Büyük düşünür ve gerçek yaşam filozofunun dediği gibi; “eğer şapkanı yerden alırsan, dayak yiyeceksin; yerden almazsan da dayak yiyeceksin; şimdi seçim senin”, insanlar kriz anında sana başvurduklarında onları ‘rahatlatmaktan büyük zevk alıyorsun. Onları dinliyorsun ve sonra şöyle diyorsun: ‘Evet, şimdi oldukça açık bir şekilde görebiliyorum. İki olasılık var: ya yapacaksın yada yapmayacaksın. Benim samimi görüşüm ve dostça tavsiyem şudur: ister yap ister yapma, her ikisinden de pişman olacaksın. Ama başkalarıyla alay eden aslında kendisiyle alay eder. Bu yaptığın önemsiz bir iş değil; kendinle derin bir dalga geçiş; ruhunun eklemlerinin nasıl çözüldüğünün üzücü bir kanıtı. Zira hayat görüşün tek bir cümleye odaklanıyor: yalnızca ya\yada diyorum’. Eğer gerçekten ciddi olsaydın senin için yapılacak hiçbir şey olmazdı. Sana bu halinle katlanmak ve melankoli yada aptallığın aklını zayıflatmasına üzülmek gerekirdi. Hâlbuki ciddi olmadığını çok iyi bildiğimden, içimden sana acımak yerine yaşam şartlarının, bir gün boynuna ipi takıp, seni içinde gerçekten olanı açığa çıkarmaya zorlamasını, konuşma ve alaycılıkla yetinmeyecek daha şiddetli bir sınamanın başlamasını arzulamak geliyor. Sen bize yaşamın bir maskeli balo olduğunu söylüyorsun ve bu durum senin için bitmek bilmeyen bir eğlence kaynağı. Buna karşın hiç kimse seni anlamayı başaramadı. Zira senin tüm açığa vurdukların yalnızca illüzyonlar. Ancak bu şekilde nefes alabiliyor ve insanların sana baskı yapıp,nefes almanı önlememesini sağlıyorsun. Faaliyetlerin kendini gizli tutmak üzere tasarlanmışsın ve bunda başarılısın. Yüzüne anlaşılması en güç olan maskeyi takmışsın. Zira sen hiçbir şeysin ve yalnızca başkalarıyla ilişkili olarak varsın ve sen bu ilişkide olduğun şeysin.

 

Kişi ya estetik olarak yada etik olarak yaşamalıdır. Burada katı anlamda bir seçim sorunu henüz yoktur. Zira estetik olarak yaşayan kimse seçmez ve etik kendisine görünür hale geldiğinde estetiği seçen kimse, günah işleyeceği için estetik alanda yaşamaz ve yaşamı ahlaksız olarak tanımlansa dahi etik kategorisi altında yer alır.

Felsefe geçmişe, dünyanın tüm tarihsel deneyimine dönüktür. Ayrılmış unsurların daha yüksek bir birlikte nasıl bir araya geldiğini gösterir. Filozofa göre dünya tarihi sonuçlanmıştır ve o da bu tarihe arabuluculuk etmektedir. Bu yüzden çağımızda gençlerin Hıristiyanlıkla paganizm arasında arabuluculuk edebilmesi, tarihin büyük güçleriyle oynayabilmesi, buna karşın sıradan bir adama burada yaşamda ne yapması gerektiğini söyleyememesi ve kendilerinin yapması gerekenden daha iyisini bilmemesinin rahatsız edici görüntüsüyle mücadele etmek günümüzdeki olayların akışının bir parçasıdır. Bir gelecek olduğu gerçek olduğu kadar, bir ya/yada olduğu da bir gerçektir. Filozofların içinde yaşadığı zaman mutlak bir zaman değildir; yalnızca zamanın bir unsurudur ve bir filozofun meyve vermediği görüldüğünde daima kuşku duyulmalıdır; zira tıpkı doğuda kısırlığın bir utanç vesilesi sayılması gibi, bu durum da bir onursuzluk sayılmalıdır. Bu yüzden zamanın kendisi bir unsurdur ve filozof da o zamanın bir unsurudur. Çağımız da daha sonraki bir çağa tutarsız bir an olarak görünecektir ve daha sonraki bir çağın filozofu yine ona aracılık edecektir ve bu böylece sürecektir. Bu açıdan felsefe de kendi sınırları içindedir ve çağımızı mutlak zaman olarak kabul etme hatası, çağımızın felsefesinin kasıtsız bir hatası olarak görülmelidir. Ancak bu durum arabuluculuk kategorisinin önemli bir başarısızlıkla karşılaştığı ve mudak arabuluculuğun ancak tarih tamamlandığında mümkün olacağını açıkça göstermektedir. Bir başka deyişle Sistem sürekli bir oluş süreci içindedir. Ancak mutlak arabuluculuğun varlığının kabulü felsefenin koruduğu bir olgudur. Doğal olarak bu durum çok önemlidir. Zira kişinin arabuluculuğu terk etmesi spekülasyonu da terk etmesi anlamına gelmektedir, öbür yandan bunu kabul etme konusunda kuşkular vardır. Zira eğer arabuluculuk kabul edilirse, o zaman mudak seçim yoktur ve bu durumda mutlak ya/yada da yoktur. Ben bu güçlüğün kısmen iki alan arasındaki, yani düşünce ve özgürlük arasındaki karışıklığa bağlı olduğu inanıyorum. Düşünce açısından muhalefetin hiçbir önemi yoktur; diğer alana geçer ve böylelikle zıtlıklar daha yüksek bir birlikte bir araya gelir. Özgürlük için ise muhalefetin önemi vardır; zira şimdi zıt olan diğerini dışlar. Hiçbir şekilde gerçek olumlu özgürlüğü ile karıştırmıyorum; çünkü gerçek olumlu özgürlük tüm kötülükleri, sanki etkisiz bir olasılıkmış gibi, dışarıda tutar ve kendisini mükemmelleştirme tarzı gittikçe artan oranda kötülüğü kabullenme değil gittikçe artan oranda kötülüğü dışlamadır. İşte bu dışlama arabuluculuğun tam zıttıdır.

Düzenli olarak felsefenin ilgi sahasında kalan yerler, düşüncenin düzenli alanları olup, mantık, tabiat ve tarihtir. Burada gereksinim egemendir ve bu yüzden arabuluculuğun geçerliliği vardır. Mantık ve tabiat açısından bu durum kimsenin yadsıyamayacağı kadar gerçektir; ama tarih açısından bazı güçlükler vardır. Çünkü burada özgürlüğün egemen olduğu söylenir. Ancak tarihe yanlış bir bakış açısıyla bakıldığına ve güçlüğünden buradan kaynaklandığına inanıyorum. Tarih hür bireylerin hür eylemlerinin ürününden daha fazlasıdır. Birey eylem gerçekleştirir; ama bu eylem tüm varoluşu ayakta tutan şeyler düzenine girer. Sonucun ne olacağını eylemin öznesi tam olarak bilemez. Ama bu şeyler düzeni, bir anlamda, hür eylemleri hazmeder ve hepsini birlikte ebedi yasaları içinde örer. Bu yasa ise gereksinimdir ve bu gereksinim dünya tarihindeki hareketin ta kendisidir. Bu yüzden filozofun arabulucu kullanması, yani göreceli arabulucu kullanması doğru bir davranıştır. Eğer bir dünya tarihini temsil eden bir bireyi dikkate alırsam, Kutsal kitapların kendisini “izleyeceğini” söylediği “eylemleri” ile o bireyin tarihe ait olmasını sağlayan eylemleri arasında ayrım yapabilirim. İçe dönük çalışmalar olarak adlandırabileceğimiz konuda felsefenin yapacağı hiçbir şey yoktur ve bu içe dönük çalışmalar gerçek özgürlük yaşamıdır. Felsefe dışsal çalışmalara bakar ve bunu tecrit edilmiş halde değil, dünya tarihi süreci tarafından özümsenmiş ve dönüştürülmüş olarak görür. Felsefenin nesnesini oluşturan bu süreçtir ve felsefe bu süreci gereksinim kategorisi içinde ele alır. Bu yüzden her şeyin tam tersi olabileceğini gösterecek düşünceden uzak durur. Hiçbir filozofun aklına eylemleri gerçekleştiren birey için böyle bir soru olabileceğini yadsımak gelmediği halde, dünya tarihine içinde hiçbir ya/ yada sorusu olmayacaktır tarzda bakar. Bu yüzden felsefe tarihi ve tarihin kahramanlarına ilgisizlik ve uzlaştırma gözlüğüyle bakar. Çünkü tarih ve tarihin kahramanlarını gereksinim kategorisi içinde değerlendirir. Böylece insanı harekete geçirmedeki çaresizliği, her şeyin sabit olarak durmasına izin verme eğilimi sergiler. Çünkü bireyin gerçekten gereksinim yüzünden harekete geçmesini ister ve bu bir çelişkidir. Bu yüzden en mütevazı birey bile çifte var oluşa sahiptir. Ayrıca bir tarihi de vardır ve bu tarih yalnızca onun kendi hür eylemlerinin bir ürünü değildir. Ancak içe dönük çalışma kendisine aittir ve ebediyen ona ait olacaktır. Ne tarih ne de dünya tarihi bunu onun elinden alamaz. Bu gerçeklik, iyi yada kötü de, bireyi takip eder. Bu dünyada mutlak bir ya/yada hükmeder; ama burası felsefenin hiçbir işi olmayan bir dünyadır. Dönüp macera dolu yaşamını gözden geçiren bir yaşlı adamı hayal et; bundan bir arabuluculuk çıkarabilir; zira onun tarihi zamanın tarihi ile iç içe geçmiştir. Ancak kalbinin derinliklerinde hiçbir arabuluculuk bulamaz.

İşte bu dünyada sevdiklerime bırakmayı düşündüğüm hazine budur. Evet, sanki küçük oğlum şu anda beni anlayacak yaştaymış ve ben de ömrümün son saatini yaşıyormuş gibi, ona şöyle diyeceğim: sana bir zenginlik, unvan yada şeref bırakmıyorum. Ama seni tüm dünyadan daha zengin yapacak hâzinenin nerede gömülü olduğunu biliyorum. Bu hazine sana ait ve bunun için bana teşekkür etmen bile gerekmiyor; böylece ruhuna bir adama her şeyini borçlu olmaktan kaynaklanan bir zarar gelmeyecek. Bu hazine senin iç benliğinde gizli: o hazine insanı meleklerden daha yüce kılan ya/yada’dır’.

Yetenekleri ne kadar az olursa olsun, konumu ne kadar aşağıda olursa olsun, bir yaşam görüşü oluşturmaya, yaşamın anlam ve maksadını kavramsallaştırmaya gereksinimi vardır. Estetiksel olarak yaşayan bir kimse de bu gereksinimi duyar ve bütün çağlarda tüm farklı aşamalarda duyulan genel tanım şudur: kişi yaşamın tadını çıkarmalıdır. Elbette bu tanımın çok çeşitli biçimleri vardır. Zevk algılamasına göre değişir. Ama bu tanımların hepsi kişinin yaşamın tadını çıkarması gerektiği ifadesinde birleşir. Ama yaşamın tadını çıkarmak istediğini söyleyen herkes daima ya bireyin dışında veya bireyin içinde olmakla birlikte bireyin kendisi tarafından getirilmemiş bir şartı öne sürer.

Estetik alanı içindeki farklılıklar büyük olsa da, bütün aşamalar temel bir benzerliğe sahiptir: ruh buralarda ruh formunda değil, aşinalık formunda kendisini gösterir. Farklılıklar yalın zevksizlikten en yüksek entelektüel inceliğe kadar olağanüstü boyutlarda olabilir. Ama en yüksek entelektüel inceliğin ortaya çıktığı hallerde bile ruh ruh formuna değil, yetenek formuna sahiptir.Kişilik aşinalık kılığındayken ruhsal değil fiziksel forma sahiptir. Burada sağlığın en kıymetli değer olduğunu, her şeyin ona bağlı olduğunu öğreten bir yaşam görüşüne sahibiz.Güzelliğin en yüksek değer olduğu söylendiğinde, aynı görüşe biraz daha şiirsel bir ifade kazandırılmış olur. Ancak güzellik çok kırılgan bir özelliktir ve bu dünya görüşünün uygulamaya konulduğu nadiren görülür. Kısa bir süreliğine güzelliklerine çok kıymet verilen, ama sonra güzellikleri onları terk eden genç kız yada adamları sık sık görüyoruz.

Kişinin yaşamın tadını çıkarması gerektiğini öğreten, ama bunu yapmanın şartlarını bireyin dışında belirleyen yaşam görüşleriyle karşılaşıyoruz.

Kişinin yaşamın tadını çıkarması gerektiğini öğreten, bunu yapmanın şartlarını bireyin dışında belirlemekle birlikte, bireyler tarafından önerildiğini öngörmeyen yaşam görüşleriyle karşılaşıyoruz. Bu durumda kişilik genel olarak yetenek kategorisi içinde, pratik yetenek, ticarî yetenek, matematik yeteneği, şiir yeteneği, sanat yeteneği, felsefî yetenek olarak sunulmaktadır. Yaşamda tatmin ve zevk işte bu yeteneğin geliştirilmesinde aranmaktadır. Halbuki kişi yeteneğinin gündelik halinde kalmayabilir; onu her şekilde geliştirebilir. Ama yaşamdaki tatminin şartı bu yeteneğin kendisidir ve bu şart birey tarafından öne sürülmemiştir. Bu yaşam görüşüne sahip kimseler sıklıkla bitmek bilmeyen aktiflikleriyle sürekli olarak senin aşağılamanın nesnesi olmaya alışmış kişiler arasından çıkar. Sen kendinin estetiksel bir yaşam sürdüğünü düşünüyorsun ama bunu onlara hiçbir şekilde itiraf etmeyeceksin. Senin yaşamın tadını çıkarma konusunda farklı bir görüşün olduğu yadsınamaz; ama sana göre bu temel unsur değildir. Temel unsur kişinin yaşamın tadını çıkarmak istemesidir. Senin yaşamın onların yaşamından kat kat üstün; ama onların yaşamı da seninkinden kat kat masumdur.

Kişi kendisini estetik olarak değerlendirdiğinde, kendi benliğinin bir çok yönden içe doğru belirlenmiş çoklu yoğunluk olarak bilincine varır; ancak bütün içsel çeşitliliğine rağmen kişi hâlâ kendi mizacına sahiptir. Her şeyin doğru bir şekilde aydınlığa çıktığı kadar tatmin isteme hakkına sahiptir. Bu kişinin ruhu tıpkı ilkbaharda her türlü bitkinin fışkırdığı, hepsinin de eşit ölçüde gelişme ve yayılma hakkına sahip olduğu toprak gibidir. Kişinin benliği işte bu çeşidilik içinde gizlidir ve bundan daha yüksek bir benliğe sahip değildir. Şimdi eğer bu kişi sıklıkla söz ettiğin estetik ciddiyet ve küçük dünyevî bilgeliğe sahipse, her şeyin eşit olarak gelişmesinin imkansız olduğunu görecektir. Bu yüzden seçecektir ve bu seçimiyle karar verdiği göreceli bir fark oluşturacaktır. Şimdi bir kimsenin etikle temas kurmaksızın yaşayabileceğini varsayalım; bu durumda ne diyebilecektir: ‘İçimde bir Don Juan,bir Faust, bir hırsızlık çetesi reisi var; şimdi estetik ciddiyet benim kesin bir şey haline gelmemi gerektirdiği için bu özelliği geliştireceğim; içime ekilen tohumların tamamen gelişmesine izin vereceğim”. Estetiksel olarak kişiliğe ve gelişimine bu şekilde bakılması tamamen doğrudur. Buradan estetik gelişmenin ne anlama geldiğini görebilirsin: tıpkı bir bitkinin gelişimi gibidir ve bireyin dönüştüğü şey onun gündelik halidir. Kişiliği etiksel olarak gören birisi için, ta başından mutlak bir fark, yani iyi ile kötü arasındaki fark ortadadır ve eğer kişi iyiden çok kötü bulursa, bunun anlamı öne çıkacak olanın kötü olduğu değil, bastırılması gerekenin kötü olduğudur. Böylelikle iyinin öne çıkması sağlanacaktır. Bu yüzden birey etiksel olarak geliştiğinde, içindeki estetiğe dizginleri vermiş olsa dahi (zira onun için estetik artık yalnızca estetik olarak yaşayandan başka bir şeydir), olması gereken hale dönüşür ve estetik tahtından indirilmiştir.Fark ile ayırt edilmeyip, evrenselle yetinmek çok fazla etik cesaret ister. Yalnızca estetik olarak yaşayan herkesin gizli bir umutsuzluk korkusu vardır. Çünkü umutsuzluğun ortaya çıkardığının evrensel olduğunu gayet iyi bilir. Aynı zamanda yaşamının farka dayandığını da bilmektedir. Birey ne kadar yüksekte durursa, farklılıkları o kadar azaltır veya bunlar konusundaki umutsuzluğu o kadar çabuk biter. Ama yine de hiçbir zaman uzaklaştırmayacağı ve yaşamının üzerine bina edildiği bir farkı koruyacaktır.

En basit fikirlilerin bile kendi estetik farklılıklarını ne kadar önemsiz olursa olsun hayret verici bir kendine güvenle keşfedebildiklerini görmek şaşırtıcıdır ve kişinin yaşamının çilelerinden birisi hangi farkın öbürüne göre daha önemli olduğu konusundaki aptalca tartışmadır. Estetik akıllar ayrıca umutsuzluktan duydukları hoşnutsuzluğu, bunun bir mola verme olduğunu söyleyerek gösterirler. Bu ifade kişinin yaşamının gelişiminin gündeminin gerekli bir açılımından oluştuğunu sanması nedeniyle, oldukça doğrudur. Eğer böyle olmasaydı, umutsuzluk bir mola değil şekil değiştirme olacaktı. Yalnızca belli bir şey üstünde umutsuzluğa düşen kişi mola verir, ama bu yalnızca tam olarak umutsuzluğa düşmemesi nedeniyledir. Estetikçiler ayrıca her bir tekil bireyin estetik kategoriler altında yaşadığını gördükleri sürece yaşamın eğlenceli çeşitliliğini kaybedeceklerinden korkarlar. Yine bu da bir yanlış anlamadır. Kuşkusuz bir dizi katı ahlakçı teorilerce beslenmektedir. Umutsuzlukta hiçbir şey yok edilmez; kişinin estetik niteliklerinin tamamı kalır; yalnızca bu nitelikler tali hale gelir ve bu nedenden dolayı korunur. Evet, kişinin estetikte yaşadığı gibi yaşamadığı doğrudur; ancak bunun sonucu estetiği kaybetmek değildir. Kişinin bu durumda estetiği başka bir şekilde kullandığı doğrudur; ama bunun anlamı estetiğin ortadan kalması değildir. Bütün estetikçiler, yüksek estetik yaşayanın çoktan harekete geçmiş olmasına rağmen, keyfî olarak durdurulduğu kuşkusuna ulaşırlar; çünkü fark ne kadar büyük olursa olsun, yine de görecelidir. Ve estetikçinin kendisi de yaşamına anlam veren farkın geçici olduğunu itiraf ettiği, ama yine de o farka sahip olduğu sürece hayattan zevk almanın en güzel yolunun bu olduğunu ilave ettiği zaman, bu durum gerçekten de belli bir rahatlık zevkine aşık olmuş, çok yüksek bir tavanı olmayan korkaklıktan ibarettir ve insanoğluna yakışmaz. Bu sanki er yada geç ortaya çıkacak bir yanlış anlamaya dayalı bir ilişkiden zevk alan, ama bu durumu itiraf edecek yada kabul edecek cesareti olmayan, bu ilişkiden mümkün olduğu kadar uzun süre zevk almaya bakan kişinin durumu gibidir. Ancak senin durumun böyle değildir. Sen bu yanlış anlamayı kabul eden, ilişkiyi bozan, ama bu ilişkiden sonsuza kadar ayrılmak isteyen kişi gibisin.

Estetik görüş ayrıca kişisel varoluşu çevresiyle ilişkili olarak ele alır ve bunun birey üzerindeki etkisinin yansıması zevktir. Ama zevkin kişisel varoluşla ilgili estetik ifadesi ruh halidir. Çünkü bir kimse bir ruh hali içindedir; ancak bu içindelik yalnızca gölgeli bir tarzdadır. Estetik olarak yaşayan bir kimse o ruh halinin içine tamamen girmek ister; kendisini tam anlamıyla o halin içinde gizlemek ister. Böylece içinde ona uyum sağlamayacak hiçbir şey kalmaz; çünkü kalacak her şey rahatsızlık verir; onu sürekli engelleyecek bir süreklilik unsuru oluşturur. Bireyin kişisel varlığı ruh haline ne kadar çok dalarsa, birey o kadar ana aittir ve yine bu durum estetik varoluşun en yeterli ifadesidir: estetik varoluş anda mevcuttur. Böylece estetiksel olarak yaşayan bireyin devasa gelgideri ortaya çıktı. Etiksel olarak yaşayan kişi de ruh halini bilir; ancak onun için ruh hali en önemli şey değildir. Çünkü kendisini sonsuz olarak seçtiği için, kendisinin altında yatan ruh halini görür. Ruh haline uymayan kalan kısım ise o kişi için en önemli olan sürekliliğin ta kendisidir. Etiksel olarak yaşayan kişi bir yaşam hafızasına sahip iken, estetiksel olarak yaşayan kişide bu hafıza kesinlikle yoktur. Etiksel olarak yaşayan kişi ruh halini yok etmez, onu bir anlığına sahiplenir, ama bu an onu anda yaşamaktan kurtarır; ona arzusunun sahibi olma ustalığı kazandırır. Çünkü arzuda ustalık arzuyu yok etmek yada onu tamamen terk etmekten çok anı belirlemekten oluşur. İstediğin zevki ele al, sırrına, gücüne bak; anda mudak olarak kapsanmaktan oluştuğunu göreceksin. Şu bir gerçek ki; insanların tek yolun ondan tamamen uzak olduğunu söylediklerini duyarsın. Bu, çok yanlış bir yoldur ve ancak bir süreliğine başarı getirir. Kumar bağımlısı olmuş bir kişiyi ele al. Arzu bütün tutkularıyla kabarmış, sanki bu arzu tatmin edilmezse kişinin hayatı bitecekmiş gibidir. Eğer bu kişi kendisine ‘Şimdi değil, bir saat sonra’ derse iyileşir. Bu bir saat onu kurtaran sürekliliktir. Estetik olarak yaşayan kimse için ruh hali daima dışmerkezlidir; çünkü merkezi kenardadır. Kişisel varlığın merkezi kendi içindedir ve kendisine sahip olmayan kimse dışmerkezlidir. Ancak etik olarak yaşayan kimsenin ruh hali merkezileşmiştir; kişi kendisi ruh halinin içinde değildir; ruh halinin kendisi de değildir; ruh halinin sahibidir ve ruh hali ondadır. Yaşamı ruh halinden yoksun değildir; aksine bütün bir ruh haline sahiptir; ancak bu ruh hali kazanılmıştır. Bu ruh hali sükunet olarak adlandırılabilir; ama hiçbir şekilde estetik bir ruh hali değildir ve hiç kimse onu tabiatı yoluyla veya gündelik olarak kazanamaz.

Şimdi sonsuz olarak kendisini seçmiş olan kimse şöyle diyebilir: ‘Şimdi kendime sahibim, daha fazla hiçbir şey istemiyorum ve tüm dünyanın değişikliklerine şu gururlu düşünceyle karşı çıkıyorum: ben benim!’ Asla olmaz! Kendisini bu şekilde ifade eden kimseler doğru yoldan saptıklarını kolaylıkla görebilir. Buradaki temel hata onun dar anlamda kendisini seçmiş olmasında değildir; kendisini seçmiş olabilir; ama bunu kendi dışında yapmıştır. Neyi seçmesi gerektiğini oldukça soyut olarak anlamış ve kendi somutluğu içinde bunu kavramayı başaramamıştır. Böylelikle kişi kendisini seçmemiş ve seçim içinde kendi içinde kalmış, kendisini kendisiyle örtmemiştir. Kendisini özgürlüğü yoluyla değil, ihtiyacı yoluyla seçmiştir. Boşuna etik seçeneği estetik olarak seçmiştir. Ortaya çıkan sonuç ne kadar anlamlıysa, sahte yollar o kadar tehlikelidir. Burada da korkunç bir sahte yol görünmektedir. Birey bir kez kendisini ebedi geçerliliği içinde kavrarsa, bu kavrayış onu her yönüyle kuşatır. Geçici ortadan kaybolur. İlk başta bu durum onu tarif edilemez bir mutlulukla doldurur ve mutlak bir güven duygusu verir. Sonra eğer tek yanlı bakmaya başlarsa, geçici, istekleri için bastırmaya başlar. Bu istekler reddedilir. Geçicinin sunabileceği şey az yada çok burada kendisini göstermektedir ve kişi için ebediyen sahip olduklarına kıyasla çok önemsizdir. Her şey onun için az kalır; kişi sanki ebediyete vaktinden önce ulaşmış gibidir. Tefekkürde kaybolur, kendisini seyreder; ancak bu seyir vakti dolduramaz. O zaman kişiye zaman, yani geçicilik onun mahvoluşu gibi görünür; kişi mükemmel bir yaşam biçimi talep eder ve burada yine zevke eşlik eden yorgunluğa benzer bir bitkinlik ortaya çıkar. Bu uyuşukluk kişiyi öylesine uğursuzca kapsar ki, tek çıkış yolu intihar gibi görünür. Hiçbir güç benliğini kişiden koparamaz, bunu yapabilecek tek güç zamandır. Ama zaman da aslında benliğini ondan koparamaz, yalnızca kontrol altında tutar ve kişiyi geciktirir. Kendisini kavradığı manevî kucaklayıcılığı geciktirir. Kendisini seçmemiştir; tıpkı Narcissus gibi o da kendisine aşık olmuştur. Böyle bir durumun intiharla sonuçlanması pek nadir bir olay değildir.

Bir kimse etik yapıyı yaşamına ne kadar derin aşılarsa, her an görevden söz etme, her an görevi yerine getirme kaygısını, her an başkalarına görevinin ne olduğunu açıklama gereksinimini o kadar az hisseder.

Eğitimde önemli olan çocuğun şu yada bunu öğrenmesi değil, ruhunun olgunlaşması, enerjisinin yükselmesidir. Sen çoğu zaman iyi bir akla sahip olmanın ne kadar şahane bir şey olduğundan söz edersin. Aklın önemini kim yadsıyabilir? Bir adama enerji, tutku ver, her şeye sahip demektir.

Dostluğun mutlak şartı, yaşam görüşünde tam uzlaşmadır. Eğer bu uzlaşma varsa, dostluğu muğlak duygulara yada açıklanamayan sempatilere dayandırma eğilimi gösterilmeyecektir. Bunun sonucu olarak da, kişi bir gün dostu olması ertesi gün olmaması gibi gülünç gitgeller yaşamayacaktır. Kişi açıklanamayan sempatiye gereği kadar değer verecektir. Çünkü kişi bir yaşam görüşünü paylaştığı herkes ile dar anlamda dost olamaz; ama gizemli yollarla duyulan sempati de dostluğun temeli olamaz. Gerçek dostluk daima bilinçli olmayı gerektirir ve bu da düşüncesizce bir tutkuya düşmekten kurtarır. Bireyin (dostuyla) birleşmesi gereken yaşam görüşü mutlaka olumlu bir yaşam görüşü olmalıdır. Dostum ve ben böyle bir olumlu ortak görüşe sahibiz. Bu yüzden birbirimize baktığımızda Augurlar gibi gülmeyiz, ciddi oluruz. Augurların ortak yaşam görüşleri olumsuz olduğu için, birbirlerine gülmeleri normaldi. Sen de bunu gayet iyi biliyorsun. Çünkü senin romantik dileklerinden birisi ‘her şeye birlikte gülebileceğin nazik bir ruh bulmak’tı ve ‘kişiyi yaşam hakkında neredeyse kaygılı hale getiren ve pratik olarak hiç kimsenin ne kadar acı olduğunu fark etmediği korkunç şey, mizah duygusunu koruyup her şeye gülebilmeyi bilenlerin son derece nadir olmasıdır’. Eğer isteğin karşılanmamışsa, bunu en iyi nasıl gerçekleştireceğini biliyorsun; çünkü ‘bu durum yalnızca bir kimsenin gülmesi gerektiği, bu kimsenin de gerçek kötümser olacağı, bu tür kimselerin daha fâzla bulunmasının dünyanın tamamen perişan halde olmadığının kanıtı olacağı fikrine uygundur’. Şimdi zihnin tam kapasite çalışıyor ve hiçbir sınır tanımıyor. Hatta ‘gülmenin yaşamla gerçekten alay etmenin yalnızca kusurlu bir ifadesi’ olduğunu düşünüyorsun. ‘Çünkü mükemmel olması için düzenli olarak ciddî olması gerekir. Ancak en derin gerçek üzerinde düşünen kimse hayalci değil, kuşkucu olduğunda yaşamla en mükemmel şekilde alay edilmiş olur. Ancak bu akıl alacak bir durum değildir. Zira hiç kimse olumlu gerçek üzerinde kuşkucu kadar mükemmel düşünemez. Bunun tek istisnası kendisinin de buna inanmamalısıdır. Eğer kişi ikiyüzlü olsaydı, onunla alay edilecekti. Eğer kişi, belki de hakkında kuşku duyduğuna inanmak isteyen bir kuşkucu olsaydı, alay tamamen objektif olacak, varoluş o kişi aracılığıyla kendisiyle alay ediyor olacaktı. Bu kişi her şeyi açıklayacak bir doktrin üzerinde düşünüyor alacaktı ve bütün insan soyu bu doktrine sığınacaktı. Ancak bu doktrin kendi kurucusunu açıklayamazdı. Eğer bir kimse kendi deliliğini gizleyecek kadar zeki olsaydı, tüm dünyayı deli edebilirdi’. Eğer yaşama böyle bakarsan, ortak bir yaşam görüşünü paylaşacağın bir dost bulmanın ne kadar güç olacağını görüyorsun. Yada belki de bazen sözünü ettiğin gizemli Symparanekromenoi cemiyetinde böyle dostlar buldun. Sizin kendi deliliğini nasıl saklayacağını bilecek kadar zeki olması nedeniyle birbirine saygı duyan dostlar cemiyeti olma olasılığınız var mı?Bu yüzden dostluk olumlu bir yaşam görüşü gerektirir. Ancak olumlu yaşam görüşü, etik bir faktör içermediği sürece olası değildir. Çağımızda içinde etiğe yer bulunmayan bir sisteme sahip insanlarla sık sık karşılaştığımız bir gerçektir. İsterse on kat daha fazla sisteme sahip olsunlar, bu kişilerin bir yaşam görüşü yoktur. Çağımızda bur tür bir fenomeni kolayca açıklamak mümkündür; çünkü bu fenomen bir çok yönden tepe taklak olmuştur. Bir kimsenin daha küçük sırlara alıştırılmadan büyük sırlara dalmasındaki durum gibidir. Bu nedenle yaşam görüşünün içindeki etik faktör gerçekten de dostluğun başlangıç noktasıdır ve ancak kişi dostluğu bu şekilde gördüğünde, dostluk gerçeklik ve güzellik kazanır. Eğer bir kimse sempatiyi gizemli bir şey olarak görmekten memnunsa, dostluğun en tam ifadesi, aralarındaki dayanışmanın son derece içten olması yüzünden, birinin ölümü halinde diğeri de ölen muhabbet kuşları arasındaki ilişkisidir. Yine de tabiatta güzel görünen böyle bir ilişki, ruhlar dünyasında çirkindir. Dostluğu oluşturan yaşam görüşündeki birliktir. Eğer bu birlik varsa, dostluk, dostun ölümü halinde bile sürer; çünkü biçim değiştiren ölen dost, diğerinde yaşamını sürdürür. Eğer bu birlik sona ererse, dostlar yaşamaya sürse bile dostluk biter.Dostluğa bu şekilde bakan kimse, etik olarak ve dolaysıyla etiğin güzelliği ışığında bakıyor demektir. Böylelikle dostluk güzellik ve önem kazanır. Sana karşı beni destekleyecek otoriter kaynak belirtmem gerekir mi? Peki tamam! Aristo dostluğu nasıl anlıyordu? Dostluğu tüm etik yaşam görüşünün başlangıç noktası yapmamış mıydı? Aristo dostluğa ilişkin olarak adalet kavramlarının son derece geniş olduğunu, bu yüzden dostluk ve adaletin aynı anlama geldiğini söylemektedir. Bu yüzden adalet kavramını dosduk fikrine dayandırmaktadır. Bunun sonucu olarak onun kategorisi, bir anlamda hakkı göreve, soyut bir kategoriye dayandıran modern görüşten daha mükemmeldir. Buradan Devlet fikrinin en yüksek fikir haline dönüştüğü görülmektedir; ama işte bu, Aristo’nun kategorisini kusurlu hale getirmektedir.

Dostluğa etik olarak bakan kişi, onu görev olarak görür. Bu yüzden bir dosta sahip olmanın herkesin görevi olduğunu söyleyebilirim. Ancak aynı anda etiği hem dostlukta hem de daha önce açıklanan her şeyde yansıtan ve ayrıca etik ile estetik arasındaki farkı keskin bir şekilde ifade eden başka bir tanımlamayı kullanacağım: ‘Açıklanmak her insanın görevidir. Kutsal Kitap bize ‘bir kez ölmek, sonra da (her şeyin açıklanacağı zamanda) yargılanmak… İnsanların kaderi’dir. Etikçi der ki, insanın açıklanması yaşamın anlamı ve hakikatidir. Bu yüzden eğer açıklanmazsa, bu açıklama ceza biçiminde olacaktır. Öbür yandan estetikçi hakikate anlam vermek istemez; sonsuza kadar gizli kalır. Çünkü ne kadar sık ve ne kadar çok kendisini dünyaya terk ederse, kendisini açıklaması o kadar eksik olur. Daima sakladığı bir şey vardır; eğer kendisini tamamen açıklasa, bunu etik olarak yapıyor olacaktır. Ama bu şekilde saklambaç oynamak, daima intikamını alır. Bunu elbette kişiyi kendisine de bir gizem haline dönüştürerek yapar. Bu yüzden tüm mistikler hakikadn kişinin açıklanması talebini tanımadığı için, başka hiç kimsenin bilmediği güçlükler ve sınamalarla karşılaşırlar. Sanki oldukça başka bir dünyayı keşfetmiş, sanki mizaçları kendi içinde bir kopya elde etmiş gibidir. Hakikat ile mücadele etmeyen kişi, onun hayaletiyle yetinmek zorunda kalır.

Ortaçağda bu konu farklı şekilde ele alınırdı. Kişi yaşamının gelişimini aniden yarıda keser ve bir manastıra kapanırdı. Yanlış olan, manastıra kapanmak değil, bu adımla ilişkili hatalı anlayıştır. Kendi adıma söylemem gerekirse, bu kararı veren kişiyle gayet güzel uzlaşabilirim. Gerçekten de bu adımda oldukça çekici bir şeyler görüyorum. Ancak öbür yandan bu adımı atandan bunun ne anlama geldiğini açıkça bildiğinden emin olmasını isterim. Ortaçağda manastırı seçmenin sıradan olmayanı seçmek ve sıra dışı bir kişi haline gelmek olduğu düşünülürdü. Kişi manastırın tepesinden aşağıya, sıradan insanlara, gururla ve neredeyse şefkatle bakardı. Elbette böylesine makul bir bedelle sıra dışı bir adam haline gelmenin mümkün olduğu bu dönemde, insanların manastıra akın etmesi şaşırtıcı değildir. Ancak tanrılar sıradan olmamayı ucuza satmaz. Eğer yaşamdan inzivaya çekilenler kendileri ve başkalarına karşı dürüst ve samimi olsalardı, eğer insanoğlunu başka her şeyden çok sevselerdi, eğer bunda yatan tüm güzelliği tutkuyla hissetselerdi, eğer kalpleri insanlığa karşı gerçek, derin duyguyu tanımamış olsaydı, belki o zaman yine manastırın yalnızlığına çekilebilirlerdi. Ama o zaman, kendilerinin diğerlerinden daha az mükemmel olmaları hali hariç, sıra dışı bir adam haline geldiklerini aptalcasına düşünmeyeceklerdi. Sıradana yukarıdan şefkade bakmayacaklar, onlara sempati ile bakacaklardı. Onların, kendilerinin yapamadığı şekilde, güzeli ve yüceyi mükemmelleştirmede başarılı olmalarından dolayı, muduluk duyacaklardı.Çağımızda manastır yaşamının değeri azaldı; bu yüzden tüm varoluşla, tüm evrensel insanla açıkça ilişkilerini koparan birisini görmek çok nadir bir olay. Öbür yandan eğer bir kimse insanlar hakkında biraz bilgi sahibi ise, zaman zaman manastır teorisini gayet canlı bir şekilde akla getiren bireysel bir sapkınlıkla karşılaşması mümkündür. Kayıtlara geçmesi için, şimdi sıradan bir adama ilişkin kendi görüşümü açıklayacağım. Gerçek anlamda sıra dışı adam gerçekten sıradan olan adamdır. Bir birey, yaşamında evrensel insanı ne kadar çok gerçekleştirebilirse, o kadar sıra dışıdır. Evrenselliği ne kadar az üsdenirse, mükemmelliği de o kadar azdır. (Bu durumda da) sıra dışı olabilir, ama bu sıra dışılık iyi anlamda değildir.Bu yüzden herkese yüklenen görevini -kendi bireysel yaşamında evrensel insanı ifade etme görevini- gerçekleştirmek isteyen bir kişi, güçlüklerle boğuşacaktır. Peki evrenselin bir kısmını kendi yaşamında gerçekleştiremiyorsa, ne yapacaktır? Eğer manastır teorisi yada ona oldukça benzeyen bir estetik görüş aklını karıştırırsa, mutlu olacaktır. Çünkü daha başından itibaren tüm yönleriyle kendisinin bir istisna, sıra dışı bir kişi olduğunu hisseder. Bu durum onu gururlandırır; kanadında bir kızıl tüy gördüğünde, başka hiçbir bülbülde olmadığı için gururlanan bülbül kadar çocuklaşır. Peki öbür yandan bu kişinin ruhu evrensel aşkıyla asilleşse, insanın bu dünyadaki varoluşunu sevse, o zaman ne yapacaktır?

Öncelikle bunun ne kadar doğru olduğu konusunda düşünecektir. Bu kusur için kendisini suçlayabilir yada gayet masumca sahiplenebilir. Ama her iki halde de evrenseli gerçekleştiremediği gerçeği ortada duracaktır. Eğer insanlar genel olarak kendilerinin daha canlı şekilde bilincine varmış olsalardı, o zaman belki de bir çoğu aynı sonuca ulaşacaktı. Bu kişi ayrıca tembellik ve korkaklığın insanı, bunun doğru olmasını istemeye iteceğini bilecek ve evrenseli özgüne dönüştürerek ve evrensele ilişkin soyut bir olasılığı koruyarak, bunun hiçbir sonuç doğurmayacak bir şeye dönüştürülmesi zahmetine katlanacaktır. Çünkü böyle bir yerde evrensel bulunmaz ve özgünde evrenseli veya yalnızca özgünü görmek bana, benim bilincimin enerjisine, bağlıdır.Belki de böyle düşünme ona yeterli gelmeyecek ve deneme yapma riskini alacaktır. Deneyin de onu aynı sonuca götürmesi halinde, gerçeğin kendi üzerinde daha empatik izlenim bırakacağını ve eğer kendisine iyilik etmek istiyorsa, her zamankinden daha çok inildemesine yol açacağı için, bu denemeyi tamamen terk etmesinin daha iyi olacağını fark edecektir. Özgün olan hiçbir şeyin evrensel olmadığının farkına varacaktır. O zaman kendisini kandırmamak için, özgünü evrensele dönüştürecektir; özgünde evrenselin daha çok varolduğunu görecektir; çünkü özgün onun için evrenseldir. Özgünün yardımına koşacak ve ona da evrensel gibi önem verecektir. Sonra deneyin başarısız olduğuna dikkat edecek, her şeyi ayarlayarak kendisini yaralayanın özgün değil evrensel olmasını sağlayacaktır. Aklının karışmaması için kendisini dikkatle özleyecek, böylece özgünün onu yaralamaya gelmesine izin vermeyecektir. Çünkü özgün çok hafif yaralayacak ve kişi kendisini o hafif yarayı almak için aşırı derecede baskı yapan bir tarzda sevecektir. Evrenseli ise, bu işten yarasız kurtulmak için, özgünle değiştirmek isteyecek kadar aşırı bir samimiyet le sevmektedir. Özgünün güçsüz reaksiyonuna gülmemek için ihtiyadı davranacaktır; özgün kendisini zorlasa da, meseleye sorumsuzca bakmamak için özen gösterecektir; özgünün onun için, kendi içinde duyduğundan daha büyük bir dost olduğu yönünde tuhaf bir yanlış anlayışın onu oyalamasına izin vermeyecektir. Böyle yapmakla, sakin bir şekilde acıyı karşılamaya gidecektir. Bilinci ne kadar sarsılsa da, asla vazgeçmeyecektir. Buna göre evrenseli gerçekleştirmemesi, tam da bu kişinin istediği şeydir; o zaman bir anlamda, eğer kendisi yüce gönüllü birisiyle, bu durum onu memnun edecektir. Sonra da şöyle diyecektir: mümkün olan en olumsuz şartlar altında savaştım. Özgünle savaştım, arzumu düşmanın yanına verdim ve onu tamamlamak için özgünü evrensele dönüştürdüm. Tüm bunların benim için yenilgiyi daha da ağırlaştırdığı doğrudur; ama aynı zamanda bilincimi güçlendirecek, ona enerji ve berraklık kazandıracaktır’.Böylece kişi kendisini bu noktada evrenselden kurtarmıştır. Böyle bir adımın ne anlama geldiği konusunda bir an bile kafası karışmaz. Çünkü yenilgiyi tamamlayan ve ona anlam kazandıran kendisidir. Zira kendisinin nerede ve nasıl güçsüz olduğunu biliyordu ve yaralanmaya kendisi neden oldu; aksi halde özgün kendi başına yapamazdı. Sonra evrensele ait olup onun gerçekleştiremeyeceği bir şey olduğu konusunda güvence verilecektir. Ancak bu güvenceyle iş bitmeyecektir; çünkü ruhunda derin bir hüzün doğacaktır. Onun gerçekleştiremeyeceği bu şeyi gerçekleştireceği kesin olan başkalarında mutluluğu bulacaktır; bunun ne kadar güzel olduğunu belki o başaranlardan daha iyi görecektir. Ama yine de o, korkakça ve keyifsizce değil, derinden ve dürüstçe hüzün duyacaktır. Ve şöyle diyecektir: ‘Her şeyden önce, ben evrenseli seviyorum. Eğer evrenseli gerçekleştirmekle ona tanıklık etmek diğerlerinin güzel payına düşmüşse, olsun, ben de kendi hüznüme tanıklık ederim ve ne kadar derin bir hüzün duyarsam, tanıklığım da o kadar önem kazanır’. Ve bu hüzün güzeldir; kendisi evrensel bağlamda insanın, insanın içindeki kalbin atışının ifadesidir ve kişiyi evrensel ile uzlaştıracaktır. Elde ettiği bu güvenceye rağmen, kahramanımız hâlâ tatmin olmamıştır; çünkü kendi üstüne çok büyük bir sorumluluk aldığını düşünmektedir. ‘Bu noktada’ der, ‘kendimi evrenselin dışına koydum; kendimi evrenselin sağladığı rehberlik, güvenlik ve teminattan yoksun bıraktım. Herhangi bir sempati görmeden, tek başıma duruyorum; çünkü ben bir istisnayım’. Ancak bundan dolayı korkak ve teselli edilemez hale gelmeyecektir; kendi yalnız yolunda vakarla yürüyecektir. Çünkü yaptığının doğruluğunun kanıtını elde etmiştir: acısını yaşamaktadır. Bu adıma ilişkin olarak muğlak da davranmayacaktır; her an sunabileceği bir açıklaması vardır. Hiçbir kargaşa onun kafasını karıştıramaz, düşüncesizleştiremez. Gecenin bir yarısında uyansa bile, yine de anında her şeyin açıklamasını kendisine yapabilir. Kendi payına düşen yetiştirme tarzının zor olduğunu hisseder. Çünkü kişi evrenselin dışına düştüğünde, evrensel acımasız bir terbiyecidir. Sürekli olarak kahramanımızın tepesinde adalet kılıcını sallar ve şöyle der: Neden dışarıda olmak istiyorsun?’ ve hatta ‘bu benim hatam değil’ diyerek, bundan dolayı kahramanımızı suçlar ve ondan istemlerde bulunur. Bu nedenle kahramanımız zaman zaman aynı noktaya dönecek ve tekrar tekrar kanıt üretecektir ve bu neşe içinde böylece sürecektir. Güç yoldan kazandığı inancında direnecek ve şöyle diyecektir: ‘güvendiğim son kaynağımda haklı bir rasyonalite vardır ve evrenselin şefkatine güveniyorum; çünkü bana adalet gösterecek kadar şefkatlidir. Çünkü hata yaptığımda hak ettiğim cezayı çekmek çok korkunç olmayacaktır. Ama hatayı hiç kimsenin cezalandırılmayacağı şekilde yapabilirsem, cezalandırılmam korkunç olacaktır ve kalbimdeki aldanışı ıstırap ve dehşetle uyandırırsam korkunç olmayacaktır; ama kalbimi başka hiç kimsenin uyaramayacağı şekilde aldatırsam yine korkunç olacaktır’.

Ancak tüm bu mücadele, dehşetinden en azından bir tanım oluşturabileceğini bir çiledir. Bu yüzden insanlar sıradanlıktan çıkıp bir şeyler olmaya çok istekli olmamalıdır. Çünkü böyle olmak kişinin kendi keyfi arzusunun kaprisinin tatmininden başka bir anlam da taşımaktadır.Öbür yandan ıstırap içinde kendisinin sıradan olmadığına inanan kimse, böyle olmaktan duyduğu hüzün yoluyla yeniden evrenselle uzlaşır. Günün birinde ona acı veren ve kendi göründe küçülten şeyin, onun varlığını yeniden yücelten ve daha asil bir bağlamda sıra dışı insan haline getiren neden olduğunu gördüğünde, yeniden neşeyi yaşayabilir. Alan olarak kaybettiğini belki de içsel yoğunlukla kazanır. Yaşamı evrenseli aynı şekilde yansıtan her kişi, yalnızca bu nedenle sıra dışı değildir; çünkü bu önemsizliği putlaştırmak olacaktır. Bir kimsenin gerçekten sıra dışı olarak adlandırılabilmesi için, ilk başta mutlaka sıra dişiliği gerçekleştirdiği yoğun gücü araştırması gerekir. Şimdi hakkında konuştuğumuz kişi bu güce, evrenseli gerçekleştireceği noktalarda sahip olacaktır. Böylece hüznü yeniden kaybolacak, uyuma dönüşecektir. Çünkü şimdi bireyselliğinin sınırlarına ulaştığını anlayacaktır. Her insanın kendisini özgürlüğüyle geliştirdiğini bilecek; ama aynı zamanda insanın kendisini yoktan yaratmadığım, kendi somutluğu içinde görev olarak kendisine sahip olduğunu bilecektir. Bir anlamda herkesin bir istisna olduğunu algıladığı ve aynı şekilde herkesin evrensel bağlamda insan ve bir istisna olduğunu fark ederek, yeniden varoluşla uzlaşacaktır.

Søren Kierkegaard-Estetik İnceleme YAZIYI İNDİR