Zaman: Herhangi bir deneyimden türetilmiş görgül bir kavram değildir.

Zaman tüm sezgilerin temelinde yatan zorunlu bir tasarımdır.

Zaman ilişkilerini ilgilendiren belgitli ilkelerin ya da genel olarak zaman belirtilerinin olanağı da bu a priori zorunluk üzerine dayanır.

Zaman diskursif, ya da, söylendiği gibi, evrensel kavram değil, ama duyusal sezginin ârı bir biçimidir.

Zaman kendi için kalıcı ya da şeylere nesnel belirlenim olarak bağlı bir şey değildir; öyleyse, şeylerin sezgisi tüm öznel koşullardan soyutlanırsa, geriye zaman kalır.

Zaman iç duyunun, kendi kendimizin ve iç durumumuzun sezgisinin biçiminden başka bir şey değildir.

Zaman genel olarak tüm görüngülerin biçimsel a priori koşuludur.

Zaman yalnızca bizim (insansal) sezgimizin (ki nesneler tarafından etkilendiğimiz sürece her zaman duyusaldır) öznel bir koşuludur, ve kendinde, öznenin dışında, hiç bir şeydir. Zaman nesne olarak değil, ama benim kendimin bir nesne olarak tasarımlanış kipi olarak anlaşıldığında edimseldir. Zaman iç sezgimizin biçiminden başka bir şey değildir. Eğer iç sezgimizden duyarlığımızın tikel koşulunu uzaklaştıracak olursak, zaman kavramı da yiter; zaman nesnelerin kendilerine değil ama yalnızca onları sezen özneye bağlıdır.

Tüm cisimlerin içine işleyen manyetik bir özdeğin varoluşunu çekilen demir talaşının algısından saptayabiliriz, gerçi kendi özdeklerimizin yapılarına göre bu özdeğin dolaysız bir algısı olanaksız olsa da. Çünkü, genel olarak konuşursak, eğer duyularımız biraz daha ince olsalardı, duyarlığın yasalarına ve algılarımızın bağlamına göre, bir deneyimde bu özdeğin dolaysız görgül sezgisi ile de karşılaşabilirdik. Gene de duyularımızın kabalığının genel olarak olanaklı deneyimin biçimi ile hiçbir ilgisi yoktur. Öyleyse şeylerin varoluşuna ilişkin bilgimiz ancak algının ve görgül yasalara göre eşliğindekilerin erişebileceği yere dek uzanabilir. Eğer deneyimden başlamıyorsak, ya da görüngülerin görgül bağlantı yasasına göre ilerlemiyorsak, o zaman herhangi bir şeyin varoluşuna ilişkin tahminimiz ya da arayışımız boş bir gösteriden başka bir şey olmayacaktır. Ama idealizm varoluşu dolaylı olarak tanıtlamaya yönelik bu kurallara güçlü bir biçimde karşı çıktığına göre burası idealizmin çürütülmesi için uygun bir ver olacaktır.

Felsefe öyle bir değer sergiler ki, eğer öne sürdüklerini geçerli kılabilseydi, tüm başka insan bilimlerini saygınlıkta çok çok aşardı, çünkü tüm us çabalarının en son birleşme noktaları olmaları gereken ereklerle ilgili en büyük beklentilerimize bir temel sağlama sözünü verir. Evrenin bir başlangıcı ve uzaydaki uzamının herhangi bir sınırı var mıdır; herhangi bir yerde, belki de benim düşünen ‘ kendi’mde bölünemez ve yok edilemez bir birlik mi varda, yoksa bölünebilir ve geçici olandan başka hiçbir şey yok mudur; eylemlerimde özgür mü yoksa başka varlıklar gibi doğanın ve yazgının yönlendirmesinde miyimdir; ve son olarak, evrenin bir en yüksek nedeni var mıdır, yoksa doğal şeyler ve düzenleri tüm irdelemelerimizde kendisinde durup kalmak zorunda olduğumuz en son nesneyi mi oluştururlar? Tüm bunlar çözümleri için matematikçinin bütün bir bilimini seve seve değiş tokuş edeceği sorulardır. Çünkü matematik insanlığın en yüksek ve en önemli erekleri açısından hiçbir doyum sağlayamaz. Gene de matematiğin (insan usunun bu gururunun) asıl değeri insan usuna doğayı büyükte olduğu gibi küçükte de düzen ve kurallılığı içinde anlamada, onu devindiren kuvvetlerin hayranlık verici birliği içinde tanımada yol göstermesine, böylece onu sıradan deneyim üzerine kurulu herhangi bir felsefenin tüm beklentilerinin ötesindeki bir iç görü düzeyine yükseltmesine bağlıdır; bu yolla usun tüm deneyimin ötesine genişleyen kullanımı için fırsat yaratıp onu buna yüreklendirir, aynı zamanda bununla uğraşan evren-bilgeliğine en üstün gereci sağlayarak araştırmalarını bunların yapılarının izin verdiği düzeye dek uygun sezgilerle destekler.

Önümüzde yatan us-sorularının en azından eleştirel bir çözümleri için yükümlülüğümüzden, öyleyse, usumuzun dar sınırları üzerine yakınarak, ve kendini bilmeyi kabul etmenin verdiği bir alçakgönüllülük görünüşü altında, evrenin sonsuzdan beri mi var olduğunu, yoksa bir başlangıcının mı olduğunu; uzayın sonsuza dek varlıklarla mı dolu, yoksa belirli sınırları içersine kapalı mı olduğunu; evrende herhangi bir şeyin yalın mı, yoksa her şeyin sonsuza dek bölünebilir mi olması gerektiğini; özgürlükten bir üretiş ve yaratışın mı olduğunu, yoksa her şeyin doğal düzendeki olaylar zincirine mi bağımlı olduğunu; ve son olarak, bütünüyle koşulsuz ve kendinde zorunlu bir varlığın mı olduğunu, yoksa her şeyin varoluşuna göre koşullu ve böylece dışsal olarak bağımlı ve kendinde olumsal mı olduğunu—tüm bunları saptamanın usumuzun ötesinde olduğunu itiraf ederek kurtulamayız. Çünkü tüm bu sorular düşüncelerimizden başka hiçbir yerde verilemeyecek bir nesneyi, eş deyişle, görüngülerin bireşiminin saltık olarak koşulsuz bütünlüğünü ilgilendirirler. Eğer bu konuda kendi öz kavramlarımızdan çıkarak pekin hiçbir şey söyleyemiyor ve belirleyemiyorsak, suçu kendilerini bizden gizleyen şeylere yüklememeliyiz; çünkü böyle bir şey (ideamız dışında hiçbir yerde bulunmayacağı için) bize hiçbir biçimde verilemez; tersine, başarısızlığın nedenini ideamızın kendisinde aramalıyız. Sorun hiçbir çözüme izin vermeyen bir sorundur, üstelik ne denli direterek ideaya edimsel bir nesnenin karşılık düştüğünü kabul etsek bile.

Kör doğanlar karanlığın en küçük bir tasarımım bile oluşturamazlar, çünkü hiçbir ışıkları yoktur; yabanıllar ise yoksulluğun, çünkü gönenci hiç bilmezler. Bilgisizlerin bilgisizlikleri konusunda hiçbir kavramları yoktur, çünkü bilim üzerine hiçbir şey bilmezler.

İnsan usunun doğal işleyişi bu yoldadır. İlkin kendini herhangi bir zorunlu varlığın bulunuşuna inandırır. Bunda koşulsuz bir varoluşu tanır. Sonra tüm koşullardan bağımsız olanın kavramım arar ve onu kendisi başka her şeyin yeterli koşulu olanda,  tüm olgusallığı kapsayanda bulur. Ama hiçbir sınır olmaksızın ‘Tüm’ olan saltık birlikten biricik varlığın, eş deyişle, en yüksek varlığın kavramını kendisinde taşır. Ve böylece us tüm şeylerin kökensel zemini olarak en yüksek varlığın saltık olarak zorunlu bir yolda var olduğu çıkarsamasını yapar.

Eğer özdeş bir yargıda yüklemi ortadan kaldırır ve özneyi saklarsam bir çelişki doğar ve buna göre derim ki birincisi zorunlu olarak İkinciye aittir. Ama eğer özneyi yüklem ile birlikte ortadan kaldırırsam hiçbir çelişki doğmaz; çünkü o zaman geriye çelişkili olabilecek hiçbir şey kalmaz. Bir üçgen konutlamak ve gene de üç açısını ortadan kaldırmak Çelişkilidir; ama üçgeni üç açısı ile birlikte ortadan kaldırmada hiçbir çelişki yoktur. Saltık olarak zorunlu bir varlığın kavramı açısından da durum tam anlamıyla budur. Eğer varoluşu ortadan kaldırılacak olursa, şeyin kendisi de tüm yüklemleri ile birlikte ortadan kaldırılmış olur; bu durumda çelişki nereden doğacaktır? O zaman kendisiyle çelişilecek dışsal hiçbir şey yoktur, çünkü şeyin dışsal olarak zorunlu olması gerekmez; içsel olarak ta hiçbir şey  yoktur, çünkü şeyin kendisinin ortadan kaldırılması yoluyla içsel her şey de aynı zamanda ortadan kaldırılmış olur. Tanrı her şeye-gücü-yetendir; bu zorunlu bir yargıdır. Her şeye-gücü-yeten ortadan kaldırılamaz, eğer bir Tanrı, kavramı birincisiyle özdeş sonsuz bir varlık konutlarsak. Ama eğer Tanrı yoktur dersek, o zaman ne her şeye gücü-yetenin kendisi, ne de yüklemlerinden herhangi biri verilidir; çünkü tümü de özne ile birlikte ortadan kaldırılmışlardır, ve bu düşüncede en küçük bir çelişki bile kendini göstermez.

Var olan evren önümüze karmaşa ve düzenden, ereksellik ve güzellikten öylesine ölçüye sığmaz bir görünüş alanı sunar ki, eğer onu uzayın sonsuzluğunda ya da sınırsızca bölünüşünde izleyebilecek olsaydık, zayıf anlağımızın oradan kazanabileceği bilgilerle bile tüm dil her biri ölçülemeyecek büyüklükte böylesine sayısız harikalar karşısında dinçliğini yitirir, tüm sayıların gücü boşa çıkar, ve giderek düşüncemiz bile tüm sınırları bulanıklaştırır, öyle ki bütünü yargılayışımız kendini kaçınılmaz olarak suskun ama o denli de konuşkan bir hayranlığa çözerdi. Her yerde bir etkiler ve nedenler, bir amaçlar ve araçlar zinciri, ortaya çıkışta ya da yitip gidişte bir kurallılık görürüz, ve hiçbir şey kendini içinde bulduğu duruma kendiliğinden gelmezken, her zaman nedeni olarak bir başka şeyi gösterir ki, tam bu daha öte araştırmayı zorunlu kılan şey de budur. Öyle ki, böyle bir yolda evrenin her şeyi yokluğun uçurumunda yitmelidir, ama ancak bu sonsuz olumsallığın dışında kendi için kökensel ve bağımsız olarak kalıcı olan ve evreni desteklediği gibi onun kökeninin nedeni olarak aynı zamanda sürekliliğini de güvenceye alan bir şey varsayılmadıkça. Bu en yüksek (evrenin tüm şeyleri açısından en yüksek) nedeni hangi büyüklük içersinde düşüneceğiz? Evreni bütün içeriğine göre bilmeyiz, kaldı ki büyüklüğünü olanaklı olan her şey ile karşılaştırma yoluyla ölçebilelim. Ama nedensellik açısından bir en son ve en yüksek varlık olmaksızın yapamayacağımız için, onu aynı amanda eksiksizlik derecesine göre olanaklı her şeyin üstüne koymamızın önüne geçecek engel nedir? Bunu kolayca, ama hiç kuşkusuz yalnızca soyut bir kavramın ince ana hatlarında, onun biricik töz olarak tüm olanaklı eksiksizliği birleştirdiğini tasarımlayarak yerine getirebiliriz. Usumuzun ilkelerin tasarrufu istemi ile uyumlu olan bu kavram kendi içinde hiçbir çelişkiye alt güdümlü değildir ve deneyim alanında us kullanımının genişletilmesine böyle bir idearın düzen ve ereksellik açısından yol göstericiliği yoluyla, yararlıdır, ve hiçbir zaman bir deneyime kesinlikle ters düşmez, tanıtlamadan her zaman saygı ile söz edilmelidir. En eski, en duru ve sıradan insan usuna en uygun olanıdır. Doğa incelemelerine dirilik verir, tıpkı onun da kendi varoluşunu bu kaynakta buluyor ve buradan her zaman yeni güçler kazanıyor olması gibi. Gözlerimizin kendiliğinden ortaya çıkaramayacağı erek ve amaçları getirir, ve ilkesi doğanın dışında olan tikel bir birliğin yol göstericiliği altında doğa bilgimizi genişletir. Ama bu bilgiler geriye nedenlerine, onlara vesile olmuş olan ideaya karşı tepki gösterir, ve bir en yüksek Yaratıcıya inancı direnilemez bir kanı olma noktasına dek yeğinleştirirler.

Buna göre bu tanıtlamanın yetkesini uzaklaştırmayı istemek yalnızca rahatsız edici değil, ama boşuna da olacaktır. Bu böylesine güçlü ve onun tarafından her zaman büyütülmesine karşın gene de yalnızca görgül olan tanıtlama zemini tarafından sürekli olarak yükseltilen us ince ve soyut kurgunun hiçbir ikircimi tarafından bastırılamaz, ve doğanın harikalarına ve evren yapılarının görkemine bir göz atarak tıpkı bir düşten uyanır gibi dalgın kararsızlıklardan uyanarak en yüksek olana erişinceye dek bir büyüklükten bir başkasına, en üst ve koşulsuz Yaratıcıya ulaşıncaya dek koşulludan koşula yükselmesini sürdürür. Ama bu işlemin ussallık ve yararlığının karşısına çıkaracak hiçbir şeyimizin olmamasına, tersine onu salık vermemizin ve yüreklendirmemizin gerekmesine karşın, gene de bu tanıtlama kipinin apodiktik pekinlik için ve hiçbir yandaşlık ya da başka çevrelerden gelen hiçbir destek üzerine dayanmayan bir onay için istemlerini kabul edemeyiz. Eğer kibirli bir sofistin inakçı dili dinginlik için yeterli olmasına karşın koşulsuz bir boyun eğme dayatmayan inancın ılımlı ve alçakgönüllü tonuna indirilirse, bu haklı davaya hiçbir biçimde zarar veremez. Buna göre ileri sürüyorum ki fiziksel-tanrı bilimsel tanıt bir en yüksek varlığın varoluşunu hiçbir zaman yalnız başına gösteremez; tersine, bu eksikliği gidermek için her zaman kendisine ancak bir giriş olarak hizmet ettiği varlık bilimsel tanıta geri dönmek zorundadır. Bu sonuncusu böylece her zaman biricik olanaklı tanıtlama zeminini (ama ancak kurgul bir tanıtlamanın olanaklı olması ölçüsünde) kapsar ki, hiçbir insan usu onsuz yapamaz. Sözü edilen fiziksel-tanrı bilimsel tanıtın temel kıpıları şunlardır:

(1) Evrende her yerde belli bir amaca göre ve büyük bir bilgelikle yerine getirilmiş, içerikte betimlenemeyecek denli karmaşık ve erimde sınırsızca uzanan bir bütünde var olan bir düzenin açık izleri vardır.

(2) Bu ereksel düzen evrenin şeylerine bütünüyle yabancıdır, ve onlara ancak olumsal olarak bağlıdır, eğer değişik şeylerin ideaları, temelde yatan idealara göre düzenleyici bir ussal ilke tarafından seçilip derlenmiş olmasalardı, böylesine çeşitli araçların birleşmesi yoluyla belirlenmiş bir son amaç için uyum içinde kendiliklerinden bir araya gelemezlerdi.

(3) Öyleyse yüce ve bilge bir (ya da birçok) neden vardır ki, yalnızca kör işleyişi içinde her şeye yetenekli doğa olarak verimlilik yoluyla değil, ama anlık olarak özgürlük yoluyla da evrenin nedeni olmalıdır.

(4) Bu nedenin birliği sanatsal bir yapıtın üyeleri gibi davranan evren bölümlerinin karşılıklı ilişkilerinin birliğinden çıkarsana bilir—gözlemimizin yeterli olduğu yerde pekinlikle, daha ötede ise, tüm andının ilkelerine göre, olasılıkla. Burada doğal usu kimi doğa ürünleri ile insan sanatının doğa üzerinde güç ya da şiddet uygulayarak ürettikleri arasındaki andırmadan bir vargıya gitmesinden ötürü kınamaksızın, ve onu kendi ereklerine göre davranmak yerine (bu ereklerin evler, tekneler, saatler ile benzerliğine başvurarak) bizimkilere uymaya zorlamaksızın, ve doğanın temelinde böyle [yapay şeylerden sorumlu] anlak ve istenç gibi bir nedenselliğin yattığı, ve özgül olarak işleyen doğanın iç olanağının (ki tüm sanatı ve belki de giderek usu ilk kez olanaklı kılmaktadır) bu yüzden insanüstü bir başka sanattan türediği (bir uslamlama türü belki de en keskin bir aşkınsal eleştiri karşısında dayanamayacaktır) yolundaki vargı sorgulamaksızın gene de kabul edebiliriz ki, eğer ne olursa olsun bir nedeni adlarıdırımız gerekecekse, burada kendilerinin neden ve etki türlerini bütünüyle bildiğim ereksel ürünlere andırım yoluyla ilerlemekten daha güvenilir bir yol yoktur. Us bildiği nedenselliği bırakıp bilmediği bulanık ve tanıtlanamaz açıklama zeminlerine geçme) isteyecek olursa, kendini hiçbir zaman aklayamayacaktır. Bu uslamlama yoluna göre, doğada böylesine çok görülen düzenlemelerdeki ereksellik ve uyum yalnızca biçimin olumsallığını tanıtlayacaktır, özdeğinkini, evrendeki tözünkini değil; çünkü bu sonuncusunu tanıtlayabilmek için evrendeki şeylerin, eğer tözlerine göre bir en yüksek bilgeliğin ürünleri olmasalardı, kendilerinde böyle evrensel yasalara göre bir düzen ve uyuma elverişsiz olduklarının gösterilmesi gerekirdi; ama bunun için insan sanatı ile andırımdan türetilenlerden bütünüyle başka tanıtlama zeminleri gerekecektir. Öyleyse, tanıtlamanın gösterebileceği en çoğundan üzerinde çalıştığı gerecin işlenen bilirliği tarafından her zaman büyük ölçüde sınırlanan bir evren mimarı olacaktır, ideasına her şeyin alt güdümlü olduğu bir evren -yaratıcı değil. Bu ise göz önüne aldığımız büyük amaç için, her şeye-yeterli bir kök-varlığı tanıtlamak için bütünüyle yetersizdir. Özdeğin olumsallığının kendisini tanıtlamayı istemiş olsaydık, o zaman aşkınsal bir uslamlamaya başvurmamız gerekirdi, ki burada tam anlamıyla kaçınılması gereken şey budur. Çıkarsama, buna göre, evrende tam bir olumsal düzenleme olarak her yerde gözlenen düzen ve ereksellikten onunla orantılı bir nedenin varoluşuna gider. Ama bu nedenin kavramı bize ona ilişkin olarak bilinecek bütünüyle belirli bir şeyi vermelidir, ve öyleyse tüm güce, bilgeliğe vb., tek bir sözcükle her şeye-yeterli bir varlık olarak tüm eksiksizliğe iye bir varlığın kavramından başka bir şey olamaz. Çünkü ‘çok büyük,’ ‘hayrete düşürücü,’ ‘ölçülemez güç ve üstünlük’ yüklemleri belirli hiçbir kavram vermezler ve gerçekte şeyin kendinde ne olduğunu söylemezler; tersine, bunlar yalnızca evreni gözleyen birinin kendi kendisi ve kavrayış-gücü ile karşılaştırdığı nesnenin büyüklüğüne ilişkin göreli tasarımları, ve nesneyi büyüten ya da gözleyen özneyi onunla ilişki içinde küçülten yüksek övgü sözleridirler. Genel olarak bir şeyin büyüklüğü (eksiksizliğinin) ile ilgilenilen yerde, tüm olanaklı eksiksizliği kapsayanın dışında hiçbir belirli kavram yoktur; ve kavramda olgusallığın yalnızca tümlüğü (om n itudo ) tam olarak belirlenmiştir. Şimdi, umarım ki, hiç kimse (içeriğine olduğu gibi erimine göre de) gözlediği evren büyüklüğünün her şeye-gücü-yeterlik ile, evren-düzeninin en yüksek bilgelik ile, evren birliğinin Yaratıcının saltık birliği ile ilişkisini vb. anladığını söylemeyi göze almayacaktır. Öyleyse fiziksel-tanrıbilim evrenin en üst nedenine ilişkin hiçbir belirli kavram veremez, ve buna göre kendisi yine dinin temelini oluşturacak bir tanrıbilim ilkesi için yeterli olamaz.

Eğer tanrıbilimden kök-varlığın bilgisini anlıyorsak, o zaman tanrıbilim ya yalnızca us üzerine ya da tanrısal bildiriş üzerine dayanır. Birincisi nesnesini ya yalnızca arı us yoluyla, salt aşkınsal kavramlar aracılığıyla düşünür, ve aşkınsal Tanrıbilim olarak adlandırılır, ya da doğadan türettiği bir kavram yoluyla—en yüksek anlık olarak— düşünür ve bu durumda doğal Tanrıbilim olarak adlandırılmalıdır. Yalnızca bir aşkınsal tanrıbilimi kabul edenler Deistler olarak, ve bir doğal tanrıbilim! de kabul edenler Teistler olarak adlandırılırlar. Birinciler bir kök-varlığın varoluşunu yalnızca us yoluyla bilebileceğimizi kabul ederler, ama ona ilişkin kavramımızın yalnızca aşkınsal olacağında, yalnızca tüm olgusallığa iye olmasına karşın daha tam olarak belirlenemeyen bir varlığın kavramı olacağında diretirler. İkinciler ise usun nesnesini doğa ile andırım yoluyla daha tam olarak, eş deyişle, anlak ve özgürlük yoluyla tüm başka şeylerin kök-zeminlerini kendi içinde kapsayan bir varlık olarak belirleme yeteneğinde olduğunu ileri sürerler. Böylece deistler bu varlığı yalnızca bir evren -nedeni (doğasının zorunluğu yoluyla mı yoksa özgürlük yoluyla mı olduğu saptanmamış kalır) olarak, teistler ise evren-yaratıcı olarak tasarımlarlar.

Doktor tehlikedeki hasta için bir şey yapmalıdır, ama hastalığı tanımamaktadır. Belirtilere bakmakta, ve daha iyisini bilmediği için hastalığın verem olduğu yargısında bulunmaktadır. İnancı kendi yargısında bile yalnızca olumsaldır, ve bir başkası belki de daha iyi bir tanıya varabilecektir. Bu tür olumsal inançları, ki gene de belli eylemlerin araçlarının edimsel kullanımları için temeldirler, pragmatik inançlar olarak adlandırıyorum.

Hiç kuşkusuz hiç kimse bir Tanrının ve bir gelecek yaşamın olduğunu bildiği ile övünemez; çünkü, eğer bunu bilseydi, kendisi tam olarak çoktandır aramakta olduğum insan olurdu. Tüm bilgi (yalnızca usun bir nesnesini ilgilendiriyorsa) iletilebilirdir, ve dolayısıyla onun öğretimi altında bilgimin öylesine hayranlık verici bir ölçüde genişlediğini görmeyi umut edebilirdim. Hayır, kanı mantıksal değil ama ahlaksal pekinliktir, ve öznel zeminler (ahlaksal duyuşun) üzerine dayandığı için, hiçbir zaman Ahlaksal olarak pekindir ki bir Tanrı vb. vardır diyemem, ama Ben ahlaksal olarak pe kininidir ki vb. diyebilirim. Bu demektir ki, bir Tanrıya ve öteki dünyaya inanç ahlaksal duyuşumla öylesine içiçe geçmiştir ki, İkinciyi yitirmem tehlikesi ancak birincinin benden koparılabileceğinden kaygılanmam denli söz konusudur.

Tüm us-bilimleri (a priori) arasında yalnızca matematik öğrenilebilir; felsefe ise (tarihsel bir yolda olmaksızın) hiçbir zaman öğrenilemez, ve, usun kendisi söz konusu olduğu sürece, ancak felsefecilik öğrenilebilir. Tüm felsefi bilginin dizgesi felsefedir. Eğer onunla tüm felsefecilik girişimlerinin yargılanması için bir kök-imgeyi anlıyorsak, ve eğer bu kök-imge yapıları sık sık öylesine karmaşık ve değişken olan her öznel felsefeyi yargılamada yararlı oluyorsa, o zaman nesnel olarak adlandırılmalıdır. Bu yolda felsefe yalnızca olanaklı bir bilimin ideasıdır ki, ın concreto hiçbir yerde verili değildir, ama kişi çeşitli yollardan ona ulaşmaya çalışır, ta ki sonunda duygusallığın ürünleri tarafından örtülmüş bir patika ortaya çıkarılıncaya ve o zamana dek eksik olan imge, insana uygun görüldüğü ölçüde, kök-imgeye benzer kılınmaya dek. O noktaya dek hiçbir felsefe öğrenilemez; çünkü, nerededir, kimin elindedir, ve onu nasıl biliriz? İnsan ancak felsefeciliği, usun yeteneğini evrensel ilkelerin izlenmesiyle felsefeye yönelik olarak bulunan belli girişimler üzerinde uygulamayı öğrenebilir, ama her zaman usun bu ilkeleri kendi kaynaklarında araştırma ve doğrulama ya da yadsıma hakkının saklı tutulması koşuluyla. Bugüne dek felsefe kavramı yalnızca skolastik bir kavram, eş deyişle, yalnızca bilim olarak aranan bir bilgi dizgesinin kavramı olmuş, ve bu bilmenin dizgesel birliğinden başka hiçbir şey göz önünde tutulmamış, dolayısıyla yalnızca bilginin mantıksal eksiksizliği amaçlanmıştır. Ama felsefenin bir de acunsal kavramı (conceptus cosmicus) vardır ki, her zaman bu terimin temelinde yatmıştır, özellikle bir bakıma kişiselleştirildiği ve filozof idealinde bir kök-imge olarak tasarımlandığı zaman. Bu bakımdan felsefe tüm bilginin insan usunun özsel erekleri ile ilişkisinin bilimidir (teleologia rationis humanae), ve filozof bir us-sanatçısı değil ama insan usunun bir yasamacısıdır. Böyle bir anlamda kendini bir filozof olarak adlandırmak çok büyük bir böbürlenme ve yalnızca ideada yatan kök imgenin benzerliğine ulaşmış olmayı taslama olacaktır. Matematikçi, doğa-uzmanı, mantıkçı, birinciler genel olarak us bilgilerindeki ve sonuncusu ise özellikle felsefi bilgideki ilerlemede ne denli başarılı olmuş olursa olsunlar, gene de yalnızca us-sanatçılarıdırlar. İdealde onlar için tüm bunları saptayan ve onlardan araçlar olarak yararlanan bir öğretmen vardır ki, böylelikle insan usunun özsel ereklerini geliştirmektedir. Yalnızca bunu filozof olarak adlandırmalıyız; ama kendisi hiçbir yerde olmadığı için, ve yasamasının ideası tüm bakımlardan her insan usunda bulunacağı için, yalnızca bu sonuncuya sarılarak felsefenin bu acunsal-kavrama göre dizgesel birlik için ereklerin bakış açısından gerektirdiklerini daha yakından belirleyeceğiz. Özsel erekler böyle olmakla henüz en yüksek erekler değildirler; usun eksiksiz olarak dizgesel birliği durumunda, bunlardan salt biri böyle olabilir. Buna göre özsel erekler ya en son erek ya da alt güdümlü ereklerdirler ki bunlar, araçlar olmakla, zorunlu olarak birinciye aittirler. Birincisi insanın bütün belirleniminden başka bir şey değildir, ve onunla ilgili felsefe ahlak felsefesidir. Ahlak felsefesinin usun tüm başka uğraşları üzerindeki bu üstünlüğünden ötürü, eskiler filozof adı altında her zaman ve özel olarak ahlakçıyı anlarlardı, ve bugün bile bilgisi ne denli kısıtlı olursa olsun us yoluyla kendini denetleme gibi bir dış görünüş taşıyan birine belli bir andırıma göre filozof denir. İnsan usunun yasamasının (felsefe) öyleyse iki nesnesi vardır, doğa ve özgürlük. Ve buna göre yalnızca doğa yasasını değil ama töre yasasını da kapsar—bunları ilkin iki tikel, ama sonunda tek bir felsefi dizge içinde sunmak üzere. Doğa felsefesi var olan her şey ile ilgilidir; töre felsefesi ise olması gereken ile. Ama tüm felsefe ya arı ustan bilgidir, ya da görgül ilkelerden us-bilgisidir. Birincisi arı, İkincisi ise görgül felsefe olarak adlandırılır. usun yeteneğini araştırır ve eleştiri olarak adlandırılır, ya da ikinci olarak arı usun dizgesidir (bilim) ki, arı ustan doğan bütün (gerçek olduğu gibi görünüşte de olabilen) felsefi bilgiyi dizgesel bağlantı içinde sunar ve metafizik olarak adlandırılır. Metafizik adı eleştirinin toplamı ile birlikte arı felsefenin bütününe de verilebilir, ve böylece a priori biline bilecek her şeyin araştırmasını olduğu gibi bu tür arı felsefi bilgilerin bir dizgesini oluşturanın sunuluşunu da kapsayabilir, ama tüm görgül, ve benzer olarak tüm matematiksel us-kullanımından ayrı olarak. Metafizik arı usun kurgul ve kılgısal kullanımlarının metafiziklerine bölünür, ve öyleyse ya doğanın metafiziği ya da törelliğin metafiziğidir . Birincisi tüm şeylerin kuramsal bilgilerine ilişkin olarak salt kavramlardan türetilen tüm arı us-ilkelerini kapsar (dolayısıyla matematiğin dışlanmasıyla); İkincisi ise yapılan ve yapılmayan her şeyi belirleyen ve zorunlu kılan ilkeleri. Şimdi, ahlak eylemlerin ilkelerden bütünüyle a priori türetilebilen biricik yasaya-uygunluk yanını oluşturur. Buna göre töre metafiziği aslında arı ahlak felsefesidir ki, içinde hiçbir insanbilim (hiçbir görgül koşul) temel alınmaz. Kurgul usun metafiziği daha dar anlamda metafizik olarak adlandırıla gelen şeydir; ama arı ahlak öğretisinin arı ustan türetilen insansal ve hiç kuşkusuz felsefi bilginin bu tikel dalma ait olması ölçüsünde, o adlandırmayı koruyacağız, gerçi şimdiki amaçlarımız açısından ilgili olmadığı için bu ‘metafizik’ adım bir yana bırakacak olsak da.

Oldukça dikkate değer ve doğallıkla başka türlü olamayacak bir olgu olarak belirtebiliriz ki, insanlar felsefenin çocukluğunda şimdi onun sonlanmasını istediğimiz yerden, ilkin Tanrının bilgisini ve bir başka dünya umudunu, daha doğrusu bu dünyanın doğasını inceleyerek başlamışlardır. Ulusların ham durumlarından arta kalan eski kullanımlar ne denli kaba dinsel kavramlar getirmiş olursa olsun, bu gene de ulusun aydınlanmış bölümünün kendini bu nesneleri özgürce incelemeye adamasının önüne geçememiştir; ve kolayca anlaşılmıştır ki, en azından bir başka dünyada mutlu olabilme gibi bir amaçla, dünyayı yöneten görülmez gücü hoşnut etmenin [bu dünyada] iyi bir yaşam sürdürmekten daha sağlam ve daha güvenilir başka hiçbir yolu yoktur. Buna göre tanrıbilim ve ahlak insanların daha sonra kendilerini adamış oldukları tüm çekinik us-araştırmalarının iki güdüsü, ya da, daha iyisi, gönderme noktaları olmuştur. Buna karşı sonunda kurgul usu daha sonra metafizik adı altında öylesine ün kazanmış olan o uğraşa adım adım çekmiş olan aslında birincisidir. Şimdi metafiziğin şu ya da bu başkalaşımının ortaya çıktığı zamanları ayırt etmek yerine, yalnızca ideanın başlıca devrimlere neden olan türlülüğü üzerine kısa bir açıklama vereceğim. Ve orada tartışmaların bu alanındaki en dikkate değer değişimlerin ortaya çıkışını ilgilendiren üç erek buluyorum. Tüm us-bilgimizin nesnesi açısından kimi filozoflar salt duyusalcı iken, başkaları ise salt anlıksalcı olmuştur. Epikürüs en önde gelen duyusallık filozofu olarak, Platon ise anlıksal olanın filozofu olarak adlandırılabilir. Ama bu okul ayrımı, ne denli ince olsa da, en erken zamanlarda başlamış ve uzun bir süre boyunca kesintisiz olarak sürmüştür. Birinci okuldan olanlar tüm edimselliğin yalnızca duyuların nesnelerinde bulunduğunu ve geri kalan her şeyin kuruntu olduğunu ileri sürmüşlerdir; buna karşı İkinciler ise duyularda yanılsamadan başka bir şey olmadığım ve yalnızca anlağın gerçek olanı bildiğini söylemişlerdir. Birinciler gene de anlak-kavramlarının olgusallığını yadsımamışlardır; ama onlar olgusallığı yalnızca mantıksal olarak görürken, İkinciler ise gizemsel olarak görmüşlerdir. Birinciler anlıksal kavramlara izin vermiş, ama yalnızca duyusal nesneleri kabul etmişlerdir. İkinciler gerçek nesnelerin yalnızca anlıksal olduklarında diretmiş ve kendi samlarına göre anlağı ancak karıştırmaya yarayan duyulardan hiç birinin eşliğinde olmayan bir sezgiyi ileri sürmüşlerdir. Arı us-bilgilerinin kökenine gelince, sorun deneyimden mi türedikleri yoksa ondan bağımsız olarak kaynaklarını usta mı bulduklarıdır. Aristoteles empiristlerin, Platon ise noologistlerin başı olarak görülebilir. Yakın zamanlarda birinciyi izleyen Locke ile İkinciyi (ama gene de onun gizemsel dizgesinden yeterince uzaklaşarak) izleyen Leibnitz bu çatışmayı bir sonuca getirmeyi başaramamışlardır. Kendi payına Epikürüs en azından kendi duyusal dizgesine göre Aristoteles ve Locke’dan çok daha tutarlıydı ve çıkarsamaları ile hiçbir zaman deneyim sınırlarının ötesine geçmedi. Özellikle Locke tüm kavram ve ilkeleri deneyimden türettikten sonra onları kullanmaya geçerek Tanrının varoluşunun ve ruhun ölümsüzlüğünün herhangi bir matematiksel önerme ile eşit açıklıkla tanıtlanabileceğim ileri sürer, gerçi her iki nesne de olanaklı deneyim sınırlarının bütünüyle dışında yatıyor olsa da.

Yöntem açısından. Eğer bir şeye yöntem demek gerekecekse, bu ilkeler ile uyum içinde bir yordam olmalıdır. Şimdi doğa araştırmasının bu alanında egemen olan yöntemler doğal ve bilimsel yöntemler olarak bölünebilir. Arı usun doğalcısı şunu ilke alır: bilim olmaksızın sıradan us yoluyla (ki buna sağlam us der) metafiziğin sorununu oluşturan en yüksek sorular açısından kurgu yoluyla olduğundan daha çoğuna ulaşılabilir. Böylece ayın büyüklük ve uzaklığını göz ölçüsüyle matematiksel dolambaçlar yoluyla olduğundan daha güvenilir olarak belirleyebileceğini ileri sürer. Bu yalnızca ilkelere indirgenmiş mitolojidir, ve en saçma olanı tüm yapay araçların göz ardı edilmesinin bilgiyi genişletmek için özgün bir yöntem olarak övülmesidir. Çünkü daha fazla iç görü yoksunluğu nedeniyle doğalcı olanlar söz konusu olduğunda onları haklı olarak kınayamayız. Bunlar sıradan usu izlerler ve kendi bilgisizlikleri ile gerçeği Demokritus’un derin kuyusundan çıkarmanın gizini kapsaması gereken bir yöntem olarak övünmezler. Onları bilim ile tasalanmaksızın ne de onun işini karıştırmaksızın hoşnut ve kabul edilebilir bir yaşam sürdürmeleri için yeterli belgileridir. Bilimsel bir yöntemin izleyicilerine gelince, önlerinde inakçı ya da kuşkucu olma seçeneği durmaktadır, ama her durumda dizgesel olarak ilerleme yükümlülüğü altında olmak üzere. Burada birinciler durumunda ünlü Wolf’u, İkinciler durumunda ise David Hume’u örnekler olarak gösterebilir ve geri kalanları amaçlarım açısından adlarını vermeden bırakabilirim. Henüz açık olan yol yalnızca eleştirel olandır. Eğer okuyucu bana bu yolum boyunca eşlik edecek incelik ve dayancı göstermişse, bu patikayı bir yüksek yol yapmada kendi katkılarını sunmayı isterse, birçok yüzyılın başaramadığına şimdiki yüzyıl tamamlanmadan önce erişilip erişilemeyeceğini, eş deyişle, insan usuna onun her zamanki bilgi susuzluğu içinde şimdiye dek kendisiyle boşuna uğraşmış olduğu şeyde tam doyumun sağlanıp sağlanamayacağım kendi için yargılayabilir.

YAZIYI İNDİR