Türkler, alınyazısı konusundaki inançlarına uygun olarak, kanaatkârlık hakkında şöyle derler: “Dünyanın başlangıcında her insanın, hayatı boyunca yiyeceği yemek miktarı belirlenmiştir. O, kendisine ayrılan payı büyük porsiyonlar halinde yer yutarsa, o ölçüde daha kısa süreye yetecek kadar yiyeceği kalır. Bundan da, daha ne kadar ömrü kaldığını hesaplayabilir”.

 

Kim uykuyu İspanyolların siesta’sı gibi, mahmurluk esnasında zevk veren; ya da uzun kış gecelerinde vakit geçirmeğe yarayan bir iş olarak görüp ona, ömrünün üçte birinden daha çok zaman ayırırsa; veya bunu her gün bir defada değil de, bölüm bölüm (fasılalarla) gerçekleştirirse, eceli hakkında hem nitelik, hem de nicelik bakımından yanılmış demektir.

Gerçi insan, uykunun kendisi için bir ihtiyaç olmaktan çıkmasını asla istemeyecektir. (Bundan onun, uzun ömrü bir cefa dönemi olarak gördüğü; uyuduğu sürece de bu meşakkatten kurtulduğunu sandığı sonucu çıkar). Bu yüzdendir ki, duygular için de, akıl için de, bu zevk ve hareketten yoksun üçte biri tümüyle bir yana iterek, onu doğanın, ihtiyaca göre düzenlemesine bırakmak daha çok tavsiyeye değer. Bununla birlikte, ne zaman başlayacağı ve ne kadar süreceği konusunda tam bir ölçülülük içinde…

Belirli ve alışılan vakitte uyuyamamak veya uyanık kalamamak; ama öncelikle birincisi, yani uyumak amacıyla yatağa uzanıp uyuyamadan durmak marazî duygulardan kaynaklanır. Gerçi, kafadan tüm düşüncelerin atılması, hekimin verdiği alışılmış öğütlerden biridir. Fakat şu ya da bu düşünceler içimize gene doluşur ve bizi uyutmazlar. Bu konuda, bir sağlıklı yaşama öğretisi öğüdü olarak şundan daha iyisi söylenemez: Heyecan uyandıran herhangi bir düşüncenin iç algılanması ya da bilincine varılması halinde, dikkatimiz ondan hemen uzaklaştırılmalıdır. Daha sonra bilince ulaşan her düşüncenin kesintiye uğramasıyla, tasarımlarda yavaş yavaş kargaşa meydana gelir. Bu yolla kişinin, maddî (dış) durumu hakkındaki bilinci ortadan kalkar. Daha sonra tümüyle başka bir düzen, yani muhayyile gücünün bir oyunu devreye girer. Bu, sağlıklı bir durumda iken görülen düş’tür. Bu esnada insandaki uzvî yapının hayranlık uyandıran, sanatkârca bir eylemiyle vücudun hayvanî hareketlerinin gerginliği ortadan kaldırılır. Hayatiyet sağlayanlar ise, düşler aracılığıyla iyice’ öne çıkartılır. Bununla birlikte, uyanır uyanmaz anımsayamazsak bunlardan iz kalmaz. Onlar olmasalardı hayat bir an dahi devam edemezdi. Zira bu takdirde, tasarımların oluşturdukları yer olan beyinden harekete geçirilen sinir sistemi, iç organlardaki kaslarla eşgüdüm halinde çalışamazdı. Bu yüzden büyük olasılıkla, uyuduklarında bütün hayvanlar düş görürler. Fakat, düşüncelerini bu tarzda her yönlendirmesi durumunda uyumağa hazır olarak yatağa giren herkesin zaman zaman uykusu kaçacaktır. Böyle bir durumda o, beyninde spastik (krampa benzer) bir şey hissedecektir. Bu, şu gözlemde de gayet güzel görülür.İnsan uyanıp yataktan kalktığında boyunun, yatakta uyanık dururkenki halinden yaklaşık bir buçuk parmak daha uzun olduğunu sanır. Uykusuzluk, yaşlılığın zaaflarından kaynaklanan bir eksikliktir. Sol tarafımız ise genellikle daha zayıftır. Bu yüzden ben kendimde aşağı yukarı bir yıldır, krampa benzer bir rahatsızlık ve bu türden şiddetli bir tepkime hissediyordum. Gerçi bu tepkime kramp değildi ve kol ve bacaklarımda, ondan kaynaklanan gerçek ve gözle görülür hareketler yoktu. Fakat başkalarından aldığım bilgilere göre bunu damla hastalığı belirtisi olarak kabul ettim ve bir hekime gitmek istedim. Ancak, belirtilerin uyumamı engellemeleri üzerine sabırsızlandım ve hemen kendi stoacı yöntemime başvurdum. Yani düşüncelerimi, hangisi olursa olsun, seçtiğim herhangi bir nesne, sözgelişi bir sürü yan tasarımlar içeren “Çiçero” adı üzerinde toplamaya çaba gösterdim. Böylece dikkatimi o duyarlı bölgeden uzaklaştırdım.

Artık ben bunu, benzer nöbetlerin her gelişinde, geceleri uykumun kısa aralıklarla her bölünüşünde, aynı ölçüde başarıyla yineleyebiliyorum. Fakat, bunların salt hayalimde yaşadığım acılar olmadığını ertesi sabah erkenden sol ayağımın başparmağında kendini gösteren parlak kızıllıktan anlıyorum. Şundan eminim ki, damla hastalığın, krampların hatta sara ve iyileşmez diye bilinen nikriz hastalığının pek çok belirtileri bu yöntemin, yani dikkati duyulan acıdan uzaklaştırma yönteminin, kesin bir kararla her uygulanışında durdurulabilir. Hatta yavaş yavaş ortadan kaldırılabilir. Doğal olarak, bu yöntem  yüzünden zevkleri kısıtlama kişiye çok aykırı gelmezse… Ancak, böyle bir kararı verme gücünden yoksun olan kadınlar ve çocuklar bunu yapamazlar.

 

Dudaklar kapalı iken burun yoluyla nefes almayı alışkanlık haline getirmek, sağlıklı yaşam öğretisi bakımından büyük önem taşı^ Ancak kişi bunu en derin uykuda iken dahi yapabilmeli; ağzı açık uyursa, irkilerek hemen uyanabilmelidir. İşin başında benim bu tarzda nefes alıp verme alışkanlığım henüz yoktu. Onu yavaş yavaş öğrendim. Kişi hızlı yürümek, ya da dağa tırmanmak zorunda kalırsa, kararlılık, bu kuraldan sapmayı gerektirmez. Ondan bir istisna yapmaktansa en iyisi, adımları ölçülü atmaktır. Aynı şekilde, bir tâlimcinin eğittiği kişilere sert bir tâlim yaptırmak istediğini düşünelim. Onun bunu onlara, ağızdan sık sık nefes alarak değil, konuşmadan hareket ederek yapmalarını öğretmesi daha iyi olur. Benim genç dostlarım (eski öğrencilerim) sağlıklı yaşama öğretisinin bu ana kuralını, başarısı denenmiş ve tedavi edici bularak övdüler. Onu ayrıntı saymadılar. Çünkü o, hekime ihtiyaç göstermeyen bir halk Bir şeye daha dikkat edilmelidir: Uzun süren konuşmalarda nefes alma sık sık açılan ağız yoluyla yapılıyormuş; bunun sonucu olarak da, bir zarar doğurmadan bu kural çiğneniyormuş sanılır. Oysaki gerçek böyle değildir. Çünkü bu, burun yoluyla da olabilir. Saray danışmanı bay Lichtenberg, şakayla karışık olarak şu gerçeği vurgular: Aslında burnundan konuşma alışkanlığı olmayan bir kişinin burnu kapanmış olsaydı, onun burnundan konuştuğu söylenecekti. Kuşkusuz bu onun için kötü bir gün olurdu. Tersine, gerçekte burnundan konuştuğu halde, burnundan konuşmuyor denilecekti. Aynı zamanda bu, vâiz ya da konuşmacı gibi, yüksek sesle uzun süre konuşma yapan kişinin, gırtlağı hırpalanmadan buna bir saat süreyle nasıl tahammül edebildiğini de açıklar. Çünkü o gerçekte ağızdan değil, burundan nefes alır. Ağızdan sadece nefes verilir.

Tartışmalarda yeterince uygulayamasa bile kişinin, dudakları devamlı kapalı iken nefes almayı alışkanlık haline getirmesinin bir başka yararı daha vardır. Sürekli olarak ifraz edilen ve gırtlağı ıslatmağa yarayan tükrük aynı zamanda sindirime de yardımcı olur. Hatta yutulduğunda belki müshil olarak da etki yapar. Kuşkusuz kişi, onu kötü alışkanlıkla gereksiz yere harcamama konusunda yeterince kesin karar vermişse…

YAZIYI İNDİR