Hiç şüphesiz Japonya din noktaı nazarından Çin kadar ilgi çekici değildir. Genel olarak insanlar dini meselelerle daha az ilgilenirler ve görülmeyen güçlerin daha az etkisi altındadırlar. Çin’de olduğu gibi dinler, çarpışmaksızın yan yana yaşarlar; aslında halkın büyük çoğunluğunun hem Şinto dinine hem Budacılığa bağlı olduğu söylenebilir; Budacı rahiplerin uzun zaman önce Kovulduğu Satsuma eyaleti bir tarafa bırakılacak olursa, çok azı iki dinden birisi için Keskin bir tercihte bulunur. Yüksek sınıfların çoğu, bazı bakımlardan Konfüçyüsçülüğe benzeyen ve Siza diye bilinen felsefi bir sistemi benimserler; aynı zamanda Şinto dinine de bağlı Kalırlar. Siza esas itibariyle bir ahlaki hakikatler ve düsturlar sistemidir.

Şinto tabiri lafzi anlamıyla tanrıların yahut cinlerin yolu demektir; fakat iki Çince Şin-to karakterine karşılık gelen Japonca sözcük Kaminomiçi dir. Her ne olursa olsun animizm diye tanımlanmasında bir sakınca yoktur ve büyük oranda atalara tapınmadan geliştiği söylenebilir. Nitekim öz itibariyle Çin Taoculuğuna ve atalara tapınma dinine kayda değer bir benzerlik gösterir, bununla beraber, Çinlilere özgü bazı abartılı özelliklere rastlanmaz. Şin-to kültü oldukça eskidir, muhtemelen Japonların göçünden önceki bir tarihten kalmadır, buna karşın Şin-to ismi ancak Budacılığın adaya yayılmasından sonra, bu ikisini birbirinden ayırma aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Doğa tanrılarının mı yoksa atalara tapınmanın mı daha önce vücut bulduğu hususunda tahminde bulunmak faydasızdır. Bilinmeyen bir zamandan beri hane yahut aile ruhlarına veya tanrılarına kılıç, yiyecek, elbise, at vs. gibi genellikle ata ruhlarına sunulan şeylerden müteşekkil takdimeler sunulmaktaydı. Şüphesiz çok erken bir tarihte hükümdarın tapındığı ruh yahut ruhlar yaygınlık kazanmıştı. Ağaçların, hayvanların, nehirlerin, kayaların, rüzgâr, ateş ve dağların ruhlarına ve göksel cisimlere ne zaman tapnmaya başlandığını söyleyemeyiz, fakat yaklaşık bin beş yüz yıl önce Mikado’nun en eski atasının güneşle özdeşleştirildiği dönemden daha eski olmasa gerektir. Muhtemelen o dönemde güneş İçin ilk kez müstakil bir tapmak dikilmiş ve Mikado’nun kızı bu tapmakta baş rahibe olarak görevlendirilmişti. O zamandan itibaren atalar için tapmaklar dikilmesi giderek yaygınlaşmıştır. Fakat bunlar basit ve yalın bir yapıdaydılar, genellikle Tanrı’nın herhangi bir heykelini yahut suretini içermezlerdi, içeride bir sembol olarak sadece bir ayna bulunurdu. Bu tapınakların ya tanrılaştırılan atanın doğrudan ya da onun baş hizmetçisinin soyundan gelen rahipleri olurdu ve bu gelenek bugün de varlığını büyük ölçüde sürdürmektedir.

 

Dolayısıyla atalara tapınma Japon dininde önemli bir yere sahiptir; Mr. Satovv’un söylediği gibi, ‘neredeyse her Japon evinde Şin-to tanrılarına ayrılmış ev altarının yanında saygı duyulan Budacıların tanrısı için bir köşe ve ailenin daha önce ölmüş üyelerinin anıtsal tabletleri vardır. Bu sonuncular ölümlerinin hemen ardından birer ‘Buda’ya dönüştüğü için kendilerine dua edilebilir.’ En yaygın ve en fazla tapınılan tanrıların, Mikado’nun ünlü atatan ve yakın zamanların tanrılaştırılmış kahramanları olduğuna şüphe yoktur. Ve bunlar o kadar iç içe geçmişlerdir ki, Japonlar Şin-to mitolojisi ile kendi ulusal tarihleri arasında bir ayrım yapma lüzumunu duymazlar. Ulusal bencillikleri Japonya’yı yaratılmış ilk ülke olarak gösterir ve dünyanın kalanını nazarı itibara almazlar. i.s. sekizinci yüzyıla alt en eski kozmogoni. Kojiki, dünyanın başlangıcında bir biriardı sıra, Dünyanın Merkezinin Efendisi, Yüce-Ulu-Doğurucu Tanrı, Kutsal-Doğurucu Tanrı denen uç tanrının ortaya çıktığını bildirir. Daha sonra bunu yaradılışın aşamalarını temsil eden bir çift tanrılar dizisi takip eder ve bu süreç yer, güneş, ay ve bütün mahlukatın iki atası Isanagi ve Isanami ile sona erer. Bütün bunların ve yeryüzündeki birçok şeyin bu iki çiftten akıl almaz türeyişleri anlatılır. Güneş tanrıçası Amaterasu ilk Japon hükümdarının atasıdır. Güneş tanrıçasının edinilmiş torunu Hinigi-no-mikoto’dan gelen Jimmu Tenno, Avrupalıların Mikado diye bildiği, Japonların Teushi ya da Göğün Oğlu olarak tanıdıkları imparatorun türediği en eski hükümdardır. Güneş tanrıçası Hinigi’yi Japonya’nın hükümdarı yaptığında, ona “tanrıların yolunu” göstermiş ve güneş ve ay yerinde durdukça sülalesinin hükümran kalmasını kararlaştırmıştır. Tanrıça ona, ayna, kılıç ve taş olmak üzere üç kutsal sembol vermiş ve ilkiyle ilgili olarak şunları söylemiştir: ‘Bu aynaya benim ruhum diye bak, onu kaldığın evde, oturduğun odada muhafaza et ve onu sanki benim gerçek varlığım huzurunda imişsin gibi tazim et.” Hikâyeye göre, İ.Ö. 92 yılında yönetimdeki Teushi onu bir tapınağa kaldırmış, ardından yeri birçok kez değiştirildikten sonra İ.Ö. 4’de, ise bölgesinde Yamada’da, liaiku tapınağına yahut sarayına konmuştur. Çeşitli tanrılara en abartılı isimler verilir, her ismin başında bir tanrı, tanrıça, yahut ruh için kullanılan “Kami” vardır, buna karşın Mikado’nun mutad ismi O-Kami’dir. Bu tabire tanrı anlamının aktarılmasının yanlış anlamaya yol açabileceği düşünülmüş olmalıdır, çünkü sözcüğün gerçek anlamı ‘yüce” demektir ve daha değişik anlamlar verilebilir.

 

On sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda, Budacılık ve Konfüçyüsçülük tarafından değişime uğratılmazdan önceki haliyle eski dini inançların keşfedilip yeniden yerleştirilmesi doğrultusunda ciddi çalışmalar yapılmış ve böylelikle Saf Şinto’nun kaydadeğer bir gelişimi yahut canlanışına tanık olunmuştur. Bu akım birkaç önemli bilgin, özellikle Mabuc- hi (1697-1769), Motoori (1730-1801) ve Hirata (1776-1843) gibi kayda değer simalar yetiştirmiştir. Hirata yüze yakın müstakil eser vermiştir. Dokuzuncu yüzyıldan on yedinci yüzyıla kadar Budacılık, eski Şin-to dinini kendi bünyesine katıp özümseyerek Japonya’da zirvede kalmıştır. Fakat bu bilginlerin öncülüğünde eski görüşlerin yeniden canlanması önemli bir tepkiye yol açmıştır; Shogun ve takipçileri onlardan hoşlanmasa da Mikado ve sarayının desteğini elde etmişlerdir.

 

Yeni okul 1868 devriminde Budacılığı bastırıp sıkıştırmayı ve Şin-to’yu milli bir din haline getirmeyi umut ediyordu; fakat Batılı fikirlerin yayılması ve din karşısında sergilenen belli bir aldırmazlık birbiriyle tuhaf biçimde çakışınca reformun etkisini sınırlamış, Şinto dininin Budacılığın kösteğinden kurtarılıp müstakil bir din haline getirilmesi hayali suya düşmüştür. Budacı rahipler Şin-to tapınaklarından kovulup uzaklaştırılmış. Bir çok hazineler ve mimari süslemeler dahil, tapınaklara yaptıktan çıkıntılar ve ilaveler sökülüp tahrip edilmiştir. He var ki Budacılık bir kez daha engeller ve manalar karşısındaki gücünü göstermiş, eski tesir ve gücünün çoğunu son zamanlarda yeniden kazanmış; buna mukabil Şinto dini tekrar gerilemeye başlamıştır. Tapınaktan hâlâ Hükümet tarafından ve mahalli gelirlerle desteklenmektedir ve saraydaki yıllık şenliklerin kimisine yüksek rütbeli memurlar hâlâ katılmaktadır. Bununla beraber yine de bin yıldan beri işgal ettiği konumda pek fazla bir değişiklik yoktur.

 

Hirata’nın araştırmalarının neticesi, eski zamanlarda tanrılara tapınma kutlamasının Mikado’nun başta gelen vazifesi olduğu yolundadır. İlk Mikado gökten indiğinde tanrısal atatan ona ülkeyi nasıl yöneteceğini göstermişlerdi. Onlar bu dünyadaki her şeyin gök ve yerdeki tanrıların ruhlarına bağlı olduğunu, o nedenle onlara tapmanın çok önemli olduğunu öğretmişlerdi. Zarar veren tanrılar (yahut ruhlar) teskin edilmelidir, çünkü onlar kendilerine karşı hadsizlikte bulunmayanları cezalandıramazlar; ve bütün tanrılara tapılmalıdır, böylelikle onların himayelerinin artırılılabilmesi yahut esirgemelerinin sağlanması mümkün olacaktır. Yönetme sanatına “tapma” denir ve hükümdarın kişisel tapınması temel ve asli unsurdur. Bu sebepten ötürü eski Mikadolar halkın yeterli yiyecek, giyecek ve korunmaya sahip olması için düzenli olarak dua ederlerdi ve yılda iki kez genel arınma şenliği kutlarlardı, böylelikle bütün i ulus felaketlerden, suçlardan, kirlenmeden arınmış olurdu.

 

Hirata’nın Çin düşüncesinin tesirinden önceki eski inançları aktardığına inancı sarsılmaz ise de, burada Çin Devlet dinininkine benzer bir düşünceyi görmemek mümkün değildir; dolayısıyla ikisini de Çinlilerin ve Japonların henüz birbirinden ayrılmadığı karanlık geçmişte bir döneme kadar geri götürebiliriz. Yüzyıllardır Şin-to törenleri saray kuralları ve merasimlerinde önemli bir yer işgal etmektedir; umumi şenlikler için liturjiler ve Sarayın gerek şahsen, gerekse elçileri aracılığıyla tapındığı 2861 tapınaktaki 3132 tanrı ismi dahil, Yengi Şiki’nin elli cildinden onu bunlara ayrılmıştır. Her önemli meselenin başı tanrılara tapınmadır. Hirata, hükümdarları olan bedenlenmiş tanrılarına benzemeye çalışması tebaanın ödevi olduğundan, her insanın atalarına ve onların soyundan geldikleri tanrılara tapınması gerektiğini söyler; fakat değişik işlevlere sahip tanrıların sayısı büyük olduğundan sadece ismen en önemli olana tapmak ve kalanları genel bir yakarışa dahil etmek en güvenli yoldur. Sabah dualarının tamamını yerine getiremeyenler kendilerini imparatorun sarayına, hane ruhlarına, ata ruhlarına, mahalli koruyucu tanrılarına, kendi özel mesleklerinin tanrılarına tapınarak avutabilirler. Hirata’nın Mikado’nun dualarının üstünlüğü hakkındaki görüşü şu alıntıda açıkça görülür: “Tanrılara yakarırken, bahşetme gücü de dahil her birinin kendi elinde bulunan inayetler birkaç sözcükle zikredilmelidir ve açgözlü isteklerle taciz edilmemelidirler, çünkü Mikado sarayında her gün kendi halkı adına istek ve dileklerde bulunmaktadır, onunkiler tebasının dileklerinden daha etkilidir. Sabahleyin erkenden kalkıp, yüzünü ve ellerini yıka, ağzını çalkala ve bedenini temizle. Daha sonra Yamato bölgesine dön, avuçlarını iki kez çırp, başını yere eğerek ibadet et. Uygun vaziyet, âdet olduğu üzere yüce bir kişiyi selamlarken alman topuklar üzerine çömelme vaziyetidir.”

 

Hirata rüzgâr tanrısı ve tanrıçasının isimleri hakkında aşağıdaki açıklamayı vermektedir: Onlann ilk isimleri Göğün Direği ve Yerin Direği anlamına gelir ve bu isimler onlara rüzgârın Gök ve Yer arasındaki boşluğu kapladığı ve ilkini bir direğin evin çatısını ayakta tutması gibi ayakta tuttuğu için verilir. Bu tanrılara yapılan duanın bir kısmı şöyledir: “Huşu ile sesleniyorum sana, gördün ve işittin onları sen, cahilce işlediğim kusurları ve günahtan düzelterek lütfedip kutsa beni, uğursuz tanrıların başıma musallat edebileceği felaketleri uzaklaştır benden, uzun bir ömür ver bana, sert ve parçalanmaz bir kaya kadar uzun, verdiğin nefesle göksel tanrılara ve yeryüzünün tanrılarına her gün sunduğum dileklerimi tekrar ediyorum, işitsinler beni dört nala koşan tayın keskin kulaklarıyla.” Hirata günahtan bilerek ve sehven işlenmiş günahlar diye ikiye ayırır. Sonuncuların herkes tarafından işlendiğini söyler; şayet böyle işlediklerimiz düzeltilsin diye dua edersek tanrılar onları bağışlayacaklardır. Uğursuz tanrılarla kastettiği topluma ve insanlara zarar veren kötü tanrılar ve cinlerdir. Hirata’ya göre bu ruhlar lzana- gi’nin ölüler diyarına yolculuğu sırasında tutulup arınırken üzerinden attığı kirlerden türemişlerdir. Bunlar daha sonra, bilhassa Budacılığın yayılmasıyla sayıca büyük artış göstermişlerdir. İki rüzgâr tanrısı, kötü ruhların bela etmeye çalıştıkları felaketler dahil, her şeyi istedikleri yere uzaklaştırabilirler, insanlar yaşamalarını sağlayan nefes için onlara muhtaçtır, o nedenle uzun bir hayat ve dualarını tanrılara götürmeleri için onlara yalvarmak doğrudur.

 

Hirata tarafından verilen bir diğer dua örneği ilginç bir Şin-to öğretisini gözler önüne serer; buna göre bir tanrı özel görevlerle Ayrılmış Ruhlar denilen varlıkları yarıktan parçalar halinde fırlatır, nitekim toprak tanrıçası ve ateş tanrısının kız torunu sekiz değişik adla tanımlanır, bunlar onun her türden yiyeceğin tanrısı olduğunu gösterir. Onun tarafından fırlatılmış ayrı ruhlardan ikisi bütün ağaçların yetiştiricisi ve bütün bitkilerin atası diye anılır. Her ne kadar tuhaf ise de, pirinç ve diğer tohumlar, davar ve ipek böceği bu yiyecek tanrıçasının ölü bedeninden hayat bulur. Dolayısıyla yeni bir eve girerken, onun yaratıcısı olduğu ağaçtan yapılıp üzeri otlarla örtüldüğünden, bu tanrıçaya tapmak çok erken zamanlarda yerleşmiş bir gelenektir.

 

Tanrıların çiftler şeklinde gruplandırılmaları Japonya’da hayli ilginçtir. Hirata’nın “Tama-dasuki’sinin en kayda değer bölümlerinden biri, görülmeyen’e ve onun eşi Suseribime’ye hükmeden Oko-kuni-nus- hi’nin anlatıldığı bölümdür. Görülmeyen tabiri, der, ‘imparatorluktaki barış yahut huzursuzluğu, onun refahını ve zor günlerini, insanların hayat ve ölümünü, iyi ve kötü talihini, belli bir amile veya faile atfedilemeyecek her türlü tabiatüstü hadiseyi’ içerir. Bir insanın gizli günahları, üzerine görünmeyen tanrıların öfkesi olarak geri döner, onlar insanları hastalıklara, talihsizliklere vb. uğratır, ömrünü kısaltırlar. Buna mukabil iyilik yapanlara mutluluk ve inayet bahşederler, hastalıktan, kötü talihten esirgerler, soyuna uzun hayat ve gönenç bahşederler. Hira-ta’nın öğretisi burada bir kat daha soylulaşmakta, dolayısıyla her türlü övgüyü haketmektedir: “Hemcinslerinin övgüsüne yahut yergisine aldırma” der, “o şekilde hareket et ki Görünmeyenin tanrıları önünde mahcup olmayasın. Şayet gerçek erdemin yolundan ayrılmak istemiyorsan, görünmeyenin huzurunda huşu içinde durmayı öğren, bu seni yanlış yapmaktan alıkoyacaktır. Görünmeyene hâkim olan tanrının önünde yemin et, vicdanını temiz tut, o zaman yoldan asla sapmayacaksın. En uygun şartlarda bile yüzyıldan fazla yaşamayı bekleyemezsin; fakat ölümden sonra Oku-kuni-nushi’nin görünmeyen ülkesine gideceğine ve onun yönetimine tabi olacağına göre şimdiden onun önünde eğilmeyi öğren.”

 

Hirata’nın bize söylediğine göre, ölülerin ruhları görünmeyen dünyada bizim etrafımızda her yerdedir, varolmayı sürdürecektir, hepsi de değişik karakter ve tesir derecesine sahip birer tanrı olacaktır. Bazıları kendi adlarına yaptırılmış tapınaklarda barınırken, bazıları da türbelerinin yakınlarında dolaşacaklar ve prenslerine, ana babalarına, çoluk çocuklarına, tıpkı daha önce hayatta olduğu gibi, hizmet etmeyi sürdüreceklerdir.

 

Çin’de olduğu gibi Japonya’da da büyük bölge tapınaklarına, şehir tapınaklarına ve köy tapınaklarına rastlarız; ve yeni doğmuş bebekler himayesini elde etmek üzere mahalli tanrıya sunulur. Mahalli tanrıya doğruca “doğum yeri tanrısı” denir. Gerçekte aynı ismi taşıyan veya aynı Unvanlarla ödüllendirilmiş birçok insanın ortak atası olan başka mahalli tannlar (uji-gami) vardır, insanlar, hayvanlar ve bitkiler arasındaki mahalli farklılıklar himaye eden tanrının farklı karaktere sahip olmasıyla açıklanır. Bütün nji-gaminin doğumdan önce ve sonra, hatta ölümden sonra bile, insanların talihlerine hükmettikleri kabul edilir. Bazı bölgelerde, bir seyahate çıkmazdan önce mahalli njl-gâminin tapınağına gidip, onun himaye ve korumasını dilemek âdettir. Bunun üzerine rahip ona, yol üzerindeki her türlü zarardan koruyacak bir kâğıt büyü veya efsun verir, yolcu aynı zamanda tapınağın yakınından biraz kum alır, daha sonra, küçük miktarlarda su İle karıştırıp yol boyunca her ne zaman kendisini rahatsız hissetse içer. Kumun kalanı yoldan dönüldüğünde gerisin geri doğruca yerine konulmalıdır ve doğal olarak yolcu o zaman kendisine sağlanan korumadan dolayı şükranlarını sunar. Bir kişi ikametgahını bir başka yere taşıdığında bu daha da ciddi bir hadisedir. Eski evin gji-gamisi yeni evinkiyle uzlaştırılmalıdır, aksi halde hiçbir şey doğru olmayacaktır. Dolayısıyla kişi eski ıgl-gamislrıden uygun bir şekilde ayrılmalıdır ve yenisini mümkün olduğunca çabuk ziyaret etmelidir. Kişiyi ikametgahını değiştirmeye iten düşünülebilecek görünürdeki sebepler her ne olursa olsun bunların ancak iki tane olabileceği söylenir: Biri kişinin eski evinin uji-gamisini gücendirmiş ve uzaklaştırmış olması ve diğeri, yeni evinin uji-gamisinin kişinin ayrılışını düzenlemiş olması.

 

Japonların hane tanrıları Japon tapınmasının en yaygın bir şekilde yerine getirilen tipini temsil eder. Bu tanrılara ait küçük tapınaklarda kâğıtla kaplı tabletler bulunur, bu tabletlerin üzerinde İse’nin tanrılarının ve hane sahibinin güvendiği diğer tanrıların isimleri yazılır. Bunların önüne hane sakini, yılın ilk günü, ayın ikinci, on beşinci ve yirmi sekizinci günü gibi belli günlerde, gözde Japon içeceği Sake, pirinç ve kutsal sakaki ağacının (Cleyera Japonica, kamelya ve çay sınıfına dahil bir bitki) yapraklı dallarından koyar. Her akşam, bu tapmağa içinde yanan bir fitille birlikte bir fincan tabağı yağ konulur. Aşağıya aktarılan onun önünde edilen duadan Hirata’nın verdiği kesittir: “İse’nin iki sarayının büyük tanrısının, sekiz yüz türlü göksel tanrının, sekiz yüz türlü yeryüzü tanrısının, bütün bölgelerde, bütün adalarda ve Sekiz Adalı Büyük Ülke’nin (Japonya) her yerinde büyük küçük tapınaklar dikilmiş bin beş yüz tanrının, onlara hizmet eden bin beş yüz tanrının, bunların kolu durumundaki sarayların ve tapınakların tanrılarının ve bu tarınsal sahanlıkta kurulmuş tapınakçığa davet ettiğim, her gün övgüler sunduğum sohodo-no-kam (korkuluk, imparatorluktaki her şeyi bildiği kabul edilir) önünde saygıyla eğilerek, huşu ile yalvarıyorum, cahilce işlediğim günahlarımı ve kusurlarımı affederek lütfedip kutsasınlar beni, boyun eğdirdikleri güçlerle esirgesinler beni ve inayetlerini eksik etmesinler, tanrısal örneği takip etmemi ve Yol üzere iyi işler yapmamı sağlasınlar benim.”

 

Şin-to dini toplu ibadetlerin eksikliğiyle, rahiplerin göz önünde olmayan konumlarıyla ve tapınaklarının karakterinin basitliğiyle kayda değerdir. Rahipler evlenebilir, başka herhangi bir meslekle uğraşabilirler. Sabah ve akşam sunularını sunarlar, o zaman beyaz kollu ve beyaz kemerli uzun, bol bir cübbe giyerler, başlanna da siyah bir başlık geçirirler. Rahipler daha önce bazı örneklerini sunduğumuz teşbih ve dualar okurlar ve pirinç, balık, meyve, et, sakö vs. gibi takdimeler sunarlar. Büyük Şin-to tapınaklarının birçoğunda insanların günahlarını su ile gidermek üzere yılda iki kez toplu arınma törenleri yapılır. Daha önceleri bunun kişisel durumlarda da uygulandığı; günah yahut suçların kefaretinin, işlenen kusurla nisbet içerisinde, değerli sunularla ödendiği bildirilmektedir.

 

Şin-to tapınaklarının genellikle iki bölmeden oluşan bir küçük şapeli vardır; içeridekinde tanrının genellikle bir ayna, kimi zaman bir kılıç veya hatta ilginç bir taş olan sembolü bulunur; bunu rahibin kendisi bile nadiren görebilir ve iç içe geçmiş birçok kutudan en derindekinin içinde, ipek ve brokar birçok sargıyla örtülü olarak muhafaza edilir. Dışarıdakinde eskiden şenliklerde yapılan bez veya kumaş sunulan tem-

 

sil etmek için kesilmiş beyaz kâğıt parçalarının asıldığı ince uzun bir değnek vardır. Şapelin önünde ve onunla bağlantılı bir ön-odanın yanında, genellikle küçük bir ibadet odası, yer yer girişinin üzerinde, ibadet için gelenlerin çalınarak tanrısına dikkatlerinin çekildiği bir gong görülebilir; kimi durumlarda bu küçük ibadet odası dört direk üzerine bir barakadan ibarettir; önünde başla selamlama ve ellerin kavuşturulması dışında açıktan dua okunmaz; daha sonra yere birkaç bakır para atılır ve çıkılır. Bu tapınakların rahipleri efsun olarak Tanrı’nın ismini taşıyan kâğıt parçaların satımından elde ettikleri yetersiz gelirleriyle kıt kanaat geçinirler. Ana binanın yanında çoğu durumda muhtelif Şin-to tanrılarına adanmış ek binalar olabilir; hepsinin çevresinde bir koruluk vardır. Bu tapınaklarda mimari, tasarım yahut renklendirme bakımından özenli işleme yahut süslemelere rastlanmaz, görünümlerinin eski kulübeleri andırdığı söylenebilir, her ne kadar bazıları kiremit veya bakırla kaplı ise de, çoğunun damlan sazla kaplıdır. Genellikle en iyi kalite ağaçtan yapılırlar, döşemeleri tahtadır, yerden yarım metre kadar yüksek olup, etrafında çepeçevre bir balkon vardır ve bir basamaklar dizisiyle çıkılır.

 

Bir Şin-to tapınağının bir diğer ayırd edici özelliği harfi harfine “kuş- kafesi” anlamına gelen toril ya da girişte gayet yalın ve basit görünümlü bir kemerdir ve çoğu durumda tapmağın içine doğru aralıklarda tekrarlanır. Hiçbir zaman oymalarla süslenmez, fakat kimi durumda taş ya da bronzdan yapılır ya da parlak kırmızıya boyanır ve üzerine tapınağın adandığı tanrıların isimleri yazılır.

 

Eskiden harikulade bir şekilde süslenmiş birçok tapmak vardı, fakat bunlar, denetimlerini ele geçirdiklerinde Budacıların yaptıkları eserlerdi. Birçok tapınağın etrafında kendi tanrılarına tahsis edilmiş pagodalar, zil ve davul kuleleri vb. inşa ettiler. Bununla beraber Şin-to tapınaklarının civarındaki Budist binaların tümü 1808’den sonra tahrip edildi; fakat Şin-to tanrıları için inşa ettikleri şapellere dokunulmadı, bunların çoğu yaldızlı kapı sürgüleri, parlak renkleri, süslü oymalarıyla hâlâ durmaktadır.

 

Yamato’daki isâ’nin ünlü tapınaktan, Haiku ve Qeku, saf Şin-to basitliğini gözler önüne serer ve bunlar dinin en eski tapınakları arasındadır. Her yıl çok sayıda hacı tarafından ziyaret edilirler. Bu tapınaklarda “biçim zerafetine, ince bir işçiliğe, kurbanlara ya da herhangi bir sembole rastlanmaz. Alana doğrudan girmek yerine ana direklerin yontulmuş taş bloklar üzerine oturtulup zeminin yükseltilmesi ve tahta duvarların hasırların yerini alması dışında, binalar biçim ve yapı bakımından eski Japon kulübelerine yakındır. Kullanılan malzeme tahta ve sazdan ibarettir; pirinç, bronz ve demir nadiren kullanılır ve yegane süslerdir; dış ve içerideki katedralin etrafı basit parmaklık veya trabzanlarla çevrilidir. Resim yahut oymacılığa rastlanmaz, saz ya da amanla yıpranmış ağaç İşlerinin kahverengi yahut grisinin dışında renk yoktur. Girişlerde çıplak yuvarlak kütüklerden yapılmış açık torfilerden başka bir şey yoktur, kapılarda ince beyaz ipek perdelerden başka bir şey bulunmaz; sunular günlük su, pirinç, balık, tuz ve diğer basit kara ve deniz mahsûllerinden ibarettir. Tapmakta kullanılan lambalar da kaba beyaz kâğıttandır, Göğün Oğlunun miğfer püskülü olan krizantem çiçeğiyle, sadece siyaha boyanmıştır. Sembollere gelince onlar da basit ve gösterişsizdir. Pirinç samanı demetleri ve halattan, nadir bulunan kutsal sakaki ağacının ince dallan ve çubukları, kırpılmış asılı beyaz kâğıt parçaları her biri Güneş Tanrıçası’nın Ay Tanrısı’nın şiddetinden öfke ve acıyla çekildiği mağaradan çıkmasıyla ilgili iyi bilinen efsanedeki bir hadisenin sembolüdür- hepsi bundan ibarettir. Kutsal ayna ve parçalan burada ise de, bunları insan gözüyle görmek mümkün değildir. Her biri için zarif şık ağaç işi mahfaza vardır, sade beyaz bir ipek örtüyle sanlı ve üzeri tahta bir kafesle kaplıdır, bu da yine büyük bir ipek örtüyle tamamen gizlenir. Ayna, bir mahfazada brokar torbanın, daha doğrusu iç içe geçmiş torbaların içindedir.

 

‘Bu tapınaklarda, bayram günleri hariç toplu ayinlerinden hemen hiçbiri yapılmaz; o zaman bile en sade, en gösterişsiz türdendir. !ki veya üç sade giyimli rahip, gong vuruşlarıyla tanrılarının dikkatini çekerek, birkaç dakika süreyle kısa dualarını okur ve başlarını eğip tazimde bulunduktan sonra çekilirler. Ara sıra kagura- çok eskilerden kalma ve Tannça Uzume’nin Amaterasu mağarasının önünde hayret verici işlerinin sembolü olduğu söylenen bir bakire dansı tapınağın dışındaki bir binada yapılır; fakat bu törenin asli özelliği değildir. Peki ibadet için gelenler, onlar için ne söylenebilir? Aynı esaslı basitlik onlar için de geçerlidir. Ellerini civardaki nehirde yıkayıp arınarak dördüncü torideki ipek paravanaya ilerlerler, kefaret olarak mahfazaya birkaç bakır para bırakırlar, ellerini iki kez çırptıktan sonra, eğik baş ve bükülü dizlerle ya da diz çökmüş bir konumda birkaç dakika sessiz veya dua mırıldanarak bu vaziyette kalırlar. Günahların bağışlanarak kötülük, günah, felaket ve salgın hastalıktan uzak uzun ve mutlu bir hayat dilekleri- bunlar ve hepsi hepsi birkaç sözcük olan mütevazi tazim ifadeleri, Şin-to inanlısının ibadetini oluşturur.”

 

Her ne kadar her bir köşesi titizlikle temiz tutulsa da, bu tapınakları, kendi hallerine çürümeye terkedildiği söylenebilir. He var ki binalar her on iki yılda bir, birinin yıkılıp yerine yenisinin yapılmasıyla değil, fakat yakınlardaki benzer bir alana, eskisini en küçük ayrıntısına kadar taklit ederek, yeni bir tapınağın dikilmesiyle yenilenir. Böylelikle bu iki alan nöbetleşe kullanılmış olur. Civar koruluktaki ağaçlar Japonya’da görülmeye değer şeylerdendir.

 

Japonların, ahlâki öğretisinin zayıflığı bir tarafa bırakılacak olursa, Çin Devlet dinine ve ata kültüne aşikâr bir şekilde benzeyen Şin-to sistemi böyledir. Belki de genel olarak Japonları her yönüyle sımsıkı kucaklayamamasının ve bir taraftan Budacılığın daha belirgin ahlâki öğretisine ve şaşırtıcı mucizelerine karşı bunca hazır ve yatkın olmalarının, diğer taraftan kadim inançlarını bir tarafa bırakıp Avrupa’dan yeni bir felsefe ve din aramalarının sebebi budur.

YAZIYI İNDİR