Sokrates’den önce Thales, Pythagoras, Herakleitos, Demokritos ve Protagoras evrenin sırrı ve insan davranışının doğru temeline ulaşmaya boşuna çabalamışlardı ve Protagoras varolanın ve olmayanın yegane miyarının insan şuuru olduğu sonucuna ulaşmıştı. İnsanın, bilhassa tanrısal Kayra hakkında, gerçekte ne kadar az şey bildiğini itiraz kabul etmez şekilde gözler önüne sererek yeni bir dönemi veya çığın başlatmak Atinalı Sokrates’e (yaklaşık i.ö. 470-399 kalmıştı. Halk arasında yaygın mitolojiyi, bilhassa tanrılara insanların en kötüsünde bile utanma hissi uyandıran işleri yaptıran mitosları reddediyordu. Fakat o tanrıları hakir gören veya hafifseyen birisi değildi; doğrusu dostları onun ‘tanrılara danışmadan hiçbir şey yapamayacak kadar dindar”; etrafındaki herkese şöyle ya da böyle faydası dokunacak ve hiçbir insana zarar veremeyecek kadar haksever; zevk ve hazzı asla hakka tercih etmeyecek kadar kendine hâkim (mutedil); iyi ve kötüyü yargılarken asla yanılmayacak kadar bilge olduğunu söylerler. Nefsine hâkimiyeti göz kamaştırıcıydı; bitmez tükenmez bir tahammül gücü vardı. Kendi kendine boyuna itidal ve ölçülülük telkin ediyordu, o kadar ki sahip olduğu kıt kanaat şeyler bütün ihtiyaçlarını tatmin ediyordu. “Hiçbir şey istememek”, diyordu, “tanrısal bir şeydir; mümkün olduğunca az şey istemek tanrısal hayata en yakın ve yaraşır olanıdır”; vazettiklerini, başkalarına öğrettiklerini harfiyyen tatbik ediyordu, ama kendisini nasıl hoşnut edeceğini de biliyordu. Hakkında bilgi verdiğimiz neredeyse bütün büyük muallimler ve ıslahatçılar gibi onun öğretisi de öncelikle şifahi (söze ve sohbete dayalı) idi ve o nedenle ardında kitaplar bırakmadı; fakat yine onlar gibi hatırası talebelerinin ve dostlarının üzerinde o kadar derin bir iz bıraktı ki, bugün biz Grekler arasındaki bu en büyük ruha dair tek bir çarpıcı kayıt ve resimden daha fazlasına sahibiz.

Dönemin Grek eğitimini gidebildiği yere kadar götürmüş, gençliğinde bir ara heykelle uğraşmış ise de, insanları cehaletlerine inandırma ve böylelikle onlara gelişimleri için yardım etme gibi tanrısal bir görev üstlendiğine inanarak heykeltraşlığı çabuk terketmişti. Karısı Ksanthippe huysuz ve hırçın tabiatıyla mutsuz bir hayat sürdürmüş, oğulları ise anlaşılan ona layık olmadıklarını göstermişlerdir. Potidaia’da ve başka yerlerde bir asker olarak cesaretini göstermiş, çeşitli vesilelerle halkın veya aristokrat zümrenin temayüllerine veya buyruklarına karşı direnerek halk önünde büyük ruh ve cesaret sergilemişti. Fakat hayatının büyük bir bölümü, insanlara cehaletlerini gösterme ve pratik ahlâk bakımından tutulacak doğru yolları seçmede onlara yardımcı olma diye hülasa ettiğimiz kutsal ödev peşinde geçmiştir. Ksenophon’un resmettiği gibi, birçoklarını erdemi araştırmaya sevk ederek kötü yoldan döndürmüş veya dönmelerine vesile olmuştur.

Her bakımdan faydalı olmanın bir yolunu bulabilirdi, aklını ve bedenini disipline etmesini öğrenmişti ve insanlara öğrettikleri karşılığında teklif edilen bütün ödemeleri reddetmişti. Ahlâk ve dinle alâkalı olduğu kadarıyla karakterini belki de en iyi şekilde, i.ö. 399’da kendisine karşı yöneltilmiş suçlamaya işaret ederek gözler önüne serebiliriz. Sokrates öncelikle devlet tarafından kabul edilmiş olan tanrıları inkâr etmek ve ülkeye yeni tanrılar sokmakla ve ikinci olarak gençlerin ahlâkını bozmakla suçlanmıştı. Buna cevap olarak Ksenophon onun sık sık hem evinde hem de akarlarda kurban sunarken görüldüğünü iddia eder; ve kendi vicdanıyla açıkça çatışmadıkça, bilhassa tanrıların her türlü gerçek bilgiyi kendilerine ayırmış göründükleri konularda, müesses itikat ve tatbikat şekline bir itirazda bulunmadığı anlaşılmaktadır. O bütün cehdini ve dikkatini insan davranışı ve bilgisi üzerine teksif etmişti. Hal böyle iken bir yenilikçi olmakla muhaliflerini bulmuştu, çünkü yaygın halk inanışları arasından şairlerin masal ve uydurmalarını ayıklamaya çalışıyordu; ve kendisine içindeki “tanrısal” bir özün, yahut çoğu kez Sokrates’in daimonu ya da zaman zaman akıllı ruhsal bir yoldaş veya gözetici, yönlendirici bir ruh diye söz edilen “tanrısal bir işaret”in kılavuzluk ettiğini itiraftan çekinmemişti. Fakat kendisini tanrısal bir varlık veya gözetici, yönlendirici bir ruh tarafından zaptedilmiş olarak gördüğünü söylemek doğru değildir. Dr. Henry Jackson’ın da ifade ettiği gibi (Encyclopasdia Britannica, 9. Baskı) “Ksenophon’a göre işaret, yap ya da yapma şeklinde bir ikazdı, itiyadi ihtiyat ve temkini bir tarafa bırakmadan, bilakis başka insanların da cevabını yahut rehberliğini orakllerde veya işaret alâmetlerde aradıkları müphem meselelerde, onu ihmal etmek budalalık olurdu; Sokrates ona esaslı bir şekilde inanırdı ve asla ona itaatsizlik etmemişti. Platon’a göre işaret Sokrates’i niyetlendiği bir şeyi yapmaktan alıkoyan, yahut ondan uzak durması için ikaz eden bir sesti; Sokrates bu sesi sık sık ve en önemsiz meselelerde işitirdi; ömrünün çok erken dönemlerinden itibaren duymaya başlamıştı ve Platon’un bildiği kadarıyla Sokrates’e özgü bir şeydi.” Buna mukabil Mr. Jackson da bunun kendi beyninin akli telkinlerinin doğruluğu ve akliliği bakımından fevkalade değerli kendisine konuşan bir sesi olabileceğini İleri sürmüştür; başkaları “tanrısal işaret”de terkip halinde vicdan ve şevki tabiinin sesini duymuşlardır; bazıları ise onu doğrudan doğruya Tanrısal bir ses olarak kabul etmişlerdir. Bu meselenin çözümü güçtür; fakat Ksenophon bu “fenomeni” Sokrates’in, diğer Greklerin kuşlarla, seslerle ve kurbanlarla yaptıkları kehanete (ya da geleceği önceden sezinlemeye) denk gelen kişisel bir işarete sahip olduğunu doğrulamak amacıyla kullanır. Bununla birlikte Sokrates tanrıların insanlara karar verecek gücü bağışladığı meseleleri çözmek amacıyla kehanete başvuranların akıldan yoksun olduklarını ilan etmekten çekinmemiştir.

Çağdaşlarına bir şüpheci olarak görünen Sokrates, inanç için sebeplere sahip olduğunu düşündüğü kadarıyla, aslında döneminin en hakiki inananıydı. Delphoi orakli onun insanların en akıllısı, en bilgesi olduğunu bildirdiğinde, kendisinden daha akıllı olan birisini aramaya başlamış ve ancak bildiklerini sanan, halbuki kendi kendilerini aldatan insanları bulmada başarılı olabilmişti. Sokrates yine de temin edildiği bilgeliğe sahip olmadığını hissediyordu, çünkü diyordu o, sadece Tanrıdır bilge olan ve orakl sadece “Sokrates gibi, bilgeliğinin aslında hiçbir şey ifade etmediğini bilendir en akıllı olan” demeye geliyordu. Sokrates Tanrı hakkında dogmatik niteliğe sahip çok az şey söylemiştir. Bütün varlıklar için hayırhah (yahut onlar için iyilik dileyen) ve akıllı olan Yüce bir Varlığa inanıyordu ve onların neyin iyi olduğunu en iyi bildiklerine inanarak, tanrılardan kendisine iyi meziyetler bahşetmesini diliyordu. “Tanrısal” olanın mevcudiyetinin delilleri olarak tabiatın bilgece tanzim edilmiş bir düzenini, ona olan inancın evrenselliğini ve insanlara işaretler ve alâmetler yoluyla verilen ikazları ve malum oluşla- n gösteriyordu. Bu hudutsuzca sayıda şeylerin aşikâr amacı bunların kadiri mutlak bir akıl tarafından vücuda getirildiğine delalet eder demek suretiyle yaradılışın maksat yahut amaç unsurundan çıkarsanan delile güçlü bir şekilde bağlıydı. Sokrates’in bu konularla ilgili delilleri Ksenophon’un “Memorabilla“sıyla okul çağındaki çocuklara dek ulaştı- nlmıştı. En önemli delillerinden birinin bir bölümünü buraya Mr. Levien’in çevirisinden aktarıyoruz.

“he var ki insanın sadece bedeniyle ilgilenmek Tanrı’yı tatmin etmemiş, fakat, hepsinin en mühim noktası, O aynı zamanda insanın içine en kusursuz özü, ruhunu yerleştirmiştir. Fakat öncelikle bu denli muazzam ve kusursuz bir sistemin vücuda getiricileri olarak tanrıların mevcudiyetine başka hangi canlının aklı erer? Ve insan dışında başka hangi canlı türü tanrılara tapar? Yahut soğuk ve sıcağa, açlık ve susuzluğa karşı tedbir almada veya hastalığı iyileştirmede, hayret verici işleri başarmada, eğitim öğretim için çalışmada insan aklından daha uyumlu ya da işitilmiş, görülmüş veya öğrenilmiş şeyleri hatırlamaya daha muktedir başka bir akıl var mıdır? Zira diğer varlıklarla mukayebedeniyle ve bir insanın histeriyle donatılmış bir varlık arzularını gerçekleştiremeyeceği gibi, ellere sahip olup akıldan yoksun olan bir hayvan da bundan bir fayda göremezdi. Bu her iki üstünlükten de nasiplenmiş olan, tanrıların seni gözetmediğini düşünebilir misin?’ Keza “Görüş menziliniz yüzlerce metrelik bir alanı içine alırken, Tanrı’nın bakışının bütün evreni bir bakışta ihata edeceğini düşünmeniz gerekmez mi? Zihniniz evde, Mısır’da, Slcüya’da yeralan şeyleri tasavvur edebilirken, Tanrısal Akim var olan her şeyi tek lahzada tarassut edemeyeceğini düşünemezsin. … O halde tanrılarla ilgili olarak, dostluklarını kazanmaya çalıştığın takdirde, genellikle insanlara açıklanmamış meselelerde kılavuzluklarını bahşedip etmeyeceklerini tecrübe etmelisin; ve böylelikle Tanrı’nın var olan her şeyi aynı anda görebilecek, işitebilecek ve her yerde hazır ve nazır olabilecek ve aynı anda her şeyi nazan dikkate alabilecek kadar azametli bir yapıda ve güçte olduğunu anlayabilirsin.”

Daha önce söz ettiğimiz dinlerin hiçbiri tarafından erişilmemiş, belki ancak Zerdüştilik tarafından yaklaşılmış, bir öğreti tarzı ve konusuyla karşı karşıya olduğumuz derhal aydınlanacaktır. Sokrates’den putperestlerin en büyüğü diye söz etmek, putperestlik tabiri belli bir din dairesi içerisinde olmayan kimse için kullanılmadıkça, büyük bir haksızlık olur. Onu büyük bir ruh, özgün bir düşünür ve bağımsız bir karakter ve tanrısal şeylerin öğreticisi olarak görmek ve bu şekilde kabul etmek lazımdır.

Aynı zamanda o bu niteliklerini gölgelemeyecek derecede bir manevi rehber ve öğretmen olarak da ünlüydü. Gençlerin ahlâkını bozmak bir tarafa, onların ahlâkını düzeltmek, maneviyatını yükseltmek, içlerinde bir ödev, akıllarım ve vicdanlarını kullanmak hususunda bir sorumluluk duygusu uyandırmak, ömürlerini faydalı ve soylu bir şekilde geçirmelerini sağlamak için çalışan biri olduğuna dair sayısız tanık ve doğrulayıcıya sahibiz. Şayet takip edilmiş olsaydı ahlâk öğretilen, muhtemelen daha yakın zamanlarda, birçok kralın, devletin veya parlamentonun yıkım ve felâketinin önüne geçerdi. Oburluğa, suça, şehvete ve diğer fenalıklara yenik düşen insanların güçlük ve tehlikelerle dolu görevlere seçilmesini, çocuklarının eğitiminin, malvarlığının yönetiminin itidal hissinden yoksun insanlara bırakılmasını tasvip etmezdi. İtidali yahut ölçülülüğü (geniş anlamda) erdemin temeli olarak kabul eder, başkalarından para kabul , etmeye teşne kimseleri kendilerine efendi bulmakla ve en onur kırıcı köleliğe mahkûm etmekle yaftalardı; bir köle olarak yaşamaktansa olabildiğince mütevazi bir hayat sürmeyi yeğlerdi. Bilhassa saygın arkadaşlara sahip olmaktan haz duyardı; ve eğer herhangi iyi bir şey biliyorsa bunu başkalarıyla paylaşmanın büyük bir neşe kaynağı olduğunu düşünürdü- Adalet ve her türlü erdem onca bilgelik, yahut bilgeliğin meyvesiydi; bunun ayırdında olanların doğru ve erdemli işler dışında bunu hiçbir şeye tercih edemeyeceklerine dair İyimser bir İnanca sahipti. Çünkü kendisini tanımayan, cahili olduğu şeyleri bildiğini sanan bir insanın budalalığa oldukça yaklaştığını düşünürdü. O nedenle de bütün çabasını bu tür budalalığı İyileştirmeye hasretmiş, insanları sadece soyut iyiliği veya aklı veyahut bilgiyi sevmeye değil, iç temizliğine sahip olmaya ve pratik değeri olan kazanımlar elde etmeye yönlendirmeye çalışmıştır. Gençliğin maneviyatını yükseltmeye ve onlara yararlı olmaya çalışmış olan bu adam ne haindir ki onların ahlakını bozmakla itham edilmiştir.

’Sokrates’de” diyor Profesör Sidgwick, ‘öncelikle terkip halinde hakiki bir bilgi aşkı ve insan davranışına dönük üstün bir ilgiyle karşılaşıyoruz.’ Diyalektik sanatıyla, kendisiyle konuşanlara cehaletlerini fark ettiriyor, insan yaşamıyla ilgili iyi ve kötü hakkındaki bilgisizliklerinin her türlü hatanın kaynağı olduğu yönündeki kanaatini zihinlerine perçinliyordu. Günlük hayattan asla uzak değildi, çünkü ‘belli bir şey için İyi olmayan bir iyi bilmediğini’ söylüyor, o nedenle insanlara iyinin bütün yönleriyle kendi kendine yeterli, güzelin yararlı ve kullanışlı, faziletli olanın da her bakımdan kabul edilebilir olduğunu öğretiyordu. Her insanın neyi, niçin yaptığını bilmesi, birbiriyle tutarlı ilkeler çerçevesinde hareket etmesi ve onlara sıkı sıkıya ve gayretli bir şekilde bağlı kalması gerektiğini vazediyordu. Bütün taleplerin bu en yorucusu, aksi yönde hareket edenlerin eleştirilip yerilmesiyle mütemadiyen güçlenmiş, sonunda yıkımını getirmeye yetmiştir.

Bu büyük öğretmenin cezbedici bir tarafı yahut lehinde fikir hasıl edici bir görünümü yoktu. Kısa boyu, kalın ensesi, çıkık gözleri, ucu yakan doğru kıvrık geniş burun delikleri, büyük ağzı, kadın dudakları ile doğrusunu söylemek gerekirse sözünü ettiği form güzelliğinin zıttına emsal teşkil ediyordu. Vazifesini ifa edebilmek için gösterişsiz bir hamt sürüyordu: ve kendisini insanların en budalası, yahut en bayağısı, veyahut en iğrenci olarak göstermekten bir tür zevk alıyor ye böylelikle kendisine karşı yöneltilebilecek mızrakları bir bakıma köreltiyordu. Ve hakikati ve vicdanını yüzüstü bırakmaktansa veya yargıçlara yaltaklanarak yaranmaya çalışmaktansa seve seve ölmeyi yeğlemişti.

Cezası ölüm olan bir suçlamayla (500-600 arası yurttaştan oluşan) bir dikasterynin önüne getirildiğinde Sokrates müdafaasını asil bir konuşmayla yaptı; konuşmanın özeti günümüze Piaton’un Apologia’sı ile ulaşmıştır. Hakkımda ithamda bulunanlar tek bir doğru kelam etmiyorlar, arsızca yalana başvuruyorlar, diye seslenmişti gür bir sesle Atinalılara. Asla eğilip bükülmeksizin, daha önce kısmen de olsa ayrıntılarını verdiğimiz yaşama tarzını ve onun nedenlerini açıklamaya lütfen tenezzül etmişti. Beraatini elde etmek için sanat ve maharet gösterisinde bulunmamış, sadece hakikate güvenmişti. ‘Zira ey Atinalılar, eğer ikna ve yalvarma gücüyle sizin yeminlerinizi etkisiz hale getirseydim, tanrıların olmadığına inanmanızı öğütlemiş ve kendimi böyle bir savunmayla onlara inanmamakla suçlamış olurdum. Oysa durum böyle değil; çünkü ben tanrıların varolduğuna inanıyorum, hem de beni suçlayanların inandıklarından çok daha yüksek bir anlamda. Ve davamı sizin ve benim için en hayırlısı ne ise ona karar verilmesi İçin size ve Tanrı’ya bırakıyorum.

Alçak perdeden bir savunma yapmaya yanaşmadı, zira o zamana kadar sürdüğü doğru ve kusursuz hayatın en iyi savunma olduğuna inanıyordu ve içinde W tanrısal ses de onu bundan menetmişti. Mahkum edilmişse, mahkûmundan ziyade hâkimininin itibarını zedeleyen ve tarih önünde saygınlığını lekeleyen, adilane olmaktan uzak bir yargılama sonunda mahkûm edilmiştir. Hakkında verilen hüküm umulanın tersi bir sonuç vermiş, ona takdir ve övgü kazandırmıştır. Hatta sürdüğü ha yata yaraşır sonun, sanki tanrısal bir şekilde belirlenmiş, mukadder bit son olması gerektiğini düşünmüş gibidir. Her halükarda yaşamasına izin vermeleri için hakir gördüklerinden ricada bulunmamış, onlara yalvarmamıştır.

Sonunda ok yaydan çıkmış ve beş kişilik çoğunlukla suçlu bulunmuştu. Cezanın azami haddinden daha az bir ceza önerisinde bulunmayı, çoğunluğun hafifletmeyi seve seve kabul edebileceği bir cezayı geri çevirdi. Tersine neredeyse azametle, yıllarca Atina’ya verı halkına bunca iyilik etmeye çalışmışken, bedeli devlet tarafından karşılanmak üzere Prytaneion’da bir nafakayı hakettiğine dair inancını dile getirdi, nihayet dostlarının ricasını kıramayarak 30 minaelık küçük bir para cezasına mahkûm edilmesini önerdi.

Ölüm cezasına çarptırıldığı ilân edildikten sonra, Apologia’nın sonu bütün konuşmalann en etkileyici ve en yüce olanlarından biri haline gelir: “Burada güclük dostlarım” der, “ölümden kaçınmak değil, fakat haksızlıktan sakınmaktır; çünkü haksızlık ölümden daha hızlı koşar Hakikat suçlayıcılarını alçaklık ve fenalığın cezasını çekmeye mahkum etmişti. Sokrates bu olanların mukadderat olduğunu kabullenmişti; ve bunların iyi olduğunu düşünüyordu. Ölümün iyi bir şey olduğunu umut etmesi için büyük bir neden vardı; ölüm ya her şeyin sona erdiği bir hiçlik durumu ya da ruhun bu dünyadan bir başkasına göçüydü. Kusursuz, huzur içerisinde derin bir uyku olarak düşünülse bile “ölmenin bir kazanç olduğunu” söylüyordu, “çünkü o zaman sonsuzluk dediğimiz şey tek bir geceden başka bir şey olmayacak. Fakat eğer ölüm bir başka yere yolculuk ise ve eğer insanların söyledikleri gibi, bütün insanlar orada ise, ey benim dostlarım ve yargıçlar heyeti, bundan daha büyük bir şey tasavvur edilebilir mi? … Her şeyden evvel o zaman ben doğru ve yanlış bilgi hakkındaki araştırmamı sürdürebileceğim demektir; ve kimin bilge, kimin bilgelik taslayıcısı ve kimin bilgelikten hiç nasibini almamış kimse olduğunu ortaya çıkaracağım. … Böyle bir dünyada onlar bir adamı sorular soruyor diye kesinlikle ölüme mahkûm etmezler. Bu dünyada onlar, eğer söylenilenler doğru ise, şimdikinden daha mutlu olmanın yanı sıra, ölümsüz olacaklardır. O nedenle yargıçlar heyeti ölüm karşısında müsterih olun ve gerek bu hayatta gerekse ölümden sonra iyi insana bir şey olmayacağından emin olun. O ve onun iyilikleri tanrılarca görmezden gelinmez; benim yaklaşan akıbetim de safi bir tesadüften ibaret olamaz. Fakat şunu büyük bir açıklıkla görüyorum ki ölmek ve kurtulmak benim İçin daha iyi olacaktır. … Beni mahkûm edenlere veya hakkımda ithamda bulunanlara kızgın değilim; her ne kadar bir iyilik yaptıkları söylenemese de onlar bana bir zarar vermediler; bu yüzden onları ancak nazikane bir şekilde kınayabilirim. … Ayrılık saati yaklaştı, yollarımıza gidiyoruz- ben öleceğim, sizler yaşayacaksınız. Hangisi daha iyi, bunu ancak Tanrı bilir.”

Dostları tarafından hazırlanmış kaçma fırsatından yararlanmayı, bilhassa bunca zamandır sayesinde huzur içinde yaşadığı devletin yasalarını ihlal etmeyeceğini söyleyerek reddettikten sonra, hayatının son gününde Sokrates Platon’un Phaidon isimli diyaloğunda ölümden sonrasıyla ilgili kanaatlerini izhar ederken bu şekilde gösterilir, intihan tasvip etmez; “insan beklemelidir, Tanrı onu davet edinceye kadar hayatına kastetmemelidir.” Bununla beraber şayet insanlardan daha bilge ve daha iyi olan tanrılara, ardında bırakacağı insanlardan daha iyi olan insanlara kavuşacağına ikna edilmemiş olsaydı ölüm karşısında kederlenmesi gerektiğini kabul eder. Ölümle bedenin budalalığı (zorbalığı) sona erecektir, bu hayatta bilgeliği ve temizliği sevmiş olanlar saf ve temiz olacaklar, diğer saf ruhlarla sohbet edecekler ve hakikatin ışığını idrak edeceklerdir. Ölüm karşısında temiz olmayan ruhlar, kötü hayatlarının cezasını çekeceklerdir, muhtemelen vahşi veya kötü bir hayvan olarak bir başka bedende doğuncaya kadar mezarlıklar ve türbeler arasında dolaşıp duracaklardır. Haddizatında ruhun bedenden önce mevcut olduğuna inanır, daha önceki hayatların hatıralarının bunu doğruladığını düşünür. Dolayısıyla daha önce mevcut olmuş olan sadece bedenin ölümüyle yok olamaz. Bundan çıkartılacak sonuç, kişinin en büyük ihtimamı ruhuna göstermesi gerekti® ve onu ihmal etmenin tehlikesinin tasavvur edilemeyecek kadar korkunç olduğudur. En yüksek erdem yahut bilgeliğe ulaşmadıkça kötülükten büsbütün kurtulma ümidi yoktur. Halk arasında yaygın olan, iyilerin ödülünü, kötülerin cezasını bulacağı Hades ve Tartaros öğretisinin özünü kabul eder. Kendilerini felsefe ile gerektiği gibi arıtmış olanlar “bundan böyle hep birlikte, şimdi yaşadıklarından daha güzel konaklarda bedensiz olarak, tasvirine sözcüklerin kifayet etmeyeceği bir hayat sürerler. Tasvirinin tamamen doğru olduğunu söylemeye cesaret edemez, fakat (ölümden sonra insanı bekleyen akıbetin) bu tür bir şey olması gerektiğini düşünür ve ruhunu kendisine ait mücevherlerle -itidal, adalet, cesaret, asalet, hakikat- süslemiş olan saf insan bu diğer dünyaya yolculuğa hazırdır. Dostlarının ardından hazin akıbetine üzelmesini, yahut gömülürken “Böyle gömülmeye hazırladık Sokrates’i” veya “Mezara kadar böyle takip ettik onu” demelerini istemez; kendi kendilerine sadece bedenini toprağa verdik onun demelerini ister.

Fakat bu sözler onların üzüntülerini yatıştırmamıştı; kendilerini bir babadan yoksun kalmış gibi ve bundan böyle hayatlarının kalanını yetimler gibi sürdüreceklerini hissetmekteydiler. Zehri içmek için karar- taştırılan zamanın yaklaştığını söylemek için yanına gelen gardiyan onun bu zamana kadar oraya gelenlerin en soylusu, en naziği ve tanı dığı en iyi insan olduğunu söyler ve gözlerinden yaşlar boşanır, “0 halde” dedi Sokrates, “gidip tanrılardan öbür dünyaya yolculuğumu Kolay kılmalarını dileyebilirim ve dilemeliyim, dilerim öyle olsun.” Bunun üzerine gayet neşeli ve istekli olarak zehri içti. Zehir tesirini göstermeye başlayınca “Kriton” dedi, “Asklepios’a bir horoz borcum var, borcu ödemeyi unutmazsın değil mi?” “Borç ödenecektir” diye cevap verdi Kriton. Muhtemelen filozof ölmekle sağlığına kavuşmuş olacağım ve sağlık tanrısına mutad sunuyu sunacağını kastetmiş olmalıdır.

Platon’un tanıdığım en akıllı, en büyük ve en iyi insan diye vasıflandırdığı adam işte böyle ölmüştür. Haddizatında, ölse de konuşmasını sürdürmüştür. Sokrates’in hayatı ve ölümü, doğrusunu söylemek gerekirse, Qrek dünyasında yeni bir din vücuda getirmemiştir, fakat Platon ve Ksenophon tarafından ileri sürüldüğü üzere, en büyük hayat ve zihin felsefelerinin çoğunun hakiki kurucusu olmuştur, hay abran ve ölümünün etkisi hiçbir zaman ölmeyecektir. “Sahip olduğu ışık kadar ya şadı, elde edebileceği ışığın tümünü elde etti, insani kötülüğün ve ölüm korkusunun üstesinden geldi ve korkusuzca Tanrı’ya güvendi’ – hiçbir insan hakkında bu ifadeler onun hakkında olduğu kadar rahatlıkla kullanılamaz.

Sokrates’le ve öğretisiyle ilgili malumatı ana hatlarıyla bu şekilde verdikten sonra, bir din öğreticisi olarak önemi bir filozof olarak öneminden çok daha az olan Platon’a daha az yer verebiliriz. Akademos’un ismiyle -ki daha sonra okulu Akademia adıyla ünlenecektir- anılan koruda ve kendi bahçesinde ders vererek oldukça sakin ve alçak gönüllü bir yaşam sürdüğünden hayali (i.ö. 427-34-7) daha az kayda değerdir. Çok sayıdaki eserlerinden konumuzla doğrudan ilgili olanları ele alırken öncelikle ahlak öğretileriyle başlayacağız, çünkü onun indinde din ve ahlak birbirinden farklı şeyler değildi. Platon, dünyevi hayatın asla kötülükten uzak olamayacağını görerek, Tanrı’ya olabildiğince çabuk sığınmamız gerektiğini, bunun için de kendimizi erdem ve bilgelikle O’na benzetmeye çalışmamızı söyler. Beden bir dert ve bela kaynağı, daha yüksek bir hayatın ayak bağıdır; ruhta doğup filizlenen haksızlık bedenin daha alçak unsurlarıyla birleşerek (yahut kendisine ondan destek mahiyetinde bayağı unsurlar bularak) kötülüğün her türünü geliştirir. Her insan erdem olan en yüksek iyiyi araştırmalıdır. Özgür olan sadece ve sadece erdemli insandır. Gerçek felsefe kusursuz ahlâktan farklı bir şey değildir. Erdemin kendi ödülü, kötülüğün de kendi cezası vardır. Erdem gelecek hayatta ödüllendirilir, kötülük de orada cezasını bulur. Doğru/adil insan sadece iyilik etmelidir, hatta düşmanlarına bile; fakat Devlet bir yönetim aracı olarak yalanı kullana bilir. Platon’un evlilikle ilgili düşünceleri pek yüksek değildir; meseleyi sadece Devleti ayakta tutacak sağlıklı gençler yetiştirme aracı olarak mütalaa eder. Kadınla da hem fiziki, hem zihni ve ahlâki olarak ve bilhassa onları erkeklerin eğitimine ve amaçlarına bir ölçüde ortak ederek yüceltmenin yollarını aramıştır.

Öreklerin toplumsal durumuyla ilgili bir diğer kötülük hususunda döneminin pek ilerisinde değildi, kölelerin durumunun iyileştirilmesine çalışmışsa da köleliği savunmaktan geri durmamıştır. Ticaret ve ziraate akıllı adamların uğraşı olarak pek iyi gözle bakmaz. Siyasi projesi (Devlet, Devlet Adamı, Kanunlar) ahlâkla ilgili birçok unsur ihtiva eder, fakat sayıca ayrıntılarına inilemeyecek kadar çoktur ve nadiren kendi dini inançlarına dayanır. Bir ideal olarak Devlet Politikon’unun ana konusuydu ve iyi yurttaştan vücuda getirip muhafaza etmek için mal, kadın ve çocuk ortaklığının ve yeni doğmuş hastalıklı çocukların kaderine terkedilmesinin şartlarını sıralar, ki bunları mümkün olsaydı gerçekten tatbik edip etmeyeceğini merak ve şüpheyle karşılarız. Çağdaş antropoloji bize Platon’un bu ideallerinden bazılarına birçok insan topluluğunun yaklaştığını göstermektedir; fakat bu suretle elde edilmesi umulan fayda ve üstünlüklerin elde edilemediği görülmektedir.

Platon her şeyin Yaratıcısı ve Babası saf hakikat ve iyilik olan tek bir Ezeli-Ebedi ve gözle görülmez Tanrı kabul eder. O kusursuzdur, değişme kabul etmez ve kendisini insana asla olduğundan başka türlü göstermez. Dolayısıyla tanrılarla ilgili bu idealin altında kalan her türlü mitolojik öyküye mutlak olarak karşıdır. Tanrı saf iyilik olduğundan kötülüğü hasıl etmez; O tasavvuru mümkün her şeyin faili mutlakidir; araçtan amaçlara bilgece uydurur; her şeyi bitir, her şeyi en iyi şekilde gözetir ve destekler, erdemi ödüllendirir, kötülüğü cezalandırır. Platon evreni ve göksel cisimleri temsil eden belli yaratılmış tanrıları da kabul eder. Evrenin ruhu için Zeus ismini kullanır ve sık sık tanrılardan söz ettiğinde kastettiği açıkça Yüce Tanrı’dır. Halk inançlarıyla fırsat düştükçe mücadele eder. Tanrılar zevk ve acının fevkindedirler dua ve sunularla kandırılamazlar. Tanrısal Kayra büyük şeyleri ve insanları olduğu gibi en küçük şeyleri bile gözetir ve her şey tanrıları sevenlerin refah ve mutluluğuna sebep ve vesile olur. Platon’a göre Tanrı’ya tapma hususiyle iyi olma arzusuna ve bu ideale ulaşma yolunda yorulmak bilmez bir gayrete istinat eder. Tanrı iyidir ve insan O’nun gibi olmaya çabalamalıdır. Eski dini tapınma biçimlerini muhafaza etmek ister ve sadece koruyucu ruhlara (daimonlar) hürmet etmez, ölümlerinden sonra böyle insanların da hürmet edilerek yüceltilmesini isterdi. Platon tanrı tanımazlığın ve dine karşı diğer suçların cezalandırılmasını talep eder, fakat gençlere, kendisinin inanmadığı, ne var ki hakikate doğru zoruntu aşamalar olarak kabul ettiği mitosların ve öykülerin öğretilmesine izin verir.

Aristoteles (i.ö. 384-522) çoğu kez idealist Platon’a karşı pratik ve tecrübeci yanı ağır basan büyük filozof olarak kabul edilir; fakat onun bir Platon öğrencisi olduğu ve öğretisinin birçok yanının onunkiyle uyuştuğu unutulmamalıdır. Burada Aristoteles’in eserlerinin ancak küçük bir bölümünü oluşturan din ve ahlâkla ilgili öğretisine temas edeceğiz. Aristoteles insanın en yüksek iyiliğini aklını kullanmasına dayandırır, bunu ahlaki erdemlerin tatbikinin üzerine yerleştirir. Cesur insanı değerli bir nesne için ölümü göze alan (yahut ölümü bilinçli bir şekilde göze alan) insan diye tanımlar, çünkü o bunu yapmanın güzel olduğunu hisseder; ve bu da onun kusursuz erdemle ilgili bir ölçüde sanatsal yönü bulunan kavrayışını gösterir. Köleliğin köklerinin tabiatta bulunduğunu ve bazı kavimlerin boyun eğdirilmek için yaratıldığını ileri sürer. Kadınlar aşikâr şekilde erkeklerden daha aşağıdır ve Platon’un Kadınların eğitimi ve durumlarının iyileştirilmesiyle iligili tasarısına itiraz eder.

Her şeyin ilk nedeni hususunda Aristoteles pek açık değildir. Sonsuz bir mutluluk içinde, kendi zatını yüksek bir temaşa ile meşgul her şeyin bir kişisel hareket ettiricisinden söz eder. İnsan Tanrı’dan o kadar aşağıdır ki, O’nun kendisini insanın işleriyle meşgul etmesini bekleyemez; dolayısıyla Aristoteles bize ölümden sonrası, Ölümsüzlük, Tanrısal Kayra ve ibadetle ilgili bir ışık sunmaz.

Platon’un Akademia’sı dışında kökenlerini Sokrates’in talebelerine borçlu olan belli başlı okullar Megara, Kinik ve Kirene okullarıdır. Bunlardan, kurucusu Euklides (geometrici olanı değil) olanı, iyi olmayan şeyin gerçek mevcudiyetinin de olmadığını, Tanrı’nın bütün anlayış gücünü, iyiliği ve aklı zatında topladığını ileri sürer. En büyükleri Antisthenes ve Diogenes olan Kinikler teorik uğraşları küçümseyip, eylemi ve kendi kendini sınırlamayı yüceltirler. Bilgelik ve basirete dayanan erdemli davranış insanı mutlu edebilecek tek şeydir; zevk ve haz en büyük kötülüktür. Erdemleri kendilerine yeterli olduğundan kendi kendilerine yeterlilikleriyle övünürler. Mal mülk sahibi olmaya özenmezler, dilenci olarak geçimlerini sürdürürler, ama zengin ve iktidar sahiplerinden çok daha fazla kibirliydiler; geleneği küçümseyerek mutad ahlâk kurallarının çoğunu hafife aldılar, ilk kez Aristippos tarafından temsil edilmiş olan Kirene okulu, hazzı en önde gelen iyilik yapmış, fakat arzular üzerinde hâkimiyeti elden bırakmamayı öğütlemiştir. Aristippos’a göre kanaatten daha değerli zenginlik, hırs ve tamahtan daha büyük hastalık yoktur, özgürlüğü her şeyin üzerinde tutmuştur. Tanrılarla ilgili halk arasında yaygın olan inançlara itibar etmemiştir. Stoacılıkla Kinikler arasındaki halef selef ilişkisi Kirene okulu ile Epikürosculuk arasında da vardır, sonuncusu öncekinin doğal takipçisidir.

Epiküros’dan çoğu kez bir zevkperest tipi olarak söz edilmiştir, fakat gerçekte böyle olmaktan çok uzaktı. Hazzı bir gereksinim ve gereksinimin sonu olarak gördüğü gibi, zihin hazlarını beden zevklerine tercih ederek ve en kalıcı ve en hakiki hazzı sunduğundan dolayı erdemi kendisi için bir erek, bir amaç haline getirerek sakin, sessiz, kıt kanaat bir hayat sürdü. Bununla beraber aileye ve aile yaşamına pek rağbet etmemiştir. “Bilge” der, “evlenmez, çoluk çocuk sahib olmaz, devlet işlerine karışmaz. Keskin ve hızlı kararlar almaz; bütün günahkârların aynı şekilde alçak ve bayağı, bütün bilgelerin hep akıllı olduğuna inanmaz.” Etrafına her şeyi paylaştığı yakın bir dost grubu toplamıştı, bunlar arpa ekmeği yiyip su içerek sade, basit bir topluluk halinde yaşarlardı. Epiküros ve çok sayıdaki talebeleri arasında kaydadeğer bir bağlılık düzeyi gelişmişti, öldükten sonra, otuz altı yıl boyunca yaşadığı Atina’ya hatırasına heykeller dikilmiştir. Epiküros bir din öğreticisi olarak görülmez. Tanrıların mevcudiyetini inkâr etmez, fakat insan ilişkilerinin onların bilgi sınırlarının altında kaldığına ve büyük tabiat hadiselerine bile karışmadıklarına inanır. Felsefesi Romalı Lucretius’un şahsında kaydadeğer bir yorumcu bulmuş ve Roma üzerinde asırlarca süren büyük bir tesiri olmuştur.

Başlarında Zenon’la Stoacılar, Kiniklerin kendi kendini sınırlama ile ilgili görüşlerini insan ruhunun yenilenmesinin aracı olarak benimsemişler ve kusursuz mutluluk için insanın tutacağı en emin yolu gösterdiğinden dolayı dünyayı yöneten yasaların araştırılıp bulunmasını talep etmişlerdir. Bütün dünya Tanrısal bir düzen veya Tanrısal Kayra’nın hükmü altındadır, o nedenle bütün tanrılar onun geçici veya mahalli tezahürlerinden ibarettir. Tutku zorunlu olarak kötüdür, arzu edilebilir veya sakınılması gereken konusunda hatalı yargılar verir. Acının insanın iç huzurunu bozmasına izin verilmemelidir ve insanın ruhunu rahatsız eden her şey bilgeye ilişmez. Yine de tabiatla uyum içinde olma en başta gelen düsturlarıdır; ve eğer arzu, tutku ve acı tabiatın bir parçası değilse nedir? Dolasıyla Stoacılar da, başka birçok okul ne kadar tutarlıysa ancak o kadar tutarlıdır; bununla beraber çok sayıda hayran ve bağlıları vardı. Bunda şaşılacak bir şey yoktur, zira görüşleri birçok talihsiz ve haksızlığa uğramış kimseler için avutucu bir teselli oluyor, onlara kendi içlerinde, hiçbir tiranın düşüncelerini kontrol edemediği, yahut yüksek zevklerden alıkoyamadığı bir krallık sunuyordu.

Şüpheci Pyrrho (veya Pyrrhon) bizim için en alakaya değer olanıdır, zira fiilen bir his felsefesi diye nitelendirilebilecek bir öğreti geliştirmiş, iyi hislerin yeşertilmesini vazederek Hıristiyanlığa bir hayli yaklaşmıştır; aynı zamanda güvenli bir düşünsel yargı kriterionu bulunabileceği ihtimalini reddetmiştir.

Greklerin felsefe okulları Hıristiyanlığa kadar ve ondan sonra da varlığını ve etkisini sürdürmüş, Grek ve Roma dünyasının en cevval zekâlarından çoğunu Kendisine çekmiştir. Eğitimli zümre ve onların Küçümsediği sıradan halk tabakası arasında hiçbir zaman olmadığı kadar keskin bir ayrım meydana gelmiştir; halk tabakasının eğitimlilerin öğretileri ve etkisiyle ruhi ve manevi bakımdan geliştiklerini gösterecek çok az şeye sahibiz. Tanrılara inancın azalmasıyla birlikte halkın ahlaki yaşayışı yozlaşmaya devam etmiş ya da hiç değilse müsbet yönde gelişimi kesilmiştir; buna mukabil felsefi okullar güçlü ve kudretli kesimlerce giderek daha fazla tanınmış ve onurlandırılmıştır. Aynı zamanda kimi geleneksel inanışlar muhafaza edilmiştir. Halk önünde tanrıların adına yeminler ediliyor, komedyenler Dionysos rahiplerinin kılığına bürünüyordu.

İskender’in ölümünden sonra genişlemiş olan Grek dünyası Grek diniyle ilgili birçok ilginç fenomene sahne olmuştur. Sözgelimi İskenderiye’ye Sinope’den Zeus Hades getirilmiş ve Mısır tanrısı Serapis ile özdeşleştirilmiştir. Burada büyük Pytolemieos (Soter) tarafından kurulmuş olan Müze ve Kütüphane, bir gün Hıristiyanlık üzerinde ve onun vasıtasıyla büyük bir tesire sahip olacak olan Grek eğitiminin yayılmasının öncülerindendi. Bu dönemde Mısır’ın Grek monarkları için sipariş usülü yazılmış ve Grek bayramlarını öven, monarkları neredeyse tanrılarla aynı mesabeye çıkaran ve eski Grek diniyle ilgili basmakalıp görüşleri tekrarlayan methiyelerle karşılaşıyoruz. Daha sonraları Ptolemlier eski Mısır tanrıları için tapmaklar yapmayı öğrendiler; fakat Grek dini hiçbir surette Mısır diniyle karışmadı.

Bu bölümü i.ö. ikinci yüzyılın büyük bölümünde hayat sürmüş ve Romalıların Grek dünyasına boyun eğdirmesini idrak etmiş olan Polybios’un görüşlerinin bir hülasasıyla neticelendirelim. Polybios döneminin belki de eski Grek dünyasından kalma mümtaz bir örneği olarak kabul edilebilir. Doğru ve hakikate sadakati, dünyanın manevi yönetimine ve tazmin yahut telafi edici tanrısal düzenine inancı tamdı. Alçaklık ve bayağılığa, insanın kendine karşı saygısını yitirmesine büyük bir öfke duyuyordu. Bununla birlikte halkını diriltecek yeni, kudretli bir soluğa sahip değildi; tarihten alınacak derslerle ilgili öğretisi ziyadesiyle alakaya değer ise de, hakettiği ilgiyi görmemiş, halkta bir kıpardanış ve coşku meydana getirmemiştir. Bir çöküş kaçınılmaz mıydı değil miydi, bu kestirilemese de Grek dini ve ulusal hayatı bir daha uyanamayacağı derin bir uykuya dalmıştır.

YAZIYI İNDİR