Zamanla Kutsal Veda edebiyatının bizzat hacmi önündeki en büyük engel haline gelmiştir. Hiç kimse onun tamamını öğrenip anlayamıyordu. Kutsal hakikatlerin ve törenle ilgili kuralların Kısa ve özlü anlatımı için bir ihtiyaç Kendisini hissettirmekteydi ve işte Sutralar yahut en gerekli bilgileri Kısa ve özlü bir şekilde yeren bir aforizmalar toplaması formunda Karşılaştığımız bu ihtiyacın doğurduğu metinlerdir. Bunlar muhtelif yazarlar tarafından çeşitli Brahman aileler için yazılmış olup sayıca oldukça fazladır, temellerini Vedalar ve daha sonra gelen Brahmanalar teşkil eder, Vedaların diliyle ilgili birçok özellikler gösterirler. İlk kez bize kastlarla ilgili tam bir açıklama sunarlar ve Budacığın doğuşu ve yayılışı ile aynı döneme ait oldukları kabul edilir.

 

Aynı dönemde, muhtemelen i.ö. 500 civarında. Buda ile hemen hemen çağdaş. Bir çok akılcı filozof ortaya çıkmıştır. Bunlar Vedaların otoritesini ve Brahmanların üstünlüğünü kabul etmekle birlikte, felsefe ve evrenin manevi yönetimiyle ilgili meseleler üzerine kendilerini herhangi bir şeyle kayıtlamaksızın çeşitli fikirler ortaya atmaktaydılar. Sonunda bunlar, kimi zaman Shastaralar denen altı temel öğreti sistemi olarak düzenlendiler. Bunlardan hangisinin daha evvel olduğu henüz bir çözüme kavuşturulamamıştır. Fakat sistemlerin büyük bölümü için ortak olan birçok şey vardır ve eğitimli Hinduların çoğu tarafından hâlâ kabul edilirler. Ortak inanç umdeleri şunlardır: ruhun ölümsüzlüğü, hem yüce ruh yahut Brahman, hem de ferdi ruh yahut Atman; maddenin, daha doğrusu evrenin içinden tekamül ettiği cevherin ölümsüzlüğü; ruhun ancak bedensel bir biçime bürünüp akılla donandığında ve müteakip dönemlerde Brahma, Vişnu, Şiva vb. olarak ve insan formunda tezahür ettiğinde düşünüp isteyebileceği; ruhun bedenle birliğinin bir esirlik yahut hapislik olduğu ve insanların durumunda büyük acı ve ıstırap ürettiği; iyi veya kötü, sonuçların kaçınılmaz olarak eylemleri takip ettiği ve bunların kısmen cennette veya cehennemde karşılığının görüldüğü ve kısmen de ruhun sürekli olarak çeşitli hayvan, madde yahut daha yüksek formlara göçüyle çözülüp bir karara bağlanacağı; bu- ruh göçünün her türlü kötülüğün izahı olduğu, fakat ruhun sadece kendi fiilerinin, her ne kadar bunlar hatırlanmayan gelmiş yaşamların kestirilemeyen bir sayısı içinde vuku bulmuş olabilirlerse de, sonuçlarına katlanacağı; ve son olarak, felsefenin büyük hedefinin düşünce, his ve eyleme karşı kayıtsızlığı husule getirip kişinin basit (cevher) ruh durumuna geri dönmesini mümkün kılmasıdır.

 

Bu Sutra felsefelerinin vecizliği Gautama Myaya’nın (büyük Buda’nın dışında bir başka filozof) ifadelerinde pek iyi görülebilir. Birbiri peşi sıra tekrar; eden doğumların acı ve ıstırabından kurtuluşa şu şekilde erişilir: “İstırap, doğum, faaliyet, hata, kusur, yanlış fikirler; bunların sırasıyla (sonuncusundan başlayarak) ortadan kaldırılmasıyla tekaddüm eden (bunları önceleyen) şey de ortadan kaldırılır; daha sonra bunu nihai kurtuluş takip eder.” (M. YVilliams) Bununla ilgili bir Hindu yorumu şöyledir: “Yanlış görüşlerden tarafgirlik ve önyargı ileri gelir; bunu kötüleme, çekiştirme, haset, vehim, sarhoşluk, gurur, tamah kusurları takip eder. Bir kimse bedeniyle haksızlık, hırsızlık yapıp, gayrı meşru bedeni arzularını gerçekleştirmenin yollarını arar- haşin, hain ve iftiracı oluç, Bu erdemsiz etkinlik kusur üretir. Fakat bedenen merhametle, iyilikseverlikle hareket edip başkalarının hizmetinde olmak; sözle doğru, yararlı ve güvenilir olmak ya da Vedaları okumak; nazik, tarafsız ve saygılı olmak- bunlar erdemi vücuda getirir. O nedenle erdem ve kusur etkinlikle (karma, tam karşılığı amel) beslenir. Bu etkinlik saygın doğumlar kadar İğrenç doğumların da nedenidir. Acı ve ıstırap doğumun ayrılmaz neticesidir. Sıkıntı, eziyet, hastalık ve keder hissini ihtiva eder. Kurtuluş (karma marga) bütün bunların kesilmesidir. Aklı başında hangi insan her türlü acı ve ıstıraptan kurtulmayı İstemez?”

 

İlavesi Vaiseshika ile birlikte bu sistem maddi atomların, yüce Ruhun ve ferdi ruhların ölümsüzlüğünü vazeder. Sankhya felsefesi bu konularda daha da müsbettir ve şunları söyler: “Bir şey hiçlikten husule gelemez; varolmayan varolana dönüştürülemez.” Başka her şeyi tekamül ettiren ya da vücuda getiren bir varlığın yahut özün varolduğunu kabul eder. Bu öz ne vareden ne de varedilmiş, fakat dünya-tekamül ettiricisiyle değişik derecelerde birleşen Ruhlarla birlikte vardır. Bu fikirlerin daha sonraki Hindu teolojisinde ve felsefesinde kaydettiği gelişme ileride ele alınacaktır.

Yoga felsefesi Hindu çileciliğinin büyük bölümünün temelini oluşturur. Doğrudan yüce Varlığı kabul eder ve insan ruhunun yüce Ruh ile kusursuz birliğe ulaşacağını öğretmeye çalışır. Burada Tanrı’nın sembolü, Om hecesinin tefekkürünün faydalarının daha tam bir gelişimini buluruz. Bedeni disiplin ve oturma tarzıyla, dini vecibelere riayetle, nefesin tutulması, duyuların sınırlanması vb., vasıtasıyla zihni yoğunlaşma kolaylaştırılmakta ve çeşitli şekillerde bunlarla zahidin (veya çilecinin) yüce Varlıkla bu hayatta bile, birliğe eriştiği kabul edilmektedir.

Geri kalan en önemli felsefe sistemleri, Jaimini ve Vedanta, esas itibariyle törenlerle ilgilidir. İlkinin bir tören tanrısı haline getirildi® söylenebilir ve Vedalara sıkı sıkıya bağlıdır. Vedanta ise Upanişadlar ve onların panteizmine dayandığını ileri sürer.

 

Hinduların törenlerinin çoğu oldukça erken zamanlarda Sutra biçiminde toplanmıştır ve her okulun kendi Sutra’sı vardır. Bunlardan bazıları Manu yasaları’rıdan önceki bir döneme aittir ve günümüze ulaşmıştır. Bunlar Veda üstatları tarafından öğrencilerinin kullarına; için hazırlanmış bir tür el kitabıdırlar ve buradaki düsturların umuma teşmili ancak daha sonra tarı vuku bulmuştur. Gautama’ya izafe edilen “Kutsal Yasanın Buyrukları” Veda’yı kutsal yasanın kaynağı olarak kabülüyle başlar ve bir Brahmanın Brahmanlığa giriş dönemi ve tarzı, kerih kabul edilen şeylere dokunduktan sonra arınma törenleriyle devam eder.

 

“Yüzünü doğuya yahut kuzeye çevirerek kendisini kişisel kir ve kusurlardan arıtmalıdır Temiz bir yere oturup, sağ kolunu izlerinin arasına yerleştirerek ve elbiselerini tanrılara kurban sunarken nasılsa o şekilde düzeltir; ellerini bileklerine kadar üç veya dört kez yıkadıktan sonra, göğsü hizasındaki sudan yudum yudum içer, sonra dudaklarını iki kez kurular, ayaklarına ve başına serper, sağ eliyle baştaki boşluğa dokunur ve daha sonra başının üzerine ve göbeğine koyar.”

 

Vedaların öğrencileri her biri için on iki yıl çalışmak zorundaydılar, fakat çalışmalarını sadece tek bir Veda ile sınırlandırabilirlerdi. Veda çalışması bittikten sonra öğrenci, hane sahibi, çileci ya da ormanlarda münzevilere mahsus Brahman tarikatlarından hangisine girecekse, birini seçebilirdi. Çilecinin sadakalarla yaşaması, her türlü arzusunu sınırlaması ve kendisine zarar versin yahut iyiliği dokunsun her türlü varlığa karşı kayıtsız tavrını muhafaza etmesi gerekirdi. Münzevi ormanlarda yaşamalı, yaşamını kökler ve meyvelerle sürdürmeli, her türlü eziyete ve meşakkate göğüs gererek iradesini keskinleştirmeliydi. Tanrılara, ata ruhlarına, insanlara, orman perilerine, Rishilere (büyük Veda öğretmenlerine) tazimde bulunmalıydı. Bir köye giremeyeceği gibi, sürülmüş araziye de ayak basamazdı; elbiseleri ağaç kabuklan ve hayvan postlarından olmalıydı.

Hane sahibi için evlilik ve evlilikle ilgili törenler fevkalade önemlidir ve bir kadının seçimi ve evlilik merasimleri için ayrıntılı düsturlar vardır, bunlar evliliğin türüne göre değişir. Başka kastlarla evliliklerin neticesinde doğan çocuklar her bir durumda ayn bir kasta vücut verirler. Ufkun sekiz noktasında bulunan tanrılara, evin kapılarındaki Maruflara, evin içinde sakin olan tannlara, su sarnıcının yakınındaki akarsu ve göllere, havadaki Esire ve akşamleyin karanlıkta dolaşan ruhlara sunularla birlikte karmaşık ev içi seremonileri buyurulur. Hane sahibinin kendisi yemezden önce misafirleri, çocukları, hastalan’, kadınları, yaşlı ve zayıf durumda olanları doyurması buyurulurken ince bir nezaket gösterilir. Bir Brahmanın zor zamanlarda yaşamını muhtelif mesleklerle sürdürmesine izin verilir, fakat birçok özel mal türünü satması yasaklanmıştır.

Gautama’nın Buyruklarında kralların otoriteleri yüceltilir, fakat aynı zamanda Brahmanlar için büyük muafiyetler talep edilir; eğer yüksek tabakadan ve dini bir hüviyete sahipse, Brahman bedenen cezalandırılamaz, hapsedilemez, para cezasına çarptırılamaz, sürgün edilemez, hakaret edilemez. Doğru konuşma ve hakikatin soruşturulup tahkik edilmesi kuvvetle telkin edilir.

 

Bu buyruklardaki en ilginç bölümlerden birinde Veda’nın okunmaması gereken durumlar tafsilatlı olarak sayılır; sözgelimi, gündüzleyin fırtına tozu dumana karıştırdığında ya da geceleyin uğultusu duyulduğunda ya da köpek ve çakal sürüsünün uluması veya eşek anırması işitildiğinde, okuyucu bir arabaya veya yük hayvanına binerken, mezar yerinde, bir köyün çıkışında, gök gürleyip yağmur yağarken vb. İki kez doğan kişilerden (yani saf Alilerden) kabul edilebilecek hediyelerle ilgili özellikler de aynı derecede ilginçtir. Yiyecek maddeleri başka türlü elde edilemezse, bir Şudradan (en aşağı kast mensubu) kabul edilebilir. Bir ev sahibi içine bir saç veya böcek düşmüş yiyecekleri, keza bir inek tarafından koklanmış ya da iki kez pişirilmiş yiyecekleri de, bayağı işler de çalışan kötü karakterli çeşitli kişilerin verdiklerini de yiyemez. Yenilemeyecek hayvanların sınıflan Levliler’deki (Tevrat’ın Üçüncü Kitabı) törensel kısıtlamalardan birini hatırlatır; fakat belli şeyleri daha yüksek ya da seçkin bir sınıfa mensup kişiler için tabulaştırma İlkesine aslında dünyanın birçok yerinde rastlanabilir. Koyun, deve ve bütün tırnaklı hayvanların sütü Brahmanlara yasaklanmıştır. Oklu kirpi, tavşan, erkek domuz, İguana, gergedan, kaplumbağa dışında beş parmaklı hayvanlar yenilemez; keza ]W sıra dişli hayvanlar, aşın derecede kıllı hayvanlar, derilen çıplak hayvanlar, bütün-tırnaklı hayvanlar da, hatta neredeyse yaratıkların bütün türleri.

 

Kadınların, kocalarına karşı vazifelerine harfiyen riayet etmeleri; dillerini tutmaları, gözlerini sakınmaları ve fiillerini sınırlamaları buyurulur. Erken nişanlanmalar buyurulur. Bir insanın kovulduğu (kast dışına çıkarıldığı] suçlar, cinayet ve Brahmanlara karşı işlenen birçok suçlar ve kovulmuşlarla birlikte olma dahil, çok çeşitlidir; dolayısıyla boykot daha eski değilse bile, Brahmanizm kadar eskidir. “Bir kovulmuş olmak” der Gautama, “iki kez doğmuş olanların meşru işleriyle uğraşma hakkından mahrum edilmiş olmak demektir ve öldükten sonra erdemli işlerin ödülünden yoksun kalmaktır.”

 

Çeşitli suçlar için çok ve ağır cezalar buyurulur. Bir Brahman’ı öl- dürmüş olan kendisini aç bırakıp sıskalaştırmak ve üç kez ateşe atmalıdır ya da on iki yıl boyunca olabildiğince temiz ve iffetli kalarak, köe ancak dilenmek amacıyla girebilir, girdiğinde de yanında bir kerevet ve elinde bir kafatası taşır ve suçunu ilan eder; gündüz ayakta gece oturarak ve bir günde iki kez yıkanarak on iki yıl içinde ya da bir Brahman’ın hayatını kurtararak,, anırabilir. Brahman edebiyatının rahiplerinin kutsallığını ve dokunulmazlığını bu kadar güçlü bir şekilde koruması ve onlar için Alilerin hayatında neredeyse Roma Kilisesinin otoritesinden daha büyük ve daha kuşatıcı bir otorite talep etmesi çarpıcıdır. Alkollü içkilere dokunanlar en şiddetli cezalardan birine çarptırılır. Dolayısıyla “Böyle alkollü içki içmiş olan bir Brahman’ın ağzına kızgın alkollü sıvı dökülecektir; o öldükten sonra arınacaktır.” Günahları insan tarafından bilinmeyenlere şiddetli gizli cezalar verilmesi buyurulur. Bu düzenlemelerle tanrılara tapınmanın bilerek zayıflatıldığı sanılma- malıdır, fakat törensel kuralların ve cezaların kazandığı büyük önem doğal olarak tanrıların saygınlığını azaltmaya başlamış, buna mukabil Brahmanlarınkini yükseltmiştir. Dolayısıyla Budacılığın doğumu şaşırtıcı değildir.

 

 

Burada bu düsturlar kitabını daha sonraki Vasishtha, Baudhayana ve Apastamba diye bilinen başka kitaplarla karşılaştırmak ya da Grihya Sutraları veya özellikle ailevî törenlerle ilgili kitaplar hakkında açıklama yapmak için maalesef yerimiz yok; bu yüzden bütün Brahman edebiyatının vezinle söylenmiş hülasası niteliğinde olan ve geçmişi kimi otoritelerce i.ö. beşinci yüzyıla kadar götürülen ünlü Manu Yasalarına geçiyoruz; fakat Prof. Bühler halihazır biçimiyle yasaların i.s. ikinci yüzyıldan önce mevcut olabileceğini şüpheyle karşılamaktadır, her ne kadar esas itibariyle aynı malzemeyi içeren daha önceki versiyon lardan çıkarıldığı tartışmasız ise de. Aslında bir okulun öğretisinin tedricen genel bir yasa kitabına dönüşmesi, kökeni hakkında yapılabilecek izahların daha akla yakın olanı gibi görünmektedir. Fakat zamanla bu kitabın etrafına, tanrısal otoritesini desteklemek ve bütün Arilerin itaatini sağlamak için bir yığın efsane toplanmıştır. Manunun ilk bölümü bunun uygun bir örneğidir ve o nedenle Bühler in tercümesinden iktibas ediyoruz:

 

“Büyük bilgeler dingin bir kafayla oturmuş Manu’nun yanına vardılar, gereğince tazim ettikten sonra şöyle seslendiler:

‘Lütfet tanrısal kişi, dört ana kastın her birinin ve aradaki kastların kutsal yasalarını tam ve uygun bir düzen içinde açıkla bize.

Çünkü sadece sensin, Ey Efendi! törenleri ve ruhun bilgisini bilen, bilinemez ve kestirilemez olanın, kendi dışında hiçbir şeye muhtaç olmaksızın Varolan’ın bütün düzenini.

O ki sadece deruni uzuyla idrak olunabilen, latif, seçilemez ve başsız sonsuz olan, yaratılmış her türlü varlığı barındıran ve tasavvur edilemez olan, kendi iradesiyle aydınlığa çıkardı.

Kendi bedeninden birçok türde varlıklar vücuda getirmeyi arzu edip ilkin bir düşünceyle sulan yarattı ve içine kendi özünden koydu.

Bu öz bir altın yumurta oldu, parlaklıkça güneşe denk; onun içinde (yumurtada) kendisi Brahman olarak doğdu, bütün dünyanın atası.’ ”

Her türlü yaratığın türemesi ve yaratanın yaratıklarla ilişkileri haklında anlaşılması güç izahlardan sonra, yaratanın kendisinin bu kuralları hazırladığı ve bunları Manu’ya öğrettiği, onun da ezberden okuması için öğrencisi Bhrigu’yu görevlendirdiği bildirilir.

Anlaşılan ancak mahalli ve sınırlı bir otoritesi bulunan daha eski eserlerin büyük birikimi Manu Yasaları’nın genel bir otorite olarak tesisine ve genel din ve hukuk eğitimi veren belli bir okulun tesirinin giderek yaygınlaşmasına yol açmıştır. Hiç şüphesiz geniş bir şekilde tanınmasına katkıda bulunan bir etken kralın ve adli mercilerin vazifelerinin ve gücünün ayrıntılı bir şekilde tanımlanması ise, bir diğeri de hangi kasttan olursan bütün Alilere genel uygunluğudur. Yasaların otoritesi insanın prototipi, varlığı için kendi dışında bir şeye muhtaç olmayan Brahman’ın ofllu dolayısıyla tanrısal ye insani, çift tabiatlı Manu’nun eseri olarak takdim edilmekle yüceltilip perçinlenir. Dolayısıyla kendisine yaratılmış varlıkların Efendisi, hatta Brahman ile, yüce Ruh ile özdeş olarak yakarılır. Rig-Veda’da sık sık ona Manu Baba denir ve “beş kabilenin” yahut “insan soyunun” onun dölü olduğu söylenir. Satapatha-Brahmana’da, diğer bütün yaratıkları silip süpüren tufandan kurta- nldığı bildirilen Manu’nun tufan mitosunu daha önce zikretmiştik. Dolayısıyla o doğal olarak toplumsal ve ahlaki düzeni temsil eder ve dünyevi yönetici, göklerden esinli öğretmen ve rahip tipidir. Rig-Veda’nın birçok yerinde kurbanları zikredilir, tanrılara rahiplerin sunularını vaktiyle Manu’nunkileri kabul ettikleri gibi kabul etmeleri için yakarılır.

Manu Yasaları derlendiğinde yazının bilindiği ve önemli ölçüde kullanımda olduğu çeşitli pasajlarda açıktır ve yazı olmadıkça bellenmeleri imkânsız görünen daha önce iktibas edilen karmaşık tercümelerden de anlaşılabilir. Tasvir edilen arkaik ifadelerin ve iptidai âdetlerin sayısı daha önceki eserlere dayandığını göstermektedir ve titiz bir inceleme gelişimiyle iglili yeterli bir Fikir verebilir.

 

Manu Yasalarıyla ilgili açıklamalarda bulunurken öncelikle onların dini karakteri üzerinde durulmaktadır; fakat Batılı kafa yapısına sahip birinin bir Hindu’nun hayatının ve davranışının her ayrıntısının dini inancıyla irtibatlı olma ve onun tarafından desteklenme boyutunu ve ya keyfiyetini kavrayabilmesi güçtür. Aslında bütün hayatın dînî bir renge büründürülmesi gerektiğini vazeden Hıristiyan ideali, her ne kadar dinlerin biçimi, temeli ve doğası birbirinden çok farklı olsa da, çok sayıdaki Hindu tarafından hayata geçirilmiştir.

 

Hindu yasasının esas gözettiği, her durumda kalbin tasdikidir ve bu Manu’nun otoritesi. Veda ve Veda öğretmenleri tarafından ve kutsal kişilerin tatbikatı ve geleneğiyle desteklenir. Ödül arzusu yahut beklentisinin kendi başına övgüye değer olmadığı bildirilir, bununla beraber kabul edilir ve kullanılır; ve buyurulan dînî vecibeleri yerine getiren Kişiye ölümsüz duruma erişeceği bildirilir ve hatta bu hayatta bile bütün arzularının gerçekleşeceği vaad edilir. Sistemin kendi kendini sınırlama ve bu hayatta eylemsizlik durumuna ulaşmaya ne denli büyük bir önem verdiği şu dizelerden anlaşılır; “O insanın duyu organlarına gerçekten boyun eğdirdiği düşünülebilir, ki o herhangi bir şeyi işitirken, dokunurken ve görürken, yahut tadarken veya koklarken ne sevinir ne üzülür.” Vedaları öğrenmiş olmanın imtiyazı yahut ayrıcalığı katı bir şekilde korunur, fakat sınırlamalar muhtelif hediyelerle yumuşatılabilir. Bununla beraber şiddetli sıkıntı yahut kıtlık dönemlerinde bile, bir Veda öğretmeninin, onu kısır toprağa ekmektense bilgisiyle ölmesi yeğlenir. Vedaları bilmeyen Brahman, tahta bir fil gibi, türüyle adından başka hiçbir şeyi ortak olmayan faydasız bir şey olarak damgalanır. Hatta Vedalar ancak, kimilerinin Sofular dedikleri kimselerin boy ölçüşebileceği bir konuma yüceltilir. Dolayısıyla Veda’nın ata ruhlarının, tanrıların ve insanların ebedi gözü olduğunu ve onu anlamada insan kavrayışının yetersiz kaldığını okuruz. Ona dayandırılmayan her şey karanlığa dayanır ve ölümden sonra hiçbir ödül meydana getirmez; Veda’nın ezeli irfanı yaratılmış bütün varlıkları ayakta tutar. Sadece Vedaları bilen kraliyet otoritesine, bir hâkimin görevine ve orduların kumandanlığına ehil ve lâyıktır. Vedaların bilgisiyle kötü fiillerden hasıl olan lekeler ruhun ateşiyle yanar. Rig-Veda’yı hafızasında tutan bir Brahman, üç dünyayı yok etmiş olsa bile, suçla lekelenmez. Upanişadları inceleyip öğrenmenin yüce Ruhla birliğe ulaşmak İçin zorunlu olduğu söylenir.

 

Bu evrensel Ruh yahut Tin’in dışındaki tanrılara gelince, kralın güçlü eylemlerine öykündüğü Indra, Surya, Marullar, Yama, Varuna, Agnl vb. gibi Vedalar döneminde verilmiş olan listenin dışına nadiren çıkılır; bununla beraber bütün İçerisinde nisbeten mütevazi bir yer tutarlar, Yüce Ruh ve Brahmanik tören ve ayinler İlk planda gelir. Aslına bakılırsa panteizme doğru açık bir eğilim vardır, sık sık her şeyin evrensel Ruh Brahma’dan tezahür ettiği ve bir kez daha aynı şekilde onda kaybolacağı bildirilir. Bütün felsefeye ruh göçü öğretisi hâkimdir, aynı veya daha düşük bir varlık türü içinde ya da cehennemde yeni doğumlar kötü fiillerin neticesidir ve Yüce Ruh’da kaybolma en büyük erdemin ulvi sonucudur. Korkunç ve ürpertici ise de cehennemlerin tasviri o nedenle esaslı bir yer {tutmaz. “Kuzgunlar ve baykuşlar tarafından didiklenip kemirilme, kavurucu kumların sıcağı, kazanlarda kaynama vb.” zikredilen işkenceler arasındadır. Manu’da teolojiye hiç yer verilmez. Fakat sürekli Veda öğrenimi ve araştırmasının her yerde tembih edildiği akıldan çıkarılmamalıdır. Toplu ayinlere yahut tapınaklara bahis yoktur ya da nadiren rastlanır; ve hâkim tondan Brahmanik dinin temel taşının aile olduğunu anlayabiliriz. Brahmanların insanların ailevi hayatı üzerindeki tesiri Manu Yasalarının hazırlandığı dönemde derin ve yeterlidir.

 

Esas yahut temel kastların dört tane olduğu söylenir; Brahman, Kşatriya (Kshatriya) ya da savaşçılar, Vaisya (yahut ziraatle uğraşanlar).

Şudra ya da Köleler; (Rig-Veda’nın onuncu Kitabında olduğu gibi) bunlar Brahma’nın ağzından. Kollarından, Kasıklarmdan ve ayaklarından türemişlerdir ve her birinin ayrı vazifeleri vardır. Brahmanlar’a ayrılan veya özgülenen Vedaların öğretimi ve incelenmesi. Kendileri ve başkaları için Kurban sunma ve sadaka kabul etme; Kşatriyalara insanların Korunması, hediye verme. Kurban sunma, Vedaları inceleme ve bedensel zevklerden uzak durma; Vaisyalara davarları otlatma, hediye verme, Kurban sunma, Vedaları inceleme, ticaret ve ödünç para verme ve toprağı ekip biçme; Şudıalara ise sadece diğer üç Kasta hizmet etme görevleridir.

 

Brahmanların Kastı hepsinin üzerine yükseltilir, onlar Brahma’nın ağzından çıkmışlardır ve ilk kez doğmuşlardır. Vedaların Koruyucuları onlardır ve açıklayıp yorumlama hakkı yine onlara aittir. “Hani yaratılmış varlık geçebilir onu, ki ağzından sürekli olarak tanrılar sunulan nadir yiyecekleri ve ölülere takdim edilen sunuları yerler?” En seçkin Brahman vecibelerini harfiyen yerine getiren ve Brahman’ı tanıyan Brahmandır; aslında o yaratıcı Brahma ile aynileşir. Bütün varlıklar üzerindeki en ileri üstünlük, her şeye sahip olma iddiası onun adına ileri sürülür. Aslında sadece her şey ona bahşedilmemiş, zaten onundur, diğer ölümlülerin yaşamlarını onun iyilikseverliğine borçlu oldukları söylenir. Manu Yasalarının bazı pasajlarında, cahil olsun, bilgili olsun, hatta bayağı bir işle uğraşıyor olsa bile, bir Brahman tanrısal mertebeye yükseltilir. Manu Yasâlarını çalışan ve vecibelerini hulûsü kabile ve bihakkın yerine getiren bir Brahman’ın düşünce, söz yahut fiil günahlarıyla lekelenmeyeceği ve yedi ceddi ve soyundan yedi kuşakla birlikte, girdiği her topluluğu kutsayıp hayır ve bereket saçacağı söylenir. Krala onları öfkelendirmemesi salık verilir, çünkü bütün yaratıklar üzerindeki güçleriyle ve sihirli dualarla derhal onu ve ordusunu yok edebilecekleri ileri sürülür. Ama gene de, bir parça tutarsız bir şekilde, Brahmanlar olmaksızın Kşatriyalar yaşayamayacağı gibi, Kşatriyalar olmaksızın da Brahmanların yaşayamayacağı kabul edilir. Kişiliklerinin dokunulmaz olduğu bildirilir ve bir Brahmanı bir dayakla tehdit etme suçu cehennemde yüz yıl cezalandırılacak, tehditle kalmayıp eylemi gerçekleştiren ise bin yıl kalacaktır cehennemde. Bu sistem elbette ancak yüksek para cezalarıyla ayakta tutulabilirdi. Vedaların ezberlenip okunması ve kurbanların yerine getirilmesi ayini yöneten. Brahmana sunulan hediyelere bağlanmıştı. Onlardan vergi alınamazdı ve eğitimli bir Brahmanı açlığa terk ederek öldüren bir kralın ülkesi kıtlıkla cezalandırılacak, buna mukabil himaye ettiği bir Brahmanın erdemi işleri kralın servetini artıracak, kralın ve krallığının ömrünü uzatacaktır. Bütün bu buyruklara rağmen kendisine bir himaye sağlayamayan bir Brahman bir asker, bir çiftçi yahut bir tüccar olabilirdi.

 

Brahmanın hayatı ve çalışmaları hakkında bir miktar daha tafsilat vermeliyiz; zira bu, her ne kadar diğer Hindu kastlarına ancak kısmen uygulanabilirse de, sürekli olarak gözettikleri ve hürmet ettikleri ideali temsil eder ve günümüz din adamlarının olduğu kadar Hindu dini hayatının da ayırt edici özelliğidir. Bir Brahmanın sürdürmesi gereken çalışma döneminin uzunluğuna şaşırmamak mümkün değildir. Talebelik dokuz, on sekiz yahut otuz altı yıl, hatta bir ömür boyu sürebilir. Muhtelif hazırlık törenlerinden en önemlisi, üç çift pamuk ipliğinin sağa doğru bükülmesi ve sağ omuzdan sol kalçaya doğru vücuda çapraz indirilmesi gereken kutsal bağ yahut kurban sicimiyle yapılan görevlendirme merasimidir. Tören, talebenin boyuyla aynı uzunlukta bir sırık alınıp kutsal ateşin etrafında dururken ve dönerken güneşin tazim ve ululanmasıyla başlar, bundan sonra talebe belirlenmiş bir sıra dahilinde bekleyen her bir kişiden sıra ile sadaka ve yiyecek ister. Talebe yiyeceklerini yiyip su ile temizlendikten sonra, öğretmenin talebesine Vedaları öğretmeye başlamazdan önce bir dizi formalitenin yerine getirilmesi gerekir. Her bir dersin başında ve sonunda her zaman Om hecesi telaffuz edilir. Giriş töreninden sonra Brahman öğrencinin tanrılara, gökten esinli Rişilere, göçmüş atalara, su sunularıyla birlikte, düzenli olarak yıkanması lazımdır ve tanrıları  çizim etmesi (daha sonra “tanrıların suretine tapmak” diye açıklanacaktır) ve kutsal ateşi beslemesi gerekir. İffetli bir hayat sürmeli, et yememeli ve bütün bedeni zevklerden, danstan, şarkı söyleme ve müzik aletleri çalmaktan uzak durmalıdır, kendisini öfke, hırs, tamah, gevezelik ve cedelcilikten, oyun ve kumardan sakınmalıdır. Talebenin öğretmene karşı saygılı davranmasını sağlamaya matuf kural ve düzenlemeler oldukça ayrıntılıdır; anne baba ve yaşlılara karşı saygılı davranmaya büyük önem verilir. Annenin çocuklarının doğumunda katlandığı sıkıntı ve ıstıraba karşı evladının hizmetle geçireceği yüz yılın bile kifayet etmeyeceği bildirilir, ebeveyne ve öğretmene karşı itaat en iyi sade yahut disiplinli hayat formudur; evlat sevindirip hoşnut edecek şeylerle onların gönüllerini almalıdır, onları hoşnut ederek üç dünya kazanılır; onlara karşı vecibelerini sevsaklayanlar için bütün törenler ve ibadetler faydasızdır.

 

Bu katı kural ve düzenlemelerin ortasında hayli şaşırtıcı bir şekilde aşağıdaki özgür düşüncelerle karşılaşırız;

“İtikat sahibi olan adam en aşağı sınıfa mensup bir insandan bile, soylu bir kadın bayağı bir aileden bile saf bilgi elde edebilir.”

“Zehirden bile nektar elde edilebilir, bir çocuktan bile iyi bir öğüt, bir düşmandan bile iyi davranış dersi alınabilir, hatta kerih, pis bir maddeden altın elde edilebilir.”

“Soylu kadınlar, öğrenim, yasa bilgisi, saflık ve temizlik kuralları, işe yarar öğüt ve muhtelif sanatlar herkesten elde edilebilir.”

nihayet talebelik döneminde yeminini bozmamış olan Brahmana ölümden sonraki en yüksek makam vaad edilir, bir başka deyişle o bu dünyaya tekrar doğmayacaktır

Sonunda ulaşılan aile reisliği aşamasında Brahman kendine denk bir kadınla, yani aynı Kasttan, bedeni Kusurlardan arık, çeşitli güzel nitelikleri olan bir Kadınla evlenmelidir; fakat çok evlik tavsiye edilmese de kabul edilir; ve ilk kadın aynı Kasttan ise, sonrakiler daha aşaflı kastların her birinden alınabilir. Dördü övülen dördü yerilen sekiz farklı evlilik biçimi arasındaki temel fark çeyiz meselesi ve ilgili konulardır, en makbul evlilik gelinin ailesinin kızlarını pahalı çeyizler ve değerli taşlarla bilgili bir Brahmana verdikleri evliliktir; böyle bir kadının çocuğunun eğer övgüye değer faziletli işler yaparsa on ceddini ve soyundan on kuşağı kurtaracağı söylenir.

 

Aile reisi Brahman’ın her gün şu beş vecibeyi yerine getirmesi gerekir; (1) Vedaları okumak; (2) atalara su ve yiyecek sunulan; (3) tanrılara yakı sunusu; (4) yaşlı ebeveyni, iyi ve kötü ruhlar dahil bütün yaratıklar için, evin üzerine yahut kapının dışına pirinç taneleri serpmekten ibaret bir sunu; (5) (Brahman) misafirlere izzeti ikramda bulunmaktan ibaret, insanlar için bir sunu. Talebe, zahid ve münzeviler için en önde gelen desteği sağladığından bu sonuncusuna doğal olarak büyük önem verilirdi. Ölüler için kurbanların her yeni ayda kesilmesi gerekirdi ve bu zamanlarda bilgili Brahmanlar özellikle misafir edilirdi. Hekimler, tapınak rahipleri (bu bunların giderek artan önemine işaret etmektedir), un satıcıları, oyuncular yahut şarkıcılar, tek gözlü erkekler, kundakçılar, sarhoşlar, kumarbazlar ve ana babasını terk edenler dahil davet edilmemesi ya da uzak durulması gerekenlerin uzun bir listesi verilir. Ölmüş atalar için düzenlenen ziyafet ve kutlamalara büyük önem verilmesi öyle görülüyor W, Ariler arasında atalara tapmanın -tanrıların onuruna düzenlenen törenlerden daha önemli olduğu bildirilir- tabiata tapmaktan daha sonraki bir döneme ait olduğunu göstermektedir. Miras yasalarının temellerini sağlaması bakımından cenaze törenleri ve kurbanlar da Hindular için önem kazanmıştır. Yaşayan aile, aile mülkiyeti üzerinde ortak bir çıkara sahip ise de, su ve cenaze çöreği sunmuş olanların hepsi, birlikte, en yaşlı erkek tarafından temsil edilen bir aile teşkil ederler. Her ne kadar dini müeyyide ile yakından irtibatlı ve onun tarafından pekiştirilmiş ise de burada bu konunun tafsilatına giremeyiz.

Brahmanlar için şaşırtıcı sayıda bir günlük vecibeler ve uzak durulması gereken yasaklar listesi düzenlenmiştir ve bunun bir benzerine ancak Ferisiler arasında rastlanabilir; bununla beraber et yenmesi ayrım yapılmaksızın yasaklanmış ise de bazı durumlarda bilhassa tembih edilir.

Manu Yasalarında kadınların konumlarına gelince, bunun tam bir itaat ve boyun eğme durumu olduğu söylenebilir; koca karısıyla birlik- te yemek yemez ve yemek yerken de ona bakmaz; kadınların Vedaları tekrarlamaları ya da kendi başlarına herhangi bir dini töreni icra etmeleri yasaktır; sürekli olarak kocalarına bağımlılıklarını hissetmelidirler. Kadın kocasına neredeyse bir tanrı olarak tapmalıdır. Kocasına sadakatsiz olan kadın bir sonraki hayatta çakal olarak doğar ve hastalıklarla eziyete uğrar. Bir kadının reddedilmesi yahut boşanması (esas itibariyle) kabul edilmez; ve satılmış veya reddedilmişse bir başkasının meşru karısı olamaz. Dulların (sat/, sadık kadın anlamına gelir ve sooth‘da (=doğru) görünen kökün dişil biçimidir) yakılmasının her ne kadar uzun zamandır dillerde dolaşıyorsa da Vedalar yahut Manu Yasalarınca desteklenen bir temeli yoktur. Dulların yeniden evlenmesi zikredilir, fakat yergi ve kınamayla; iffetini koruyan bir dul cennetle ödüllendirilir. Talip seçkin ve yakışıklı ise kızların erken yaşta evlenmelerine izin verilir.

 

Hane reislerinin hediyelerde cömert olması buyurulur. “Eğer kendisinden istenirse, esirgemeksizin az da olsa her zaman bir şey versin”, veren karşılığını alır, gerek bu dünyada gerekse ölümden sonra. Doğruluk şiddetle tavsiye edilir: “konuşmasında dürüst olmayan her şeyde sahtekârdır.” Hiçbir canlıya eziyet etmeyerek hane reisi, yegane yoldaşı olan ruhi erdemini yavaş yavaş geliştirir. “Her bir doğmuş varlık biriciktir, ölümü de biriciktir; erdeminin ödülünü de, günahının cezasını da o biricikliği içinde bulur. … Azimli ve sebatkâr, nazik ve sabırlı olan kimse, acımasız, gaddar insanların dostluğundan uzak durur, canlı varlıklara zarar vermez, sürekli hep böyle yaşarak göksel mutluluğa erişir.”

 

Hayatın çileci ve münzevi dönemi Brahmanlar için varoluşlarının zirvesi mesabesindedir. Bu disiplini Brahmanın ne kadar sürdürdüğünü bilmiyoruz; fakat derisi kırışıp saçtan ağardığında ve torunlarını gördüğünde, yanma kutsal ateşi ve hâlâ yerine getirmesi icab eden kurbanlar için gerekli araç gereçleri alarak, saçlarına tokalar takıp kesilmemiş sakal ve tırnaklarıyla, evini terk ederek ormanda yaşaması hane reisine tavsiye edilir. Hâlâ Vedaları okumalı, zorluk ve sıkıntılara karşı sabırlı olmalı, herkese karşı dostça davranmalı, bütün canlı varlıklara rikkatle ve şefkatle yaklaşmalı, dingin ve sakin olmalıdır. Sadece özel türde sebzeler yemelidir; yazın ateşe maruz kalmak, açık havada yaşamak, kışın ıslak elbiseler giymek ve çok çalışmak gibi ömrün kısalmasına yardım edecek diğer işlerle birlikte riayet etmesi gereken önemli miktarda zahidâne yaşama düsturu vardır. Nihayet, sadece su ve hava ile yaşayarak, “bedeni sükuna kavuşuncaya dek” dosdoğru yürür; ve sonunda bedeninden sıyrılarak, keder ve korkudan azade, Brahma’nın dünyasına yücelir.

Kurtuluşa erememiş olan orman sakini dilenen bir çileci olur, ne sevince ne kedere aldıran, mutlak manada sessiz, her şeye kayıtsız, fakat zihni tamamen Brahma üzerine yoğunlaşmış olarak yaşar. ‘Yaşamayı arzu etmesin, ölmeyi arzu etmesin; ücretini bekleyen hizmetçi gibi takdir olunmuş zamanını beklesin.” “Sabırla katlansın kaba saba sözlere; hiç kimseyi tahkir etmesin, hiç kimsenin düşmanı olmasın. …

 

Öfkeli bir adama karşı o da öfkeyle davranmasın, onun lanetlediği yerde o onu takdis etsin.” Bunlar çileci yahut askerliğin ruhi hayatını yüceltmesinin sayısız düsturlarından birkaçıdır sadece. Tefekkür, itidal, sükünet, kanaatkarlık, tevekkül, affedicilik, dürüstlük, doğruluk, öfkeden sakınma vb. bunların bütün Brahmanlar için esas teşkil eden ahlak yasası olduğu söylenebilir.

Manu Yasalarında gösterildiği şekliyle bir kralın ve hükümetin görevlerine burada ancak kısaca değinebiliriz. Kral, Agni ve Indra’yı, Marutları, Varuna, Yama ve diğer tanrıları temsil eder; yapısı yahut iskeletinin onlardan çatıldığı kabul edilir, dolayısıyla o “insan suretinde büyük bir tanrıdır.” Onun otoritesi tanrısal bir vasfa sahiptir, o nedenle bütün yaratıkları korumalı, yasanın tecessüm etmiş hali olmalıdır. Yedi veya sekiz danışmanı bulunmalı, bunların en başta geleni bir Brahman olmalıdır. Cezalandırma onun en önde gelen aracıdır ve yasanın yegane sürdürücüsü ve muhafaza edicisidir. Bununla beraber Brahmanlara itaat etmeli ve savaşta geri çekilmemeye azimli olmalıdır. Brahmanların, ya kendileri ya da krala yardımcı sıfatıyla, yargıç olmaları gerekir. Ceza yasası şiddetiyle ve pek ender olmayan çelişik hükümleriyle mütemayizdir. Soysuzların yüksek kasttan olanlara karşı işlediği suçlar, ağır ve şiddetli bir şekilde ve çoğu kez büyük bir acımasızlıkla cezalandırılır; buna mukabil Brahmanlara yumuşak davranılır. Suçlan ne kadar ağır ya da çok olursa olsun, bir Brahman’ın hayatına kastedilemez. Şunlar “ölümcül günahlar” arasındadır: bir Brahman’ı öldürmek, alkollü içki içmek, hırsızlık yapmak, bir Guru’nun (manevi rehber) karısıyla zina etmek, bu gibi şeyleri işleyenlerle düşüp kalkmak, kendine sahte bir şekilde soylu doğum izafe etmek, bir Guru’yu asılsız bir şekilde suçlamak, Vedaları unutmak, yahut hakaret etmek, bir dostu öldürmek, yalan tanıklıkta bulunmak, ensest ve zina; fakat bu sınıflandırma ve cezalar bunların önemlerine dair oldukça kaba bir fikir verir. Birçok ceza, suçlunun suçunu gidermeye matuf kefaret olarak tasarlanır. Bir tanığın doğru konuşup konuşmadığını anlamak için ateş ve su gibi çeşitli sınama (ordeaJ] yöntemleri buyurulur. Bununla beraber, delil yahut isbat kuralları hepsi birlikte bize Brahmanların doğruyu bulup ortaya çıkartmaya matuf kusursuz bir mekanizma icad ettikleri düşüncesini uyandırmaz. Aşağıdakilere benzer ifadeler bunları daha elverişli bir ışıkta göstermek için tasarlanmamıştır. Bazı durumlarda gerçeklerin farklı olduğunu bilen birisinin din dârane bir saikle hakikatin aksi beyanda bulunması günah teşkil etmez. Her ne zaman açıklanacak şey bir Şudra, bir Vaisya, bir Kşatriyâ yahut bir Brahman’ın hayatına mal olacaksa yalan konuşulabilir. Şiddet, cebir, hırsızlık ve zina, iftira ve saldırı gibi hallerde hâkim tanıklığı inceden inceye tetkik etmemelidir. Fakat doğruyu söyleyecek bütün tanıkları, öldükten sonra ebedi mutluluk ve bu dünyada şöhret vaadiyle özendirmeli, buna mukabil yalancı tanıkların Varuna tarafından sıkıca bağlanacağı ve gelecek yüz yaşamda çaresiz ve yardımsız bırakılacağı hatırlatılmalıdır.

 

Bir kez daha kastlar meselesine dönecek olursak, Brahmanın üç doğumdan geçtiği varsayımına işaret etmemiz gerekir; ilki doğal doğumu, İkincisi alameti Munga otundan kuşak olan, görevlendirilmesi, üçüncüsü daha büyük kurbanları yerine getirmeye başlamasıdır; Kşatriyalar yahut savaşçılar ve Vaisyalar yahut ziraatte uğraşanlar sadece iki kez doğarlar, ikinci doğumları kutsal bağ ile görevlendirilmelerinde vuku bulur. Burada kast tabirinin Sanskritçe yahut öyle çok eski bir sözcük bile olmadığını hatırlamalıyız. Latince castus’dan (saf) bir Portekizce sözcüğün, soy yahut aile

anlamına casta’nın uyarlaması olduğuna inanılır. Manu Yasalarındaki sözcük varna yahut renk, daha sonraki dönemde ise doğum anlamına gelen jati yahut jat kullanılır.

Manu Yasaları, birbirine denk kastlardan doğanların babalarıyla aynı kasta mensup olduklarını düşünmeyi sürdürümüş ise de, kastların asli saflıklarından büyük ölçüde uzaklaştıklarını kabul etmek zorunda kalmıştır. O nedenle birbirine denk olmayan kastlardan doğanlara farklı isimler veriliyordu; bunlardan bazılarının vahşi tavırlı ve zalimlikten zevk duydukları bildirilir. Bunlar, Hindu hayatı yerleşikleşip çeşitlendikçe artış göstermiş olan farklı mesleklere ayrılmışlardır. Bunların bazılarının doğuştan sadece aşağı yahut bayağı görevlere uygun oldukları ve kutsal törenlere kabul edilmeye layık olmadıkları söylenir. Kast sisteminin daha sonraki gelişimine ileride değinilecektir.

Nihayet Hindu sisteminde önemli bir yer tutan ruh göçü inancının, Brahmanlar tarafından yer yüzündeki işlere ve eylemlere yön verme aracı olarak kullanılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bedenle gerçekleştirileri kötü eylemler bir sonraki hayatta cansız bir şey olarak doğmakla cezalandırılacaktı öz yahut konuşmayla işlenenler bir kuş veya bir hayvan olarak doğumu intaç edecektir, tamahkarlık, kötü düşünceler ve yanlış öğretilere bağlılık gibi akılla işlenen günahlar aşağı bir kastta yemden doğuma yol açacaktır. Bunların birçoğu için özel bir neden tasavvur etmek imkânsızdır, her ne kadar bazıları anlaşılabilir ise de, sözgelimi şunlar gibi; “haksızlıktan zevk alan insanlar et obur hayvan, hırsızlar kendi türünü yiyen hayvan; hububat çalan bir fare, et çalan bir akbaba olacaktır vs.’ Şehvetlerine düşkün insanların birbiri ardı sıra gelen korkunç cehennemlere ve acılı ölümlere, köleliğe ve zincirler içinde hapislere maruz kalacağı söylenir. Manu Yasalarının son pasoları vecibelerini yerine getiren Brahmanların yüceltilmesine ve her şeydeki Benlik ya da Ruh’un tazimine ayrılmıştır; “çünkü Benlikte evreni görüp tanıyan kimse kalbinde haksızlığa yer vermez. … Yaratılmış bütün varlıklardaki Benlikle Benliği görüp tanıyan, herkese ve her şeye karşı eşit davranır ve en yüce duruma, Brahman’a ulaşır. Manu tarafından bildirilmiş bu Buyrukları zikreden iki kez doğmuş kimse davranışlarında her zaman erdemli olacak ve arzu ettiği her duruma kavuşacaktır.”

İtiraf etmek gerekir ki Manu Yasalarında bu şekilde geliştirilmiş sistemin cezalar ya da kesin buyruklar bakımından boşluk İçermediği söylenemez. Tesirini tedrici gelişmesinde, yaradılış, yüce güç fikirleriyle, uzun zamandır geçerli olan ahlak kurallarıyla uyumluluğunda, halkamsında en yüksek entelektüel yeteneğe ve İnsanların davranışlarını en fazla etkileme gücüne sahip olanlar tarafından yayılıp desteklenmesinde aramak gerekir. Dolayısıyla kutsal Brahmanlar kastının Hind tarihinin erken dönemlerinde fevkalade bir tesir, kendisini zamanımıza kadar sürdürmeye yetecek ve iki bin yıldan fazla bir zamandır abartı ve tepkiyle ilginç Budacılık dinine vücut verecek kadar güçlü bir tesir elde ettiklerini tasavvur edebiliriz. Fakat tarafsız bir şekilde bakıldığında düsturlarının ve uyandırdığı düşüncelerin çoğunun yüceliği kabul edilse bile, genel ahlaki terakkiye çok büyük katkısının dokunduğu söylenemez. Sistem yüzyıllar boyunca toplumu bir arada tutacak kadar güçlüydü, fakat kendisini başka halkların benimsemesini, yahut bir Hindu dininden daha fazla bir şey olmasını sağlayacak kadar değildi.

 

Manu Yasalarının dışında kısaca değinmemiz gereken bir başka yasalar külliyatı vardır; muhtemelen i.s. birinci yüzyıldan kalmadır ve Darma Şastra adıyla bilinir. Hâlâ Benar Okulunda baş otoritedir. Manu Yasalarından çok daha kısa, buna mukabil ondan daha sistematiktir ve daha sonraki bir gelişme aşamasını temsil eder. Otorite kaynaklarına Püranaları ve çeşitli geleneksel ve skolastik otoriteleri de ekler. Bir ölçüde Kastlar daha da ileri götürülür ve bir Brahman’ın dördüncü karısı olarak bir Şudra’yı alması yasaklanır. Onunla artık yazı hin düzenli olarak kullanıldığı ve yazılı belgelere yasal deliller olarak başvurulduğu, madeni paranın yaygınlaştığı bir döneme ulaşmış bulunuyoruz. Aşikâr ki Budacılık doğmuş, bağlıların traşlı kafaları ve sarı elbiseleri pek iyi bilinmektedir; ayrıca Budacılara öykünerek krala da Brahmanlar için manastırlar kurması tavsiye edilmektedir.

 

Burada aşağıdaki felsefe ile Manu’nunki karşılaştırılabilir; “Her eylemin başarısı kadere ve bir insanın çabasına bağlıdır; fakat kader açık ki bir insanın daha önceki varoluş durumunda işlediği bir fiilin neticesinden başka bir şey değildir. Kimileri bütün neticeyi kaderden ya da içkin doğadan bekler; bazıları onu zamanın geçmesine bırakır; bazıları insanın kendi şahsi çabasından bekler; daha makul yargı gücüne sahip kimseler ise onu bütün bunların terkibinden umarlar.” (M. \Nilliams) Fakat düsturlarda üzerinde daha fazla durup iktibaslar yapmamızı gerektirecek kadar öz bakımından büyük bir farklılık yoktur.

 

Burada Hindistan’ın, yüzyıllar önce yekpare som kayaların içine oyulmuş ünlü taş tapınaklarına kısaca işaret etmeliyiz; bununla beraber bu tapmakların sadece Hindulara mahsus olmayıp, çoğu durumda Budacıların ve Caynacların da bu tür tapmakları kurdukları bilinmelidir. Bunların bazısı gerek mimarisi gerekse inşası bakımından şaşırtıcı bir ustalık ve maharet sergiler. Birçokları tanrıların suretleri ya da onların muhayyel macereları ile süslenmiştir. Brahman tapınaklarının büyük çoğunluğu Şiva’ya adanmıştır. En ünlüleri, Bombay limanındaki adada bulunan Elephanta’dakilerdir; bunlardan birinde devasa bir tnmurti, yahut Şiva’yı yaratıcı, koruyucu ve yok edici olmak üzere üç veçhesiyle temsil eden üç-yüzlü büst bulunur. Mizam dominyonlarındaki Ellora’da daha az bilinen birçok başka mağara vardır.

 

YAZIYI İNDİR