“Ve kum saati, dünyanın kum saati boşaldı ve yüzyılın tüm gürültüleri sustu; çılgın ve kısır çabamız bitti, yakınlarına gelince, sonsuzlukta olduğu gibi —erkeğin veya kadının, zenginin veya yoksulun, kölenin veya efendinin, mutlunun veya mutsuzun olduğu gibi- her şey sessizlik içindedir; başın ister tacın parıltısını taşısın ister basit insanların arasında kaybolsun, ister yalnızca günlerin sıkıntılarına ve alın terlerine sahip ol, ister dünya durduğu sürece ünün yüceltilsin, ister isimsiz ve unutulmuş olarak sayısız kalabalıkların içinde kaybol, ister seni kaplayan bu görkem tüm insansal betimlemeleri aşsın, ister insanlar, ne olursan ol seni yargıların en acısı, en alçaltıcısı ile vursunlar, sonsuzluk milyonlarca benzerinden her biri için olduğu gibi senin için de tek bir konuda bilgiyle donanacaktır: Yaşamının umutsuz olup olmadığı ve umutsuzsa bunu bilip bilmediğin veya bu umutsuzluğu bir korku gizi gibi, suçlu bir aşkın meyvesi gibi içine sokup sokmadığından veya umutsuz olarak ve diğerlerine nefret duyarak öfkeye kapılıp kapılmadığın konusunda. Ve eğer yaşamın yalnızca umutsuzluğu taşıyorsa gerisinin hiçbir önemi yoktur! İster zaferler isterse yenilgiler söz konusu olsun, senin için her şey kaybedilmiştir, sonsuzluk seni artık hiç içine almaz, seni hiç tanımamıştır veya daha da kötüsü seni tanırken seni kendi ben’ine, umutsuzluğun ben ine çiviler!”

 

İnsan tindir. Ama tin nedir? Tin ben’dir. Ama ben nedir? Ben, kendine bağlı olan bir ilişkidir! daha

doğrusu ben, ilişki içinde bu ilişkinin içsel yönelimidir! ben, ilişki olmayıp ilişkinin kendine dönüşüdür.

İnsan, sonsuzluk ile sonlunun, geçici ile kalıcının, özgürlük ile zorunluluğun bir sentezidir, kısaca bir

sentezdir. Sentez iki terimin ilişkisidir. Bu görüş açısından ben, hâlâ var olmamıştır.

Kadercilerin ve gerekircilerin olabilirlik nedeniyle umutsuzluğa düşmek için yeterli imgelemleri ve kendilerinde imgelemin yokluğunu keşfetmek için yeterli olabilirlikleri vardır; dar kafalıya gelince, bayağı olan ona güven verir, her şey ister iyiye gitsin ister kötüye gitsin, umutsuzluğu aynıdır. Kaderciler ve gerekirciler, yatıştırmak ve gevşetmek için, zorunluluğu ılımlılaştırmak için gerekli olabilirlikten yoksundurlar; ve onlara hafifleme olarak yardımcı olacak bu olabilirlik dar kafalıda, kafa eksikliğine karşı bir reaktifin eksikliği gibi eksiktir.

Hemen hemen her zaman biri mutlu göründüğü ve mutlu olmaktan övündüğü, ama gerçekte mutsuz olduğunda, bu kişiyi hatasından çekip çıkarmak çok zordur. Aksine bu kişi sinirlenir ve kendini iknaya çalışan kişiyi en büyük düşmanı, bir suikastçı ve bu şekilde davranarak mutluluğunu öldüren bir katil gibi görür. Neden? Ama bunun nedeni, nefis düşkünlüğünün ve tamamen bedensel olan bir ruhun tutsağı olmasıdır; yaşamanın yalnızca duyuların kategorilerini, hoş olan ve olmayanı bilmesinden ve tini, gerçeği vs. boşlamasındandır. Tin olmanın yürekliliğine, dayanıklılığına sahip olamayacak kadar nefsine düşkün olmasındandır. İnsanlar, kendini beğenmişliklerine rağmen, genelde tin olmanın, insanın olabileceği mutlak olmanın niteliği konusunda çok dar bir fikre sahiptirler; ama aralarında kuşkusuz kendilerini överler ve beğenirler.

Bilinçli umutsuza göre umutsuzluğunu bilmeyen umutsuz, gerçekten ve kurtuluştan uzaklığa olumsuz bir adım daha ekler. Umutsuzluğun kendisi de bir olumsuzluktur ve umutsuzluğun bilinmemesi de başka bir olumsuzluktur. Ama gerçeğin yolu bunların hepsinden geçer: O hâlde burada efsanenin büyüleri sona erdirmek için söylediği şey ortaya çıkar: Tüm oyunu tersten yeniden oynamak gerekir, yoksa büyü bozulmaz. Buna rağmen bu saf diyalektikte ancak bir anlamda, umutsuzluğunu bilmeyen umutsuzun, umutsuzluğun içinde kalmak için inat eden bilinçli umutsuza göre gerçekten ve kurtuluştan daha uzakta olduğunu gösterir! Çünkü diğer bir anlamda, ahlâksal diyalektikte, bilerek umutsuzluğun içinde kalan kişi kurtuluştan daha uzaktadır, çünkü umutsuzluğu daha yoğundur. Ama bilgisizlik, umutsuzluğu yok etmekten veya onu umuda çevirmekten o kadar uzaktadır ki tehlikelerin en büyüğünün biçimi bu bilgisizlik olabilir. Bilgisizlikte, umutsuz kişi bir şekilde güvencededir, ama kendi zararına karşı güvencededir, yani umutsuzluğun pençeleri arasındadır. İnsan bu bilgisizlik içinde zihin olma bilincinin en düşük seviyesindedir. Ama tam da bu bilinçsizlik umutsuzluktur ki bu, tüm zihnin sürüp gitmesi, basit bir bilgisel yaşam veya temelinin umutsuzluk olarak kaldığı üretken bir yaşam olabilir. Veremde olduğu gibi, burada da umutsuzluk en üst noktaya çıktığı ve sağlığı size çok iyi geldiği zaman durum en kötü noktadadır. Umutsuzluğunu bilmeyen umutsuzluk dünyada en sık rastlanılanıdır! evet! Dünya veya daha kesin olarak Hıristiyanlığa özgü anlamıyla dünya: Paganizm ve Hıristiyanlıktaki doğal insan, Antikçağın paganizmi veya bugünün paganizmi tam da bu tür umutsuzluğu, kendini bilmeyen umutsuzluğu oluştururlar. Gerçekten pagan, doğal insan gibi, sanki umutsuzluk bazılarının başına gelen bir kaza imiş gibi umutsuz olmaktan veya olmamaktan söz eder ve bu iki durumu birbirinden ayırt eder.

İnsanların çoğunluğunun umutsuzluklarının derinliklerine fazla inmedikleri doğru olsa da bu, hiç umutsuz olmadıklarını göstermez. Yaşamlarında tinsel bir amaç olan kişiler çok enderdir! Bunu deneyenler çoktur ve bunların içinde bu amacı terk etmeyen çok azdır! Ne tedirginliği ne de gerekleri öğrenmemiş oldukları için geri kalan her şey onlara önemsiz, hatta sonsuz derecede önemsiz gelmektedir. Aynı zamanda ruhundan kuşku duymanın ve tin olmak istemenin -onların gözünde bu bir çelişkidir ve çevrelerinin aynası bu çelişkiyi apaçık hâle getirmektedir dünya için bir zaman savurganlığı olduğu ve bunun yasalarca cezalandırılmasının gerektiği veya en azından insanlığa karşı bir ihanet ve çılgın bir yokluğun zamanını dolduran saçma bir meydan okuma olarak küçümsenmesi veya alaya alınmasının gerektiği, özrü olmayan bir savurganlık olduğu düşüncesine katlanamaz bunlar. Böylece yaşamlarının içine bir-an doğar ve maalesef bu an en iyisidir! Bu anda en azından içsel bir doğrultuya saparlar, yol onlara ıssız bir çöle götürüyormuş gibi gelir… “ve her tarafta güzel ve yeşil bir otlak bulunmaktadır”. Böylece buna kendilerini bırakırlar ve maalesef en güzel zamanları olan bu zamanı hemen unuturlar ve bu zaman sanki bir çocukmuş gibi akılarından çıkar. Bunlar üstelik papazlarca kurtuluş konusunda ikna edilmiş Hıristiyanlardır. Bilindiği gibi bu umutsuzluk en yaygın olanıdır; o kadar yaygındır ki umutsuzluğun yalnızca gençlere özgü bir şey olduğu ve yaşamın en üst noktasına ulaşmış olgun insanda hiçbir şekilde bulunmaması gerektiği yolundaki genel kanıyı tek başına açıklar. Bu, insanların çoğunun, tüm yaşamları boyunca çocukluk ve gençlik dönemlerini pek fazla aşamadıklarını görmeyen -evet görmeyen, oysa görülmeyen şeyin insanlar için söylenebilecek neredeyse en iyi şey olduğunu anlamamak daha da kötüdür- ve bu nedenle aldanan umutsuz bir görüştür: Bu yaşam, bir parça kendi üzerinde düşünce ile bezenen doğal bir yaşamdır. Hayır, umutsuzluk sadece gençlerde bulunan ve “büyürken kaybedilen yanılsama gibi” büyürken bizi terk eden bir şey değildir. Çünkü yaptıklarını düşünecek kadar aptal olsalar bile bu tam da yapamadıkları şeydir. Aksine, bir genç kadar çocuksu yanılsamalarla dolu bir sürü erkek, kadın ve yaşlı insan vardır. Aslında biri umudun, diğeri de hatıranın olmak üzere iki tür yanılsamaya maruz kalınmaktadır. Gençlerin umut yanılsaması, yaşlı insanların anı yanılsaması vardır; ama aynı zamanda yaşlı insanlar bu anı yanılsamasının kurbanı oldukları için bundan yalnızca umut biçimi taşıyan bir fikir oluştururlar. Doğal olarak onları rahatsız eden, bu fikir olmayıp oldukça gülünç olan şu fikirdir: Sözde üstün ve yanılsa-masız bir görüş açısından bakarak gençlerin yanılsamalarını küçümsemek. Gençlik, kendinin ve yaşamın olağanüstülüğünü beklerken yanılsamanın içinde yaşar; buna karşın yaşlılarda yanılsama, çoğu zaman gençliklerini anımsama biçimlerindedir. Yaşı nedeniyle yanılsamadan kurtulmuş olması gereken bir genç kız kadar düşsel yanılsamaların içinde yüzer, anı olarak da genç kızlık yıllarında çok mutlu, çok güzel olduğunu düşünür. Yaşlıların çok söz ettikleri bu geçmiş, gençlerin geleceğe dönük yanılsaması kadar büyük bir yanılsamadır; her ikisinde de yalan veya şiir vardır. Ama çok mutsuz olan bir yanlışlık da umutsuzluğun yalnızca gençlere özgü olduğunu düşünmektir. Ve genel olarak -zihnin yapısını yanlış olarak anlamaktan ve üstelik insanın yalnızca basit bir hayvansı yaratık olmayıp ayrıca bir zihin de olduğunu bilmemekten başka- inancın ve bilgeliğin yıllarla birlikte dişlerin, sakalın çıkması gibi yavaş yavaş kendiliğinden oluştuğunu düşünmek ne aptallıktır. Hayır, insanlar kaçınılmaz olarak nereye varırsa varsın ve başlarına ne gelirse gelsin, tek bir şey yazgının dışında kalır: inanç ve bilgelik.

Umutsuzluğun gerçek fikriyle birlikte ne kadar umutsuz kalınırsa, umutsuz olunmanın o kadar açık bilincine sahip olunur ve umutsuzluk da o kadar şiddetli olur. Kendini öldürmenin umutsuzluk olduğu bilinciyle, yani gerçek intihar fikriyle kendimizi öldürdüğümüz zaman, kendini öldürmenin umutsuzluk olduğunu gerçekten bilmeden kendimizi öldürdüğümüz zamana göre daha fazla umutsuzuzdur; aksine yanlış bir intihar fikriyle kendimizi öldürdüğümüz zaman bu daha az şiddetli bir umutsuzluktur. Diğer taraftan, kendimizi öldürürken kendimiz üzerindeki aydınlığa ne kadar çok kavuşmuşsak (ben’in bilinci) huzursuz ve karanlık bir ruh durumu ile kendini öldüren bir başkasına oranla, sahip olduğumuz umutsuzluk o kadar fazla şiddetlidir.

“sonlu varlığı ve sonsuz varlığı arasına sıkışan insan ‘kendi olma’ sürecini umutsuzluk içinde yaşar.”
“umutsuzluğun özü yaşamın hiçbir şey olmamasıdır.”

 

 

Søren Kierkegaard-Ölümcül Hastalık Umutsuzluk İnceleme YAZIYI İNDİR