Hayatlarımızın saatleriyle çağlar arasında bir ilişki vardır. Soluduğum hava, doğanın zengin kaynaklarından geliyorsa, kitabımın üzerine düşen ışığı yüz milyonlarca kilometre uzaktaki bir yıldız sağlıyorsa, bedenimin dengesi merkezkaç ve merkezcil kuvvetlerinin dengesine dayanıyorsa, o zaman saatler çağlarla, çağlar da saatlerle açıklanmalıdır. Her insan, evrensel aklın vücut bulmuş bir başka halidir.

 Yetişkin insan buyruk dinlememelidir. Şan isteyene iyilik adı altındaki engel olmamalıdır, onun gerçekten iyi olup olmadığını araştırmalıdır. Nihayetinde hiçbir şey insanın zihninin bütünlüğü kadar kutsal değildir. Kendinizi affedin, dünya size destek olur. Epey gençken kilisenin o canım eski öğretileriyle başımın etini yemeyi adet haline getirmiş saygın bir akıl hocasına vermek zorunda kaldığım bir cevabı hatırlıyorum. “Bütünüyle içimden geldiği gibi yaşarsam, geleneklerin kutsallığını ne yapacağım?” dememin üzerine, arkadaşım şöyle dedi: “Ama bu dürtüler yukarıdan değil de aşağıdan geliyor olabilir.” Şöyle cevap verdim: “Bana pek öyle gelmiyor. Şeytanın çocuğu isem, o zaman şeytana göre yaşanın.” Kendi tabiatımın kurallarının dışında hiçbir kural benim için kutsal olamaz. İyi ve kötü, ona buna kolayca takılabilecek isimlerdir yalnızca, tek doğru benim yaradılışıma göre doğru olandır, tek yanlış ise ona ters düşendir. İnsan, bütün muhalefete rağmen kendisi dışında her şey itibari ve gelip geçiciymiş gibi ayakta durmalıdır. Nişanlara, isimlere, büyük topluluklara ve ölü kurumlara ne kadar kolayca teslim olduğumuzu düşününce utanıyorum. Her düzgün ve hoşsohbet birey, olması gerekenden daha fazla etkiliyor beni ve çeliyor aklımı. Dimdik ve capcanlı durup hep gerçekleri olduğu gibi söylemeliyim. Kötülük ve kibir, hayırseverlik kisvesine bürünürse, geçer mi? Öfkeli bir kaba sofu, bu hayırsever köleliğin kaldırılması davasını benimser de bana gelip Barbados’tan son havadisleri getirirse, neden ona şöyle demeyeyim: “Git çocuğunu sev, oduncunu sev, iyi huylu ve alçakgönüllü ol, zarif ol, sert ve kah hırsını bin kilometre uzaktaki siyaha duyduğun o olağanüstü şefkatle cilalama asla. Senin uzaktakine olan sevgin evde üzüntü yaratır.” Böylesi bir karşılama kaba ve zarafetten yoksun olur, ancak hakikat; yapmacık sevgiden daha güzeldir. İyiliğin bir keskinliği olmalıdır, aksi halde hiçbir şey değildir. Nefret öğretisi, sevgi öğretisine karşı telkin edilmelidir, ağlayıp sızlandığı zaman. Deham beni çağırdığı zaman babamdan, annemden, karımdan ve erkek kardeşimden uzak dururum. Kapıya “heves” yazarım. Nihayetinde bunun hevesten daha iyi olacağım umarım, ancak bütün günü açıklama yaparak geçiremeyiz. Yanımda biri olmasını neden istediğim ya da neden bundan kaçındığım hakkında bir sebep göstermemi beklemeyiniz. Ayrıca yine de bugün iyi bir insanın yaptığı gibi, bütün yoksul insanları iyi hale getirme yükümlülüğümden söz etmeyiniz bana. Onlar benim yoksullarım mı? Size söylüyorum, akılsız insan severler, lirayı, kuruşu böylelerinden esirgiyorum, çünkü onlar bana ait değiller, ben de onlara ait değilim. Manevi yakınlık duyduğum bazı insanlar var, onlar için hapse girerim gerekirse. Ancak sizin rağbet gören o muhtelif hayır işlerinize, ahmaklar okulundaki eğitim-öğretime, faydasız bir amaç için kurulan pek çok kişinin ayrılamadığı toplantı evlerine, ayyaşlara sadakalara ve bin katı değerindeki rahatlama topluluklarına, utanarak itiraf etsem de kimi zaman yenik düşüp para verdiğimi, çok geçmeden esirgeme yiğitliğini göstereceğim habis bir para o. Erdemler, kuraldan ziyade istisnadır yaygın görüşe göre. İnsan ve erdemleri vardır. İnsanlar, bir cesaret ya da hayır örneği olarak, iyi denen bir davranışta bulunurlar, sanki yapmasalar geçit töreninde yer almama cezasına çarptırılacaklarmış gibi. Dünyada yaşadıkları için bir özür ya da hafifletici bir unsurdur yaptıkları, zira sakatlar ve deliler yüksek bir bedel ödüyorlardır. Erdemleri kefaretleridir. Kefaret ödemek değil, yaşamak istiyorum ben. Hayatım kendisi için vardır, bir gösteri için değil. Daha aşağıda olmayı tercih ederdim, böylece parıltılı ve değişken olmaktansa, sahici ve eşit olurdu. Sağlıklı ve hoş olmasını, perhize ve kanamaya ihtiyaç duymamasını isterdim. İnsan olduğunuza dair gerçek bir kanıt isterim ve insanın, yaptıklarından medet ummasını kabul etmem. Benim için mükemmel addedilen şeyleri yapmakla bunlardan sakınmak arasında bir fark olmadığını biliyorum. Doğuştan hak ettiğim bir ayrıcalık için bedel ödemeye razı olamam. Doğuştan sahip olduklarım kadar az ve vasat olsam da aslında, kendim için ya da başkaları için herhangi bir kanıtın sağlayacağı güvene ihtiyaç duymam. Yapmam gerekendir beni ilgilendiren, başkalarının ne düşündüğü değil. Gerçek hayatta ve entelektüel hayatta eşit derecede ağır olan bu kural, büyüklükle alçaklık arasındaki farkı ortaya koyabilir. Ağırdır, çünkü yapmanız gerekeni sizden daha iyi bildiğini sanan insanlar hep olacaktır. Dünyanın ne düşündüğüne göre yaşamak kolaydır bu dünyada, yalnızken de kendi kafamıza göre yaşamak kolaydır, ancak büyük insan, kalabalığın ortasında yalnızlığın bağımsızlığının kusursuz tadını yaşayandır.

 Ahmakça tutarlılık, küçük akılların gulyabanisidir, küçük· devlet adamları, filozoflar ve ilahiyatçılar ise tapar ona. Tutarlılıkla yüce bir ruhun yapacağı kesinlikle hiçbir şey yoktur. Duvardaki gölgesiyle ilgilenir. Şu an ne düşündüğünü ağır sözlerle ifade et, yarın da yine düşündüğünü ağır sözlerle ifade et, bugün söylediğin her şeyle çelişse bile. “Ah, o zaman kesin yanlış anlaşılacaksın.” “Yanlış anlaşılmak o kadar kötü bir şey mi ki?” Pisagor yanlış anlaşılmıştı, Sokrates de, İsa da, Luther de Kopernik de Galileo ve Newton da, ete bürünmüş her saf ve bilge ruh da yanlış anlaşılmıştı. Büyük olmak yanlış anlaşılmaktır.

 İnsan, öyle olmalıdır ki bütün koşullan birbirinden farksız kılmalıdır. Her hakiki insan, bir dava, ülke ve çağdır, tasarımını tam anlamıyla hayata geçirmek için sonsuz alana, sayıya ve zamana ihtiyaç duyar, gelecek nesiller katar katar onun adımlarını takip eder gibi görünür. İnsan Cezar doğar, ondan sonraki çağlar boyunca Roma İmparatorluğu hala vardır. İsa doğar, milyonlarca akıl öylece büyür ve onun dehasına sadık kalır; erdemi ve insanın nasıl olabileceğiyle şaşkına dönmüş halde. Kurum dediğimiz, tek bir insanın gölgesinin uzantısıdır, manastırın Keşiş Antuan’ ın, Reform’un Luther’in, Quaker mezhebinin Fox’un, Metodizm’in Wesley’nin, köleliğin kaldırılmasının Clarkson’ın gölgesinin uzantısı olduğu gibi. Scipio için Milton “Roma’nın zirvesi” der ve bütün tarih birkaç yiğit, azimli insanın yaşam öyküsüne çok kolayca ayrılabilir.

 

 Ruhun ilahi ruhla ilişkisi o kadar saftır ki, araya yardım sokmaya çalışmak küfürdür. Tanrı konuştuğu zaman tek bir şeyi değil, her şeyi iletmesi gerekir ve dünyayı kendi sesiyle doldurması, mevcut düşüncenin merkezinden ışık, tabiat, zaman, ruh yayması gerekir, yeni eskir ve yeni bütünü yaratır. Ne zaman zihin safsa ve ilahi bir hikmet gelirse ona, eskiler göçüp gider; araçlar, öğretmenler, tapınaklar düşer, anda yaşar, geçmişi ve geleceği şu saatin içine çeker. Her şey onunla bağlantısı doğrultusunda kutsal hale gelir, başkası kadar bir olur. Her şey sebebi doğrultusunda merkezinde erir, yok olur, küçük ve istisnai mucizeler evrensel mucizelerde yiter kaybolur. Bu nedenle, biri Tanrı’yı tanıdığını ileri sürüyor, ondan söz ediyor ve sizi başka bir dünyadaki, başka bir diyardaki çürümüş kadim bir ulusun sözlerine geri götürüyorsa, ona inanmayınız.

 Doğadaki uçsuz bucaksız yerler, Atlantik Okyanusu, Güney Denizi, uzun zaman aralıkları, yıllar, çağlar önemsizdir. Tıpkı şu anımın temelinde olduğu gibi, hayatın ve şartların geçmişteki her halinin de altında yattığını düşündüğüm ve hissettiğim, hayat denen, ölüm denen şey budur. Önemli olan yalnızca hayattır, yaşamış olmak değil. Güç, durup dinlendiğin an kesilir, geçmişten yeni bir hale geçiş anında, boşluğa yapılan atışta, hedefe doğru fırlamada yaşar. Dünya bu gerçekten nefret eder, ruh ona dönüşür, zira daima geçmişi küçük düşürür, bütün varlığı yokluğa, bütün itibarı utanca çevirir; azizi haydutla şaşırtır, İsa’yı ve Yahuda’yı aynı şekilde kenara iter. O zaman neden özgüvenden dem vuruyoruz? Ruh orada var olduğu ölçüde, güçten emin olunamayacaktır, yalnızca bir araç olacaktır

 

 “Toplum” denen olgunun günümüzdeki özelliklerini herhangi biri düşünecek olursa, bu ahlak ihtiyacını görecektir. İnsanın yüreği ve gücü çekilmiş gibi görünür, bizler de korkak, umutsuz ağlak insanlar haline geliriz. Gerçekten korkuyoruz, kaderden korkuyoruz, ölümden ve birbirimizden korkuyoruz. Bizim çağımızdan büyük ve mükemmel insanlar çıkmıyor. Biz hayatı ve toplumsal halimizi yenileyecek erkekler ve kadınlar istiyoruz, ancak çoğunun acz içinde olduğunu, kendi ihtiyaçlarını karşılayamadığını, güçleriyle orantılı olmayan bir hırslan olduğunu, gece gündüz sürekli yayılıp yalvardıklarını görüyoruz. Bizim ev idaresi dediğimiz dilenciliktir, sanatımızı, mesleklerimizi, evliliklerimizi, dinimizi biz seçmedik, toplum bizim için seçti. Bizler salon askerleriyiz. Biz kuvvetin doğduğu o çetin kader harbinden kaçındık.

 

 Seyahat, ahmağın cennetidir. İlk seyahatlerimiz, bize mekanların aynılığını gösterir. Evde Napoli’de, Roma’da olduğumu hayal ederim, güzellikle mest olabilir, üzüntümden kurtulabilirim. Bavulumu toplayıp arkadaşlarımı kucaklar, deniz seyahatine çıkar ve nihayet Napoli’ de gözlerimi açarım, yanı başımda o kaçtığım, kaskah ve aynı acımasız gerçek, kederli benliğim. Vatikan’ın, sarayların peşinde gezerim, manzaralar ve hatırlarıyla mest olmuş gibi yaparım, ama olmam. Nereye gitsem benimle gelir devim.

Ancak seyahat düşkünlüğü, bütün zihinsel faaliyetlerini etkileyen derin bir sağlıksızlığın belirtisidir. Akıl avaredir, eğitim sistemimiz de huzursuzluğu besler. Bedenlerimiz evde kalmaya zorlanınca zihinlerimiz seyahat eder. Taklit ederiz, taklit dediğimiz zihnin yolculuğundan başka nedir ki? Evlerimiz yabancı bir zevkle inşa edilmiştir, raflarımız yabancı süslerle bezenmiştir, fikirlerimiz, zevklerimiz, melekelerimiz geçmiş ve uzak olana meyleder ve onu takip eder. Ruh, nerede serpilip parladılarsa orada sanatları yaratmıştır. Sanatçının modelini aradığı yer kendi zihnidir. Yapılacağı şey ve gözeteceği koşullar kendi düşüncesinin bir uyarlamasıydı.

 Bütün insanlar toplumun ilerlemesinden gurur duyarlar ve hiç kimse ilerlemez. Toplum asla ilerlemez. Bir yandan ilerlerken öte yandan aynı hızla geriler. Sürekli değişim içindedir, barbardır, uygardır, Hıristiyanlaşmıştır, zengindir, bilimseldir, ancak bu değişim gelişip iyileşme değildir. Verilen her şeyin karşılığında bir şey alınır. Toplum yeni beceriler edinir, eski içgüdüleri yitirir. Cebinde saati, kalemi, poliçesiyle iyi giyimli, okuryazar, düşünür Amerikalıyla; bütün varlığı sopası, mızrağı, hasırı ve yirmi kişiyle paylaştığı, içinde uyuyacağı bir barınak olan çıplak Yeni Zelandalı arasında ne çelişki vardır! Ancak iki insanın sağlıklarını karşılaştırın, beyaz adamın asıl gücünü kaybettiğini görürsünüz. Seyyah bize doğrusunu söylüyorsa, yabani adama enli bir baltayla vurun, bir ya da iki gün içinde eti yapışacaktır ve sanki yumuşak bir darbe indirmişsiniz gibi iyileşecektir, aynı darbe beyaz adamı ise mezara gönderecektir. Uygar insan at arabası yaptı ancak ayaklarını kullanmaz oldu. Koltuk değneklerinden destek alıyor, ancak kaslarının pek bir desteği yok. Cenevre yapımı iyi bir saati var, ancak güneşe bakarak saati söyleme becerisini kaybetti. Greenwich seyir kitabı var, istediğinde o bilgiden öylesine emin ki, sokaktaki adam ise gökyüzündeki tek bir yıldızı dahi bilmiyor. Gündönümüne dikkat etmiyor, gün-tün eşitliğini çok az biliyor, yılın o parlak takviminin ise neye benzediğini bilmiyor. Defterleri hafızasını zayıflatıyor, kütüphaneleri aklına fazladan yük bindiriyor, sigortacı kazaların sayısını artırıyor, makinelerin ayak bağı olup olmadığı, gelişerek, yabani bir erdem coşkusuyla kurumlarla ve biçimlerle kuşatılmış bir Hıristiyanlıkla biraz enerji kaybedip kaybetmediğimiz bir soru. Zira her Stoacı Stoacıydı, ancak Hıristiyanlıkta Hıristiyan nerededir?

 

 “Hayattaki rızkınız sizi arar bulur, o yüzden siz rahat olun, onun peşinden gitmeyin” demiş Hazreti Ali. Bu yabancı mallara olan bağımlılığımız, kölelerin duyduğu gibi bir saygı duymamıza yol açar sayılara. Siyasi partiler, sayısız kongrede bir araya gelir, izdiham ne kadar büyükse ve her duyurunun yarattığı curcunayla genç vatansever, binlerce yeni göz ve kol karşısında kendisini eskisinden daha güçlü hisseder. Aynı şekilde devrimciler de kongrelere çağırır, oy verir, kalabalık içinde eriyip giderler. Öyle değil, ey dostlar! Tanrı girip içinizde yaşamaya tenezzül etmez böyle, tam tersirli yapar. Yalnızca bütün yabancı desteğinden kurtulan, tek başına ayakta duran adamın güçlü olduğunu ve üstün geleceğini görüyorum. Bayrağının altına birini kattıkça zayıf düşer. Tek bir insan bir şehirden daha iyi değil midir? İnsandan hiçbir şey istemeyiniz, sonsuz bir değişim içinde, tek sağlam sütunun seni çevreleyen her şeyi destekleyen olarak görülmelidir. Gücün doğuştan geldiğini, kendisi dışında ve başka yerlerde iyilik aradığı için zayıf olduğunu bilen kişi, bunu algıladığından tereddüt etmeden kendisini fikrine salıverir, derhal kendirle çekidüzen verir, dimdik durur, uzuvlarına hakim olur; mucizeler yaratır, tıpkı kendi ayaklarının üstünde duran insan, kafasının üstünde durandan nasıl daha güçlü olursa. O yüzden, baht, kader denilen her şeyden tamamıyla yararlanın. Çoğu insan onunla kumar oynar, ne varsa kazanır ve hepsini kaybeder çarkı döndükçe. Ancak haksız kazanç olduğu için bunları terk edin, sebep ve sonuçla ilgilenim, Tanrı’nın vaizleridir onlar. İradeyle çalışıp kazanın, talihi, kaderi, çarkıfeleği zincire vurun, onun dönmesinden korkmadan oturursunuz böylece. Siyasi bir zafer, kiraların artışı, hasta arkadaşının iyileşmesi ya da uzakta olan arkadaşının dönüşü ya da başka güzel bir olay, seni neşelendirir ve senin için iyi günlerin geleceğini düşünürsün. İnanma buna. Sana senden başka hiçbir şey huzur veremez. İlkelerim zaferinden başka hiçbir şey sana huzur veremez.

 Doğanın bizim üzerimizde bıraktığı etki, sanatçı olmamızı sağlamak için fazlasıyla cılızdır. Her dokunuş bizi titretmelidir. Her insan başına geleni ifade edebilecek kadar sanatçı olmalıdır. Ancak tecrübelerimize göre, ışık huzmeleri ve dokunuşlar duyulara ulaşacak kadar kudretlidir, ancak kendilerini söze döküp çoğaltacak kadar hızlı değildir. Şair, bu güçleri dengeli olarak içinde barındıran, herhangi bir engel olmadan başkalarının hayal ettiklerini görüp tutan, tecrübe basamaklarını bir uçtan öteki uca kat eden, algılayıp açığa vuran en büyük güç olduğu için insanı temsil eden kişidir. Evrenin üç çocuğu vardır, hepsi aynı anda doğan, her düşünce sisteminde farklı adlarla çağrılıp yeniden görünen. İster sebep, süreç ve sonuç densin, ister daha şairane adlarla Jüpiter, Plüton, Neptün olarak ya da dini bağlamda Baba, Kutsal Ruh ve Oğul ya da buradaki gibi Bilen, Yapan ve Söyleyen olarak çağrılsın. Bütün bunlar sırasıyla hakikate, sevgiye, iyiliğe ve güzelliğe duyulan sevgiyi temsil eder. Üçü eşittir birbirine. Temelde şair bunların her biridir; dolayısıyla aşılamaz, çözümlenemez ve bu üçünün her biri, içinde ötekilerinin güçlerini saklar ve kendi aşikar olan gücünü.

 

 Ruhtur bedeni yaratan, bilge Spenser’ın bizlere öğrettiği gibi: “Çok saftır her ruh, ilahi bir nur taşır içinde, Güzel bir beden edinir kendine, Bürünsün diye, Giyinip kuşanır neşeli bir zarafet ve hoş bir görüntüyle Zira beden ruhun şeklini alır, Çünkü ruh şekildir ve bedeni yaratır.” Aniden kendimizi burada buluruz; eleştirel bir yorum değildir bu, kutsal bir yerdir dikkatle ve saygıda kusur etmeden gitmemiz gereken. Dünyanın sırrının önünde dururuz, orada varlık, görüntüye; vahdet ise çeşitliliğe dönüşür. Evren, ruhun dışavurumudur. Hayat, çevresindekilere dönüşür her yerde. Bilim dediğimiz duyularla ilgilidir, dolayısıyla yüzeyseldir. Yeryüzünü, göktekileri, fizik ve kimyayı duyularla ele alırız, sanki kendiliğinden var olmuşlar gibi, ancak bunlar sahip olduğumuz varlığın maiyetidir. Proclus şöyle demiş: “Yüce yaradan, tecellilerinde zihnin algılarının ihtişamının açık imgelerini ortaya koyar, zihinsel niteliklerin belli olmayan dönemlerinden etkilenir.” Dolayısıyla, bilim her zaman insanoğlunun seviyesine ayak uydurur dini ve metafiziği takip ederek; başka bir deyişle, bilim, kendimizi ne kadar tanıdığımızın bir göstergesidir. Doğadaki her şey manevi bir güce karşılık geldiğinden, herhangi bir olgu karanlık ve yabani ise, onu gören kişide o yeti henüz faaliyete geçmemiş demektir.

 

 Ey şair! Bahçelerde ve çayırlarda yeni bir asalet bahşediliyor artık, şatolarda ya da kılıçların keskin yüzünde değil. Şartlar çetin ancak eşit. Dünyayı terk edecek, yalnızca ilham perisini bileceksin. İnsanların dönemlerini, geleneklerini, faziletlerini, siyasetini ya da görüşlerini bilmeyeceksin bundan böyle, hepsini ilham perisinden öğreneceksin. Şehirler dünyadan cenaze çanları çalınarak uğurlanır; ancak doğada evrenin saatleri, arkadan gelen hayvanlar ile bitkiler tarafından ve mutluluğun kat kat artmasıyla sayılır. Tanrı ayrıca çok katmanlı ve iki yönlü bir hayatı terk etmeni, başkalarının senin için konuşmasından memnun olmanı ister. Başkaları senin efendilerin olacak ve senin için bütün dünyevi hayatı ve nezaketi temsil edeceklerdir. Ayrıca muazzam ve yankılanan işler de yapacaklardır. Doğaya yakın bir yerde duracaksın, meclise ya da borsaya gidemeyeceksin. Dünya, vazgeçişlerle, çıraklıklarla doludur, yapacağın şudur: Uzun bir mevsim boyunca ahmak ve kaba biri olarak bilineceksin. Bu, Pan’ın çok sevdiği çiçeği içinde koruduğu bir örtüdür. Seni yalnızca sen bileceksin, seni en şefkatli sevgiyle teselli edecekler. Arkadaşlarının adlarını mısralarına dökemeyeceksin, kutsal ülkünün önünde bu kadim bir utanç olduğundan. Ödülü ise budur: Ülkün, senin için gerçek olacaktır, gerçek dünyanın izlenimleri yaz yağmuru gibi bereketle yağacak ve senin sapasağlam özüne zarar vermeyecektir. Bütün topraklar senin bahçen ve köşkün olacaktır; denizler, vergi ödemeden, gıpta etmeden yıkanman ve yolculuk etmen içindir; ormanlar ve nehirler de senin olacaktır; başkalarının yalnızca kiracı olduğu, yatılı kaldığı yerler sana ait olacaktır. Ey, toprağın, denizin, havanın gerçek sahibi! Karların düştüğü, suların aktığı, kuşların uçtuğu her yerde, gündüz ile gecenin alacakaranlıkta buluştuğu her yerde, masmavi gökyüzüne bulutların asıldığı, yıldızların ekildiği her yerde, şeffaf sınıfları olan varlıkların olduğu her yerde, uzaya çıkışların olduğu her yerde, tehlikenin, dehşetin ve aşkın olduğu her yerde, senin için yağan yağmur kadar bereketli güzellik vardır. Bütün dünyayı yürüyerek dolaşsan da yersiz ya da soysuz bir şey göremeyeceksin.

 

 

Ralph Waldo Emerson-İnsanın Görkemi-İnceleme   YAZIYI İNDİR