Önsözden :

Burada tamamlanmış yapıtın arkasından gelen ve bundan böyle analitik yönteme göre düzenlenebilecek bu tür bir plan bulunmaktadır; oysa yapıtın kendisinin baştan sona sentetik yönteme göre düzenlenmesi gerekiyordu, çünkü bütünüyle özel bir bilgi-yetisinin eklemli yapısı olarak bilim tüm eklemlenmelerini ancak bu yolla doğal bağlantıları içinde gözler önüne serebilir. Kim tüm gelecek Metafiziği önceleyen Prolegomena olarak yayımladığım bu planın kendisini yine bulanık bulursa, pekala düşünebilir ki herkesin Metafizik çalışması zorunlu değildir; yine düşünebilir ki, daha çok sezgiye yakın olan temel ve giderek derin bilimlerde çok iyi ilerleme yapan ama salt soyut kavramlar yoluyla araştırmalarda başarılı olamayan birçok yetenek vardır ve böyle durumlarda entelektüel beceri başka bir nesne üzerine yönelmelidir; Metafiziği yargılamayı, giderek kendisi bir Metafizik oluşturmayı üstlenen biri burada bildirilen istemleri tam olarak doyurmalı, ve bunu ya benim çözümümü kabul ederek ya da onu temelden çürütüp yerine bir başkasını getirerek yapmalıdır — çünkü onu bir yana atamayacaktır; ve, son olarak, düşünebilir ki, kendisinden o çok yakınılan bulanıklığın da (birinin kendi uyuşukluğunun ya da aptallığının iyi bilinen bir örtüsü) yararlan vardır, çünkü tüm başka bilimler açısından dikkatli bir suskunluk gösterenler Metafiziğin sorutan üzerine ustaca konuşur ve gözü pek kararlar verirler, çünkü bilgisizlikleri burada kendini hiç kuskusuz başka bilimler karşısında olduğu gibi açıkça ele vermez. Ama gerçekten eleştirel ilkeler karşısında açıkça ele verir, ki bu sonuncular bu nedenle övülebilin

[‘Korurlar kovanları erkek arılardan, o aylaklar takımından.] Virgil [Georgıca, iv. 168.]

 

Usun bilgisinin türdeş olduğu düzeye dek, onun için hiçbir belirli hudut düşünülemez. Matematikte ve Doğa Biliminde insan usu hiç kuşkusuz sınırları tanır, ama hudutları değil,  dışında hiçbir zaman ulaşamayacağı bir şeyin yattığını bilir, ama iç ilerlemesinde herhangi bir yerde tamamlanacağını değil. Matematikte iç görünün genişlemesi ve her zaman yeni buluşların olanağı sonsuza uzanır ve sürekli deneyim ve onun us tarafından birleştirilmesi yoluyla yeni doğa-özelliklerinin, yeni kuvvetlerin ve yasaların ortaya çıkarılması için de aynı şey geçerlidir. Ama burada sınırlar gene de gözden kaçmaz, çünkü matematik yalnızca görüngüler ile ilgilidir, ve metafiziğin ve ahlakın kavramları gibi bir duyusal sezgi nesnesi olamayan şeyler bütünüyle onun alanının dışında yatar ve o hiçbir zaman oraya götüremez; ama ne olursa olsun böyle kavramlara gereksinimi de yoktur. Öyleyse bu bilimlere doğru sürekli bir ilerleme ve yaklaşma, ve bir bakıma bir değme noktası ya da çizgisi yoktur. Doğa Bilimi bizim için hiçbir zaman şeylerini içini, görüngü olmayan ama gene de görüngülerin en yüksek açıklama zemini olarak hizmet edebilen şeyi ortaya sermeyecektir. Ama fiziksel açıklamaları için buna gereksinimi yoktur; giderek böyle bir zemin ona başka bir yerden (örneğin özdeksel-olmayan varlıkların etkisi) sunulsa bile, onu reddetmesi ve hiçbir biçimde açıklamalarının ilerlemesine almaması, ama açıklamalarını her zaman yalnızca duyuların bir nesnesi olarak deneyime ait olan ve deneyim yasaları ile uyum içinde edimsel algılarımız ile bağlantı içine getirilebilen şeyin üzerine dayandırması gerekir.

Oysa metafizik an usun eytişimsel çabalarında (ki keyfi olarak ya da rasgele başlatılmazlar, ama usun kendisinin doğası onlara doğru iter) bizi hudutlara götürür; ve aşkınsal idealar, tam olarak onlardan kaçınmanın olanaksız olması ve gene de hiçbir zaman olgusallaşmaya izin vermemeleri nedeniyle, bize yalnızca arı us-kullanımının hudutlarını göstermeye değil ama böyle hudutları belirlemenin yolunu göstermeye de hizmet ederler, ve bu da usumuzun bu doğal eğiliminin ereği ve yarandır — bir us ki, metafiziği gözde çocuğu olarak doğurur ve onun yaratılması, tıpkı dünyadaki başka her çocuğun yaratılması gibi, kör şansa değil, ama büyük ereklere doğru bilgece örgütlenmiş köken- sel bir tohuma yüklenmelidir. Çünkü metafizik, belki de başka her bilimden daha çok olmak üzere, ana çizgilerinde doğanın kendisi tarafından bize yerleştirilmiştir ve hiçbir biçimde keyfi bir seçimin ürünü olarak ya da (kendini bütünüyle ayırdığı) deneyimlerin ilerlemesinde olumsal bir genişleme olarak görülemez.

Us görgül kullanım için, dolayısıyla duyulur dünyanın içerisinde ona yeterli olan tüm kavramları ve anlak yasaları yoluyla gene de orada kendi için bir doyum bulamaz, çünkü soruların sonsuza dek her zaman geri dönmeleri nedeniyle onlara tam çözüm için umudundan yoksun bırakılır. Bu tamamlanmayı amaçlan olarak alan aşkınsal idealar us için böyle problemlerdir. Şimdi usun açıkça gördüğü gibi, duyulur dünya, dolayısıyla yalnızca o dünyanın anlaşılmasına hizmet eden tüm o kavramlar da bu tamamlanmayı hiçbir zaman kapsayamaz: Uzay ve zaman, ve an anlak-kavramları adı altında sözünü ettiklerimizin tümü. Duyulur dünya evrensel yasalara göre bağlantılı görüngülerin bir zincirinden başka bir şey değildir ve öyleyse kendi için hiçbir kalıcılık taşımaz; alında kendinde şey değildir ve öyleyse zorunlu olarak bu görüngülerin zeminini kapsayan şeyler ile, salt görüngüler olarak değil ama kendilerinde şeyler olarak bilinebilecek varlıklar ile bağıntılıdır. Ancak bu sonuncuların bilgisinde us koşulludan onun koşullarına ilerleyişinde tamamlanmışlık için isteğinin doyum bulmuş görmeyi umabilir.

 

Aşkınsal idealar bizim için gene de o sınırlara ilerlemeyi zorunlu kıldıkları ve öyleyse bizi bir bakıma (deneyime ait) dolu uzayın (hakkında hiçbir şeyi bilemediğimiz numenler olarak) boş uzay ile değmesine götürdükleri için, arı usun hudutlarını da belirleyebiliriz. Çünkü tüm hudutlarda olumlu bir şey de vardır (örneğin yüzey cisimsel uzayın hududu, ve gene  de kendisi bir uzaydır; bir çizgi yüzeyin  hududu olan bir uzaydır; nokta çizginin hududu, ama gene de uzayda bir yerdir); O zaman kendimiz için özdeksel-olmayan bir varlık, bir anlaşılır dünya, ve tüm varlıklar arasında bir en yüksek Varlık düşünmemiz gerekecektir (tümü de salt numenler olarak), çünkü us yalnızca kendilerinde şeyler olarak bunlarda tamamlanma ve doyum bulur ki, bunları hiçbir zaman görüngülerin o görüngülere türdeş zeminlerinden türetilmesinde bulmayı umamaz, ve çünkü görüngüler onlardan ayrı bir şey (dolayısıyla bütünüyle ayrışık bir şey) ile edimsel olarak bağıntılıdır; bunun nedeni ise görüngülerin her zaman bir kendinde şeyi varsaymaları ve öyleyse onu daha yakından bilelim ya da bilmeyelim onun bir belirtisini vermeleridir.

Ama şimdi bu anlaşılır varlıkları kendilerinde olabilecekleri gibi, belirli olarak hiçbir zaman bilemeyeceğimiz için, ve buna karşın onları duyulur dünya ile ilişki içinde kabul etmemiz ve us yoluyla o dünya ile bağıntılamamız gerektiği için, bu bağlantıyı en azından o varlıkların duyulur dünya ile ilişkisini anlatan türden kavramlar aracılığıyla düşünebiliriz. Çünkü eğer bir anlaşılır varlığı an anlak-kavramlarından başka hiçbir şey yoluyla düşünmezsek, gerçekte onunla belirli hiçbir şey düşünmüş olmayız ve dolayısıyla kavramımız anlamsızdır. Eğer onu duyulur dünyadan ödünç alınan özellikler yoluyla düşünürsek, o zaman bundan böyle anlaşılır varlık değildir ve fenomenlerden biri olarak düşünülür ve duyulur dünyaya aittir. En yüksek Varlığın kavramından bir örnek alacağız.

 

Deistik kavram bütünüyle bir an us-kavramıdır, ama yalnızca tüm olgusallıkları kapsayan bir şeyi temsil eder ve bunu onlardan birini bile belirleyebilme yeteneğinde olmaksızın yapar, çünkü bunun için duyulur dünyadan bir örneğin ödünç alınması gerekecektir ki, bu durumda önümüzde her zaman yalnızca duyuların bir nesnesi olacaktır, ama hiçbir biçimde duyuların bir nesnesi olamayan bütünüyle ayrışık bir şey değil. Çünkü örneğin o Varlığa anlak yüklediğimi kabul edelim; ama ne olursa olsun benimki gibi olanın dışında, yani sezgilerini duyular yoluyla alması gereken ve onları bilincin birliğinin kuralları altına getirmekle uğraşan bir anlağın dışında hiçbir anlak kavramım yoktur. Oysa o zaman kavramımın öğeleri her zaman görüngüde yatıyor olacaktır; ama tam olarak görüngülerin yetersizliği nedeniyle onların ötesine, hiçbir biçimde görüngülere bağımlı olmayan ya da belirleniminin koşullan olarak onlarla bağlantılı olmayan bir Varlığın kavramına geçmeye zorlanırım. Gene de eğer an bir anlak elde edebilmek için anlağı duyarlıkları ayırırsam, o zaman geriye sezgi olmadan düşünmenin salt biçiminden başka bir şey kalmaz ki, yalnızca onunla belirli hiç bir şeyi, öyleyse hiçbir nesneyi bilemem. Bu erek için nesneleri sezen başka bir anlak düşünmem gerekecektir ki, onun en küçük bir kavramını bile taşımam, çünkü insan anlağı diskursiftir ve yalnızca genel kavramlar yoluyla bilebilir. Eğer en yüksek Varlığa bir istenç yüklersem yine aynı durumla karşılaşırım, çünkü bu kavrama ancak onu iç deneyimimden çekerek iye olabilirim; ama orada varoluşlarına gereksindiğimiz nesneler yoluyla doyuma bağımlılığım ve öyleyse duyarlık temelde yatar, ki en yüksek Varlığın arı kavramı ile bütünüyle çelişir.

 

Hume’un deizme karşı çıkışları zayıftır ve hiçbir zaman tanıtlama zeminlerinden daha çoğu ile, hiçbir zaman deistik önesürümün kendisinin savı ile ilgili değildir. Ama en yüksek Varlığa ilişkin kavramımızın (ki deizmde salt aşkındır) daha yakın bir belirlenimi yoluyla ortaya çıkması gereken Teizm açısından, karşı çıkışları çok güçlüdür, ve, bu kavramın nasıl kurulduğuna bağlı olarak, belli durumlarda (gerçekte, tanıdık tüm durumlarda) çürütülemezdir. Hume her zaman şuna sarılır: Kendisine yalnızca varlık bilimsel yüklemler (ilksiz-sonsuzluk, her-yerde-bulunuş, her şeye-gücü-yeterlik) yüklediğimiz bir ilk- Varlığın salt kavramı yoluyla ne olursa olsun edimsel olarak belirli hiçbir şey düşünmeyiz; ama bir kavramı verebilen özelliklerin eklenmesi gerekir. Bu Varlık bir nedendir demek yeterli değildir; ama nedenselliğinin nasıl oluştuğu söylenmelidir (örneğin anlak ve istençten). Ve Hume’un asıl sorun üzerine, Teizm üzerine saldırıları burada başlar; oysa daha önce yalnızca deizmin tanıtlama zeminleri üzerine saldırmıştı ve bunun herhangi bir özel tehlikesi yoktu. Tehlikeli uslamlamaları bütünüyle antropomorfizm ile bağıntılıdır. Onun Teizmden ayrılamaz olduğunu ve Teizmi kendi içinde kendi ile çelişkili yaptığını, ama terk edilirse Teizmin de onunla birlikte düşeceğini ve geriye deizmden başka bir- şey kalmayacağını savunur ki, ondan hiçbir şey yapılamaz, bize hiçbir yararı yoktur ve hiçbir biçimde dinin ve törelerin temeli olarak hizmet edemez. Eğer antropomorfizmin bu kaçınılmazlığı kesin olsaydı, bir en yüksek Varlığın varoluşunun tanıtları nasıl olursa olsun tümü de kabul edilebilir, ama bu Varlığın kavramı bizim tarafımızdan kendimiz ile çelişkiye düşmeksizin belirlenemezdi.

Eğer arı usun tüm aşkın yargılarından kaçınma buyruğunu görünürde onunla çatışan buyruk ile, içkin (görgül) kullanım alanının ötesinde yatan kavramlara ilerleme buyruğu ile birleştirirsek, her ikisinin de bir arada olabileceğini ayrımsarız, ama ancak doğrudan doğruya tüm izin verilen us-kullanımının hududu üzerinde; çünkü bu hudut deneyim alanına olduğu gibi düşünce-varlıkların alanına da aittir. Bu yolla aynı zamanda o öylesine dikkate değer ideaların yalnızca insan usunun hudut belirlenimi olarak hizmet ettiklerini öğreniriz. Eş deyişle, bir yandan deneyim bilgisini sınırsızca genişletmemeyi öğreniriz, öyle ki bilmemiz için bize geriye ne olursa olsun evrenden daha çoğu kalmaz; öte yandan gene de deneyimin sınırının ötesine geçmemeyi ve o sınırın dışındaki şeyleri kendilerinde şeyler olarak yargılamayı istememeyi öğreniriz.

 

Ama eğer yargımızı yalnızca evrenin bir Varlık ile, kavramının kendisi bizim evrenin içerisinde yetenekli olduğumuz tüm bilginin dışında yatan bir Varlık ile taşıyabileceği ilişkiye sınırlarsak, kendimizi o hududun üzerinde tutarız. Çünkü o zaman en yüksek Varlığa deneyim nesnelerini düşünmemizi sağlayan kendilerinde özellikleri yüklemeyiz ve bu yolla dogmatik antropomorfizmden kaçınırız; ama buna karşın o özellikleri o Varlığın evren ile ilişkisine yükleriz ve kendimize simgesel bir antropomorfizm için izin veririz, ki gerçekte nesnenin kendisini değil ama yalnızca dili ilgilendirir.

Eğer evrene sanki en yüksek anlağın ve istencin işi imiş gibi bakmaya zorlandığımızı söylersem, o zaman söylediğim gerçekte en çoğundan tıpkı bir saatin, bir geminin, bir alayın bir sanatçı, bir yapı ustası ve bir komutan ile ilişkili olması gibi, duyulur evrenin de (ya da görüngülerin bu toplamının temelini oluşturan her şeyin) bilinmeyen ile ilişkili olduğudur ve böylelikle bu bilinmeyeni kendinde olduğu gibi değil ama yalnızca benim için olduğu gibi, eş deyişle bir parçası olduğum evren açısından bilirim.

 

Böyle bir bilgi andırıma göre bilgidir ki, hiç kuşkusuz andırım sözcüğünün genellikle alındığı gibi iki şey arasında eksiksiz olmayan bir benzerliği değil, ama bütünüyle benzemez şeyler arasındaki iki ilişkinin eksiksiz bir benzerliğini imler. Bu andırım aracılığıyla gene de geriye bizim için yeterince belirli bir en yüksek Varlık kavramı kalır, üstelik bu kavramı saltık olarak ve kendinde belirleyebilecek olan her şeyi uzaklaştırmış olmamıza karşın. Çünkü kavramı evren açısından ve dolayısıyla kendimiz açısından belirleriz, ve bizim için daha çoğu gereksizdir. Hume’un bu kavramı saltık olarak belirlemeyi isteyenlere karşı saldırılan, bu belirleme için gereci kendilerinden ve evrenden ödünç aldıkları için, bizi burada etkilemez. Hume bizi eğer nesnel antropomorfizm en yüksek Varlık kavramından uzaklaştırsaydı bizim için geriye ne olursa olsun hiçbir şeyin kalmayacağı için de kınayamaz.

Çünkü eğer bize yalnızca başlangıçta (Hume’un Diyalogunda Filon’un kişiliğinde Kleanthes’e karşı yaptığı gibi) deistik bir ilk-Varlık kavramı zorunlu bir önsav olarak verilirse, ki ilk-Varlık bunda töz, neden vb. gibi salt ontolojik yüklemler yoluyla düşünülür, {ki bu yapılmalıdır, çünkü us duyulur evrende yalnızca kendileri her zaman yine koşullu olan koşullar yoluyla güdüldüğü

için bu yapılmadıkça ne olursa olsun hiçbir doyum bulamaz; ve haklı olarak yapılabilir, ve bu nedenle yüklemleri duyulur evrenden alarak evrenden bütünüyle ayrı bir Varlığa aktaran antropomorfizme düşülmesi gerekmez, çünkü o yüklemler salt kategorilerdir ki, o Varlığın belirli bir kavramını, ve tam bu nedenle onun duyarlığın koşullarına sınırlı bir kavramını vermezler), o zaman hiçbir- şey bu Varlığa evren açısından bir us yoluyla nedensellik yüklememizi ve böylece Teizme geçmemizi önleyemez, ve gene de bu usu kendinde o Varlığa ona özünlü bir özellik olarak yükleme zorunluğu altına düşmüş olmayız. Çünkü, ilk nokta açısından, duyulur evrende tüm olanaklı deneyim ile ilgili us kullanımını kendisi ile baştan sona en yüksek derecede uyuma doğru güdülemenin biricik olanaklı yolu yine bir en yüksek usu evrendeki tüm bağıntıların bir nedeni olarak kabul etmektir. Böyle bir ilke usa baştan sona yararlı olmalıdır ve hiçbir yerde ona doğadaki kullanımında zarar veremez. Ama, ikinci nokta açısından, us böylelikle bir özellik olarak kendinde ilk-Varlığa değil, ama yalnızca o varlığın duyulur evren ile ilişkisine aktarılmış ve öyleyse antropomorfizmden bütünüyle kaçınılmış olur. Çünkü burada yalnızca evrende her yerde bulunan us-biçiminin nedeni irdelenmektedir, ve en yüksek Varlığa, evrenin bu ussal biçiminin temelini kapsadığı düzeye dek, hiç kuşkusuz us yüklenir, ama yalnızca andırım yoluyla, bu anlatımın yalnızca bizim tarafımızdan bilinmeyen en yüksek nedenin evren ile ilişkisini imlediği düzeye dek, öyle ki ondaki her şey en yüksek derecede usa uygun olarak belirlenebilsin. Böylelikle Tanrıyı düşünebilmek için us özelliğinden yararlanmamızın önüne geçilmiş olur; bunun yerine, o özellik aracılığıyla evreni onun açısından bir ilke ile uyum içinde olanaklı en büyük us-kullanımını elde etmek için zorunlu olduğu yolda düşünürüz. Böylelikle en yüksek Varlığın kendinde ne olabileceği açısından bizim için bütünüyle araştırılamaz ve giderek belirli kipte hiçbir biçimde düşünülemez olduğunu kabul ederiz. Bu yolla, tanrısal doğayı her zaman yalnızca insan doğasından ödünç alman özellikler yoluyla belirleyebilmek için, bir etker neden olarak (istenç aracılığıyla) usa ilişkin kavramlarımızın tüm aşkın kullanımından ve böylece kendimizi kaba ya da imgesel kavramlarda yitirmekten uzak tutuluruz. Ama öte yandan ayrıca evren-irdelemesini insan usunun Tanrıya aktardığımız kavramlarına göre hiperfiziksel açıklama türleri ile doldurmamızın ve böylece bu irdelemeyi asıl belirleniminden saptırmamızın da önüne geçilmiş olur ki, bu belirlenime göre o irdelemenin salt doğanın us yoluyla bir incelemesi olması gerekir, doğanın görüngülerinin küstahça bir en yüksek ustan türetilmesi değil. Zayıf kavramlarımıza uygun düşen anlatım şöyle olacaktır: Evreni sanki varoluşuna ve iç belirlenimine göre bir en yüksek ustan türüyormuş gibi düşünürüz; bu yolla bir yandan ona, evrenin kendisine ait yapıyı onun kendinde nedeninin yapısını belirlemeyi isteme gibi bir büyüklenmeye düşmeden biliriz, ve öte yandan bir ölçüde en yüksek nedenin evren ile ilişkisinde bu yapının (evrendeki us-biçiminin) zeminini konutlarız ve bunu evreni bunun için kendi başına yeterli saymaksızın yaparız. Diyeceğim ki: Evren açısından en yüksek nedenin nedenselliği insan usunun kendi sanat yapıtı açısından olduğu şeydir. Böylece en yüksek nedenin kendisinin doğası benim için bilinemez kalır: Yalnızca benim tarafımdan bilinen etkisini (evren düzeni) ve bunun usa uygunluğunu insan usunun benim tarafımdan bilinen etkileri ile karşılaştırırım, ve buna göre o en yüksek nedene bir us adını veririm, ama böylelikle ona insanlarda bu anlatım altında anladığım şeyi ya da benim için bilinen başka herhangi bir şeyi onun özelliği olarak yüklemeksizin ilkenin, olanaklı deneyim alanına usumuzun gözünde kendini sınırlayan bir şey olarak bakmama ilkesinin bağlanması yoluyla yitiyor görünür. Usun eleştirisi burada Hume’un çarpıştığı inakçılık ve ona karşı getirmeyi istediği kuşkuculuk arasında gerçek bir orta yolu belirtir — bir yol ki, kendimiz için bir bakıma mekanik olarak (bir yandan bir şeyi ve öte yandan bir şeyi alarak) belirlememizin salık verildiği başka orta yollardan ayrı olarak, ve onunla hiçbir insana daha iyisini Öğretmeksizin, ilkelere göre sağın olarak belirlenebilir.

 

 

Bu notun başında usun kendi uygun kullanımı açısından sınırlarını saptayabilmek için bir hudut benzetmesinden yararlandım. Duyulur evren henüz kendilerinde şeyler olmayan salt görüngüleri kapsar; öyleyse anlak kendilerinde şeyleri (numenler) tam olarak deneyim nesnelerini salt görüngüler olarak bildiği için kabul etmelidir. Her ikisi usumuzda birlikte ele alınır, ve şu soru doğar: Us anlağı her iki alan açısından da sınırlamak için nasıl ilerler? Duyulur evrene ait olan her şeyi kapsayan deneyim kendi kendisini sınırlamaz; her bir koşulludan her zaman yalnızca bir başka koşulluya ulaşır. Onu sınırlaması gereken şey bütünüyle onun dışında yatıyor olmalıdır, ve bu arı anlaşılır varlıkların alanıdır. Ama bu ise, bu anlaşılır varlıkların doğasının belirlenimi söz konusu olduğu ölçüde, bizim için boş bir uzaydır, ve bu düzeye dek eğer inaksal olarak belirlenen kavramlar göz önünde tutulursa, olanaklı deneyim alanının ötesine geçemeyiz. Ama bir hudut kendisi içerisinde yatan şeye olduğu gibi verili bir bütünlüğün dışında yatan uzaya da ait olan pozitif bir şey olduğu için, gene de us salt kendini o hududa dek genişleterek edimsel, pozitif bir bilgiye katılır, yeter ki hududun ötesine geçmeye çalışmasın, çünkü orada önünde boş bir uzay bulur ki, onda şeyler için biçimler düşünebilmesine karşın şeylerin kendilerini düşünemez. Ama deneyim alanının onun için daha öte bilinmeyen bir şey yoluyla sınırlanması gene de henüz usa bu duruş noktasında geriye kalan bir bilgidir ki, onunla ne duyulur evrenin içerisine kapatılır, ne de onun dışına sürüklenir, ama, hududun bir bilgisine uygun düştüğü gibi, kendini yalnızca hududun dışında yatanın onun içerisinde kapsanan ile ilişkisine sınırlar.

Doğal Tanrıbilim insan usunun hududunda böyle bir kavramdır, çünkü us kendini bir en yüksek Varlık ideasına (ve ayrıca, kılgısal bağıntıda, bir anlaşılır evren ideasına) doğru bakmaya zorlanıyor bulur — bu salt anlaşılır varlık açısından ve dolayısıyla duyulur evrenin dışında yatan bir şeyi belirleyebilmek için değil, ama yalnızca duyulur evrenin içerisinde kendi kullanımına olanaklı en büyük (kuramsal olduğu gibi kılgısal) birliğin ilkelerine göre yol gösterebilmek ve bu amaçla o evrenin tüm bu bağıntıların nedeni olarak kendinde-kalıcı bir us ile bağıntısın- dan yararlanabilmek için; — ve gene de böylece bir bakıma kendi için salt bir varlığı uydurabilmek için değil, ama, duyulur evrenin dışında zorunlu olarak yalnızca an anlağın düşündüğü bir şeyin bulunması gerektiğine göre, bu yolda bu varlığı, ama hiç kuşkusuz andırıma göre belirleyebilmek için.

Böylece geriye bütünün sonucu olan yukarıdaki önermemiz kalır: “Us tüm a priori ilkeleri yoluyla bize hiçbir zaman yalnızca olanaklı deneyimin nesnelerinden daha çoğunu, ve bunlar üzerine bile deneyimde bilinebilecek olandan daha çoğunu öğretemez.” Oysa bu sınırlama usun bizi deneyimin nesnel hududuna dek, eş deyişle kendisi deneyimin nesnesi olamayan ama buna karşın tüm deneyimin en yüksek zemini olması gereken bir şey ile bağıntıya dek götürmesinin önüne geçmez. Gene de bize bir kendinde şey olarak bu zemine ilişkin hiç- bir şey öğretmez, ama onun üzerine yalnızca olanaklı deneyim alanında kendisinin en yüksek ereklere yönelik ve en tam kullanımı ile bağıntı içinde bilgi verir. Bu ise bir dilek olarak bile olsa burada ussal olarak istenebilecek olanın tümüdür ve onunla doyum bulmak için nedenimiz vardır.

 

Böylece metafiziği insan usunun doğal yatkınlığında edimsel olarak verildiği gibi, ve hiç kuşkusuz geliştirilmesinin özsel ereğini oluşturan şeyde, öznel olanağına göre ayrıntılı olarak sergiledik. Ama buna karşın usumuzun böyle bir eğiliminin bu salt doğal kullanımının, eğer usun yalnızca bilimsel Eleştiri yoluyla olanaklı olan bir disiplini yoluyla dizginlenmez ve sınırlar içine alınmazsa, bir yandan salt görünüşte, öte yandan giderek kendi aralarında çatışmaya bile düşen aşkın eytişimsel tasımlara kanşUğını bulduğumuz için, dahası bu sofistik metafiziğin doğa bilgisinin ilerlemesi için gereksiz, giderek ona zararlı bile olduğunu bulduğumuz için, usumuzda aşkın kavramlara doğru bu yatkınlığın yönelmiş olabileceği doğa ereklerini ortaya çıkarmak her zaman araştırmaya değer bir

problem olarak kalır, çünkü doğada bulunan her şey gene de kökensel olarak herhangi bir yararlı amaç için tasarlanmış olmalıdır.

Böyle bir araştırma gerçekte zorludur. Yine kabul ediyorum ki, tıpkı doğanın ilk ereklerini ilgilendiren her şey gibi, bu konuda söyleyebileceklerim de yalnızca tahmindir. Ama yalnızca bu durumda bunun için bana izin verilebilir, çünkü soru metafizikse! yargıların nesnel geçerliğini değil ama onlara doğru doğal eğilimi ilgilendirir, ve öyleyse metafiziğin dizgesinin dışında antropolojide yatar.

Eğer hep birlikte doğal arı usun asıl problemini oluşturan tüm aşkınsal ideaları irdelersem —, bir problem ki usu salt doğa-irdelemesini terk ederek tüm olanaklı deneyimin ötesine geçmeye ve bu çabada metafizik denilen şeyi (ister bilme isterse sofistlik olsun) ortaya çıkarmaya zorlar —, o zaman bu doğal eğilimin kavramımızı deneyimin zincirlerinden ve salt doğa-irdeleme- sinin sınırlarından öyle bir düzeyde serbest bırakmayı hedeflediğini ayrımsadığıma inanıyorum ki, bu kavram en azından önünde yalnızca an anlak için hiçbir duyarlığın ulaşamayacağı nesneleri kapsayan bir alanın açıldığını görür. Bunda amacımız hiç kuşkusuz bu nesneler ile kurgul olarak uğraşmak değildir (çünkü orada üzerine ayağımızı basacak hiçbir zemin bulamayız); tersine, amacımız kılgısal ilkeler ile ilgilenmektir ki, bunlar zorunlu beklenti ve umutları için önlerinde böyle bir yer bulamayınca, kendilerini usun özgür alan kazanma biçimindeki ahlaksal amacında kaçınılmaz olarak gereksindiği o evrenselliğe genişletemezler.

Burada ruhbilimsel ideanın, onunla insan ruhunun tüm deneyim kavramlarının üzerine yükselen an doğası üzerine ne denli az iç görü kazanabilsem de, hiç olmazsa o deneyim kavramlarının yetersizliğini açıkça gösterdiğini, ve böylelikle beni hiçbir doğa-açıklamasına uygun olmayan ve bunun dışında usu kılgısal açıdan daraltan bir ruhbilimsel kav- ram olarak Materyalizmden uzaklaştırdığını bulurum. Yine, kozmolojik idealar, usu haklı istemlerinde doyuracak tüm olanaklı doğa- bilgisinin görünürdeki yetersizliği yoluyla, bizi doğayı kendine yeterli olarak göstermeyi isteyen Natüralizmden vazgeçmeye hizmet ederler. Son olarak, duyulur evrendeki tüm doğal zorunluk her zaman bir şeyin bir başkası üzerine bağımlılığını varsaydığı için her zaman koşullu olduğuna göre, ve koşulsuz zorunluğun yalnızca duyulur evrenden ayrı olan bir nedenin birliğinde aranması gerektiğine göre (gerçi o nedenin nedenselliği yine eğer salt doğa olsaydı hiçbir zaman sonucu olarak olumsalın varoluşunu kavranabilir kılamazdı), — tüm bunlar böyle olduğuna göre, us tanrı bilimsel idealar aracılığıyla kendini Fatalizmden, hem bir ilk ilke olmaksızın doğanın kendisinin bağlantısında hem de bu ilkenin kendisinin nedenselliğinde bir kör doğa-zorunluğundan özgürleştirir ve özgürlükten türeyen bir nedenin kavramına, dolayısıyla bir en yüksek anlığın kavramına götürür. Aşkınsal idealar öyleyse bizi olumlu olarak bilgilendirmeye olmasa da Materyalizm, Natüralizm ve Fatalizmin usun alanını daraltan küstahça önesürümlerini ortadan kaldırmaya ve bu yolla ahlaksal idealara kurgunun alanının dışında yer sağlamaya hizmet eder; ve bu, sanırım, o doğal yatkınlığı bir ölçüde açıklar.

Salt kurgul bir bilimin taşıyabileceği kılgısal yarar bu bilimin sınırlarının dışında yatar ve öyleyse yalnızca bir bir açıklayıcı not olarak görülebilir, ve tüm scholia gibi bilimin kendisinin bir bölümünü oluşturmaz. Gene de bu bağıntı en azından felsefenin, özellikle an usun kaynaklarından yararlanan felsefenin sınırlarının içerisinde yatar ki, orada usun metafizikteki kurgul kullanımı zorunlu olarak ahlaktaki kılgısal kullanımı ile birlik içinde olmalıdır. Bu nedenle, an usun bir metafizikte doğal yatkınlık olarak görülen kaçınılmaz diyalektiği yalnızca çözülmesi gereken bir yanılsama olarak değil,

ama ayrıca, eğer yapılabilirse, ereği ile uyum içinde bir doğal kurum olarak da açıklanmayı hak eder, üstelik bu işin bir işgüzarlık olarak asıl metafizikten haklı olarak beklenemeyecek olmasına karşın.

Eleştiri’de 647 ve 660’inci sayfalar arasındaki [B 670-696] sorulara çözümün bir ikinci,ama metafiziğin içeriğine daha yakın bir scholium olarak alınması gerekecektir. Çünkü orada usun belli ilkeleri doğanın düzenini a priori belirleyen, ya da daha doğrusu o düzenin yasalarını deneyim yoluyla araştırması gereken anlağı a priori belirleyen belli ilkeler olarak koyulur. Bu ilkeler deneyim açısından oluşturucu ve yasamacı olarak görünür, üstelik anlak gibi olanaklı deneyimin bir ilkesi olarak görülemeyecek olan salt ustan kaynaklanmalarına karşın. Şimdi bu bağdaşmanın tıpkı doğanın kendinde görüngülere ya da kaynaklan olarak duyarlığa özünlü olmaması ama yalnızca duyarlığın anlak ile ilişkisinde bulunması gibi bu anlağın (bir dizgede) birleşik bir olanaklı deneyim uğruna kullanımında tam bir birliğin de ona ancak us ile bağıntı içinde ait olabilmesi olgusu üzerine, dolayısıyla deneyimin de dolaylı olarak usun yasamasının altında durması olgusu üzerine bağlı olup olmadığı — bu soru usun doğasını giderek onun metafizikteki kullanımının da ötesine, genel olarak bir doğa tarihini dizgesel kılmak için evrensel ilkelere götürmeyi isteyenler tarafından daha öte düşünülebilir. Çünkü bu problemi kitabın kendisinde önemli olarak sundum, ama çözümü için bir girişimde bulunmadım.

Ve böylece benim kendim tarafından önerilen sorunun, ‘Bütününde Metafizik nasıl olanaklıdır?’ sorusunun analitik çözümünü sonlandırıyorum, çünkü kullanımının hiç olmazsa sonuçlarda edimsel olarak verili olduğu yerden olanağının zeminlerine dek ilerledim.

Eleştiri boyunca an usun doğasının araştırmasına tamamlanmıştık kazandırabilecek hiçbir şeyi, ne denli gizli yatıyor olursa olsun, göz ardı etmemek hiçbir zaman kesintiye uğramayan amacım oldu. Daha sonra, henüz yapılacak olan kendisine bir kez gösterilir gösterilmez araştırmasını ne kadar ileri götüreceği herkesin kendi keyfine kalır. Çünkü bu bütün alanı ölçüp biçmeyi kendine iş edinen birinden gelecekteki eklemeleri ve keyfi bölümlemeleri başkalarına bırakması bu noktadan sonra yerinde bir biçimde beklenebilir. Kuruluklarından ötürü amatörlere salık verilmesi güç olan her iki scholia da buraya aittir ve bu nedenle yalnızca uzmanlar için sunulmuşlardır.

 

Metafizik usun doğal yatkınlığı olarak edimseldir; ama ayrıca salt kendi basma (üçüncü ana sorunun analitik çözümünün tanıladığı gibi) eytişimsel ve aldatıcıdır. Öyleyse ondan ilkeler türetme ve bunların kullanımında doğal ama gene de yalancı görünüşü izleme isteği ortaya hiçbir zaman bilim değil ama yalnızca boş bir eytişimsel sanat çıkarabilir ki, bunda bir okul bir başkasına baskın çıkabilir ama hiç biri hiçbir zaman haklı ve kalıcı bir onay kazanamaz.

Metafiziğin bilim olarak yalnızca aldatıcı bir inandırıcılık için değil ama iç görü ve kanı için de hak ileri sürebilmesi amacıyla, usun bir Eleştirisinin kendisi bütün bir a priori kavramlar stoğunu, onların duyarlık, anlak ve us olarak değişik kaynaklara göre bölümlemesini, dahası bu kavramların tam bir tablosunu ve tümünün bir çözümlemesini bu çözümlemeden türetilebilecek her şey ile birlikte ortaya koymalıdır. Bunun dışında, bu Eleştiri başlıca bu kavramların tümdengelimi aracılığıyla a priori sentetik bilginin olanağını, onların kullanımının olanağım ve son olarak bu kullanımın sınırlarım da sergilemeli, ama tüm bunları tamamlanmış bir dizge içerisinde sunmalıdır. Öyleyse Eleştiri, ama yalnızca Eleştiri bir bilim olarak metafiziği ortaya çıkarmak üzere iyi sınanmış ve doğrulanmış bütün bir planı, üstelik gerçekleşmesi için tüm araçlar ile birlikte, kendi içinde kapsar. Başka yollar ve araçlar ile bunu başarmak olanaksızdır. Böylece burada doğan soru bu işin nasıl olanaklı olduğu sorusundan çok, yalnızca nasıl başlatılacağı ve iyi kafaların nasıl şimdiye dek çarpık ve verimsiz bir çalışmadan aldatıcı olmayan bir çalışmaya yöneltileceği ve böyle bir birleşmenin ortak ereğe doğru en uygun olarak nasıl yönlendirleceğidir.

Şu kadarı kesindir: Bir kez Eleştiri’nin tadını alan biri bundan böyle daha önce katlanmak zorunda kaldığı tüm inakçı saçmalıklardan tiksinmeye başlar, çünkü usu bir- şeye gereksinim içindeydi ve beslenmesi için daha iyi hiçbir şey bulamıyordu. Eleştiri sıradan okul metafiziğinin karşısında tıpkı kimyanın simyaya da astronominin geleceği bildiren astroloji karşısında durduğu gibi durur. Eleştiri’nin ilkelerini giderek yalnızca bu Prolegomena ela bile olsa baştan sona düşünen ve kavrayan hiç kimsenin yine o eski ve sofistik yalancı-bilime geri dönmeyeceği konusunda güvence vereceğim. Tersine, bundan böyle bütünüyle kendi gücü altında olan, daha öte hazırlık keşiflerine gereksinmeyen ve ilk kez usa kalıcı bir doyum sağlayabilen bir metafiziğe belli bir haz ile bakacaktır. Çünkü bu bir üstünlüktür ki, tüm olanaklı bilimler arasında yalnızca metafizik güvenle ona dayanabilir, çünkü daha öte değiştirilmeye ve yeni buluşlar yoluyla büyümeye açık olmadığı için tamamlanabilir ve kalıcı bir duruma getirilebilir, şu nedenle ki, burada us bilgisinin kaynaklarını nesnelerde ve onların sezgisinde değil (ki bunlar yoluyla usa fazladan bir şey bile öğretilemez), ama kendi içinde bulur, ve eğer us yetisinin temel yasalarını tam olarak ve tüm yanlış anlamaya karşı belirli olarak sunmuşsa, geriye an usun a priori bilemeyeceği hiçbir şey, giderek bir zemin üzerinde bile sorgulayabileceği hiç birşey kalmaz. Böyle belirli ve kapalı bir bilmenin güvenilir görünümü kendisinde belli bir çekicilik taşır, üstelik tüm yararının (ki bundan daha sonra söz edeceğim) bir yana bırakılmasına karşın.

Tüm düzmece sanat, tüm boş bilgelik ancak bir süre ayakta kalır; sonunda kendini yok eder, ve en yüksek kültürü aynı zamanda çöküşünün de başladığı zaman noktasıdır. Metafizik açısından şimdi bu zamanın geldiği ondan başka her tür bilimin gelişimine eşlik eden tüm o coşkunun ortasında onun tüm eğitimli uluslararasında içine düştüğü durum tarafından tanıtlanır. Üniversite çalışmalarının eski düzenlemesi henüz onun gölgesini kapsamayı sürdürmektedir; yalnız bir bilimler akademisi arada bir ödüller teklif ederek şunu ya da bunu onun üzerine denemeler yazmaya yöneltmektedir; ama meta-fizik bundan böyle temel bilimler arasında sayılmaz ve herkes büyük bir metafizikçi demeyi istediği akıllı bir insanın belki de bu iyi niyetli ama neredeyse hiç kimse tarafından imrenilmeyen övgü bildirimini nasıl kabul edeceğini kendisi yargılayabilir Ama tüm inakçı metafiziğin çöküşü için zamanın hiç kuşkusuz gelmiş olmasına karşın, gene de onun usun temel ve tam bir eleştirisi yoluyla yeniden doğuşu için zamanın daha şimdiden göründüğünü söyleyebilmek için henüz çok şey eksiktir. Bir eğilimden onun karşıtına tüm geçişler bir ilgisizlik durumu yoluyla yer alır, ve bu zaman noktası bir yazar için en tehlikeli olanı, ama gene de, sanırım, bilim için en uygun olanıdır. Çünkü eğer partizan tin önceki bağların tam koparılması ile tükenmişse, o zaman kafalar adım adım yeni bir plana göre örgütlenme önerilerini dinlemek irin en ivi durumdadır.

Eğer bu Prolegomena ’nın belki de eleştiri alanında araştırmalara yönelteceğini umduğumu ve kurgul yanında beslenme gereksinimi içinde görünen evrensel felsefe tinine yeni ve bütünüyle yüreklendirici bir dayanma nesnesi sağlayacağını söylersem, Eleştiri’de kendilerine sunduğum dikenli yollar nedeniyle bıkıp usanmış ve isteksiz herkesin şunu soracağını sanıyorum: Bu umudu ne üzerine dayandırıyorum? Yanıtlıyorum: Zorunluğun direnilmez yasası üzerine.

İnsan tininin metafiziksel araştırmaları bir gün bütünüyle terk etmesi ancak bir gün temiz olmayan havayı almamak için soluk almaya seve seve bütünüyle son vereceğimizin bekleneceği kadar beklenebilir. Öyleyse metafizik dünyada her zaman olacaktır. Dahası, her insanda, özellikle derin düşünen insanlarda, kamusal bir ölçütün yokluğunda, bu herkesin kendi için kendi tarzına göre kesip biçeceği bir metafizik olacaktır. Şimdiye dek metafizik denmiş olan şey hiçbir araştırmacı kafaya doyum veremez, ama metafiziği bütünüyle yadsımak gene de olanaksızdır. Öyleyse an usun kendisinin bir Eleştirisi denenmek, ya da eğer varsa, yoklanmak ve evrensel bir sınamadan geçirilmelidir, çünkü salt meraktan çok daha ötesi olan bu iveğen gereksinimi karşılamak için başka hiçbir araç yoktur.

Eleştiriyi tanımamdan bu yana, kavramlarının belirlenimi yoluyla, türlülüğü ve düzeni ve kolay sunumu yoluyla beni oyaladığı denli de kültürlendiren metafiziksel içerikli bir kitabı baştan sona okuduktan sonra şu soruyu sormadan edemiyorum: Bu yazar metafiziği bir adım bile ileri götürmüş müdür? Yazıları bana başka bakımlardan yararlı olmuş ve her zaman ansal yetilerin kültürüne katkıda bulunmuş olan bilgili insanlardan beni bağışlamalarını diliyorum, çünkü itiraf ediyorum ki ne onların girişimlerinde ne de benim daha önemsiz girişimlerimde (üstelik öz-sevgim onlardan yana çıktığında bile) bilimin böylelikle en küçük bir biçimde ilerlediğini görmedim. Bu hiç kuşkusuz bilimin henüz var olmaması, ve parça parça toparlanamayacak olması ama tohumunun Eleştiride önceden bütünüyle bir ön-oluşum kazanmak zorunda olması gibi bütünüyle doğal bir zeminde böyledir. Ama, tüm yanlış anlamadan kaçınabilmek için öncekilerden anımsanmalıdır ki, anlak kavramlarımızın analitik olarak ele alınmasından çok büyük yararlar sağlasa da, (metafizik) bilimi bununla en küçük bir ilerleme yapmaz, çünkü kavramların bu çözümlemeleri yalnızca bilimin ilkin onlardan kurulması gereken gereçlerdir. Töz ve ilinek kavramları pekala güzelce çözümlenebilir ve belirlenebilir; ve bu herhangi bir gelecek kullanım için hazırlık olarak çok iyidir. Ama eğer varolan herşeyde tözün kalıcı olduğunu ve yalnızca ilineklerin değiştiğini hiçbir biçimde tanıt- layamazsam, o zaman tüm bu çözümleme yoluyla bilimde en küçük bir ilerleme yapılmış olmaz. Şimdi metafizik ne bu önermeyi ne de yeterli zemin önermesini, dahası örneğin ruhbilime ya da evrenbilime ait olan herhangi bir bileşik önermeyi, kısaca ne olursa olsun hiçbir sentetik önermeyi apriori geçerli olarak tanıtlayabilmiş değildir. Öyleyse tüm bu çözümleme yoluyla hiçbirşey başarılmış, hiçbirşey yaratılmış ve ilerletilmiş değildir, ve bu kadar gürültü patırtıdan sonra bilim henüz tam olarak Aristoteles’in zamanında olduğu yerdedir, gerçi, eğer sentetik bilgi için ipucu bir kez bulunmuş olsaydı, onun için hazırlıkların daha öncekilerden karşı çıkılamayacak denli çok daha iyi olacak olmasına karşın,

Eğer bunlarla incindiğine inanan biri varsa, bu suçlamayı kolayca kaldırabilmek için yapması gereken şey metafiziğe ait olan ve dogmatik olarak a priori tanıtlamayı tek- lif edebileceği tek bir sentetik önermeyi göstermek olacaktır; çünkü ancak bunu başardığı zaman bilimi edimsel olarak ilerlettiğini kabul edeceğim, üstelik önerme bunun dışında sıradan deneyim tarafından yeterince doğrulanmış olsa bile. Hiçbir istem şundan daha ölçülü ve daha haktanır, ve yerine getirilmemesi durumunda (ki kaçınılmaz olarak kesindir) hiçbir hüküm daha haklı olamaz: Şimdiye dek metafizik bilim olarak hiçbir biçimde varolmamıştır.

 

Meydan okumanın kabul edilmesi durumunda iki şeyi yasaklanmalıyım: İlk olarak olasılık ve tahmin oyunu, ki metafiziğe de tıpkı geometriye olduğu gibi kötü uyar; ikinci olarak sözde sağlam insan anlağının herkes için bükülmeyen, ama kişisel özelliklere göre yön tutan peygamberlik değneği aracılığıyla karar.

 

Çünkü, birincisi açısından, metafizikte, an us üzerine dayalı felsefede birinin yargılarını olasılık ve tahmin üzerine temellendirmesini istemekten daha saçma bir şey olamaz. A priori bilinmesi gereken her şeyin tam bu nedenle apodiktik olarak pekin olduğu bildirilir ve buna göre öyle olduğunun tanıtlanması da gerekir. Biri bir geometriyi ya da aritmetiği pekala tahminler üzerine dayandırmayı isteyebilir; çünkü aritmetikteki calculus probabilium söz konusu olduğunda, bu verili türdeş koşullar altında belli durumların olanak derecesine ilişkin olası değil ama bütünüyle pekin yargılar kapsar — yargılar ki, tüm olanaklı durumların toplamında, tam bir yanılmazlık ile kurala uygun düştükleri bulunmalıdır, üstelik bu kural her tekil durum açısından yeterli olarak belirlenmemiş olsa bile. Yalnızca görgül bilimde tahminlere (tümevarım ve andırım aracılığıyla) hoşgörü gösterilebilir, ve giderek o zaman bile en azından varsaydığım şeyin olanağı tam olarak pekin olmalıdır.

Kavramlar ve temel-önermeler deneyim açısından geçerli olmalarının gerektiği düzeye dek değil, ama deneyim koşullarının ötesinde geçerli sayıldıkları düzeye dek söz konusu olduğunda, olanaklı olduğu yerde sağlam insan anlağına başvuru açısından durum daha da kötüdür. Çünkü sağın anlak nedir? Doğru yargıda bulunduğu düzeye dek sıradan anlaktır. Ve şimdi sıradan anlak nedir? Bilmek ve kuralları in concreto kullanmak için yetidir ve kuralları in abstracto bilme yetisi olan kurgul anlaktan ayırdedilir. Böylece sağlam anlak ‘Olan her şey nedeni aracılığıyla belirlenir’ kuralını kolay kolay anlamaz ve onu hiçbir zaman genelliği içinde kavrayamaz. Buna göre deneyimden bir örnek ister, ve bu kuralın bir pencere camı kırıldığı ya da bir ev eşyası yittiği her zaman düşündüğünden başka bir şeyi imlemediğini işittiği zaman temel-öner- meyi anlar ve onu kabul eder. Öyleyse sıradan anlağın kendi kurallarının deneyimde doğrulandığı görebildiği düzeye dek olmanın ötesinde hiçbir kullanımı yoktur (gerçi bu kurallar onda edimsel olarak a priori bulunsa da). Öyleyse bu kuralları a priori ve deneyimden bağımsız olarak kavramak kurgul anlağa aittir, ve sıradan anlağın görüş alanının bütünüyle dışında yatar. Ama metafizik aslında yalnızca bu son türden bilgi ile ilgilenir, ve sağlam bir anlak için bu garantöre başvurmak hiç kuşkusuz kötü bir göstergedir, çünkü burada onun hiçbir yargısı yoktur ve kendimizi sıkıntıya düşmüş görmedikçe ve kurgularımız için bir öğüt ya da yardım aramadıkça ona küçümseyerek bakarız.

Sıradan insan anlağının bu yalancı dostlarının (ki onu arada bir yüksekten över, ama genellikle küçümserler) kullanmaya alıştıkları sıradan bir bahane şudur: Sonunda dolaysızca pekin olan kimi önermeler olmalıdır ve bunlar için ne olursa olsun her durumda ne bir tanıtlama ne de bir açıklama vermek gerekir, çünkü yoksa yargılarımıza zeminler bulmada hiçbir zaman bir sona ulaşamayız. Ama bunun tanıtlaması için ikircimsiz olan ve dolaysızca insan anlağına yüklenebilecek başka bir aklamayı hiçbir zaman bulamazlar (çelişki önermesi dışında, ama bu sentetik yargıların doğruluğunu tanıtlamak için yetersizdir); bu amaçla ortaya sürebildikleri yalnızca matematiksel önermelerdir: İki kere iki dört eder, iki nokta arasında yalnızca bir doğru çizgi vardır, vb. Ama bu yargılar metafiziğin yargıla- – ondan dünyalar kadar ayrıdır. Çünkü matematikte bir kavram yoluyla olanaklı olarak , tasarımladığım her şeyi düşüncem yoluyla kendim yapabilirim (çizebilirim). Bir ikiye t adım adım bir başka ikiyi eklerim, ve dört , sayısını kendim yaparım, ya da düşüncede bir noktadan bir başkasına her tür çizgiyi çizerim ve tüm parçalarında (eşit olduğu denli de eşit olmayan) benzer olan yalnızca bir çizgi çizebilirim. Ama bir şeyin kavramından bütün bir düşünce gücümle varoluşu zorunlu olarak ilk şey ile bağıntılı olan başka bir şeyin kavramını çıkaramam, ama deneyime danışmam gerekir; ve anlağımın bana a priori (ama gene de her zaman olanaklı deneyim ile bağıntı içinde) böyle bir bağlantının (nedensellik) kavramını sağlamasına karşın, gene de bu kavramı, matematiğin kavramları gibi, sezgide a priori sergileyemem ve böylece olanağını a priori gösteremem. Tersine, eğer bu kavram uygu- lamasının ilkeleri ile birlikte a priori geçerli olacaksa —gerçekten de metafizikte isten- diği gibi —, her zaman olanağının bir aklamasına ve tümdengelimine gereksinir, çünkü yoksa ne düzeyde geçerli olduğu ve yalnızca deneyimde mi yoksa onun dışında da mı kullanılıp kullanılamayacağı bilinmez. Öyleyse an usun bir kurgul bilimi olarak metafizikte hiçbir zaman sıradan insan anlağına başvuranlayız; ama eğer metafiziği terk etmek ve her zaman bir bilme olması gereken tüm an kurgul bilgiyi ve dolayısıyla metafiziğin kendisini ve öğretisini (belli sorunlarda) reddetmek zorunda kalırsak, ve eğer bizim için yalnızca ussal bir inanç olanaklı ve gereksinimimiz için yeterli (belki de bilmenin kendisinden bile daha sağlıklı) görülürse, o zaman hiç kuşkusuz o sıradan anlağa baş vurabiliriz. Çünkü o zaman şeylerin şekli bütünüyle değişir. Metafizik yalnızca bütünde değil ama tüm bölümlerinde de bir bilim olmalıdır, yoksa hiçbir şey değildir; çünkü, an usun kurgusu olarak, evren- sel iç görülerden başka hiçbir şeye tutunamaz. Gene de metafiziğin dışında olasılığın ve sağlam insan anlağının pekala yararlı ve haklı kullanımı olabilir, ama bu bile ancak önemleri yalnızca kılgısal olan ile bağıntı üzerine dayanan bütünüyle kendilerine ait ilkelere göre böyledir.

Bilim olarak bir Metafiziğin olanağı için kendimde isteme hakkını gördüğüm şeyler bunlardır.

YAZIYI İNDİR