokça duymalarına engel olur; ama bir de duydular mı, o zaman tıpkı Roma’ da halktan olanların senatodan olanlara karşı giriştikleri, Almanya’da, İngiltere’ de, Fransa’ da da köylülerin açtıkları savaşlar gibi savaşlar görülür. Bütün bu savaşlar, ergeç halkın boyunduruk altına girmesiyle sona erer, çünkü para güçlüdedir, bir devlette de her şeye hükmeden paradır: bir devlette dedim, çünkü ulustan ulusa durum aynı değildir. Kılıcı iyi kullanacak ulus, altını daha çok, yürekliliği daha az olanı her zaman buyruğu altında tutacaktır. Her insan doğuştan hükmetmeye , zengin olmaya , zevke, eğlenceye oldukça düşkündür, tembellikten de pek hoşlanır: onun için her insan başkalarının parasını, karılaını veya kızlarını elde etmek, onların efendisi olmak, hepsini kendi keyfince ·kullanmak, sonra hiç bir şey yapmamak, yahut ancak pek zevkli şeyler yamak ister. Görüyorsunuz ki, iki vaizcının, yahut iki tanrıbilim hocasının birbirini kıskanmamaları ne kadar olanaksızsa, insanların da, bu güzel eğilimlerle, birbirlerine eşit olmaları o kadar olanaksızdır. İnsanoğlu, bu haliyle, varlığını sürdüremez, meğer ki hiç bir şeyi olmayan çok sayıda yararlı insanlar olsun: çünkü, hali vakti yerinde olan bir adam kendi toprağını bırakıp da, sizinkini sürmeğe gelmeyecektir elbet. Hem, bir çift kunduraya ihtiyacınız olursa, bunu size Danıştay yardımcılarından biri yapmayacaktır. Demek ki eşitlik hem en doğal, hem de en olmayacak şeylerden biridir. İnsanlar, ellerinden gelen her şeyde işi azıttıkları için bu eşitsizliği de pek ileriye vardırmışlardır ; birçok ülkelerde yurttaşların. rastlantının kendilerini dünyaya getirttiği ülkeden dışarı çıkmaya haklan olmadığı ileri sürülmüştür; bu yasanın açıkça anlamı şudur: bu ülke o laiktir kötüdür, o laiktir kötü yönetilmektedir ki herkesin başını alıp gitmesinden korktuğunuz için kimsenin dışarıya çıkmasına izin vermiyoruz. Daha kolayı var: ülkede kalmak; yabancılarda da ülkenize gelmek isteğini uyandırınız . Her insanın, yüreğinin ta içinde. kendisini öteki insanlarla eşit saymağa yerden göğe kadar hakkı var­ dır. böyle olunca, bir kardinal aşçısının efendisine, kendisine yemek hazırlamasını buyurması gerekmez; ama aşçı şöyle diyebilir:

<<Ben de efendim gibi bir insanım ben de onun gibi viyaklayarak dünyaya geldim; o da benim gibi aynı acılarla aynı törenlerle ölecek. İkimiz de aynı hayvanca işleri yapıyoruz. Şayet türkler Roma’yı ele geçirirler, o zaman ben kardinal, efendim de aşçı olursa, onu yanıma alırım.» Bu sözlerin hepsi akıllı uslu, doğru sözlerdir; ama. Türk padişahı Roma’yı ele geçirinceye kadar, aşçı aşçılığını yapmalı, yoksa her insan topluluğu bozulur, giderdi. Peki, ne bir kardinalin aşçısı ne de devlette başka bir görevi olmayan bir kimse; hiç bir şeye al­dırmayan, ama her yerde korunuyormuş, yahut hor görülüyormuş gibi birtakım hallerle karşılandığına canı sıkılan, birçok monsigroiri’lerin kendisinden çok ne bilgi, ne güzeldi, ne de enlem sahibi olduklarını açıkça gören, arasıra onların bekleme odasında oturmaktan da pek sıkılan herhangi bir insan acaba ne yapmalı, neye karar vermeli? Başını alıp gitmeye .

 

 

TÜRKLER

Selahattin, kısa bir zamanda Mısır, Suriye, Arabistan, İran ve Mezopotamya’yı fethetti; Kudüs’te kendini kral ilan ettirmiş olan Gui de Lusinyan, o çevrenin bütün hristiyanlarını toplayarak, Selehattin’e saldırdı. Kudüs Piskoposu, İsa’nın idamında kullanılan çarmıhtır diye ortaya koyduğu kocaman bir haçı sırtlayarak, saldırganların başına geçmişti. Buna rağmen, bütün hristiyanlar esir veya telef edildi. Ölüm cezasından başka bir şey beklemeyen Lusinyan, en yüksek duygulu generallerin savaş esirlerine uyguladıkları tutumun aynısıyla karşılaştığını görüp şaştı. Selahattin ona, karda soğutulmuş bir kupa şerbeti kendi eliyle sundu. Lusinyan bir parça içtikten sonra, kupayı Renaud de Chatillon isimli generaline uzatmak istedi. Çünkü, Müslümanlar arasında şöyle bir adet vardı: Bir esire yiyecek ve içecek verilirse, o esir öldürülemezdi. Bu gelenek Selahattin için de kutsaldı. Onun için, Renaud de Chatillon’un kraldan sonra içmesine razı olamadı. Çünkü defalarca yeminlerini çiğnemişti. Selahattin, bağışlamak kadar cezalandırmayı da bildiğini göstererek, kılıcıyla bir vuruşta bu iki yüzlü adamın kellesini uçurdu. Kudüs’e girdiği vakit, kadınlar ayaklarına kapanarak; baba, koca, kardeş ve oğullarının affı için yalvardılar. Selahattin, dünyanın o tarafında eşi görülmemiş bir cömertlikle hepsini salıverdi ve kimseden hiçbir kurtulmalık istemedi! Setahattin, düşmanlarının bile hayranlığı içinde Şam’da öldü. Son hastalığı süresince, kapısının önüne bayrak yerine kefenini astırdı. Ve bu ölüm sancağını bekleyen nöbetçi etrafa şöyle sesleniyordu: “Doğunun fatihi Selahattin’in beraber götüreceği varlığa bakınız!” Rivayete göre Selahattin, fakir Müslümanlara, Hristiyanlara ve Yahudilere eşit olarak dağıtılmak üzere, vasiyetnamesinde miraslar ayırmış. Böylece, bütün insanların kardeş olduklarım, onlara yardım etmek için inançlarını değil, ıstıraplarını göz önünde tutmak gerektiğini anlatmak istemiş! Bizim Hristiyan prenslerin pek azında böyle yüksek bir asalet görülmüş ve tarihçilerimizden pek azı onun hakkını verebilmiştir!

 

 

-II. Mehmet, Avrupa hükümdarlarının hepsinden daha terbiyeli ve kültürlüydü. Gözdesinin canına kıymaya gelince, bir sultanın yatak işlerine askerin karışabileceğini düşünmek için, Türk gelenekleri hakkında pek cahil olmak gerekir! Kardinal İzidor’un ve daha birçoklarının safsatalarına aykırı olarak, Fatih’in sanıldığından daha makul ve kibar bir padişah olduğunu kabul etmek zorundayız; yenilen Yunanlılara patriklerini seçmek serbestliğini bağışladı. Yeni Patrik Gennadius’u parlak bir törenle makamına yerleştirdi. Ona, batılı imparatorların çoktan beri vermeye cesaret edemedikleri asa ve yüzüğü sundu. Ve protokolü bir tarafa bırakarak, patriği sarayının kapışma kadar geçirdi. Gennadius, öncekilerden hiçbirinin hristiyan krallardan bile görmediği bu ilgilenmeden mahcup olduğunu söyledi, bazı yazarlar, II. Mehmet’in güya patriğe “Bendeki yetki ile seni Kutsal Teslis patrik yaptı.” dediğini anlatırlar. Bu aptalca iddiayı ileri sürenler, bilmiyorlar mı ki; bizim ‘Üçlü Allah’ doğmamız Türkleri tiksindirir; onlar bu sözü ağızlarına almayı küfür sayarlar ve bizlere birden fazla Allah’a tapınan putperestler gözüyle bakarlar.

  1. Mehmet, fetih yoluyla hakimi olduğu İstanbul’da, Rumlara taviz vermek ve bu tavizi üzerinde dindarca sözünü tutmak insanlığını veya siyasiliğini gösterdi. Bu o kadar gerçektir ki; aşağı kentin bütün kiliselerine, torunu Selim’e kadar hiç dokunulmadı. ‘İsevi cami’leri denilen bu kiliselerin birçoğunu Yavuz yıktırdı. Haliçte, patrikhane kilisesi durmaktadır. O mahallede, şimdi artık Yunanistan’da konuşulmayan Eski Yunanca, Aristo’nun felsefesi, ilahiyat ve hekimlik öğretilmek üzere bir akademi açılmasına Türkler müsaade etti. Sonradan Eflak Beyliği’ne atanan Konstantin Dukaslar, Mavrokordatolar ve Kantemirler hep bu okulda yetişti. Kantemir’in birçok eski masallar anlattığını biliyorum. Fakat gözüyle gördüğü modern yapıtlar ve içinde okuduğu akademi hakkında yanılamazdı. Hristobul adında bir Rum mimar sayesinde, Hristiyanlara bir kilisenin daha muhafazası ve bir mahallenin hediye edilmesi sağlandı. Fatih, bu mimara, zamanında Jüstinien’in karısı Teodora tarafından yaptırılmış olup, zamanla çöken Havariler Kilisesi’nin yıkıntıları üstünde, hemen hemen de Ayasofya kadar güzel bir cami, inşa ettirmişti. Aynı mimar, bu caminin etrafında sekiz medrese ve sekiz imaret yaptı. Bu hizmetine karşılık Padişah ona, bahsettiğim mahalleyi bağışladı. Bir mimarın bir mahalle sahibi olması tarihsel bir olay değildir ama Türklerin Hristiyanlara karşı, hayal edildiği gibi, her zaman barbarca davranmadıklarını bilmek önemlidir. Hiçbir Hristiyan devleti, kendi topraklarında Türklerin bir camisi bulunmasına müsaade etmez. Oysa, Türkler bütün Rumların kiliseleri olmasını hoşgörürler. O zamandan beri İstanbul’ da bir patrik bulunur; papanın da orada bir patriği vardı. Ona Latin Patriği derler. Bu iki kilise birbirini çekemez ve onların kavgalarını yatıştırmak Sultanların en hafif kaygılarından sayılmaz! Hristiyanları yenenler, şimdi onların ara bulucuları rolündeler. Türkler, 10. ve 11. yüzyıllarda Arapları yendikleri halde, onların din, dil ve adetlerini benimsemişlerdi. O zamanlar henüz uygar değillerdi. Fakat Yunan İmparatorluğu’nu devirdikleri zaman, hükümet teşkilatları çoktan beri yetkinleşmişti. Onun için Yunanlılara karşı, eskiden Araplara olduğu gibi davranmadılar. Yunanlılara sadece esir bir ulus gözüyle baktılar. Türklerle Romalılar arasındaki büyük fark şudur ki; Roma, yendiği bütün milletlerle kaynaştı. Türkler ise onlar dan daima ayrı kaldılar. Bugün İstanbul’da yaşayan Rumlar, efendileri için çalışan tüccar ve zanaatçılardan başka bir şey değildirler. Onlara, Türkler gibi giyinmek bile yasaktır. Hemen ekleyelim ki, bir zamanlar Haçlı Seferleri için birleşen yirmi devlet, yirmi misli askerle ve iki yüzyıl süren çalışmalarla, aynı topraklar üzerinde ancak geçici bir egemenlik sağlayabildiler. Otuz bir yıl süren saltanatı içinde Fatih, ülkesini durmadan genişletti. İran’ı yıldırdı, Yunanistan’a koştu, tekrar Karadenize döndü ve tekrar Avrupa topraklarında ilerleyerek; Trieste’ye, Venedik kapışma, Kalabra’nm ortalarına kadar daldı. Orada, Venedik ‘Doge’nin [Doge: Venedik Cumhuriyeti’nin başı] Adriatik Deniziyle nikahlı olduğunu işitince: Zifaf tamam olsun diye “Doge”yi denizin dibine salacağını söylemiş! (Not: Venedik Doge’ları parmaklarında, bu nikahı belirten bir yüzük taşırlar.) II. Mehmet’e başarıyla karşı koyan, Arnavutluk’ta İskender Bey’den başka Rodos Şövalyeleri oldu (1480). Fatih bu aday1 zorladığı halde eline geçiremedi. Fakat burada çok tuhaf olan şey, Rodos kuşatılırken, II. Mehmet’in yanında bir sürü Hristiyan mühendisin çalışmış olmasıdır. Rodos üzerine yürüyen sadrazam dahi Paleolog soyundandı. Oysa, hiçbir Müslümanın dinini bırakıp Hristiyan ordularında çalıştığı görülmemiştir. Acaba bu fark neden? Belki müslüman olmak için katlanılan o ızdıraplı ve kanlı ameliyat, onları dinlerine sımsıkı bağlıyor. Belki de Allah katında Müslüman silahlarının daha makbul olduğu inancıyla Türklerin tarafı benimseniyordu. Chalcondyle, ‘Türklerin tarihi’ adlı kitabında, Rodos’taki başarısızlığı şöyle yorumluyor: “Türkler, açtıkları gedikten geçerlerken, gökyüzünde ışıklar saçan bir altın haç ile beyazlar içinde güzel bir kadın görmüşler. Bu mucizeden ürkerek hemen sıvışmışlar.” Halbuki, güzel bir kadının Türkleri korkutacak yerde, daha çok şahlandıracağı akla yakın gelir! Fakat şimdiki Yunanlılar işte böyle yazıyorlar: “II. Mehmet, Mısır’ı fethetmeyi sonra da Napoli Krallığı topraklarında bıraktığı kumandanlarının yanma giderek, Roma’yı almayı tasarlıyordu. Ahmet Gedik Paşa, yüz elli kalyonla Otranto şehrini elinde tutuyordu. Napoli Krallığı’nın tümü düşmek üzereydi. Roma titriyordu. Hristiyan prenslerinin gevşekliği bu müthiş akını durduramazdı.” Fakat hiç umulmadık bir musibet; bir karın sancısı, Fatih’i elli üç yaşında ebediyete götürdü. (1481)

Türk İmparatorluğu, Avrupa devletlerinden hiçbirine benzemez. Fakat; oradaki kanunların, bir kişinin keyfi üzerine kitleler asıp kesmeye elverişli olduğunu düşünmek hatadır. Bizler öyle sanıyoruz ki, bir çavuş, eline bir hattı şerif (padişah buyruğu) alarak şehirdeki bütün aile reislerinden, padişah adına kızlarını ve paralarını toplayabilir. Gerçekten, Türk yönetiminde korkunç yolsuzluklar olmaktadır. Ama bunun kötülüğü ulustan ziyade, devlet adamlarının sırtına yüklenir. Babıfüinin gizli bir kararı üzerine en büyük başlar en ufak kuşkular yüzünden uçurulur, Orada kanunları saydırmak ve padişahın dokunulmazlığını sağlamak için yüksek bir adalet mekanizması yoktur. Yeryüzünde en güçlü görünen sultan, tahtından pek az emindir. Bir günlük ayaklanma onu tepetaklak edebilir. Bu konuda Türkler, yere vurdukları Yunanistan’ın usullerini kopya etmişlerdir.

 

Bir takım cahil ve aptallar, başka birtakım cahillerin telkinlerine uyarak, İslam dininin bedensel ‘nefsani’ zevklere dayandığını ileri sürüyorlar. Hiç de öyle değildir. Bizleri birçok noktalardan olduğu kadar bu yönden de aldattılar. Hristiyan dininin doğruluğuna inanmamız yetmiyor mu ki; ta Kafkas Dağı’ndan Atlas Dağına, Epir’den Hindistan’ın en ücra köşelerine kadar yerleşmiş bulunan Müslümanlığı çekiştirmeye uğraşıyoruz? Onlara karşı durmadan kötü kötü yazılar basıyoruz. Onların ise bu kitaplardan haberleri yoktur. Bizim zannımızca, birçok milletlerin Müslümanlığı kabul etmesi bu dinin beden isteklerine elverişli oluşundandır. Oysa, Avrupalıların aşın derecede kullandıkları alkollü içkileri yasak eden, yıllık kazançlardan en az yüzde iki buçuğunu fukaraya vermeyi farz kılan, en sıkı bir şekilde oruç tutmayı, ergenliğe ermek sırasında kanlı bir ameliyat geçirmeyi, günde beş defa namaz kılmayı, yüzlerce fersah uzakta, yakıcı kumlar ortasında hacca gitmeyi buyuran dinin nefsani zevkleri neresinde? İyi ama diyeceksiniz, onlar, hem bu dünyada dört kadın alabiliyorlar, hem de öldüklerinde hurilere kavuşuyorlar. Bu konuda Grotius aynen şöyle diyor: “Bu gibi kaba ve pis hayallere kapılmak için geniş ölçüde sersem olmak lazım.” Meğerse, Doğu beylerinin, prenslerinin ve derebeylerinin saraylarında besledikleri niceliği belirsiz kadınların sayısını dörde indirmekte ne sersemliği ne de pisliği andıran bir şey göremiyoruz. Hazreti Süleyman’ın yediyüz karısı ve üç yüz odalığı olduğu söylenir. Araplar ve Yahudiler iki kız kardeşle evlenebilirlerdi. Bu gibi evlenmeleri ilk defa yasak eden Muhammed olmuştur (Silre IV). Pislik nerede? Huriler hakkında da sorabiliriz: Pislik nerede? Allah’ın emri olarak kabul ettiğimiz nikahlı birleşmelere pislik diyemeyiz ya! Tanrısal gücün en şanlı gösterisi, zevki yaratıp, zevkin etkisiyle duygulu yaratıkların nesillerini çoğaltmaktır. Sadece mantığınıza danışacak olsak, o bize diyecektir ki; boş yere hiçbir iş yapmayan Tanrının, kıyametten sonra bizleri tekrar bütün organlarımızla canlandırması boşuna olamaz! Madem ki kıyametten sonra da midelerimiz olacak, o mideleri nefis meyvelerle beslemek, yaradanın şanına noksan getirmez. Kutsal kitaplarımızdan öğrendiğimize göre, Adem ile Havva, önce, sefası bol bir cennet bahçesine konulmuş. Orada hastalık ve ölüm afetlerinin dışında, şerefli ve günahsız bir durumdaymışlar. Kıyametten sonra cenneti hak edecek olan doğru insanlar, aşağı yukarı ilk atalarımızın birkaç gün sürebildikleri bu hayatın bir benzerini sonsuz olarak yaşayacaklar. O halde, cennete tam bir bedenle gidileceğine göre, o bedenin her zaman tatmin edilebileceğini düşünenleri mazur görmeli. Hristiyan bilginlerinin de görüşleri bundan farklı olmadı. Plazza adında büyük bir İtalyan ilahiyatçı, ‘Cennet hakkındaki yorumlar’ında şöyle diyor: “Orada, günahsız insanlar durmadan gitar çalarak şarkı söyleyecekler. Onların üç ayrıcalığı olacak: Bıkkınlık vermeyen eğlenceler, gevşetmeyen sevişmeler, aşırıya kaçmayan zevkler.” Türklerin sırtına yüklediğimiz iftiralarla koskoca bir kitap olur. Onlar, dünyanın en güzel ve en büyük kesimine hakimdirler. Küfürler savurmaktansa, o yerleri geri almaya çalışmak daha şık olmaz mıydı? Kadınları baskı altında tutan, güzel sanatlara ilgisiz davranan Türkleri sevmem fakat iftiradan o kadar iğrenirim ki; onlara dahi çamur sıçratılmasına katlanamam! Türklerin karakterinde büyük tezatlara rastlanır: Hem kıyıcı hem de merhametlidirler. Açgözlüdürler fakat hırsızlıkları hemen hemen hiç yoktur; boş vakitlerini kötüye kullanmazlar; içlerinden pek azı birden fazla kadınla evlenir. Avrupa’daki büyük merkezler arasında en az genelev kadını olan şehir İstanbul’ dur. Dinlerine pek sıkı bağlı olan Türkler, Hristiyanlardan tiksinirler; onlara kafir gözüyle bakarlar. Bununla beraber, onları bütün ülkeleri içinde, hatta devlet merkezinde hoş görür ve korurlar. İstanbul’daki Hristiyan mahallesinin sokaklarında, paskalya yortusunda, ağır yürüyüşle yapılan ayinlere izin verildiği gibi, bu törenlerin başında dört yeniçerinin muhafızlık ettiği de görünür. Türkler gururludurlar fakat asilzadelik taslamazlar; yiğittirler fakat düello etmezler; çünkü ancak harbe giderken kılıç taşırlar. Eski Yunanlılar ve Romalılarda da adet öyleydi, Bunun tam aksine, barbarlık ve şövalyelik çağlarından beri Avrupalılarda, yaya giderken bile topuğuna mahmuz takmak, belinde kocaman bir kılıçla yemek masasına oturmak, veya Allah’a dua etmek, bir vazife hatta bir onur meselesi olmuştur!

 

Bazı tarihçiler Mısırlıları göklere çıkarmışlardır. Bence bundan aşağılık bir ulus olamaz. Yaradılış ve idarelerinde, kendilerini her zaman bayağı köleliğe indiren esaslı bir kusur olmalı. Belirsiz zamanlarda dünyayı zaptettiklerini kabul etsek bile, tarih boyunca kendilerini hükümleri altına almak zahmetine katlanan her devletin boyunduruğunu kolayca benimsemişlerdir. Piramitleri ile övünüp dururlar. Fakat bunlar köle bir milletin anıtlarıdır. Ve bütün halkın bu işte çalıştırıldığı besbelli, başka türlü bu çirkin yığınlar ortaya çıkmazdı. Acaba ne işe yarıyorlar? Küçücük bir odada, herhangi bir kralın bin yıl sonra tekrar ruhuna kavuşacağı umulan cesedinin mumyasını saklamaya! Peki ama vücudun bir gün tekrar dirileceğine inanıyorlarsa, onları mumyalarken ne diye beyinlerini çıkarıyorlardı? Yoksa Mısırlılar beyinsiz mi dirileceklerdi?

 

İngiliz Kralı Giyom: “Türklere karşı onur taslanmaz.” demiştir. Bu söz, malını satmak isteyen bir bezirgan tarafından söylenirse belki hoşa gider ama şeref denilen ,nesneye kıskançlıkla bağlı bir hükümdara bilmem nasıl yaraşır!

 

Türklerin az masrafla pek büyük işler başardıkları kabul edilebilir. En yüksek dereceli memurların dahi maaşları çok azdır. Armağanlar ve müsadereler olmasa sadrazamlık bile -savaş zamanları hariç- paradan ziyade itibar sağlayan bir makamdır. Türklerin, bugünkü Avrupa prensleri gibi paraya ve anlaşmalara dayanarak savaş açtıkları görülmemiştir. Teşkilatının kuvveti ve yeniçerilerin yiğitliği sayesinde, disiplinsiz olarak ortaya çıkan bu imparatorluk, yenilmiş milletlerin yılgınlığından, komşu devletlerin de birbirlerini kıskanmalarından faydalanarak tutunmaktadır. Sultanlar hiçbir zaman yüz kırk bin kişiyi birden seferber etmediler. Fakat ordularının ardı sıra giden Tatarlar ve başka yığınlar hesaba katılırsa, karşılarına çıkan kuvvetlerden sayıca daima üstündürler.

 

 

Ateşkes emri yürürlükte olduğu sırada geçen bir olay, Türklerin sandığımızdan fazla sözlerine sadık olduklarını bize öğretti. Çarın hizmetindeki humbaracı alayına bağlı iki İtalyan asilzadesi, atlarına yem aramak üzere mevzilerinden çıkmışken, Tatarlar tarafından yakalanıp bir yeniçeri subayına satılmak istenmiş. Ateşkese aykırı bulduğu bu harekete kızan Türk subayı, Tatarları tutup iki esirle birlikte sadrazamın huzuruna gelirdi. Vezir bu iki asilzadeyi çarın karargahına iade etti ve onları yakalayan Tatar elebaşılarını ipe çektirdi. Barış şartı olarak da çarın Polonya’daki askerlerini çekmesini, Azak’ın verilmesini, bu limandaki gemilerin yakılmasını, sahillerdeki büyük kalelerin yıktırılmasını ve daha birçok şeyler arasında Prens Kantemir’in teslimini istedi. Çar, yalnız bu sonuncu isteğe karşı diretti. Şafirof’a yazdığı mesajda: ‘Türklere, Kursk’a kadar uzayan topraklarımın hepsini bırakabilirim; çünkü onları bir gün geri alabilmek umudu bende kalır. Fakat haysiyetimi kaybedersem, bir daha bulamam. Tek gerçek varlığımız şerefimizdir. Ondan vazgeçtiğim gün, çarlığa veda etmeliyim.” dedi.