Uygar halklar arasına en son katılan kavim olmaları nedeniyle Slavların dini hakkında Tötonlarınkinden daha az tafsilat ve malumat sahibi olmamızda şaşılacak bir taraf yoktur. Slavlara özgü bir şiirler toplamasının olup olmadığı, olsa bile Eddalarla, hele hele Vedalarla mukayese edilip edilemeyeceği meçhuldür. Bununla beraber sahip olmayı isteyeceklerimizin çok altında kalsalar da, yine de halk efkarını ve ruhunu yansıtan münferit şarkılar ve Fragmanlar hâlâ mevcuttur. Slavların diğer Ari kavimler gibi, ata ruhları ile birlikte, tabiat güçlerine tapındıklarına inanmak için nedenlere sahibiz. Güneş, ay, yıldızlar ve unsurlara veya bunların görünmez hükümranlarına yahut harekete geçirir güçlerine taparlarken, bir yandan da fırtınaları hasıl eden güçlere derin bir saygı duyarlardı ve Tötonların Thor’uyla mukayese edilebilecek ve sonunda yüce tanrı hüviyetine bürünmüş olan Perun isminde bir gökgörültüsü-tanrısı fikrine sahiptiler.

Bununla beraber Vedatar dininde olduğu gibi, Slavlar’da da üstünlüğün bir tannlar kuşağından diğerine tedrici bir geçişi olmuş gibidir.

Nitekim “Parlayan, Işık Saçan” anlamına geldiği ve Vedaların Varuna’sına, Greklerin Ouranos’una tekabül ettiği söylenen Svarog’un en eski büyük tanrı olduğuna inanılır. Hem güneş (Dazhbog) hem ateş (Ogon) onun çocukları olarak tanımlanır, yaratma işini ve yaratılmışlar üzerindeki fiili hükamranlığı onlara bırakmıştır. Anlaşılan Dazhbog sözcüğü (son hece tanrı demektir) Gün-tanrı anlamına gelmektedir.

Daha sonra baş tanrı olmuş olan Perun veya Perkunos, Vedaların Parganja’sıyla (kimileri lndra’nın bir başka ismi olduğunu kabul eder) özdeşleştirilmiştir, o iyi ve güzeldir, gökleri gürleten, yağmur yağdırandır. Utvanya’da elinde “şimşek imgesine göre biçimlendirilmiş, ateş gibi değerli bir taş tutan” bir heykelinin olduğunu okuyoruz. Heykelin önünde sürekli olarak bir meşe ağacı ateşi yanardı, ismiyle ilgili halk deyişlerinde hâlâ gök gürültüsüyle ilgili kalıntılar mevcuttur. Aşağıdaki fragmanın Estonya ve Letonya’da eskiden baharın başlangıcında bir şenlikte okunulan duadan bir bölüm olduğu söylenir: “Perkonsl Babal çocukların bu günâhsız kurbanı altarına götürüyorlar. Eksik etme lütfünu ey Baba! saban ve hasatlarının üzerinden, iri taneli altın başaklar varsın sazlar gibi boy atsın. Yağmur yüklü kara bulutlan büyük ormanlara uçsuz bucaksız çöllere gönder, oralarda ürkütmez insanları, bize günışığı ve yağmur ver, korkutmadan yağan yağmur, ver ki ekinler boy atabilsin.” Bir Letonya şarkısında “Baba Perkons’un, üçü ansızın bastıran, üçü gökleri gürleten, üçü ışık saçan dokuz oğlu olduğu” söylenir. Beyaz Ruslar arasında Perun uzun boylu ve iri yapılı, siyah saçlı, uzun altın sakallı olarak tarif edilir. Alev saçan bir arabaya biner, sol elinde, içinde bol miktarda ok bulunan bir sadak yahut okluk, sağ elinde alevli bir yay vardır, zaman zaman, kendisine boyun eğen ve uçuşlarıyla rüzgârlara, fırtınalara yol açan dağ ruhlarının omuzladığı bir değirmen taşının üzerinde yükseklerde uçar. Bahar geldiğinde Perun alevli arabasıyla gezmeye çıkar, yaralarından kanların kimi zaman oluk oluk aktığı söylenen iblisleri alevli mızraklarıyla öldürür. (Ralston)

Kiev’deki Perun’un yüksek bir yere dikilmiş büyük heykelinin tahtadan gövdesi, gümüşten başı, altından bıyıklan vardı, elinde bir gürz veya tören asası tutar. Kiev’den Rusları idare eden Vladimir Hıristiyanlığı kabul edinceye, yani hemen hemen onuncu yüzyılın sonlarına kadar bu heykele tapınıldığı bilinmektedir. Vladimir sözü edilen heykeli devirip bir ata çektirerek, tepelerden aşağı yuvarlayıp, bu arada bir taraftan da kamçılatarak, sonunda Dinyeper sularına gömdürmüştür. Halkın gücünü göstermesi için tanrılarına seslendiği, fakat hiçbir şey olmadığı, böylelikle Rusların Hıristiyanlığı kabülünün hızlandığı söylenir. Benzer şekilde Hovgorod’daki Perun heykeli de Volga’nın sularına gömülmüştür.

Perun’un yayı gökkuşağı ile özdeşleştirmiş, alevli mızrağı altın bir anahtar olarak tasavvur edilmiştir; onunla yeryüzünün kilidini açtığı, gizli hâzinelerini aydınlattığı ve kaçakları büyücülerden sakladığı düşünülmüştür. Altın anahtarı aynı zamanda baharda buzlarla kaplı toprağı parçaladığı yahut bulutlan delip yağmurları serbest bıraktığı şimşek olarak da yorumlanmıştır.

Diğer birçok Ari kavimler arasında olduğu gibi Slavlar için de meşe kutsal bir ağaçtı; ve muhtemelen bunun daha önce zikredilmiş olan meşe-ateşinin en önemli unsuru olduğu Perkunos tapınışı ile irtibatı vardı.

Kiev’deki Perun heykeliyle birlikte başka tanrıların heykelleri de vardı. Bunlar arasında muhtemelen Güneş-tanrının farklı biçimleri olan Kors ve Dazhbog, rüzgârların tanrısı Stribog, Simargla ve Mokosh sayılabilir, bu son ikisi başka şekilde bilinmemektedir.

Svantovit tarihsel dönem içinde Baltık Slavlarının baş tanrısına verilen isimdir. Bu ve savaş tanrısı Radegast ve Yarovil Güneş-tanrının biçimleri olarak yorumlanmıştır. Rügen adasının başkenti Arcona’da DanimarkalI Hıristiyan misyonerler, Saxo Gramaticus tarafından anlatıldığı gibi, iç ve dış avlulan -bu sonuncusunun kırmızıya boyalı bir çatısı vardı- bulunan güzel bir ahşap tapınak bulmuşlardı, iç avlu işlemeli duvar örtüsüyle kaplıydı ve birçok resim ihtiva ediyordu. Fakat suretin kendisi Doğu’ya özgü tuhaflıklar içindeydi. Dört başı ve boynu, iki göğsü, iki sırtı, fakat sadece iki kolu vardı. Büyük sağ eline muhtelif metallerden bir boynuz-boru tutturulmuştu, bu yılda bir kez içkiyle doldurulurdu. Sol eli bir yay biçiminde büküktü, Heykelin yanında gümüş bir kabza ve kınla birlikte bir gem ve kılıç vardı.

Bu şekilde tasavvur edilen tanrı adına, kısmen rahiplere kısmen tapınağın süslenmesine sarfedilen, çok masraflı tapınma biçimlerinin sürdürüldüğü bilinmektedir. Yıllık vergi hasılatının dışında savaşta elde edilen ganimetin üçte biri de tapınağa verilirdi; bunlara ilaveten kabile reislerinden büyük sunular ve bağışlar alırdı. Sayılan üç yüzü bulduğu söylenen atlı askerlerin özel bir bölüğü tanrı adına savaşır ve bütün savaş yağmalarını rahiplere veya tapınağın süslenmesine vakfederlerdi.

Stantovit’in beyaz atı tanrı için kutsal bir hayvandı, onun üzerinde, elbette göze görünmeden, halkına refakat ettiğine inanılırdı. Ancak rahipler onu besleyebilir veya üzerine binebilirdi, ona en küçük bir zarar vermek bile ağır bir suçtu. At savaş halinde bir orakl olarak kullanılırdı. Tanrı’ya yalvarıldıktan sonra dışarı çıkarılıp üç mızrak boyu yürütülürdü; eğer yürürken önce sağ ayağını kaldırırsa, bu savaştaki başarı için uğurlu bir işaret olarak kabul edilir: Başka tür bir yürüyüş şekli uğursuzdu.

Rügen’de hasat mevsiminin kapanışında büyük bir hasat şenliği tertip edilirdi. Önce hatırı sayılır miktarda büyük baş hayvan kurban edilir, ardından bir ziyafet düzenlenirdi. Saç ve sakalı kesilmemiş yaşlı bir rahip bunun üzerine tapmağın en kutsal bölmesine girer ve içerisini dikkatli bir şekilde süpürürdü. Bu süpürme işi boyunca tanrının huzurunu kirletmemek içirt nefesini sıkı sıkıya tutması gerekirdi; nefes almaya zorlandığında her defasında tapınak civarından dışarı çıkması icab ederdi. Bu iş bittiğinde heykelin elinden içi içki dolu boynuzu alır ve son şenlikten bu yana artmış mı eksilmiş mi ilan edilmesi için onu heyetin huzuruna getirirdi. Eğer eksilmişse kıtlık kapıda bekliyor demekti. eksilmeyip de artmışsa, bu bolluk alameti olarak kabul edilirdi. Bunun üzerine içki dolu boynuz bir sunu olarak tanrı için dökülür ve müreffeh bir yıl ve savaşta muvaffakiyet için yapılan bir dua ile birlikte, rahip tarafından yeniden doldurulurdu. Daha sonra rahip bu doludan bir yudum alır ve boynuz tekrar doldurulurdu; ve bir sonraki yıla dek (inanışa göre) dokunulmamak üzere bırakılırdı. Akabinde bal ve undan yapılma tatlı çörek sunulan arz edilir ve sonunda tanrıyı temsilen rahip insanlan, bu durumda kendilerini düşmanlarına karşı muzaffer kılan tanrıya sürekli olarak kurban sunmaya özendirerek, kutsardı. Bundan sonra bol bol yemekler yenir, içkiler içilirdi.

 

Anlaşılan Rügen’de başka tanrı heykelleri de vardı, bunlardan biri, mevsimlere hükmeden ve biri göğsünün üzerinde beş yüzü bulunan Foreneut adınaydı. Bir diğeri, Rhugevit’in yedi yüzü ve sekiz kılıcı vardı; muhtemelen daha önce zikredilmiş olan Radegast ile özdeşti. Triglav bir başka tanrıdır, heykeli Stettin’de imha edilmiş ve üçlü başı Papa’ya gönderilmiştir. Zemabog Slavlann korktuğu kötü ya da acımasız tanrılar arasına dahil edilmelidir; kendisine korkunç törenlerle insan kurbanların sunulduğu bildirilir.

Lado ve Lada, hakkında henüz kuşkuların giderilemediği iki tanrı ismidir. Frey ve Freyja ile karşılaştırılmışlardır ve Lada’ya aşk ve haz tanrıçası denir. Lada’ya “ulu tanrıçamız” diye seslenilen Litvanya şarkıları vardır, Lado ise güneşin eşidir. Eski bir tarihsel kayıt Lado’yu evlilik, neşe, zevk ve genel mutluluk tanrıçası olarak tasvir eder, evlilik hayatlarında kendilerine saadet ve refah ihsan etmesi için yeni gelin ve güvey ona kurban sunarlar. Rus halk şarkılarında lado ve lada güvey, sevgili, koca ve gelin, hanım, kan için ortak olarak kullanılır. Kupala bir toprak mahsûlleri tanrısı, Koleda ise bir şenlikler tanrısıdır. Koleda ismi Rusya’nın çeşitli bölgelerinde Christmas’a aktarılmıştır, bazı yörelerde ise yaz ortası St. John yortusu şenliğine St. John Kupala denir.

Slavlar, tanrılarının yanı sıra dış dünyalarını cüceler, orman-perileri, su-ruhları, vb. gibi çok sayıda daha küçük ruhlarla doldurur; ve bunlarla ilgili inançlara Rus köylüleri arasında hâlâ rastlanır. Aslında, ölen ataların ruhlarına saygı ile birlikte, animizm bunlar arasında oldukça yaygındı ve kalıntıları hâlâ mevcuttur.

Slavlar ölümden sonra ruhun, ya denizde bir sandalla ya da yaya olarak uzun bir yolculuğa çıkacağını düşünürlerdi. Bir görüşe göre zirvesinde cennetin bulunduğu dik bir yamacı tırmanması gerekirdi, ölüler ülkesini ifade etmek için kullanılan bir sözcük. Rai, Doğu’da her zaman sıcak ve aydınlık güneşin yurdu anlamına gelir. Benzer şekilde bir başka İsmi, Peklo, sıcak bir yer anlamını ifade eder; fakat şimdilerde cehennem için kullanılan bir isimdir. Bununla beraber mezarın kendisini ölülerin ruhlarının mekânı olarak düşünen başka görüşler de vardır. Eski Slavlar ölümden sonraki ödül ve ceza, kötülükler için bu hayatta katlanılan tazmin veya telafi fikrine sahip değil gibidir. Daha çok onlar ölümü şimdikine benzer bir hayata hazırlıktan ibaret olarak görüyorlardı.

Definden önce ruhun bedenin etrafında kaldığı, kimi zaman altı hafta boyunca eski evin etrafında dolaştığı, bu süre zarfında yaslıların davranışlarını izlediği kabul edilirdi. Oldukça yaygın bir şekilde, ebeveynin ruhlarının çocuklarını, torunlarını izlediğine inanılırdı, dolayısıyla bunun atalara her zaman duyulması gereken saygı ve hürmetin temelini oluşturduğu düşünülebilir. Bununla beraber bu inancın ocak ateşiyle ve ocağın da hane ruhuyla nasıl irtibatlandırıldığı meçhuldür. Hane ruhunun ocağın arkasında yaşadığına inanılır; eskiden ateşle daha yakından bağlantılı olduğu anlaşılmaktadır. Şimdi bile bir evden başka bir eve taşınırken, eski ocaktan bir kürek ateş alıp yeni eve ulaştırıldığında, “Hoşgeldin büyükbaba yeni eve!” diye seslenen Rus aileler bilinmektedir. Afanasief’in bildirdiğine göre, Rus köylüleri Şubat’ın 28’inde akşam yemeğinden sonra dışarıda hane ruhu için bir çömlek dolusu hububat bırakırlar. Bu çömlek ocağın ön tarafına konur, etrafı da kızgın korlarla çevrilir. Ocakların genellikle ölü ataların ruhlarının barınağı olduğuna inanılır. Yer yer habis veya zararlı olduklarına inanılan bu hane ruhlarıyla ilgili inanç veya korkulan içinde barındıran birçok hurafe vardır. Eski Slavların arasında büyücü ve cadıların yaygın olduğunu, büyülere ve tılsımlara, kurt-adamlara ve vampirlere inanıldığını belirtmeye lüzum yoktur; ve onların mirasçıları da bunların çoğunu bugün hâlâ muhafaza etmektedirler.

Slavların inanç ve geleneklerinin, üzerinde durulup ele alınması ilginç olabilecek birçok başka özellikleri daha vardır; fakat bunların hangi ölçüde gelişmiş Slav dinine veya daha önceki inanç aşamalarına ait olduğu ve hangi ölçüde Hıristiyanlık ve sonrası dönemde doğduğu veya dönüşüm geçirdiği tam olarak kestirilemediğinden, varsayım ve kuşkularla dolu bir alanda daha fazla ilerlemeyi göze alamayız.

Slav dininin rahipleri ve rahiplik kurumu hakkında da bildiklerimiz nisbeten azdır. Haddizatında Doğu Slavlarınde yerleşmiş bir rahiplik müessesesinin olmadığı anlaşılmaktadır; dini ayinler ve törenler ailelerin veya toplulukların başı tarafından icra edilirdi; ve kuşkusuz bir topluluk veya kabilenin reisi aynı zamanda onların rahibiydi. Kurbanlar basitçe bir ağacın, tercihen bir meşenin altında veya bir su akıntısının kenarında sunulurdu, düzenli bir tapmaktan yoktu. Batı Slavları arasında rahiplik, her ne kadar burada da büyük ölçüde sivil hayatla veya savaş işleriyle birlikte anılıyorsa da, daha belirgin bir karakter kazanmıştır; tapmaktan hatırlanacağı üzere daha önce birkaç kez zikredilmişti.

 

Genel olarak denilebilir ki Slav dini, her ne kadar inançları sağlam bir şekilde kökleşmiş ve hatta günümüze bile belirgin İz ve kalıntılar bırakmışsa da, diğer Ari halklarınkinden daha az gelişmiştir. Ayrıca Kutsal Kitap benzeri herhangi bir şeyden, hatta seçkin ve yüksek nitelikli bir mitolojiden yoksunluğu, genel olarak çekiciliğini ve değerini hatırı sayılır ölçüde azaltmaktadır.

YAZIYI İNDİR