KADININ YARATILIŞI

Dişi varoluşun gizemini ve cezbedici gücünü nasıl açıklayacağız?

Dişi cinsiyet, erkekten daha eksik olması bir yana, tam aksine eksiksizdir. Ne var ki konuşmamı bir mide zenginleştireceğim.

“En başında sadece bir cinsiyet, erkek cinsiyeti vardı – diye bildiriyor Yunanlılar. Ona her şey bahşedilmişti, bu yüzden onu yaratan tanrıların onurunu yansıtıyordu, her şey öylesine mükemmel bağışlanmıştı ki tanrılar bir şairin kimi zaman bütün gücünü şiirsel yaratışa harcadığı zamanlarda olduğu gibi bir pozisyondaydılar: Sonunda erkeği kıskanır oldular. Evet, daha da kötüsü, ondan korkuyorlardı, o tanrıların boyunduruğuna istemeden boyun eğiyordu. Nedensiz olmasına karşın cennetin tökezlemesine neden olabilir diye korkuyorlardı. Bu nedenle gemlemeye güçlerinin yetemeyebileceği bir güç istemişlerdi. Daha sonra tanrıların konseyinde kaygı ve karmaşa meydana geldi. Onların çoğu erkeğin yaratılışında çok müsrif davrandılar, bu da yüce bir şeydi; şimdi her şey riske edilmeliydi, zira her şey tehlikedeydi, bu bir öz savunmaydı. Böyle düşünüyordu tanrılar. Bir şairin düşüncesini yürürlükten kaldırması gibi onların erkeği yürürlükten kaldırması imkânsızdı. Güç kullanılarak zorlanamazdı, ya da tanrıların kendisi onu zorlayabilirlerdi, ama kesin olarak kuşkuları vardı. Erkek daha sonra esir alınmalı ve kendisininkinden daha zayıf ama yine de zorlamaya yetecek bir güçle zorlanmalıydı. Ne de muhteşem bir güç olmalıydı bu! Gereklilik, tanrılara yaratıcılıkta kendilerini aşmalarını öğretir, ne var ki. Aradılar, çok düşündüler ve buldular. Bu güç kadındı, tanrıların gözünde bile bir erkeğin yaradılışından çok daha büyük bir mucize olan yaratılış mucizesi, kendi saflıklarında birbirlerinin sırtlarını okşamalarından kendilerini alıkoyamadıkları bir keşif. Kadının, Tanrıların kendisinin bile yapabileceklerini düşünmedikleri şeyleri yapabileceğini söylemekten başka ne söylenebilir onlar adına, kadının yapabileceğini söylemekten başka ne söylenebilir? Bunu yapabilmesi için ne de mükemmel olması gerekir! Bu tanrıların entrikasıydı. Kurnaz bir ustalıkla büyüleyici kadın biçimlendirilmişti; erkeği büyülediği o an kendisini dönüştürüyor ve erkeği sonluluğun uzunluğunda esir alıyordu. Tanrıların istediği şey buydu. Tanrılar erkeği tuzağa düşürebilecek tek şey olarak tasarladıkları kendi güçleri için savaşırlarken bundan daha fazla leziz, daha zevkli, daha büyüleyici ne olabilirdi? Ve gerçekte öyleydi, zira kadın göklerde ve yerdeki en eşsiz ve en ayartıcı güçtü. Bu kıyaslamayla erkek çok eksik bir varlıktı.

“Ve tanrıların entrikası başarılı oldu. Ne var ki, her zaman başarılı olmadı. Her kuşakta bu hilenin farkına varan bazı erkekler, bireyler oluyordu. Doğru, başkalarından çok daha fazla kadınların tatlılığını algılıyorlardı, ama bütün bunların ne olduğuna dair kuşkuları da vardı. Bunlar benim cinsel istek uyandıran şeyler dediklerimdi, kendimi de onlardan biri sayıyorum; erkekler onlara baştan çıkarıcılar diye seslendi, kadının onlar için bir adı yoktu, böyle bir şey kadın için söz konusu bile değildi. Bu cinsel istek uyandıran şeyler yine de hayırlı şeylerdi. Tanrılardan daha fazla lüks içinde yaşıyorlar, zira sürekli olarak sadece ölümsüzlük yemeğinden daha değerli olan şeyler yiyor, nektardan daha leziz şeyler içiyorlar; tanrıların en kurnazca düşüncelerinin ürünü olan en ayartıcı zevkle akşam yemeği yiyorlar, sürekli olta yeminden yiyorlar. Ah, kıyas ötesi lüks! Ah, yaşamanın keyifli hali! Sürekli olta yeminden yiyorlar- ve asla yakalanmıyorlar. Öteki erkekler oturup olta yeminden yiyorlar tıpkı havyar yiyen kaba saba adamlar gibi ve yakalanıyorlar. Sadece cinsellik olta yeminin değerini biliyor, sonsuz değerini biliyor. Kadın bunu hissediyor, ve erkekle kadın arasında gizli bir anlayış var…

“Bu şekilde tanrılar kadını biçimlendiriyor, bir yaz akşamının sisi gibi narin ve göksel, bir özlem dünyası taşıyor olduğu gerçeğine karşın bir kuş kadar hafif, hafif çünkü güçlerin oyunu kadının kendine bağlı olduğu negatif ilişkinin görünmez merkezinde birleşmiş, endamı ince, kesin orantılarla belirlenmiş ve yine de güzelliğin haresiyle kabarmış, bütün ve yine de yalnızca şimdi tamamlanmış gibi, serinletici, leziz, yeni yağmış kar gibi tazeleyici, durgun saydamlıkla yüzü kızarmış, bir insanın her şeyi unutmasına neden olan bir jest gibi mutlu, tutkunun eğilimli olduğu hedef gibi yatıştırıcı, arzunun kışkırtıcısı olarak tatmin edici. Tanrıların hesaplamış olduğu şey de bu, tıpkı aynadan kendi yansısını gören insan gibi erkek kadının görüntüsüyle kendinden geçmiş, ve yine de sanki bu görüntüyle tanıdık, kendisini mükemmellikte yansıdığım gören biri gibi afallamış, hiç kuşku duymadığı bir şeyi görmüş gibi afallamış, yine de ona olmuş olması gerekeni görüyor, kendisi için gerekli olan parçayı, varoluşun bilmecesini görür gibi.”

KANITLARIN YAZARI

Hangi argümanlarla ya da araçlarla “her şeyin iyi için çalıştığını” anlayabiliyoruz—Eğer Tanrıyı seviyorsak?

Bir adam hayal edin ki, eğer mümkünse bir insanın entelektüel yeteneklerinden çok daha olağandışı ölçülerle, hikmetli derin düşüncelerle, algılamada keskinlikle, açıklamalarında netlikle donanmış olsun; bu*adamın hiçbir zaman görülmemiş ve hiçbir zaman görülmeyecek bir düşünür olduğunu hayal edin; bu adam Tanrı’nın doğası, Tanrı’nın sevgi olduğu gerçeği, bunun sonucu olarak dünyanın da en iyisi olması gerektiği ve her şeyin iyi için birlikte çalıştığı üzerine derin derin düşünmüştür. Ve kavradıklarını bütün ırkın mülkü ve gururunun nesnesi olarak kabul edilen bir kitapta açıklığa kavuşturmuştur; bu kitap bütün dillere çevrilmiş, bilimsel tartışmanın bütün özel durumlarına değinmiş, ve bu kitaptan rahipler kanıtları almıştır. Bu düşünür bugüne kadar uygun koşullarla korunmuş olan bir dünyada, o dünyayı tanımadan yaşamıştır, ki buna bilimsel araştırma için gerek vardır. Sonra önemli bir kararın sonucu olarak kederlenmiştir; farklı bir durumda ve kritik bir anda harekete geçmek zorundadır. Ve bu edim hiç beklemediği bir sonuca yol açar bu sonuç onu ve başka birçoklarını sefalete sürükler. Bu onun ediminin sonucudur — ama yine de en dürüst bir tepki sonucu yapmış olduğundan daha farklı hareket edemeyeceğine ikna olmuştur. Öyleyse burada söz konusu olan sadece talihsizlik değil, kendisinin ne kadar suçsuz olduğunu bilse dahi, ona isnat edilen suçtur. Şimdi bu onu yaralanmıştır; ama bunun aynı zamanda onun iyiliği için de olup olmayacağı konusunda ruhunda bir kuşku uyanır. Ve onun, yani düşünürün içinde bu kuşku bir anda yönünü düşünceye döner: Tanrı’nın her şeyden önce sevgi olup olmadığı — zira inananın içindeki kuşku bir başka yöne, kendisi hakkındaki endişelere yönelir. Bu nesnel ilgi bu adamın üzerinde gittikçe daha fazla güç kazanır, öyle ki sonunda kendisinin nerede olduğunu bile bilemez hale gelir. Bu durumda kendisini şahsen tanımayan bir rahibe başvurur. Zihnini tümüyle ona açar ve huzur arar. Çağıyla aynı seviyede olan ve bir tür düşünür olan rahip şimdi ona aslında en iyisinin bu olması gerektiğini ve bunun onun iyiliğine olduğunu kanıtlamalıdır; zira Tanrı sevgidir; ama çok geçmeden bu tanımadığı insanın düşünsel çelişkisinde kendi üzerine düşeni yapamayacağını anlar. Birkaç beyhude girişimin ardından rahip şöyle der: “Pekâlâ ben size sadece bir tavsiyede bulunabilirim; Tanrı sevgisi hakkında bir kitap var, onu oku, onun üzerinde çalış, eğer bu da sana yardımcı olmazsa hiç kimse sana yardım edemez.” Tanımadığı adam şöyle yanıt verir: “Bu kitabın yazarı zaten benim.”

SALDIRGAN KÖPEK

“Halk” nedir?

Eğer halkı belirli bir kimse olarak düşünmeye çalışsaydım… Roma imparatorlarından birini düşünürdüm belki de, besili, yapılı biri, can sıkıntısından patlayan, yalnızca kahkahanın şehvetli esrikliğinin peşinden koşan biri, ne de olsa zekânın ilahi hediyesi yeterince dünyevi değildir. Değişiklik olsun diye gezintiye çıkıyor, kötü olmaktan ziyade üşengeç, ama hükmetmeye yönelik olumsuz bir arzusu var. Klasik yazarları okumuş herhangi bir kimse bir Sezar’ın vakit öldürmek için neler neler icat edebileceğini bilir. Aynı şekilde halk da kendisini eğlendirmek için köpek besler. Bu köpek edebi dünyanın toplamıdır. Olur da birisi diğerine üstün gelirse, hatta belki de büyük bir adam olursa, köpek onun üzerine çullanır ve eğlence başlar. Köpek saldırır, elbisesinin uçlarını ısırıp parçalar, her tür ahlaksızca yılışıklığı yapar- ta ki halk yorulana ve artık sona ersin diyene kadar. Halkın bireyleri eşit düzeye getirmesinin bir örneğidir bu. Üstün zekâlıları ve iyileri örseler – ve köpek halkın küçümsemesine karşın köpek olarak kalır. Öyleyse herkesin eşit düzeye indirgenmesi üçüncü bir grup tarafından yapılır; var olmayan bir halk üçüncü grubun yardımıyla yapar bu indirgemeyi; ki bu grup önemsizliğinde hiçbir şeyden de düşüktür, en aşağısından da daha aşağıdadır… Halk pişman değildir, çünkü köpeğin sahibi onlar değildir — sadece katılımcı olmuşlardır. Ne köpeği herhangi birisinin üzerine saldırtırlar, ne de kaçırtırlar — doğrudan doğruya yapmazlar bunu. Kendilerine sorulsaydı şöyle cevap verirlerdi: Köpek benim değil, sahibi yok. Eğer köpek öldürülmek durumunda olsaydı şöyle derlerdi: Huysuz bir köpeğin susturulması gerçekten de iyi oldu, herkes bunu istiyordu — katılımcılar bile.

Søren Kierkegaard-Meseller İnceleme YAZIYI İNDİR