Konfuçyüş kötülükleri kavramları yeril yerine oturtarak islah etmeliye çalışmıştı; fakat onun da ziyaret ettiği ve dünya için farklı bir onama modeli geliştirmiş olan bir başka filozof daha vardı. Taoculuğun kurucusu kabul edilen Lao-tze’yi (ya da Lao-Tzu, ‘Üstad Lao” veya ‘Yaşlı Bilge’), en doğru ve güvenilir biçimde, Konfüçyüs okulunun anlattıklarıyla biliyoruz. Bunlar muhtemelen i.s. üçüncü yüzyılda eski kayıtlardan ve i.ö. 100 civarını gösteren Sze-ma Chien’in tarihsel kayıtlarındaki Lao-tze’nin kısa yaşamöyküsünden hazırlanmıştır, hakkındaki hikâye-efsane karışımı anlatılara çok fazla güvenenleyiz, fakat i.ö. 604’de Chu devletinin, şimdiki Honan eyaletinde doğduğu anlaşılmaktadır. Chou sarayının, kraliyet kütüphanesinin yönetimini de üstlenen, kraliyet katiplerinden yahut vakanüvislerinden biriydi. Dolayısıyla büyük bir tarihsel bilgi sahibi olduğuna kuşku yoktur. Konfüçyüs ile Lao-tze arasında hiç olmazsa bir buluşma gerçekleşmiş olmalıdır, daha önce buna değinmiştik. Chien’in kısa anlatısı şöyledir: “Lao-tze, Tao ve erdemi geliştirmişti, çalışmalarının en önemli hedefi kendisini gizlemek ve bilinmemekti. Chou’nun başkentinde oturuyordu; fakat uzun bir zaman sonra sülalenin çöküşünü görerek kenti terketti ve kraliyet topraklarından ötelerdeki bölgelere açılan kapıdan çıkıp gitti. Kapının bekçisi Yin Hsi’nin: ‘Anlıyorum ki gözlerden kaybolmak üzeresin. Yalvarırım gitmeden önce benim için bir kitap hazırla, ne olur’ diye yalvarması üzerine Lao-tze, Tao ve erdem üzerine görüşlerini serdettiği, 5000 karakterden biraz fazla yazı ihtiva eden iki bölüme ayrılmış bir risale yazıp bıraktı. Daha sonra da ortadan kayboldu. Nerede öldüğünü kimse bilmemektedir.” Chien bundan başka Lao-tze’nin karanlıkta kalmaktan hoşlanan yüce bir kişi olduğunu bildirmekte ve anlatısını şu cümleyle sona erdirmektedir: “Lao-tze’nin öğretisini takip edenler, okumuşların (Konfüçyüs’ün takipçilerinin) öğretilerini, okumuşlar da Lao-tze’nin öğretisini kesinlikle onaylamadıklannı belirtirler; böylelikle şu söz doğrulanmış olur: ‘ilkeleri farklı olan taraflar birbirlerine danışamazlar (yahut birbirleriyle görüş alışverişinde bulunamazlar)”. Dönüşümün hadiselerin tabii seyri içerisinde gerçekleşeceğini, bu uğurda sar- fedilen insani çabanın beyhude olduğunu, düzelmenin yahut iyileşmenin de aynı şekilde saf ve sakin olmaktan neşet edeceğini öğretti.”

Kitabı dışında Lao-tze hakkındaki en ilginç kayıtlar Konfüçyüs’le ilgili olanlardır. Bunların doğrulukları hakkında bir neticeye varmak güçtür, fakat her halükarda eski zamanlarda ilkeleri ve düşünme biçimleri arasındaki zıtlıkla ilgili inançları bize ulaştırmaktadırlar. Konfüçyüs’ün dilinin akışı bile Lao-tze’ye çekilmez gelir ve açıkça söyler: ‘Konuşan kimsenin tartışmada aşırı giderek yanılacağı ve dinleyenin çok fazla konuşmadan kafasının karışacağı bilinirse Yol asla unutulmayacaktır.” Bu ifadeye göre Yol ne aşın tartışmaya ne de çok fazla konuşmaya gelir. Konfüçyüs eskilerle ilgili görüşleriyle Lao-tze’nin ilgisini çekmekte ziyadesiyle başarısızdi; yaşlı bilge genç dostunu paylamıştı: “Senin söz ettiğin bu kimseler öldüler, kemikleri çoktan toprağa karıştı; onlardan geriye sadece söyledikleri kaldı. … Ayrıca yüce kişi fırsat bulduğunda, yükseklere tırmanır ve görev üstlenir; şayet fırsatını bulamazsa bir saman çöpü gibi bırakır kendisini kumların üzerine. İşittim basiretli bir tüccar varmış, ardiyesi ağzına kadar dolu olduğu halde yeteri kadar malı yokmuş gibi görünen; kusursuz ve görkemli yüce kişi de öyle görünür ki, sanki hiçbir şey bilmez, safın, budalanın biridir. Bu kendini beğenmiş halini, arzu ve heveslerini, İnsanlara yaranma itiyadını, vahşi tutkuları bir tarafa bırak. Bunların sana bir faydası dokunmaz. Sana söyleyeceklerimin hepsi bu kadar.” Şayet bu anlatılan doğru ise bu iki büyük bilge arasında en küçük bir duygudaşlık belirtisi olamayacağı açıktır. Lao-tze aşırı derecede tutucu, geleneksel bir öğretmen olarak Konfüçyüs’den hâzetmiyordu; daha çok halkın günlük yaşamını düşünen Konfüçyüs ise Lao-tze’yi göklerin, bulutların arasına karışmış bir ejderha olarak görüyordu. Konfüçyüs’ün Değişimler Kitabını tetkik ettiğiniki ona göre bu insanlığı ve adaleti tetkik etmek demektir- gören Lao-tze şu cevabı verir: “(Bu) günün adaleti ve insanlığı, boş isimlerden başka bir şey değil; bunlar ancak vahşilik için bir maske olarak kullanılırlar ve insanların kalplerini bulandırırlar; düzensizlik yahut kargaşa hiçbir zaman şimdikinden daha yaygın değildi. Güvercin kendisini beyazlatmak için bütün gün yıkanmaz; kuzgun kendisini karartmak için her sabah siyaha boyanmaz…. Öyleyse efendim, eğer Yolu bulup geliştirmekse niyetin, bütün ruhunla verirsen kendini, [yahut bütün ruhunla atılırsan) ergeç mutlaka ulaşırsın ona. … Şu durumda sen sadece insanın tabiatını bozuyorsun.”

Burada Lao-tze ile Konfüçyüs arasındaki farklılığın ne kadar esaslı olduğunu bir kez daha görüyoruz. Lao-tze Konfüçyüs’ün peşinde olduğu şey için kavramları düzeltmesinin- insanlığı (ren) ve evlat sadakatini (xiao) vs. ön plana çıkarmasının beyhude olduğunu söylemektedir. Lao-tze’ye göre bir şeyi ispat etmek o şeyden yoksun olmak demektir. Cömert insan için cömertliğin, sadık insan için sadakatin isbatı lüzumsuzdur. Bu erdemler gerçekten mevcut ise, bir isme (kavrama) yahut mevcudiyetinlerinin isbatına muhtaç değildirler, bunların isbatı olsa olsa onların yokluğunu gösterir. Ne kadar gayret ve çaba sarfederse etsin Konfüçyüs, Lao-tze’nin önüne koymayı arzu ettiği Yol’un iç yüzünü anlayamayacaktır; fakat onun için anlamanın kolay olmayışı açıkça bir muammadır. “Eğer” diyor Lao-tze, “Yol insanların önüne konulabilseydi, onu ebeveynine takdim etmeyi istemeyecek kimse çıkmazdı; şayet o insanlara aktarılabilseydi onu çocuklarına aktarmayı istemeyecek kimse çıkmazdı. O halde onu neden ele geçiremiyorsun? Çünkü ona yüreğinin derinliklerinde bir sığmak ayırmaktan âcizsin.” Konfüçyüs edebi çalışmalarını ve bu yöndeki çabalarını ileri sürünce Lao-tze itiraz eder: “Kendini meşgul ettiğin bu şeylerin mahsülü eskimiş (hiç kimsenin rağbet etmeyeceği) örneklerden ibarettir ve bütün yaptığın da, yeni hiçbir şey husule getirmeksizin, geçmişin izlerini sürmektir.” Bu anlatılardan Lao-tze’nin sevecenliği hakkında hoş bir fikir edinemeyiz; belki bunlar Konfüçyüs’ün, Çin’de her zaman yaşa gösterilen hürmet ve ayrıcalıkları kullanmaya pek de isteksiz olmayan Yaşlı Bilge’den elli yaş daha genç olduğu hesaba katılacak olursa daha doğru bir şekilde değerlendirilebilir.

Lao-tze’nin tek kitabı, Tao-te-king, 5000 karakterden biraz daha fazlasını içeren, kısa ve fevkalade yoğun bir kitaptır. Şöyle başlar:

 

“Telaffuz edilebilen Yol (Tao) Ebedi Yol değildir.

İsimlendirilebilen kavramlar Ebedi Kavram değildir.

İsimsiz olan (Yol) Göğün ve Yerin Kaynağıdır.

İsimli olan bütün varlıkların Anasıdır.

 

Bencilce arzulardan uzak olan onu ruhta görecektir

 

Tutkuların boyunduruğu altında olan ise sadece harici biçimde,

 

Ve bu ikisi isimce farklı olsalar da özce birdir;

 

Derinlik ve derinliklerin derinliği ruhi hayatın girişidir.

 

Dolayısıyla Lao-tze yaradılışın sırrına nüfuz etmenin yollarını araştırdı -insanın bilebileceği kadar uzaklara kanat çırparak- eğer böyle bir spekülasyona bilgi demek doğru ise-fızik doğanın örtüsünün ardına nüfuz edebilenler ve perdenin önünde, onun boyunduruğu altında kalıp daha ileri gidemeyenler arasındaki farkı anlayarak. Bu birkaç cümle ile Lao-tze kendisinin usta bir filozof olduğunu gösterir, her ne kadar kendisinin zar zor tanımlayabileceği ve aslında doğası gereği kendi takatinin de üzerinde olan bir fikri, bir tasavvuru ifade etmeye çabalıyorsa ve dahası böyle bir amaç için pek de elverişli olamayan bir dilin sınırlan içerisinde konuşmaya çalışıyorsa da.

 

Lao-tze şeylerin izafiliğinin farkındaydı; iyi zıttını, kötüyü, güzel çirkini tazammun eder. Bilge, der, kendisini çabasız olanla (eylemeyi gerektirmeyenle, wu wei) sınırlamalıdır, neticeyi düşünmeksizin eylemeli, işini bitirmeli, fakat kendisi için bir konum, bir tutum almamalıdır. Değeri övmemenin yahut yüceltmemenin insanları rekabetten uzak tutacağı, elde edilmesi güç şeyleri fiyatlandırmamanın onları hırsızlıktan alıkoyacağı, onun emsalsiz görüşlerinden biridir. Onun yönetim planı halkı kötünün bilgisinden ve ona dönük arzudan uzak tutmaya ve bu suretle, bilgi sahibi olanların da bir şey yapmaya yeltenmelerine mâni olmaya dayanır.

 

Bilgenin tasavvur ettiği yüce Yol yahut Tao, ona Shang-ti’den (Yüce Varlık) bite önce görünür. Gök ve yer der, hayatı arzulamasalar da, başsız sonsuzdur; bunun gibi bilge de kendisini en sona yerleştirir, ama yine de en başta gelendir; kendisini terk eder (yahut sakınmaz), ama yine de mahfuzdur. Bu, diye sorar, onun benlik kaygısından uzaklığıyla böyle değil midir? Bu kendi kendini yadsıma (yahut nefyetme) düşüncesiyle Lao-tze şöyle der; ‘övgüye değer bir iş tamamlanıp da şöhret geldiğinde, ortadan kaybolmak- işte Göğün yolu budurdur.’

 

Onuncu Bahis’de, ‘Yapabilmek’ (‘Yapılabilir olan’), yaşlı bilge. Konfüçyüs’un çok ötesinde ulu bir yüceliğe erişir: ‘Duygulu bir mizaç İçin taksim kabul etmez bir dikkatle ve rikkati artırarak, küçük bir çocuk olmak mümkündür. Kalbin gizli gözünden kirliliği uzak tutarsan (ya da silip atarsan), lekesiz olmak mümkündür. İnsanları severek ve ulusu yöneterek tanınıp bilinmemek mümkündür. Bir kimse her bakımdan parlak ve şeffaf olabilir, ama gene de bilinmeyebilir. Hasıl etmek ve büyü-

tüp beslemek, hasıl etmek ve sahip olmamak, eylemek, ama bir şey . ummamak, genişletmek, ama kesilip – biçilmemek buna yüce erdem / denir.” (Chalmers)

 

Keza Erdem, der, en yüce görünümüyle, Yol’u (Tao) takip etmekten başka bir şey değildir. Yol ki hissedilir, dokunulabilir bir şey değildir, böyleyken bütün biçimleri ve tasavvurları içerir; gayrı maddidir, değişmezdir, her şeyi istila edicidir, her şeye hayat bahşedendir, her şeyi ayakta tutandır, ama yine de hiçbir şeye hükmetmez (efendilik etmez), her daim âtıldır, (hareketsizdir), ama yine de hiçbir şeyi yapılmamış bırakmaz. O çabalamadan galip gelir, konuşmaksızın cevaplar, insanlar çağırmaksızın gelir ona kendiliklerinden. Göğün ağının gözleri çok geniştir, ama yine de hiçbir şeyi yitirmez.

 

Tao sözcüğü Yol’dan daha zengin anlamlara sahiptir. Profesör Dougias’ın işaret ettiği gibi, o aynı zamanda hem Yol hem de yolu takip edendir; o her şeyin ve her türlü varlığın yürüdüğü başsız sonsuz yoldur. Onu hiçbir Varlık hasıl etmemiştir, çünkü o bizatihi Varlıktır; o her şey ve hiçbir şeydir; o her şeyin sebebi ve neticesidir. Her şey ondan vücut bulur, ona boyun eğer ve sonunda yine ona geri döner. Dolayısıyla Tao Mutlak Tanrı’nın ve onun tarafından husule getirilmiş her şeyin ve aynı zamanda iyi insanın doğasının ve ilkelerinin yerini tutar.

 

İyi insanın davranışı Tao-te-king’in birçok bölümünün konusunu oluşturur; kalanı da Lao-tze’nin siyasi sisteminin hülasa eder. Hiçbir şey kendi kendini takdime yahut teşhire karşı husumeti kadar belirgin değildir. “Kendi kendini ileri süren (teşhir eden) gözlerin üzerine çevrilmesini sağlayamaz. Kendi kendini tasvip eden saygı görmez. Kendisiyle övünen erdemli olamaz. Kendisiyle gururlanan yükselemez.” Doğrusunu söylemek gerekirse mahviyetkârlıkta (kendi kendini aşağılamada) Lao-tze’nin ötesine geçmek imkânsızdır. Bir yerde şöyle der: “Akılca ne kadar da bir budalaya benziyorum. Hep bir labirentte gibiyim. Sıradan insanların zekâları göz kamaştırır, anlaşılan yalnız ben karanlık içerisindeyim. Büyük denizler gibi çalkalanıp duruyorum biteviye; hiçbir zaman durmayacak gibi sürüklenip duruyorum. Diğer bütün insanların yapacak bir şeyleri var; eli hiçbir şeye varmayan yalnız benim, yalnız benim hakir görülmeyi hak eden. Yalnız benim başka insanlardan ayrı bir yol tutan, fakat besleyip büyüten anaya (Tao) kıymet veren benim.” Keza “Dünyayı düzeltmeye çalışan,* der, ‘bunu asla başaramaz. Dünyanın ruhsal kapları yapılamaz.3 Yapan zarar verir. Kavrayan kaybeder. Biri ileri giderken, diğeri geri kalır. Biri sıcak eserken, diğeri soğutur. Bu yüzden bilge insan sadece bütün aşırılıkları, şenlik (yahut israfı) ve İhtişamı terkeder. … Başkalarına hükmeden güçlüdür. Kendisine hükmeden muktedir. Yeteri kadar varlığı olduğunu bilen zengindir. O ki ölür, fakat zayi olmaz, ebediyeti tadar.”

 

Yine bir başka yerde şöyle der: “Gerçek iyilik ve insanlık iyidir, çünkü sadece yapıp etmeyi gözetmezler. Büyük insanın ayakları sağlam yere basar ve asla zayıf ve çürük bir şeye bel bağlamaz.” Üç şeyi aziz tutar: merhamet, tutumluluk ve alçak gönüllülük. İyiye iyilikle, fakat iyi olmayana da iyilikle mukabele de bulunulmalı. Erdem mutlak anlamda iyidir. Sadakat sadakatle, fakat sadakatsizlik de sadakatle karşılanmalı. Erdem mutlak anlamda sadıktır. Bilge bütün insanları çocukları gibi düşünür. Sözleşmenin sadece kendi üzerine düşen kısmıyla ilgilenir, başkalarınkine dokunmaz, kendi gerçek hayatını bilen vahşi hayvanlardan korkmaz, silahlarla donatılmış bir ordu içinde zırha ihtiyaç duymaz. Ölümlü bir yan yoktur onda. Bilge biriktirmez, başkaları için ne kadar yaparsa o kadar kendine yapar. Başkalarına ne kadar verirse, kendinde o kadar artar. “Bu bilgenin Yoludur, eyleyen fakat çabalamayan.” Böyle sona erer bu küçük fakat ilginç kitap.

Burada Lao-tze’nin temelini ahlak sisteminin oluşturduğu siyasi öğretilerine giremeyiz. Hükümet, bencilce arzularını bastırıp tevazu ve yüce gönüllülükle hizmet edecek en iyi kimselerce yönetilmelidir. Hedef kanunlar değil hakikat olmalıdır.

 

Keza burada, Lao-tze’nin mistik öğretilerinde Teslis’le ilgili birçok şey bulduklarını sanan Roma Katolik kilisesi misyonerlerinin safiyane görüşlerini de ele alamayız. Bazıları aşağıdaki pasajların İbranilerin Tanrı isminin (Yehova yahut Yahveh) harflerini içerdiğine bile inanıyorlardı. “O ki sanki görülebilir gibidir, ama yine de görülemez, Khi denir ona ; görülebilir, ama gene de kulaklar işitmez. Mi denir ona, sanki bir kişinin erişebileceği uzaklıktadır, ama gene de kimse dokunamaz Wei denir ona”

Bununla beraber laotze yi doğu dünyasının bütün bilginlerinin en önüne yerleştirmekten alamayız kendimzi. Hatta Buda bile düşüncesinin kapsamı ve özgünlüğü bakımından geçemez onu, her ne kadar fikirlerinin uygulanabilirliği bakımından onun çok ötesinde ise de. İsa Mesih den altı yüzyıl önce şunu söylemişti: “Ülkesinin tazirine muhatap olana oranın Efendisi denilecektir ;ülkesinin felaketlerine tahammül edene dünyanın Kralı denecektir.” O nedenle dünya

 

durdukça hatırlanacak, saygıyla anılmaya değer bir bilgedir o. İyiliğin eşit derecede iyiye de kötüye de, sadakatin sadık olana da sadakatsiz olana da gösterilmesi gerektiğini vazederek Hıristiyanlığın kurucusu hariç Doğu’nun bütün öğretmenlerinin ilerisine geçmiştir.

 

Lao-tze bir dinin kurucusu değildir, böyleyken ismi bir dinle özdeşleştirilir ve modern Taoculuğun kurucusu olarak kabul edilir. Bununla beraber bu onun tasavvur etti® yahut vücut verdi® şeyden o kadar farklıdır ki, ayrı bir bölümde ele alınıp incelenmesi gerekir.

 

TAOCULUĞUN GELİŞMESİ VE MEVCUT DURUMU

 

Laotze’nin gözlerden uzak, münzevi hayatı Çinlilerin karakteri üzerinde, Konfüçyüs’ün insanlarla içli dışlı ve hep toplumsal hayâtı düzeltme kaygısı içinde geçen hayatı kadar derin izler bırakmamıştır. Düşünceleri, birbirleriyle uyuştuktan noktalarda, ortalama bir Çinli kafasına Konfüçyüs’ünki kadar yabancıydı. Konfüçyüs kendi ülkesi ve kadim kraliarı ile övünen herkesi tatmin ederken, Lao-tze ancak toplumun genel durumundan memnun olmayanlarca hoş karşılanıyordu. O halde şu soru açığa kavuşturulmayı bekliyor. Taoculuk nasıl büyük bir inanç ve ibadet sistemi haline gelmiş. Konfüçyüsçülükten bite daha yaygın bir din olmuştur? Bu sorunun cevabı aranırken, Taoculuğun zaman İçerisinde kendisini halk inanışlarına uydurmuş ve yeni boş inançlar yaratmış olması herhalde gözden uzak tutulmamalıdır. Daha i.ö beşinci yüzyılda Lao-tze’nin bir takipçisi, Leih-tze (ya da Lieh-Tzu) büyüler yapıp harikalar gösterirken ve bir kendi kendini hakir görme ve alçak gönüllülük, tutumluluk felsefesi değil, her türlü kaygıdan uzak bir haz felsefesi vazederken görülmektedir, ölüm kapıda olduğuna göre yarını yarına bırakarak, bugünün tadı çıkarılmalıdır. Tutkuların sınırlar İçerisinde tutulması nedeniyle hayatın tatminkâr olduğu ve insanların hiçbir şeyin kaygısını duymayıp hiçbir şeyden korkmadığı rüyalardakine benzer hayali mutluluk durumlarına ilişkin tasvirler sunar. Buna masallarda görülen türden ayrıntılar İlave eder, suda yürüyüp ıslanmayan, ateşten geçip yanmayan, kesilip yaralanmayan vs. insanları anlatır. Bu suretle sihir ve büyü uygulamalarına inana besleyip kuvvetlendirdiği söylenebilir. Ve böylelikle de Lao-tze’nin İnsanın evreni kaplayan ruhla mümkün bütünleşmesi ve tabiat yasalarının boyunduruğundan kurtulmasıyla ilgili öğretisinin sınırlarını çok aşmıştır. Büyü ve sihir hakkında inanılması güç birçok tuhaf öykü anlatır- üç ay süren derin bir tefekkür ve murakabeden sonra mevsimleri değiştirebilen ve yazın buz yapıp, kışın gökleri gürletme gücüne erişen vs. bir adam hakkında. Bundan başka, “Büyük Değişim”, “Büyük Başlangıç”, “Büyük Bir” (eski dildeki tam karşılığı ile “Âlâyı Ülâ”), “Büyük Safilik)” dediği ruhların yahut tanrıların buyruğunda bir yaradılış şeması koyar ortaya. Bununla beraber Lieh-tze’nin öğretisi halk inanışlarıyla o kadar iyi uyuşmuştur ki, çilecilikten uzak rindane yaşama tarzının da katkısıyla, insanlar tarafından kolayca özümsenmiştir.

 

Kısa bir zaman sonra, Mencius’un çağdaşı olan Chuang-tze (ya da Chuang-tzu) öğretideki bu yozlaşma belirtileri karşısında Lao-tze’ye daha fazla bağlanma lüzumu duymuş ve Konfüçyüsçülere karşı daha fazla sertleşmiştir. İyi ve doğru olma çabalarını, keza muaşeret kurallarına bağlı kalma gayretlerini de küçümseyrek insan çabasının beyhudeliğini vazetmiştir.

Chuang-tze Tao ve erdemin, çalışıp bir şeyler yaparak iyilik ve doğruluğu tesis etme çabalarıyla kaybolacağına inanıyordu. Bayağı insanlar gibi bilginler ve bilgeler de bir amacın peşindeydi; ve Chuang-tze bunların amaçlarının farklılığının sonrakilere övünme hakkını vermeyeceğini düşünüyordu. Hepsi de tabiata karşı zorbaca davranıyorlardı (ya da tabiatı zorluyorlardı). Chuang-tze bir adım daha ileri gitti ve kişisel varoluşun gerçekliğinden kuşkuya düştü; her şey birbiri ardısıra akıp giden bir düşten, bir hayalden ibaretti. Yaşama dikkat ediyor, fakat ölüme karşı kayıtsızdı; “ölüp de cesedim ortada kalınca gök ve yer sandukamı, güneş ve ay nişanlarım olacak ve bütün yaratıklar cenazemde yasımı tutacak”. Cesedinin kuşlara bırakılmasına bir itirazı yoktur: “Ne farkeder? Yukarıda göğün kuşları, aşağıda kurtlar ve karıncalar. Birini besleyip öbürünü yoksun bırakmakla neyi doğrultuyorsun?”

 

Chuang-tze’nin insanları ruhça daha yüksek hale getirecek bir öğretisinin olmadığı hemen göze çarpar. Lao-tze’nin öğretisinin daha ulvi bölümleri, özellikle alçak gönüllülük ve kendi kendini küçümseme gibi özellikleri kabul görür; büyü ve sihirler İse giderek daha fazla önem kazanır. Herkes olabildiğince uzun yaşamak İstiyor ve daha Chuang- tze’nin zamanında bu amaçla kullanılan büyüler büyük övgü topluyordu; ve kralın bizzat kendi çabalarıyla baş göstermiş olan edebi eserleri imha hareketi yine kralın buyruğuyla Taocu kitaplara bulaşmamıştı. Böyle bir inanç sahibi muhtemelen, kendisine zenginlik ve uzun ömür vadeden büyü sanatlarının ustalarını himaye edecek ve onların çeşitli hayranlık uyandırıcı şeyleri araştırmak İçin yapacaktan gezilerde büyük harcamalar yapmalarını hoş görecekti ve nitekim öyle de oldu. Bu büyü ustaları kendilerine Chin-Jin (gerçek insanlar) diyorlardı ve kendilerinin her türden İmkânsızlıkları gerçekleştirebileceklerine inanıyorlardı. Ölümleri iddialarına son verdi; fakat yandaşları etrafa durmadan onların kayıplara karışıp bilinmeyen bir cennete yükseldiklerini yayıyorlardı. Bunlar çeşitli sülalelerin imparatorları yanında giderek vazgeçilmez bir yer elde ettiler, hatta kendileri için bir rahiplik statüsü oluşturdular; ve Lao-tze’nin görkemli öğretisini bir tarafa bırakıp, imparatorlar ve rahipler kendilerini ölümsüzlük iksiri ve felsefe taşı araştırmasına verdiler.

 

İ.ö. birinci yüzyıl civarında bu büyücüler gözden düştü, hem Konfüçyüsçülük hem de Lao’tze’nin öğretileri yeniden canlandı. İmparator Hwan döneminde (MS 147-168), doğum yeri olduğu kabul edilen Ku-hi- en’de Lao-tze’ye tahsis edilen tapmakta ilk kez imparatorluk kurbanları sunuldu. Şimdi Budacılık da hızlı bir şekilde yayılıyordu ve Taoculuğu etkilemeye başlamıştı, o kadar ki Buda hakkında anlatılanlara benzerlik gösteren Lao-tze efsaneleri dillerde dolaşır olmuştu. Hwan döneminden uzun bir zaman sonra Taoculuk zayıfladı; ve dördüncü yüzyılda Taocu büyücüler ve şifacılarınki de dahil bütün tarikatlar dağıldı. Fakat beşinci yüzyılda bir Taocu imparator Tai-wu-ti’nin danışmanı oldu ve efendisini Taoculuğa bağlılığını kabule ikna etti. Rivayete göre bunda efsunlu bir büyünün de payı vardı: İyilik, sevgi, sükûnet ve kendi kendini düzeltme ile uzun bir hayat sürmüş ve Tao ile bütünleşmişti. Bu büyü, gökteki görevlilerin isimlerini açıklayan 5000 kelimeden ibaret beyaz bir kitap ve iblisleri aldatıcı efsunlardan müteşekkildi.

 

Dördüncü yüzyılda Taocu bir büyücü olan Ko-hung büyülerin faydasını şu şekilde açıklar: “Bütün dağlarda kötü ruhlar barınır. Şayet yolcunun korunağı yoksa, başına mutlaka bir felaket gelecektir. … Dağlar kışın geçilmemelidir; bunun için en güvenlisi üçüncü aydır, daha sonra yola çıkmak için uğurlu gün seçilmelidir. Daha önceden birkaç gün oruç ve arınma gereklidir ve kişi üzerine bunun için uygun bir efsun almalıdır. Kimi zaman bir ayna gerekir; çünkü canlı varlıklar, yaşlandıklarında, saf kısımlarıyla insan biçimine bürünebilirler. Bu gibi durumlarda, onların gerçek suretlerine şaşmaz bir biçimde bir ayna ile nüfuz edilebilir. Aynanın çapı yirmi yedi santimetre civarında olmalı ve boyundan arkaya sarkıtılmalıdır. Bu muzip cinler ona yaklaşmaya cesaret edemezler, yanılıp da yolcuya sataşacak olsalar, cinin aynadaki suretine atılacak bir nazar onun gerçek görünümünü ele verir.”

 

Budacılığın etkisi Taocuların bir tür çilecilik yahut asketizmi benimsemelerine yol açmıştır, fakat burada amaç Tao ile bütünleşme değil, uzun bir ömür sürmektir. Dik bir konumda bağdaş kurup dingin bir biçimde oturarak, zahidin yaşamsal enerji sarfiyatını azaltacağı, tutkularını dizginleyeceği ve böylelikle ölümü savuşturucağı kabul edilir. Şüphesiz birçok zahit uzun bir ömür sürmüştür, bu da sistemin çekiciliğini artırmıştır.

 

Daha sonra Taoculuk, aralarında sık sık kavgalar baş gösterecek kadar Budacılığa yaklaşarak, açık tapınma doğrultusunda gelişme gösterdi ve beşinci yüzyılda Taocular için tapmaklar ve manastırlar inşa edildi. Başlarda Çin’e yabancı göçmenler olarak giren Budacılar Taocuların kovmaya çalıştıktan, buna mukabil Taocular da Budacıların hokkabazlıkla suçladığı hasım gruplardı. İmparator Woo, tahta çıkışından (i.s.566) sonra, birbiriyle çekişen üç büyük dini tartışmak üzere büyük bir rahip ve bilginler kurulu topladı ve sonunda kararını Konfüçyüsçülük lehine verdi, onun hemen ardına Taoculuğu yerleştirip, son sıraya Budacılığı koydu; bundan kısa bir süre sonra da son ikisini yasakladı. Bunun hemen ardından, bunları tanıyıp Buda ve Lao-tze’nin (“göğün onurlandırdıktan” deniliyordu) heykellerinin bulunduğu her tapınakta saygı bakımından eşit konumlara yerleştirilmesi gerektiğini buyuran imparator Tsing döneminde (i.s. 580) bir başka değişiklik oldu.

 

Burada takip eden dönemler boyunca, Taoculuk ve diğer dinlerin, kâh biri yükselip diğeri gözden düşen, kâh tam tersi bir gelişme gösteren tarihi seyirlerini takip edemeyiz. Birkaç kez Lao-tze’nin, Asırların Büyük Bilgesi Unvanıyla onurlandırılarak ve bütün imparatorlukta Tao- te-king’ini yayarak yeryüzünde tekrar göründüğü rivayet edilmiştir. Bir dönemde Taocu rahipler yahut büyücüler evlenip normal meslek ve sanatlarla meşgul oldular; bir başka dönemde evlenmeleri yasaklanıp, Budacılar içlerinden kimilerini dinlerinin icracıları yöneticileri olarak seçip kabul etmeye zorlandılar. Mançular Budacıları tekrar bastırdı, ardından Cengiz Han’ın Moğolları onlarda kendi büyücülerini ve ruh koyucularını andıran özellikler buldular. Kubilay Han zamanında ‘Ulu Göklerin Yüce İmparatoru” için büyük şenlikler düzenlediler ve önlerinde rahipleri, kollarında tanrılarının suretleri büyük bir ateşin içinden yalınayak yürüdüler. Bununla beraber kimi zaman ciddi yanıklarla çıkıyor, buna karşı sürekli olarak, eğer saf ve temiz bir kalbe sahip olsalardı, ateşin hiçbir zarar veremeyeceğini ileri sürüyorlardı. Daha sonraki imparatorlar Taocuların insanlar üzerindeki nüfuzlarını sağlayan dinlerini kimi zaman hoşgörüyle karşıladılar, kimi zaman yasakladılar. On yedi ve on sekizinci yüzyılların Mançu imparatorları onlara karşı ceza kanunnameleri yayınladılar. Tarikattan o kadar dal budak salmış ve günlük hayata o kadar müdahale eder hale gelmişti ki İmparator Chang-hi Wu-wei, Beyaz Leylak, Tütsü-Yakıcıları, Hung, Kargaşanın Kaynağı, Ejderhanın Menşei ve Büyük Araç tarikatlarının mensuplarının tamamının suçlular gibi yargılanacaklarını buyurmuştu. Takat boş İnançlar kolay ortadan kaybolmazlar ve Çin’de günümüzde Taoculuk her zamankinden daha sağlam bir şekilde kökleşmiştir.

Taoculuğun hali hazır durumunu ve tören-ibadetlerini tarife geçmezden evvel, Taocuların Tao-te-king’den daha da fazla edebi kılavuzları olan iki kitaptan, yani Kan-ying-peen ya da “Eylemler ve Karşılıkları Kitabı” ya da bir başka çeviriyle, “ödüller ve Cezalar Kitabı” ve Yin-chi- wan ya da “Gizli İnayetler Kitabı’ndan bahsetmemiz gerekmektedir. Bu sonuncusu muhtemelen daha eskidir ve tanrı Wan-chang-Te-cheun tarafından yazılmış olduğu kabul edilir; bununla beraber Taocuların özel öğretilerine herhangi bir işaret yahut atıf ihtiva etmez. Münhasıran ahlaki meseleleri ele alır ve oldukça kısa olduğundan -sadece 541 sözcükten ibarettir- iyi görünümlü kimseler tarafından meccanen dağıtılarak geniş bir yaygınlığa ulaşmıştır. Yorumlar ve resimlerle kimi baskıları önemli bir hacme ulaşmıştır. Düsturlarından çoğu yüksek bir niteliği haizdir:

 

 

“Servetini yoksulları ezmek için kullanma. Erdemi hem ruh hem bedenen tatbik ederek davet et. Başkalarının kusurlarını gizle, erdemlerini bildir. Kalbinin inkâr ettiğini dilin söylemesin. Çoluk çocuğuna insanları salaha çıkaracak eğitim ver. Servetini insan soyunun iyilerine ayır. Eylerken Göksel akılla uyumlu ol, konuşurken insanlığın ahlak duygusuyla. Başını yastığa koyduğunda Vicdanını yokla.” Genel ilkeleri, yüreği temizleme gerekliliğini vazeder. Doğruluk, dürüstlük, merhametlilik, dostlara ve ustalara sadakat, dostlara ihsanda bulunma belletilen erdemler arasındadır ki doyurulmak, çıplak giydirilmen, ölü gömülmelidir. Yoksullara ve gadre uğramışlara nezaketle davranılmak, yaşlılar onurlandırılmak, hasta ve susuzların yardımına koşulmalıdır. Komşunun kusurları gizlenmek, sadece iyi işleri yayılmalıdır. Doğru tartılar ve ölçüler kullanılmalı ve insanlar aşın vergilendirilmemelidir. Hayvanlar, hatta ormandaki böcekler bile korunmalıdır. Yolculardan kılavuzluk esirgenmemek, yardımcı olunmalıdır; yol kenarlarından taşlar ve molozlar kaldırılmalı, patikalar ve köprüler tamir edilmelidir. Böyle bir kitabın iyi bir tesir bırakacağına inanmamak mümkün değildir, buna rağmen Çinlilerin yaşayışları bunlardan çoğuna zıt düşer, tıpkı Hıristiyanların Yeni Ahid’in öğretilerine inanmazlık etmeleri gibi.

 

Eylemler ve Karşılıkları Kitabı ya da bir başka çeviriyle, ödüller ve Cezalar Kitabı, daha fazla okunur ve Taocuların Kitabı Mukaddesi olarak adlandırılır. Esas İtibariyle İyi ve kötü davranışlar hakkında İki yüz kadar düsturdan ibarettir, herhangi bir dayanağı olmamasına karşın Lao-tze’nin kendisine atfedilir, fakat muhtemelen geçmişi birkaç yüzyıldan eski değildir. Düsturları, her ne kadar genel ilkelerine inanmasalar da, her dinden Çinliler tarafından ancak böyle bir form içerisinde kabul edilebilirdi.

 

Kitabın başında şu açıkça ortaya konur; felaket ve inayet İçin özel kapılar yoktur, insanlar ancak onları çağırdıkları zaman gelirler. Bunun anlamı bizim iyi ve kötü talihimizin bizden bağımsız olarak belirlendiği, fakat davranışlarımızla uyumlu olduklarıdır. İyi ve kötü davranışlarımızın karşılıkları onları, gölgenin şeyin aslını takip etmesi gibi takip ederler. Buradan hareketle, gökte ve yerde İnsanların kusurlarını araştıran ve İşledikleri günahların ağırlığına göre ruhların çoğuna bir isim verilir, bir j bölümü insanların bedenlerinde bu- 1 lunur, ayrıca her evde bir ocak ruhu I vardır. Bunlar belirli günlerde insanların davranışlarını bildirmek üzere Gök’teki saraya giderler.

 

Bu girişi önemli sayıda müsbet ahlaki düsturlar takip eder, bunlar esas itibariyle Gizli İnayetler Kitabı’nınkilere benzerler. Bu düsturlara riayet eden insanları. Göğün koruyacağı, ruhların savunacağı, cinlerin onlardan uzak duracağı ve bütün insanların kendilerini sayacağı söylenir. Her ne yaparsa onda muvaffak olacak, bir Ölümsüz olmayı umut edebilecektir. Şayet gökte bir Ölümsüz olmayı arzu ediyorsa, bin üç yüz iyilik yapmalıdır, fakat yeryüzünde bir ölümsüz olmak için üç yüz tanesi yeterlidir. Bunları kötü insanın karakteristiği olan iki yüzden fazla yasak fiil takip eder, bunların çoğu evrensel ahlâk kurallarıdır, diğerleri Çinlilerin özel karakteristikleriyle ilgilidir, sözgelimi şunlar gibi: “İmparatorluğun idaresine huzursuzluğa yol açıcı reformlar sokma; kuşları vurma, hayvanları avlama; böcekleri deliklerinden çıkarma; bir insanına hayatına teshir etmek için resmini veya figürünü gömme; karının ve cariyelerinin dediklerini dinleme; törenlere riayet etmeksizin evcil hayvanları öldürüp pişirme; ruhları gücendirecek sözler söyleme; bir kuyunun veya ocağın üzerinden atlama, böylelikle tanrıları küçültücü bir davranışta bulunma; yiyeceklerin veya insanların üzerinden geçme; gerek doğmadan gerek doğduktan sonra çocuklarını öldürme.” Bazıları ise Çinlilerin günlük yaşayışıyla ilgilidir: “Ay veya yılın son gününde şarkı söyleme ve dans etme; kuzeye doğru ağlama yahut tükürme, çünkü kuzey yıldızlarının prensi orada bulunur; geceleyin çıplak kalkma, bu geceleyin dışarılarda dolaşan tanrılara karşı bir suçtur.”

 

Kitabın sonuna doğru, şöyle bir ifadeye rastlarız: Bir insan başkasının servetini haksız bir şekilde ele geçirirse, ruhlar onun karılarını ve çocuklarını sayar ve fiilinin karşılığı olarak bunları ondan birer birer alırlar ya da onu yangın, baskın, soygun, hastalık, iftira gibi çeşitli felaketlerle cezalandırırlar. Nihayet risale şu cümleyle sona erer: “Bir insan iyi bir şey yapmaya karar verirse, iyilik henüz yapılmamış da olsa, iyi ruhlar onu takip ederler ve kötü bir şeye karar verdiğinde, bu kötülük yapılmamış olsa bile, kötü ruhlar onun peşi sıra giderler. Şayet o kötülüğü işlemiş olup da daha sonra vaziyetini düzeltir ve bundan pişman ömürlerini yüz yıllık dönemlerle kısaltan ruhların var olduğu sonucuna varılır, ömrün bu şekilde kısalmasına birçok felaketler, cezalar ve talihsizlikler eşlik eder. Bu olursa ve bundan böyle kötü bir şeye yeltenmeyip iyilik için çabalarsa, bir müddet sonra iyi bir talih ve mutluluk onu bulur; Bu felaketi inayete çevirir.”

 

“İyi insanın sözleri, bakışları, işleri hep iyidir. Şayet bunlar her gün böyle görünürse, üç yıl sonra. Gök ona lütuf ve inayetini gönderecektir. Kötü insanın sözleri, bakışları, işleri hep kötüdür. Kendini iyi olan şeyleri yapmaya zorlaman gerekmez mi?”

Fakat modern Taoculuk daha çok bir tanrılar, ruhlar ve cinler dinidir. Her ne kadar Shang-ti’ye, yüce Tanrı’ya ve çeşitli doğa ve ata ruhlarına inanılıyorduysa da, başlangıçta bir tapınma objeleri yoktu. Tanrısal varlıklarla ilgili Taocu düşüncelerin büyük gelişmesinin temelinde yatan nedenin genellikle Budadığın yayılması olduğuna inanılır. Buda’ya gösterilen saygıya öykünülerek Lao-tze tanrılaştırılmış ve tanrısal bir üçlemenin üçüncü unsuru olarak kabul edilmiştir. Üçleme (ya da Taocu teslis), San-tsing, Üç Saf Varlık diye bilinir, suretleri Taocuların tapmaklarında her zaman görülür.

 

Edkins’e göre günümüzde Taocuların en yüce tanrısı Yuh-hwang Shang-ti, yaratıcı ve hayat bahşedici, her türlü hakikatin kaynağı olarak göklerde yaşar; o gayrı maddidir, zamandan ve mekândan münezzehtir. Üçlemenin İkincisi, Wan-chang, edebiyatı himaye eder ve yenileştirici etkilerin yayıcısıdır üçüncüsü Lao-tze’dir. Wan-chang’a yılda İki kez imparatorun temsilcileri tarafından her altarda resmi olarak tapınılır. Ona yapılan yakarışın bir kısmı şöyledir: “Nesiller boyunca yeryüzünden mucizevi tesirini esirgemedin. İnsanlar arasında eğitimin, öğrenimin efendisi ve yöneticisi şendin. Doğru olanı yücelterek aydınlattın,  yer yüzünü ışığa boğdun. Kalpleri şükran ve minnet histeriyle doldurdun. … Bu Kurbanın dumanlan ve Kokulan katma yükselsin. Bize bak, bizi duy, sadakatle ve tevazu ile sana yalvarıyoruz.”

 

Wan-chang’a resmi tapınmanın dışında, her şehirde çoğu kez okul- lann yanında tapmaklar da vardır. Tapmağın büyük salonunda bir altar ve içerisinde “ellerin kavuşturulduğu kucağa zarif bir şekilde dökülen sakalıyla, yaldızlı şekillerle verilmiş merhametli bir ifade içerisinde vakur ve sakin bir vaziyette oturan ulu bir figürün bulunduğu bir sunu odası vardır. Ön planda tapınılanların isimlerini ve ünvanlarını gösteren dikey konumda dar tabletler bulunur.” Sadece Kanton’da bu tapınaklardan on tane vardır. En önemli tapmağı Wang-chang’m doğduğu, daha doğrusu bedenlendiği söylenen yerde, Chu-tung-yun’da bulunur- çünkü tanrılarının çoğu için doğru olduğu üzere, bir yıldızın yer yüzüne inip, bir kez değil, fakat birçok kez, erdemli insanlar olarak bedenlendiği kabul edilir; gökdeki temsilcisi Büyük Ayı’nın yanındaki küçük bir burçtur. Çin’de bu tanrıya öğrenciler tarafından gösterilen saygı, bu iki büyük sistem arasında başlangıçta mevcut olan çatışmaya rağmen, Taoculuğun Konfüçyüsçüleri derin bir şekilde etkilediğini gösterir. Bir önceki sayfada gösterdiğimiz edebiyat tanrısının, Ku-sing’in sureti doğrudan Wu-chang’ın önüne konur ve özel bir yıldızı temsil eder.

 

Doğrusunu söylemek gerekirse günümüzde Taocuların taptıkları tanrıların sayısının bir sonu yoktur; ve ata kültleriyle birlikte, Çin’de insan sayısından fazla tanrı vardır sözünün nedeni budur. Bunlar, tanrılaştırılmış tabiat güçleri ve tanrılaştırılmış insanlar olarak iki kümeye ayrılabilir. Deniz ve nehir tanrıları, yıldız tanrılar, hava tanrıları, ziraat tanrıları vardır. Deniz Kenarında deniz ruhu, deniz Kralı, dalga tanrısı için dikilmiş tapınaklarla karşılaşınız. Ejderha-kralların nehir kenarlarında küçük tapınaktan vardır; bunların kısmen havada kısmen suda bulunduğu varsayılır. Gökte ya da sudaki ilginç bir olay bir ejderha olarak gösterilir. Yıldızların çoğuna tanrı olarak tapılır ve maddi şeylerin latif özü olarak görülür. Yerkürenin, metal, ağaç, su, ateş ve toprak olmak üzere beş tür maddeden müteşekkil olduğu söylenir ve bunların hepsinin, iyice arınınca yıldızlı göğe yükselip gezegenlere dönüşen ruhları yahut özleri olduğu iddia edilir. Buna göre, Merkür suyun, Venüs metalin, Mars ateşin, Jüpiter ağacın, Satürn toprağın özüdür. Sabit yıldızlar da maddenin özü ya da ruhudur, bunların dışında başka görünmez unsurlar da vardır, Çinliler bunlara da yıldız der. “Bu şekilde’ diyor Edkins, “yıldız sözcüğü Çin dilinde bilinen anlamının dışında başka bir anlam daha kazanmaya başlamıştır: Maddenin latif özü, yaşayan canlı bir maddi ruh, böyle ortaya çıkmıştır.” Taocular yıldızlı gökte esir (aet-her) okyanusunun yüksek bölümlerini görürler, atmosferimizin altta kalan bölümünü oluşturan budur. Burada yıldız tanrılar dönerler ve insanların talihlerini güçlü bir biçimde etkilerler. Böylelikle cevherler ve yıldızlarla uğraşan simya (neidan) ve astroloji Taoculukta ve Çin düşüncesinde büyük bir yer tutmaya başlar.

Burada bu tanrılar için daha geniş bir açıklama yapma imkânımız yok. Zaten yapılsa da bunun bir faydası olmayacaktır, verilen örnekler özlerini göstermek için yeterlidir. Aynı şekilde burada düşsel cinler yahut ruhlarla, kimi göksel ve değişik gök katlarında bulunan bazı ada ve dağlarla ilgili sayısız efsaneleri de aktaramayız. Eksiksiz bir Taocu tapınak yaygın Taoist inançların bütün özelliklerini içinde barındırır. Gökte bulundukları inanılan yere göre, kimisi suretlerle temsil edilen ulu tanrılar ve ikinci plandaki tanrılar için ayrılmış salonlar vardır. Bunlar arasında, hep birlikte Seen-jin denilen büyük atalar, münzeviler ve simyacılar vardır; büyük tanrılar arasında ulu tann, Yuh-hıvang Shang-ti ve daha önce zikredilen Üç Saf Varlık en büyük yere sahiptir, tikini Konfüçyüsçülerin Shang-ti’si ile özdeşleştirirler ve onun dinlerinin soy ismi Chang olan kalıtsal başrahibinin atası olarak kabul ederler. Tanrı’nın , doğum günü yılın ilk ayının dokuzuncu gününde kutlanır.

Taocular’ın Uç Saf Varlık dışında başka üçlemeleri de vardır; bunlardan birini mutluluk, itibar ve İhtiyarlık tanrıları oluşturur. Bunlar yıldızlar ve yıldız tanrılardır ve Çin resmi ve oymacılığı için en yaygın konulardır. Bir diğer üçleme, San-kwarı, gök, yer ve suyun üç hâkimleridir ve birlikleri içinde bir büyük tanrıyı oluşturdukları, insanlara iyi ve kötü talihi gönderdikleri, kayıpları korudukları söylenir. Tüccar sınıfın kayıp ve kazançlarının nedeni olarak görüp tapındıkları servet tanrısı bir başka önemli üçlemedir. Adına dikilen tapınakların sayısı oldukça büyüktür. Hatta servet sahibi ol­mayı arzu edenlerin taptığı bir Hırsızlar tanrısı bile vardır. Taocular devlet tanrılarını kabul­de zorlanmamışlardır, birçok durumda onlar için törenler düzenlerler. tiwan-ti, savaş tanrısı, bu listeye yakın za­manlarda eklenilenler içinde­dir, 1856’da bir tanrı mertebe­sine yükseltilmiştir ve Tai-pingler karşısında elde edilen zafer nedeniyle Konfüçyüs ile eşit derecede saygı görmüş­tür. Tanrılardan çoğunun tas­viri Budist bir etki taşımakta­dır ve evren hakkında, insan­ların günlük hayatına tanrıların müdaheleleri hususunda benzer özellikler gösterir, duaların çoğunun şekli ve tarzı Budacılara özgüdür.

Taoculuğun yakın zamanlarda kaydettiği bir diğer gelişme araf ve cehennemle ilgili ayrıntılı unsurlarla birlikte, oldukça kaba bir b.ç.mde Budist ruh göçü öğretisini benimsemesidir. Yu-ti’nir. (Yu-Hwang Shang- ti ile aynı) inayetiyle yayınlandığı söylenen Tanrısal Panorama isimi, bir kitap pişman olup günahlarının kefaretini ödeyen erkek ve kadınlarla ilgili ayrıntılı bir açıklama sunar. Burada insanların ruhlarının sonsuza dek yaşadığı söylenir ve bu hayatta yapılmış olan her türlü kötülük için kefaret yahut karşılıklar bildirilir. Yer kabuğunun altında büyük bir ok­yanusun dibinde on tane adalet mahkemesinin olduğu söylenir ve bu­rada verilen cezaların resimleri, her bölge şehrinin büyük koruyucu tanrısının tapınağının uzantısı olan “Doğu Dağ. Kuhu”nun tapınağında gösterilir. Kurtarıcının, (Budist Bodhi Sattva’nın ya da Budalığa erişme­den önce birçok insani hayattan geçmesi gereken kişinin kısa Çince karşılığı olan, fakat Çinliler tarafından ayrım gözetmeksizin bir tanrı için ve burada cehennemdeki bölgelerin hâkimi için kullanılan) Mu­sa’mın doğum gününde, Araftaki ruhlar tebriklerini sunarken cehenne­min hâkimi şöyle der: “Arzu ederim ki bütün ruhlar kurtulsun; ve her ay günü geldiğinde günahkarların cezasını tamamen yahut kısmen ba­ğışlamak ve altı yoldan (altı varoluş türü, Budacılığın ele alındığı bölü­me bakınız) birinde onlara bir kez hayat vermek isterim. Takat günahkarların da sayısı çok, erdemlilerinkiyse oldukça az. Ama yine de karanlıklar İçindeki ceza çok şiddetlidir ve bazı değişiklikleri gerekli kı­lar. Pişman olan ve kendi dışında bir veya iki kişiyi de benzer şeyleri yapmaya ikna eden günahkâr ruha çarptırılacağı zaman kurtulma imkânı verilir. O zaman bu on mahkemenin yargıçları gençliklerinden itibaren erdemli hayat süren herkesin öldüklerinde ölümsüzler ülkesine uğurlanmasını; iyi ve kötü işleri birbirine denk olanların üç varlık kipinden (cehennem, preta ve hayvanlar) ve insanlar arasına tekrar doğmaktan kurtulmasını; şükran ve dostluklarının borçlarını ödemiş ve kaderlerini tahakkuk ettirmiş olanların, fakat yine de kötü fiilleri yahut işleri ağır basarıları, çeşitli arınma safhalarından geçmelerini; ve daha sonra, ikinci kez yargılanmak üzere insanlar arasında, genç yaşlı, zengin fakir, hasta sakat, yeniden doğmalarını kararlaştırırlar. O zaman, eğer iyi davranıp güzel bir hayat sürerlerse, mutlu bir duruma erişirler; fakat tersi olur da kötülüklerini terk etmezlerse, korkunç iblisler tarafından bütün mahkemeleri dolaştırılacak, dolaştırılırken korkunç acılar çekecekler, tekrar doğup, yoksulluk L ve sefaletin en son haddi içinde bir hayat sürecekler, öldüklerinde de sonsuz işkencelerini tadacaklardır.

On mahkemenin yargıçlarının verdiği cezaların şiddetindeki bu yumuşama yahut muafiyet hâkim Pusa tarafından onaylanır ve daha sonra, ona geçerlik kazandıracak olan Yu-ti’ye sunulur ve ilave edelir: Pişmanlık içerisinde olan ve iki cezası bulunan her ölümlü bağışlanmıştır, eğer beş erdemli işi yapmayı başarmış ise, her tür cezadan kurtulacaktır ve mutlu bir durumda yeniden doğacaktır; eğer bir kadınsa bir erkek olarak yeniden doğacaktır. Bu beş işten daha fazlası bir ruha başkalarının kurtuluşunu sağlama, karısını ve ailesini cehennemden kurtarma imkânını kazandıracaktır.

Bu değişik mahkemelerin tasviri ve işleyişi burada aktarılamayacak kadar uzundur. Bunlardan birinin, insan kalabalıklarının boy boy toplaştığı büyük bir cehennemi vardır; burada günahkârların, Çin dehasının işkenceler icat etmedeki yaratıcılığını gözler önüne seren korkunç cezaları çekecekleri söylenir: “önce günahkâr ruhların bedenleri eziyet görür, kemikleri kırılır, vücutları kavrulur. Sonra kaslan kemiklerden sıyrılır ve kemiklere hafif, ama hızlı hızlı vurulur. Akabinden ördekler yürek ve ciğerlerini didikler. Sonra üzerlerine kızgın yağ dökülür. Ardından kafaları bir mengene içinde ezilir, dilleri çekilir, dişleri sökülür,” ve bu akıl almaz vahşet tablosu böyle uzayıp gider. Bütün bunlar Lao-tze’nin öğretisiyle karşılaştırıldığında, bir dinin aslından ne denli uzaklaşıp ne ölçüde yozlaştırılabileceği, bunları doğru belleyecek zihinlerin bu kadar çocuksu bir hal alabilmesi için ne gibi istihaleler geçirmesi gerektiği ve bu çerçevede akla gelebilecek diğer sorular dinler tarihi üzerine araştırma yapanların görmezden gelemeyeceği meselelerdir.

Abartılı bir animizm zaman içerisinde Konfüçyüscülüğün de Taoculuğun da bir parçası haline gelmiştir; ve inanılan ruhların büyük bölümü habis ve uğursuzdur. Sıradan bir Çinli ruhlardan korkar, geceleyin duyduğu bütün sesleri ve birçok doğal olayları onlara bağlar, hastalıkların sebebini onlarda bulur ve sürekli onların insanları kandırmaya çalıştıklarına inanır. Moğolların Şamanlarından pek de farklı olmayan kurnazlıktan hariç Taocu rahipler, kötü ruhları büyüler ve efsunlar ile kovmakla uğraşan, hayatlarını bu suretle kazanan büyücülerdir. “Büyüler” diyor Dr. Legge, “tek ya da birleşik, çizilmiş ya da yazılı, tuhaf biçimler şeklinde figürler ve sözcüklerdir. Bu Figürlerin üzerine yapıştırıldığını gördüğünüz binlerce kapı yazarları lehine gelişmekte olan ticareti gösterir. Birkaç yıl önce, ülkenin büyük bir bölümünde, erkekler saç örgülerinin birdenbire ve anlaşılmaz bir şekilde kaybolduğuna ürpererek tanık oldular. Bir kolera salgını daha fazla korkutamazdı insanları. Bu habis ruhların işiydi! Büyü üretim yerlerinde bir koşuşturma vardı. Esrarlı bir şekilde bir araya getirilmiş ve saç örgülerine sarılmış dört karakterin ruhları kovduğu düşünülüyordu.”

Bu çerçeve içerisinde feng-shui (ya da rüzgâr ve su) diye bilinen uygulamaları da zikretmeliyiz. Bunlar hava ve su ruhlarının teskin edildiği törenlerdir ve ölülerin huzurunu, ölülerin yaşayanların mutluluğu üzerindeki etkisini, yaşayanlar için hayatın sürdürüleceği alanın, ölüler için mezar yerinin seçimini içerir. Her bireyin, başta akil, göğüste duyumsal, karında maddi olmak üzere üç ruhu vardır, ölümle bunlardan ilki anıtsal tabletlerde, İkincisi mezarda kalır, üçüncüsü serbest kalıp bir başka bedene girmeye çalışır. Şayet gerekli törenler ve vecibeler İhmal edilmişse aileye düşman olacaktır. Bunların ve daha başka kötü ruhların girişini önlemek için evlerin ve dükkânların girişinde tütsü çubukları sürekli olarak yanık tutulmalıdır.

Bir mezarın seçimi fevkalade önemlidir ve işaretleri yorumlamada yahut bunları keşfetmede bilimi) olan kişiler tarafından yerine getirilmelidir. “Mezar için en uygun yerin seçiminin güçlüğü nedeniyle diyor

 

Dr. Legge, “dikkatli bir şekilde ağzı kapatılmış büyük tabutlarda gömülmeksizin uzun bir süre bekletilen cesetler biliyorum. Bir tabutun uygun olmadığı anlaşılan bir mezardan çıkarılıp sakinini muhtemelen huzura kavuşturup geride kalan ailesini rahatsız etmeyebilecek bir başka mezara taşınmasıyla ilgili büyük heyecan ve masraflara tanık oldum. Aynı ruh bütün uygulamalarda etkisini gösterir, iyi ve kötü ruhlar sürekli olarak etrafta dolaştıklarından, evlerin inşasında, yolların ve köprülerin, kanalların ve kuyuların yapımında kötü ruhların engellenmesine, iyi ruhların rahatça gezinebilmelerine dikkat etmek gerekir. Ülkenin her tarafındaki maden ve taş ocakları, ibişlerin geçmesine yol vererek kötü hasatlara neden oldukları yönündeki şikâyetler nedeniyle doldurulmuştur. Komşular birbirlerini arazilerinde değişiklikler yaparak iyi ruhları rahatsız edip kaçırdıkları için suçlarlar. Bir ağacın elverişli bir noktaya dikilmesi ya da doğru bir şekilde dikilen yeni bir kule bütün bir bölgeye uğur getirebilir. Düz çizgiler uğursuzdur, herhangi bir şeydeki eğriler başarı ve kolaylık sağlayabilir; iyi ruhlar güneyden, kötü ruhlar kuzeyden gelir.

Taocu rahiplerin eğitimli Çinlilerce hoş karşılanmamalarında ve bu yüzden daha çok cahil halk yığınları arasında tutunmalarında şaşılacak bir taraf yoktur; fakat Devlet diniyle bağıntılı olarak Hükümet tarafından tanındıkları ölçüde zararlıdırlar. Rahiplerin beş yıl eğitim gördükleri varsayılır, fakat bu fiilen yetkili rahiplere yardımcılık etmekten, onların hilelerini ve tatbikatlarını öğrenmekten, hastaların ve ölmek üzere olanların dualarına cevap olarak uygun “işaretler” vermelerini sağlayacak ölçüde bir bilgi elde etmekten barettir. Ahlakları bozuktur, kadınlar manastırının genellikle bir kötülük yuvası olduğuna inanılır. Yozlaşma ve bayağılaşma bakımından Taoculuğu geçebilecek herhangi bir büyük halk dini tasavvur etmek güçtür. Tören ve uygulamalarının tasviriyle bir kitap kolaylıkla doldurulabilir; fakat bizim bunun için ayırdığımız yer tükendi. Bu konuda daha fazla bilgi için Mr. Doolittle’m Soc/- al Life of the Chinese isimli eserine başvurulabilir.

Burada çizimlerimizden bazılarını kısaca açıklayalım. “Kapıdan Geçmek” çocuklar için önemli bir törendir, çoğu durumda çocukluk bitmezden önce icra edilir. Taoist rahipler eve gelirler, bir altar düzenleyip üzerine buhurdanlıklar ve şamdanlar, tanrı suretleri -özellikle “Ana” tanrıçanınkileri- yerleştirirler ve aynı zamanda yiyeceklerle dolu bir masa hazırlarlar. Belli tanrıçalar, çanlar çalınarak, davullar dövülerek, isimleri ve makamları zikredilerek davet edilir. Tanrıçalar yemekten tadarlarken rahipler dualar okurlar. Geçilecek kapı bambudan yapılmış, üzeri kırmızı ve beyaz kâğıtla kaplanmıştır ve iki metre on üç cm. yüksekliğindedir. Çeşitli törenlerden sonra, önde ailenin reisi ardında kendisini izleyen çocuklan, hep birlikte muntazam bir bir yürüyüşle “kapıdan geçerler”. Bu, “kapı” ardarda odanın bütün köşelerine konularak birkaç kez tekrar edilir, bu esnada rahip çeşitli deyişler söyler. Bundan hemen sonra kapı parçalanıp açık bir yerde yakılır. Bu şekilde düşünülen, çocukların iyileşmelerine katkıda bulunmak, şayet sağlıkları iyi ise bunun sürmesini sağlamaktır.

Her ayın birinci ve on beşinci gününde mutfak tanrısının önünde düzenli olarak tütsüler ve şamdanlar yakılır, kimileri bunu her gün yapar. Mutfak tanrısına yıllık kurbanlar sunulur ve sahte parayla birlikte, mutfak ocağının üzerine tanrıyı temsil eden bir kâğıt parçası asılır. Çinliler mutfak tanrısınm göğe yükselip ailenin yıl boyunca yapıp ettiklerini yüce hâkime bildirdiğine inanırlar.

Bir kişi ciddi bir şekilde hastalandığında ve ruhunun, yahut ruhlarından birinin, vücudunu terk edip civarda dolaştığına inanıldığında, Taoist rahipler onun için kalıplaşmış sözlerini tekrarlayıp ruhunu aşağıdaki usullerle geri getirmeye çalışırlar. Ucunda yeşil yapraklarıyla uzun bir bambu alınıp, yapraklara yakın bir noktaya hastanın en son giydiği ceket tutturulur. Başın yerini dolduracak şekilde bir ayna yerleştirilir ve aileden birisi bambuyu resimde görüldüğü gibi tutar, bu arada rahip ruhun ceketin içerisine girmesini sağlamak İçin hastanın ismiyle birlikte kalıp sözlerini yineler. Şayet bambuyu tutan kişi ellerinde bambunun yavaş yavaş döndüğünü hissederse, başarıya ulaşıldığına İnanılır ve ruh hastaya geri getirilebilir, o zaman ceket olabildiğince çabuk hastaya giydirilir.

“Uzun Ak Şeytan” ve “Kısa Kara Şeytan”, beş İmparator yahut hükümdar suretinden ikisine yabancıların verdiği isimlerdir. Bunlar salgın hastalıkları kontrol ederler ve Fu-Chow sokaklarında dolaşırlar. Kesimdeki suret, her bir durumda bir bambu iskeletinden yapılır; iskeletin üzeri bir giysi ile kaplanır ve içindeki insan tarafından taşınır.

Sayfa 197’deki çizimimiz bir ölümün ardından birçok ailenin katılımıyla kutlanan tuhaf bir geleneği göstermektedir, ölümden hemen sonra bir feryat ve figan kaplar etrafı önce. ölünün nereye nasıl yürüyeceğini bilemediğine inanıldığından, önünü görmesini sağlayacak şamdanlar ve tütsüler yakılır. Ceset rahat döşeğine alındıktan sonra ölünün kızının kocası, resimde görüldüğü gibi, bambudan bir tür avize diker, ceset odanın bir köşesinde masanın üzerine konur, bir başka masada tütsü ve şamdanlar vardır ve bez üzerine büyükçe bir duvar resmi ölünün durumunu tasvir eder. En büyük oğlu uzun bir sırığı nazikçe sürükler, onu ölünün yüzü bir peçeyle kaplı evli Kızı ve ailesinin Kalan üyeleri takip eder; merdiven böylece birkaç Kez dolaştırılır, bu arada rahipler de zil sesleri eşliğinde ilahiler söylerler. Kalanlar da yüksek sesle ağlayıp ağıtlar düzerler. Bu gündüz yapılır. Gözetilen amaç ölüler ülkesine yolculuğunda ölüye eşlik etmektir, sırık yahut Köprü nehirleri geçmesine, ağaç merdiven (bambu avize) de yamaçları tırmanmasına yardımcı olacaktır. Bundan sonra büyük oğlu tarafından ölüye şarap ve yiyecek sunulur; ölenin hissiyatı giysisinin Kolu silkelendiğinde Küçük bakır paralarının alacağı şekille açığa çıkar. Ceset mezara Konulmazdan önce gerçek dindarlar tarafından daha birçok seremoniler yerine getirilir, her şey ya geride Kalanların üzüntüsünü göstermeye ya da ölenin rahat ve huzurunu sağlamaya dönüktür. Bu geleneklerin çoğu aylarca sürer. Daha önce zikredilenler gibi bölgeden bölgeye değişiklik gösterir.

Ölümün Kırk ikinci günü ruhun öte dünyada belli bir yere ulaştığı kabul edilir, oradan dönüp eski evine bahar ve ilk kez kendi ölümünün farkına varır. O zaman iştihasını kaybettiği ve Kendisi için hazırlanmış yiyeceklerden tadamadığı Kabul edilir; daha sonra Kendisine son defa olmak üzere büyük bir yemek sunulur, bunun anlamı kendi yemeğini bundan böyle Kendisi bulup Kendisi pişirmesi gerektiğidir; aynı zamanda büyük miktarda sahte Kâğıt para Konur ve daha sonra yakılır.