Daha sonra Budacılık’la ilgili bölümümüzde, Brahmanizmin Hindistan’daki üstünlüğüne son vermiş ve bin yıldan fazla bir zamandır onu büyük nisbette geriletmiş olan yeni dinin, Brahmanların mağrur tavırlarından, tören ve kurbanlara verdikleri aşın önemden kaynaklanan doğal bir tepki ve kısmen de eski sistemler içerisinde zaten Filizlenmeye başlamış olan bir hareketin gelişmesi olduğunu göreceğiz. Eğitimli Brahmanlar Vedaların tanrılarının şiirsel tasavvurlar olduğunu, o nedenle harfi harfine doğru kabul edilemeyeceklerini, buna mukabil bağımsız ve yüce bir güç olarak düşünülmüş olan muhtelif tanrıların da Güneş,

 

Kuşatıcı GöK, Şafak vs. tek bir yüce Gücün südurları (emanatio, türüm) olması gerektiğini anlamaya başlamışlardı. Bir taraftan tanrılarla ilgili yaygın görüşleri desteklemeyi ve geleneksel kurban törenlerini icra etmeyi sürdürürlerken, bir taraftan da daha önce bir bölümüyle ilgili açıklamalar sunduğumuz ve Tanrı’nın birliğini ve ruhun ölümsüzlüğünü vazeden bir teolojik sistem geliştirmeye başlamışlardı. Bununla beraber bu edebiyat mitoslardan ve sembolik dilden büsbütün arıtılmış değildir. Yeni sistemleri insan kardeşliğini ihtiva ediyordu, fakat eski geleneklerin tamamını zorlayarak kendine yol açmak ve büyük Budacılık sistemini kurmak için Gautama’ya yer bırakılmıştı. Bütün kastlar onda Brahmanizmde eksik olan bir şey bulmuştu ve bıktırıcı bir vasfa bürünmüş birçok şeyi yerle bir etmenin sevincini tatmışlardı. M.Ö. üçüncü yüzyıldan dördüncü yüzyıla deh Budacılık gittikçe güçlenmiş ve Hinduların çoğunluğu Brahmanizmi terk etmişti. He var ki besinci yüzyıla gelindiğinde Budacılar eski dinin mensuplarının şiddet, eylemlerine maruz kalmaya başlamışlardı. Aynı yüzyılın sonlarına doğru Budacı önderler Çin’e sığındılar ve rahiplerinin çoğu inançlarını bu yeni topraklara yaydılar. On ikinci yüzyıla gelindiğinde Hindistan’da kalanlar artık küçük bir azınlık haline gelmişti, hatta Caynacılığın eski Budacılığı temsil ettiği kabul edilmezse, kendilerinden hiç söz edilmeyebilirdi. Fakat Budacılığın Brahmanizm üzerindeki tesiri büyük ve derindi ve modern Hindu dini Vedaların ve Brahman alarm dininden oldukça farklı bir şeydir. Hatta Sir. W. W. Hunter Hinduizmi Budacılık ve Brahmanizmin ortak ürünü olarak görme eğilimindedir. Sonuncusu ilkinin üstünlük dönemlerinde canlılığını kaybetmemiş, yavaş yavaş değişmiştir ve İskender dönemi ve daha somaki Greklerin ve beşinci ve altıncı yüzyıllarda Çin’den ülkelerini ziyaret etmek için geri dönen Budacı rahiplerin tanıklığı da doğrulamaktadır ki, nihayet Brahman rahiplerin saygınlığı Budist keşişlerinkine ulaşmış ve Budacılann ibadethanelerinin yanı başına Hindu tanrılarının tapmaktan eklenmiştir.

Hinduların Budacılık üzerindeki nihai zaferi Bengalli bir Brahman olan Kumarila’nın öğretisiyle gerçekleşmiştir. Kumarlia Budacıların tanrının zatıyla ilgili yok sayıcı (nefyedici) ifadelerine karşı Vedalardaki kişisel Yaratıcı ve yüce Varlık fikrini güçlü bir şekilde savunmuştur. Bununla beraber W. W. Hunter bu değişimin daha derinde yatan nedenlerini Hindu dininin yükselişinin ırki karakter ve sistemlerin doğal gelişmesi olduğu gibi sürmeye çalışır. Hunter’a göre bu gelişmenin temel dayanağı kast sistemidir ve eski Vedalar inancının, Ariler öncesi dönemin ve Moğol halklarının ilkel törenleriyle ve daha önemlisi Budacılıkla kaynaşmasını temsil eder. Burada kast sistemi hakkında teferruatlı bir açıklama veremeyiz. Dört temel kastın kendi içinde alt ayrımlara bölünmesi kısmen kast harici evlenmeler, kısmen çeşitli meslekler, kısmen dışarıdan harici kabilelerin Hindu dinine girmesinin bir neticesidir. Dini kapalılık ve ticari birlikler Hindistan’ı kolayca birbirinden bağımsız sınıflar kümeleşmesine götürmüştür. Kast kişisel disiplin ve gelenek ve göreneklerin sürdürülmesi için güçlü bir araçtır, fakat aynı zamanda insanların biraraya gelip el birliğiyle iş görmesinin ve ulusal birliğin zayıflatıcısıdır. Büyük gücü kendisini kalıtsal içgüdülerde ve toplumsal ve dini alandaki dışlamada gösterir. Kast yasalarına karşı gelenler aynı kastın üyeleri tarafından cezalarıdırılabllir, toplu yemeklere katılması ya da evlenilmesi yasaklanabilir ve böylelikle toplum dışına itilebilirler.

Modern Hindu dininin gelişimini Hindistan’ın iki büyük epik şiirine, Mahabbarata ve Ramayana’ya başvurmaksızın anlayamayız. İlki bir bütün haline getirilmiş büyük bir şiir ve epjzodlar toplamasıdır ve dünyarın en uzun şiiridir, İlyada’dan on dört kez daha büyüktür. Vedalar dönemine ait birçok bölümler ihtiva eder ve tanrısal bedenlenme ile ilgili görüşlerle yan yana insan kahramanların tanrılaştırmasını temsil eder. Temel öykü soyu ay tanrısına uzanan iki ailenin Delhi civarındaki bir toprak parçası (bir krallık) için tarih öncesi dönemlere ait mücadelesini hikâye eder. İsa’dan beş veya altı yüzyıl önce önemli ölçüde gelişmiş bir formda mevcut olduğuna inanılır, fakat daha sonra Brahmanların yaptığı, özellikle öğretici ve dini mahiyetteki ilavelerle büyük nisbette değişmiştir.

Bhagavad-gita, yahut Bhagavat’ın Şarkısı bu büyük destanın en önemli bölümüdür. Bhagavat, Krişna için, Koruyucu ve her yerde hazır ve nazır olan Vişnu’nun bedenlenmelerinden biri için kullanılır. Krişna insan hayatını yok etmek hususundaki tereddütlerini gidermek için kahraman Arjuna’ya büyük savaştan az önce bir düşsel görüntüler tablosu gösterir. Bu görüntüler tablosu esas itibariyle ruhun bedene üstünlüğünü ve onun ölümün bile zarar veremeyeceği yüce Varlıktaki mevcudiyetinin ebediliğini öğretir. Kast vecibeleri ve bağlayıcılığı övülür; fakat şiir bizim için daha çok Vedaların panteizm felsefesine getirdiği açıklama bakımından ilginç ve kayda değerdir: Bütün evren her şeyin kendisinden tezahür ettiği ve yine kendisine döndüğü Brahma’dır. Krişna Arjuna’ya kendisi hakkında açıklamada bulunurken şunları söyler (Sir Monier VVilliams’ın “lndian Wisdom”ından iktibas edilmiştir):

 

“Ben kadim bilge, başlangıcı olmayan.

Her şeyin ayakta tutanı ve hâkimi.

Şekilce kavranılmazını ben.

En küçük zerrelerden bile daha latif ve küçük; Bütün evrenin nedeniyim ben;

Benimle yaratılır ve sükut eder her şey.

Her şeyin yüreğinde bilgelik olarak yaşarım ben. İyinin iyiliğiyim ben, başlangıcım,

Orta ve sonum, ebedi zamanım.

 

 

Her şeyin doğumu ve ölümüyüm.

ileri şeyi zatımın bir parçasından yarattım.

Beni düşün, bana inan, beni tazim ve teşbih et

Ve Kendini tefekkürle bağla bana.

Böylelikle yükseleceksin ölümsüz ülkeme benim,

Orada ne güneşin ne de ayın parlamasına ihtiyaç vardır

Ve bil ki onların sahip olduğu bütün parlaklık benimdir.

 

Krişna’nın diğer revelasyonlarından birinde, zaman zaman doğruluğun tesisi için zaman zaman yeryüzüne indiğini söyler. İşi ve çalışmayı överken Krişna şunları söyler:

 

“Yüce olanın işlerini bil.

İnsanların takip edeceği

Örneğim ben; bil bütün sanatları daha önce icra ettiğimi

Hiçbir şey kalmadı bana eylemle kazanılacak,

Ama yine de çalışırım hep yorulmak bilmezcesine.

Ve bütün evren zeval bulurdu

Eğer ben işimi yapmamış olsaydım.”

 

 

Bütün bu alıntılardan herhalde Kolaylıkla anlaşılacaktır, Bhagavad- Gita birçok yüce ve ulvi düşünceler İhtiva eder; gerçekten tarih boyunca kavrayış, muhakeme ve anlatım yüceliği bakımından emsalinin olmadığı yolunda çok büyük övgülere mazhar olmuştur. Fakat yine de, feragat ve sadakatle kurtuluşu ve Tanrı’da kaybolmayı vazedişi bakımından Budist düşüncelerle hiçbir şekilde karşılaştırılamaz. Kadınlar özel olarak zikredilmese de, Krişna kendisine başvuran herkesin en yükseklere erişeceğini bildirir. Şunları söyler: “Ben ne dost ne düşmanım; herkese karşı aynıyım; bana ibadet eden herkes bende yaşar, ben de onlarda. Beni sevenlere sonunda bana ulaşacakları dindarlığı bahşederim. Eriştiği (edinti, beceri) ne kadar kusurlu olursa olsun, ne kadar aylaklık etmiş olursa olsun, inancı olan hiçbir ruh, ne bu dünyada ne öbür dünyada ziyan olmayacaktır. Arınıp mükemmelleştikten sonra ölümsüzlük yurduna erişinceye kadar yeniden doğacaktır.”

Tanrının bedenlenmelerinin tekrarı bu öğretide önemli bir yer tutar; ve bu kökten Hinduların büyük “avatara” yahut bedenlen- me düşüncesi gelişir. Buna göre tanrı insanlarına kılavuzluk etmek ve onları korumak için sürekli olarak zuhur eder. Brahmanizmden Hindu dinine bu geçiş dönemi boyunca Vişnu’nun bedenlenmesi olarak Krişna’nın değişik formları sürekli tasvir edilir. Kötü ruhlara boyun eğdiren ve mucizeler gösteren, koruyucu kahraman, aziz ve bilge olarak ortaya . vişnu

çıkar.

Karakteristiklerinden kimisi göz önünde bulundurularak Krişna’nın Mesih’ten türetildiği düşünülmüştür; fakat böyle bir iddia için gösterilebilecek delil yoktur ve haddizatında bedenlenmelerin çokluğu ve formca çeşitliliği bu düşünceyi tekzip eder. Aslına bakılırsa bu inanç Hıristiyanlıktan çok önceki bir tarihe aittir. “Siyah” demek olan Krişna sözcüğünün anlamı da Hıristiyanlıkla ilişkisini imkânsız kılar; o daha ziyade siyah ve beyaz ayrımı gözetmeksizin ortak insanlık için saygıyı vazeder; çünkü Krişna Arjuna’nın (Aryuna), “beyaz öğretmenidir.

Krişna ile ilgili bu öğreti i entelektüel Brahmanların yaygın halk inanışlarıyla yüksek felsefelerini bağdaştırdıkları ortak bağı ışığa çıkarır. Krişna Hindu dehasının en soylu özelliklerini tezahür ettirir; o aynı zamanda insanların ve çocukların ortak amaçlarına hatta oyun ve eğlencelerine

tenezzül eder. Yüksek ölümsüzlük öğretisi Bhagavad-Gita’da şu tür pasajlarda vazedilir. “Bu gözle görünür hayatın ötesinde ebedi bir hayat, başka her şey varlık sahnesinden çekildiğinde, hatta Brahman’ın yaratıcı hayatının büyük günleri geceye döndüğünde, bir biçim içerisinde teşekkül etmiş her şeyin kaynağına, Tanrı’ya geri döndüğünde solup gitmeyen görünmez bir varoluş vardır; bunu elde edenler, asla geri dönmezler. … Karanlığın karşısında güneş ne kadar parlaksa, ölüm anında Onu tefekkürle, kaşların arasındaki düşünceyle Onu en kadim bilgeyi, asli hükmediciyi, en küçük zerreyi, her şeyin ayakta tutucusunu herkesin üzerinde düşündüğü bu aynı özü bulduğu ve boyun eğdiği saatte hatırlayan ruh Karşısında o kadar parlaktır o. … Bana güvenenler, bozulma, çürüme ve ölümden kurtuluş peşinde olanlar Brahma’yı ve en yüce ruhu ve her eylemi bilirler. Ölüm saatinde benim varlığımda, benim kişiliğimde ve açım- sanmış hayatımda beni bilenler beni gerçekten bilirler.”

Bir diğer büyük epik şiir, Ramayana ya da Rama’nın Yolculuktan esas itibariyle bir başka Aryen fetih bölgesini, Oudh’u anlatan ve Alilerin Güney Hindistan’a ilerleyişini yeniden dile getiren, deyiş yerinde işe, bir vakayinamedir. Belki de Mahabbarata’nın eski bölümlerinden daha sonraki bir safhayı temsil eder, fakat bir yüzyıl önce muhtemelen i.ö. üçüncü yüzyılın başlarında şimdikine benzer bir forma dönüştürülmüştür. İkiz kardeşi Mahabbarata gibi o da bir bedenlenme bir iblisi yok etmek üzere Vişnu’nun bedenlenmesinde Rama formunda Brahman Tanrı düşüncesini takdim eder. Kısaca ifade etmek gerekirse öykü şu şekilde akar. Güneş tanrısının soyundan Oudh kralının çocuksuzluğunun anlatılmasıyla başlar. Tanrılara bir kurban sunduktan sonra, Uç karısından dört çocuğu olur; en büyüğü Rama, Vişnu’nun özce yarısını; İkincisi Bharata dörtte birini; ve diğer ikisi, ikizler her biri sekizde birini temsil ederler. Bu, Krişna’nın tam bedenlenme olduğu hatırlanacak olursa, Brahmanik kısmi bedenlenme öğretisini somutlaştırır; ve ayrıca buradan, Tanrısal özün insanlarda, hayvanlarda, hatta cansız objelerde kısmi tecessümleri (.daha doğrusu hulülleri) olduğu sonucuna varılabilir. Harikulade gençlik, Sita ile evlenme ve Rama’nın sürgünlüğü ve babasının ölümünden sonra Bharata’nın krallığı devralmasının reddedilmesi hikâyenin daha sonraki bölümleridir. Rama sürgündeyken, güneyin iblis kralı Ravana Rama’nın karısının güzelliğini işitir ve onu büyülü bir arabayla Seylan Adası’na kaçırır. Bunun üzerine Rama Güney Hindistan’ın yerli halkıyla işbirliği yapar, Seylan Adası’nı işgal eder, Ravana’yı öldürür ve karısını kurtarır. Daha sonra sadakatsizliğinden kuşkulanıldığından sınamalara tabi tutulması gerekecektir.

O kadınca sadakatin ve saflığın timsalidir ve on altı yıllık sürgünden sonra kocasıyla barıştırılır ve ikisi birlikte göğe yükselirler.

Eski Brahman dininden modern Hinduizme değişimin gelişimi ana hatlarıyla böyledir. Bu destanlar, Hindistan’da bir taraftan Budacılık çığ gibi yayılıyorken, eğer Brahmanizm büyük maharet ve entelektüel güçle değişen şartlara kendisini intibak ettiremezse yaşama şansının kalmayacağına tanıklık eder, nitekim i.s. 604’de Ganj üzerinde Kanauj’da Budist monark Şiladitya’nın topladığı bir kurulda, ilk gün Budanın bir heykeli baş köşeye yerleştirilirken, ikinci gün Güneş-tanrısının bir sureti ve üçüncü gün, son dönem Brahmanizmin ürünü, Şiva’nm imajı törenle tanıştınlmıştı. Budacılığın gerilemesiyle eş zamanlı olarak i.s. 750 civarında, Brâhmanların eski kişisel Tanrı ve Yaratıcı öğretisini canlandırmış ve bir çok insanı tekrar dinlerine döndürmüş olan Kumarila Bhatta ile başlayan büyük bir Brahman havariler akımı doğdu. Kumarila dini alanda bazı bozulma ve sapkınlıklara karşı etkili bir mücadele veren uzun bir yenileyiciler kuşağının ilkiydi. Bunların hepsi Buda gibi sessiz sedasız dünyadan el etek çekmiş ve basit, kolayca anlaşılabilen mesajlar vermişti. Sir W. W. Hunter’e göre verdikleri mesajın özü, “Tanrı’nın kişiselliğinin ve Önünde insanların eşitliğinin, şu veya bu biçimde, yeniden ileri sürülmesi”ne dayanıyordu.

 

Sankara Acharya Kumarila’nın talebesidir ve üstadından daha fazla tanınır; geç dönem Vedantist felsefeyi neredeyse ulusal din haline getirecek kadar yaygınlaştırmıştı ve “sekiz veya dokuzuncu yüzyıldaki kısa hayatı içerisinde yaydığı öğretiden beri her yeni Hindu tarikatı kişisel bir Tanrı fikriyle yola çıkmak zorunda kalmıştır.” (Hunter)

Yüce Tanrı Brahma’nın eski Brahman trimurtisinden farklı olduğunu ona kurbanlarla değil ruhi tefekkürle ibadet edilmesi gerektiğini öğretmiştir; ve öğretisini bir Brahman tarikati, Smarta’vı kurarak kalıcı hale getirmiştir. Bununla beraber Vedalardaki törenlerin uygulamasını ve tanrıya herhangi yaygın bir formda tapınılmasını da kabul etmiştir; ve halk inanışına göre günümüzün birçok Hindu tarikatini onun kurduğu kabul edilir. Özelikle Şiva tapınmasının, her ne kadar çok daha önceden mevcut ise de, onun işi olduğu varsayılır; takipçileri onun Şiva’nın bedenlenmesi olduğuna inanırlar.. Daha önce ifade ettiğimiz gibi, Şiva Rig-Veda’nın Rudra’sı yahut Rüzgâr-tanrısıdır, Yokedici lya da Yıkıcı) ve Yeniden üretici olarak bilinir. Budacılığın hâkim olduğu dönemde de kendisine tapındırdı ve Mahabbarata’da kendisinden övgüyle söz edilir; fakat Şankara’nın takipçileri kültünü Hinduizmin iki temel biçiminden biri olacak kadar yükseltmişlerdir.

 

Az önce de ifade edildiği gibi, Şankara’nın öğretisi Brahma yahut Brahman’ın, tezahürleri olan Brahma, Vişnu ve Şiva üçlemesinden farklı olduğunu vazetmiştin; Yüce Brahman suret ve şekilden, her türlü kusurdan münezzeh, varlığı kendi dışında hiçbir şeye muhtaç olmayan, sınıriandmla- mayan mutlak bir varlıktır. Kendi başına Brahma yahut Brahman’ın çok az tapmanı vardır. Yaratıcı olarak onun işini bitirdiğine inanılır ve şimdi onun Ajmir, Puşkara’da sadece bir tane tapmağı vardır. 1818’de Ward. şunları yazmıştı: “Brahmanlar sabah ve akşam ibadetlerinde Brahma’nın suretinin

bir tasvirini ihtiva eden büyülü sözleri tekrar ederler; öğleyin ona tek bir çiçek sunarlar; yakı sunusu sunma zamanında eritilmiş tere yağı sunarlar. Magh ayında, dolunayda, Şiva’nın ki sağ, Vişnu’nunki sol elde onun toprak tasvirine tapılır.”

 

Güney Hindistan’ın Smartaları Şankara’nın felsefi öğretisini takip eden önemli bir tarikattır. Batı Mysore tepelerinde Sringiri manastırının önderliğini kabul eden bu tarikatla bağlantılı birçok ibadethane vardır; ve tarikatın baş rahibi, bu manastırın başı, Şankara’yı Şiva’nın bedenlenmelerinden biri olarak gören bütün Şiva tapınıcılarınca özel bir hürmette kabul edilir.

 

“Vişnu tapınışı” diyor Sir W. W. Hunter, “şu ya da bu evresiyle, kökleri Ari olmayan doğa tapınmasının güzel biçimleri içinde bulunan ve dallan ince zevkli Brahmanlar ve edebi sektler içinde serpilen, orta sınıfların en büyük bölümünün dinidir. Tanrıları insanlarla birlikte yürüyüp sohbet eden kahramanlar yahut pırıl pırıl dostane varlıklardır. Efsaneleri neredeyse Helenik bir güzellik teneffüs ederler.” Bu en bilgili ve en tarafsız araştırmacılarının birinden Vişnuculuğa gelen methiyedir Jaganauth’un arabasını iğrenç ve pis olan her şeyin temsilcisi olarak görenlerden oldukça farklı bir görüştür bu.

Modem Hindu dininin öğretileri, bilgili kimselere hitap eden veçhesiyle, (Sanskritçede) Puranalar’da, Brahmanların uzun diyaloglar halinde Vişnu veya Şiva’nın yüceliğini anlattıkları on sekiz risaleden oluşan bir dizide bulunur. Bunların en önemlisi Vişnu Purana on birinci yüzyıldan kalmadır, fakat “purana” sözcüğünün de gösterdiği gibi, kimisi Ve- dik dönemlere uzanan eski gelenekler de ihtiva eder; diğerleri iki büyük destana kadar götürülebilir. “Eksiksiz bir kozmogoni yahut ilksel yaratma açıklaması, dünyanın yok olma ve yenilenmelerine dair açıklamalar, tanrıların ve din ulularının soyağaçlarını, Manuların hüküm sürdükleri devirleri, kastlar ve cenaze gömme törenleri dahil toplum kurumlarını, güneş ve ay soyundan prenslerin tarihini, Krişna’nın yaşamını ve dünyanın sonuna dair bir anlatı içerir. Başlı başına ele alınmayı gerektirecek kadar uzun olduğundan burada muhtevasına eğilmek gerekli değildir. Bütününe hâkim olan tema panteizmdir, Tanrı ve Tabiat özdeşleştirilir ve Vişnu, yüce Tanrı olarak Krişna’da bedenlenmiştir.

 

Felsefi tarafı bakımından Vişnu Purana’nın üslubu tanrının yüceliğini dile getiren aşağıdaki iktibaslardan (H. H. Wilson tarafından tercüme edilmiştir) çıkartılabilir: “Kim tasvir edebilir duyularla kavranılamayanı; var olan her şeyin en iyisi olanı, yüce ruhu, varlığı kendi dışında hiçbir şeye muhtaç olmayanı; kast ve benzeri gibi ayırt edici her türlü nitelik ve özellikten yoksun, doğumdan, değişmeden, ölümden yahut çürüme ve bozulmadan münezzeh olanı; hep var olan ve yalnız olanı; her yerde her zaman hazır ve nazır olanı, ki buradaki her şey onda var olur ve o nedenledir ki ona Vasudeva (her şeyin içinde banrıdığı gözalıcı parlaklıktaki) denilir. O Brahma’dır, yüce efendi, başsız sonsuz, doğmamış, doğurulmamış, yok edilemez, değişip bozulmayandır; her türlü kusurdan münezzeh olarak her daim saf ve temizdir. O, Brahma, her şeydi, kendi özünde farklılaşmış (madde) ve farklılaşmamış olanı (ruh) kavradı. O zaman Pruşa ve Kala formunda var oldu. Pruşa (ruh) yüce olanın ilk formudur. Daha sonra diğer iki biçim farklılaşmış ve farklılaşmamış olan tezahür etti; ve Kala (zaman) sonuncusuydu. Bu dördünü bilgeler Vişnu’nun saf ve yüce formu olarak düşünürler. Uygun nisbetleri içinde bu dördü yaradılış, korunum ve yıkım (ya da yok oluş) fenomenlerinin meydana gelişinin sebepleridir. Bu şekilde Vişnu farklılaşmış ve farklılaşmamış olan cevher ruh ve zaman olarak, oyunlarını dinleyerek, öğreneceğiniz gibi, şakacı bir çocuk gibi sıçrayıp oynar.” Burada şu kadarına işaret etmek gerekir, dünyanın yaratılması hindular tarafından genellikle yüce varlığın oyun yahut eğlencesi olarak düşünülür.

Sözünü ettiğimiz Purana’da anlatıldığı şekliyle Krişna’nın hayati, büyüleyiciliği aynı düzeyde olmasa da, bir Binbir Gece Masalı gibi okunabilecek inanılmaz harikalarla doludur. Bu Purana’nın Vişnu kültüne çok fazla bir şey katmadığını söylemek yeterlidir. Bu daha çok on İkinci yüzyılda Ramanjua ile başlayan ve Şiva taraftarlarının katı doktrinlerine bir tepki olarak gelişen bir dizi Vişnu vaizlerinin işiydi. On üçüncü yüzyılın sonu veya on dördüncü yüzyılın başına kadar Vişnu adına halk

 

dininin büyük gelişmesi Ramanand’ın önderliğinde gelişti. Ramanand Benar’daki bir manastırda karargahını kurmuş, buradan Kuzey Hindistan’ı diyar diyar dolaşmıştı. Berberler, deri-kösele işçileri, dokumacılar ve bunlara benzer hakir görülen kastlardan on iki havari seçmişti; tıpkı Budacı keşişler gibi bunlar da dünyadan el etek çekmek, sadece sadakalarla geçinmek zorundaydı. Halka konuşma diliyle seslenerek dinlerini öğretiyorlardı ve bu dilin edebi bir dil haline gelmesine büyük katkılan dokunmuştur. Ramanand’ın gözde tilmizlerinin arasına aşağı kastlardan insanların girmesi, tepkisinin Brahmanların dışarıya kapalılığına yöneldiğinin bir deilidir; ve dilenciler için manastırlar veya inziva köşeleri dahil, Budacılığın birçok özelliğini benimsemiştir.

 

Ramanand’ın talebelerinin en büyüğü Kabir, Müslümanlarla-Hinduları dini bir kardeşlik içerisinde birleştirme çabası bakımından ismi anıl- maya değer bir önderdir. Kast sistemi ve Brahmanların kibirliliği gibi surete-tapınma da onun şiddetli tepkisini çekmişti. Hindu Tanrısının Müslümanların Tanrısıyla aynı olduğunu vazetti: “Hayâtımızı Rama ve Ali’ye borçluyuz” diye yazar (talebelerinden biri) “ve canlı olan her şeye karşı şefkat ve merhametle, yaklaşmalıyız. Dille dualar mırıldanırken veya kutsal yerleri ziyaret ederken, kalbini başka şeylerle dolu ise, ağzı yıkamanın, teşbih çekmenin, kutsal nehirlerde yıkanmanın, tapınaklarda Secde etmenin ne faydası var?1 Hindular her ayın on birinci gününde oruç tutarlar; Müslümanlar da Ramazan ayında. Kalan aylan ve günleri kim yarattı ki; sen ö birin dışarıda neyi tazim edip ululayacaksın … Her şeyde biri gör. O ki dünyanın sahibidir, O hem Ali’yi, hem Rama’yı ta zim edenlerin babasıdır.” Kabir insanın başına gelen çok çeşitli şeylerde ve maruz kaldığı değişmelerde, umutlarında ve korkularında ve dinleri farklılıklarında tek bir Tanrısal Ruhu görüp tanıdı; bu anlaşıldığında Maya yahut yanılsama sona erecek, ruh huzura kavuşacaktı. Bu ya- ki-sunularıyla yahut kurbanlarla değil, fakat Yüce Varlığa inançla ve Onu tefekkürle ve onun kutsal isimlerini her dem dudakta hem kalpte muhafaza etmekle elde edilir. Kabir’in, özellikle Bengal’de çok sayıda takipçileri vardı; tarikatının merkezi Benar’daki Kabir Chaura’dır.

 

Yok edici, kasıp kavurucu ulu bir güce, daha özgün deyişiyle Jagannatha’ya (harfi harfine Dünyanın Efendisi) tapınma, ancak on altıncı yüzyılın başlangıcında görülen ve esas itibariyle Chaitanya tarafından yaygınlaştırılan bir tapınma biçimidir. Chaitanya Vişnu öğretilerinin büyük bir vaiziydi, o kadar ki ölümünden sonra yaygın şekilde kendisine Vişnu’nun bedenlenmesi olarak tapınıldı. Hindulara da Müslümanlara da aynı öğretileri vazetti; fakat din öğreticilerine hürmet ve itaate büyük önem verdi. Ruhun bedeni kusurlardan ve günahlardan törenlerden ziyade tefekkürle arınacağını ve ancak böylelikle kurtuluşa ulaşacağını öğretti, ölümden sonra inanlının ruhu kusursuz güzelliğin hüküm sürdüğü bir cennette ebediyen barınacak, yahut bizzat Vişnu’nun huzurunda onun yüce özünde bilinerek yaşayacaktır.

 

Chaltanya’nın ölümünden sonra Vişnuculuğun manevi düzeyini düşüren öğretmenler çıktı. Bunların kimisi bir neşe dini vazetti, kimisi bedeni aşk düşüncesine daha büyük önem verdi, kimisi ise sürü çobanı olarak çocuk Krişna’yı yüceltti. Vallabha-Swami (on altıncı yüzyıl) bunların önde gelenlerinden biriydi; sevimli bir oğlan çocuğu olarak Krişna’nın yıkanıp, yağlandığı, gösterişli bir şekilde giydirilip doyurulduğu ve güzel kadınların ve diğer tensel zevklerin bol bol arzı endam ettiği sekiz ayinli bir tören ihdas etti. Böyle bir din büyük ölçüde hali vakti yerinde olanları. rahata ve tensel zevklere düşkünlük gösterenleri cez- betmiş ve zevk düşkünlüğünün bir bahanesi olmuştur.

 

Modern Hinduların ibadet biçimlerine geçmezden önce, Budacılık ve Hindistan’ın diğer popüler dinlerinin Hinduizm üzerindeki etkisine kısaca işaret etmemiz gerekir. İnsanlann kardeşi® birçok Hindu tarikatı tarafından açıktan açığa olmasa bile örtülü olarak kabul edilir; Budist topluluklar yahut manastırlar, birçok Hindu manastır evlerinde canlandırılmıştır. Sir W. Hunter Vişnucu toplulukların kurallarının Brahmanların durumlarından ötürü Budacılarınkine benzediğini belirtmektedir. Kabir’i takip edenlerin kardeşlik (uhuvvet) örgütlerinden birinin en önde gelen kuralı neredeyse Budacılarınkiyle aynıdır: Tanrı vergisi olması nedeniyle insanların yaşamı da hayvanlarınki de kutsaldır. Doğruluk büyük davranış kuralı olarak emir ve tembih edilir, çünkü her türlü kötülük ve Tann bilgisizliği asli yalandan kaynaklanır. Dünyadan el etek çekme tavsiye edilir, dünyaya düşkünlük ruh dinginliğinin ve Tanrı’yı tefekkürün hasmı olarak görülür. Budacı fikirler üçlemesi, Buda, Dharma (Yasa) ve Samgha (cemaat) Hinduizmde de az çok açık bir şekilde mevcuttur. Şiva’ya tapanların Ceylan Adası’ndaki Adem Tepesi’ne tanrılarının ayak izleri olarak tapmalarında Hinduizmin diğer dinlerler’ oy le tuhaf birleşmesinin örneklerinden birine daha rastlanır. Budacılar  aynı izlere Buda’nın ayak izleri olarak saygı duyarlar, Müslümanlar da l bunları insanların babası Adem’den bir iz olarak telakki ederler.

Hindular aynı zamanda Ari olmayan halkların tören ve boş inançlarından çoğunu benimsemişlerdir, bunlar arasında Hagaların yılan ve ejderha tapınışı, timsahlara ve üreme organlarının sembollerine saygı, fetiş ve ağaçlara tapınma vs. sayılabilir. Üreme organlarının sembollerine (iinga) tapma tanrıları hayat verici olduğu gibi yok edici de olan Şivacılar arasında geniş bir yer bulur; buna mukabil yontulmamış bir taş (salagram diye bilinir) veya ağaç, genellikle tulasi bitkisi biçimindeki fetiş yahut mahalli tanrı (ya da köy tanrısı) Vişnucuların mutad sembolleridir. Ayinleri aşağı kastlardan Hinduların icra ettikleri şekliyle ilkel vahşilerinkinden pek de farklı değildir.

 

Halk katmanlarında tapınılan belli başlı Hindu tanrılarının tasvirine gelecek olursak, önce, dört başlı, kızıl derili, beyaz giysili, bir kaza binen bir erkek olarak temsil edilen yaratıcı Brahma’yı zikretmeliyiz. Brahma’nın karısı Sarasvvati, bilgelik ve bilim tanrıçası, dört kollu güzel bir kadın olarak canlandırılır; sağ elinden birisi Brahma’ya bir çiçek sunar, diğerinde palmiye yapraklarından bir kitap tutar; sol elinden biriyle bir inci teşbih taşır. Mahabbarata’da, Vedaların anası olarak adlandırılır. Eğitimli olan herkes tarafından yılda bir kez Brahma ile aynı ayda tapılır; ve kalem, mürekkep, kâğıt, kitaplar vb. bu tapınmayla irtibatlandılır. Bu şenlikte kadınlar yer almazlar.

 

Vişnucu tarikatlar Vişnu’ya Brahma’nın dengi veya hatta onun yücesi olarak tapınırlar ve özellikle sabırsızlık ve tutkudan muaf Koruyucu olarak adlandırılır. Puranalardaki muhtelif efsaneler çeşitli tanrıların kadiri mutlak ve her yerde hazır ve nazır olarak nitelendirilen Vişnu’ya boyun eğdiklerini anlatır. Resim vesair canlandırmalarda Vişnu genellikle dört kollu siyah bir erkek olarak görülür; bir elinde bir gürz (Kaumodaki), İkincisinde bir deniz kabuğu (Pançacanya), bir üçüncüsünde bir disk (Vacranabha) bulunur ve göksel kuş Oaruda’ya biner.

 

Sir Monier Williams, kendi özel tanrıları lehine özellikleri birbirine denk Brahma, Vişnu ve Şiva üçlemesini terkettiklerinden dolayı gerek Vişnuculuğu gerek Şivacılığı tek tanrıcılık biçimleri olarak tanımlar; fakat birçok Vişnucunun, ne yaptığını bilmeyen, inanışlarının çoğunu hurafelerin oluşturduğu kimseler mi, yoksa şuurlu bir tektanrıcı mı olduk- lan şüphe konusudur. Bu büyük Hindistan uzmanının Vişnuculuğun “Hinduların yegane gerçek dini ve Hıristiyanlık’la başka herhangi bir dinden daha fazla ortak temellere sahip olduğu” yolundaki görüşü ihtiyatla karşılanmalıdır ve bilhassa bu görüşünü “onun vücut verdiği çok tanrıcılıkla ilgili boş inançlara ve putperestliğe” atıfta bulunarak açıklamaya çalıştığında, sınırlı geçerliliğe sahip olacağı bilinmelidir. Bununla birlikte Vişnuculuğun ayırdedici üstünlüğünü teslim etmeli ve bunu insanların ıstırabına bigane kalmayıp onlara olan ilgisini yeryüzünde bedenlenmelerle hayatlarına sık sık müdahale ederek (avatarlar) gösteren kişisel bir tanrıya yoğun ve derin bir bağlılığı öğretmesinde aramalıyız. Bu avataralar hakkında kısa bir açıklama yapmalıyız.

 

Vişnu’nun yirmi sekizi bulan avatarları Puranalarda zikredilir. Onlar dünyevi ana babadan doğumla tanrının tanrısal özünün bir kısmını veya tamamını temsil eden insan bedenlerine inişleri (hululleri) temsil ederler; tanrının hep nasılsa öyle kalan tanrısal varlığıyla bir ilişkileri yoktur. Bunları şöyle sayabiliriz: Balık (Matsya), büyük bir tufandan Manu’yu, insan soyunun atasını, kurtarmak için Vişnu’nun büründüğü biçim. Dindarlığıyla Vişnu’nun teveccühünü kazanan Manu gelmekte olan büyük bir tufandan haberdar edilir, bir gemi inşa edip yedi Rishi’yi yahut din büyüğünü ve bütün canlı varlıkların tohum ve numunelerini alması buyurulur. Tufan gerçekleştiğinde Balık olarak Vişnu başındaki boynuza bağlanmış palamarla gemiyi, sular çekilinceye kadar korundukları yüksek bir kayalığa çeker. Kaplumbağa (Kurma), erkek domuz (Domuz), insan aslan (Marasinha), cüce (Vamana), baltalı Rama (Parasurama) avatarlarını geçebiliriz. Büyük Rama, Ramachandra ya da “ay benzeri Rama” ya, Ramayana’nın Konusundan bahsederken daha önce değinmiştik. “Hindistan’daki her erkek, kadın ve çocuk” diyor Sir Monier Williams belki de biraz abartarak, “Rama’nın karısını kurtarmak için göğüs gerdiği tehlikeleri ve gösterdiği yiğitlikleri bilir, o kadar kİ, cahil kişi için ‘Sita’nın Rama’nın karısı olduğunu bilmeyen birisi’ demek yaygın bir deyiştir. Kaşmır’den Komorin Burnu’na kadar Rama ismi herkesin dudaklarındadır. Bütün tarikatlar ona saygı duyar ve saygılarını her vesileyle onu zikrederek gösterirler. Sözgelimi dostlar birbiriyle buluştuğunda, birbirlerini Rama’nın ismini iki kez anarak selamlamaları âdettir. Çocuklara verilen hiçbir isim onunla kadar yaygın değildir, cenaze törenlerinde ve ölüm anında en çok onun ismine yakarılır. Bütün kastlar, sınıflar ve İnançlar için bir birlik bağıdır o.”

 

Takat Krişna Vişnu’nun bütün bedenlenmelerinin en bilinenidir ve onun bütün özünü temsil ettiğine inanılır. Sürü çobanları ve diğer köylüler arasında yetiştiği için özellikle aşağı sınıftan insanların tanrısıdır. Hakkında bir sürü harikulade hikâye anlatılır; fakat Krişna edebiyatı ve ilgili tapınmaların tarihinden. Rama gibi onun da tanrılaştırılmış bir kahraman olduğu sonucuna varılalabilir. Sir Monier Willlams onu Jumna’nın doğusunda Orta Hindistan’daki Rajputlann Yadawa kabilesinin güçlü reisiyle özdeşleştirir, Rama’nın ise bir Oudh kralının oğlu olduğunu söyler. Dolayısıyla halk katmanlarının taptığı tanrılarda kahramanların yüceltilip tanrılaştırılmasının izini sürmek mümkündür.

Dolayısıyla Buda’yı [Buddha, “aydınlanmış”) Vişnu’nun bedenlenmelerinden biri olarak gördüğümüzde pek fazla şaşırmamalıyız. Brahmanlar bunu, Vişnu’nun hayvanlara merhametinden Vedik kurbanları itibardan düşürmek için Buda olarak indiğini söyleyerek izah ederler. Brahmanik yazarlar der VVilkins, “Buda gibi insanları etkileyebilecek birisinin ancak bir tanrının bedenlenmesi olabileceğini kabul edecek kadar akıllıydılar; ve gayet zeki bir şekilde, etkisi kendilerininkine zıt bir öğretinin lehine olduğundan, Buda’nın öğretisini, tanrılan düşmanlarını saptırmak, böylelikle işledikleri hatalarla zayıflayıp bayağılaşarak Kolay bir av olabilmelerim sağlamak için yaydığını ileri sürerler.

 

Vişnucular bu zamana kadar gerçekleşmiş olan bedenlenmelerle yetinmeyip, Kalki avatara (Kalkın, “beyaz at”) dedikleri gelecekte ortaya çıkacak bir bedenlenmeyi beklerler. O Kali çağının (ki Krişna olarak inişiyle başlamıştır) sonunda, dünya tamamen kötülüğe teslim olduğunda görünecek, kötülüğün silinip kazınması ve dünyanın yeniden iman ye İslahı için elinde çekik kılıcı beyaz bir atın üzerine oturmuş olarak gökte görülecektir.

 

Jagannatha’yı, gerek bizzat Vişnu’nun kendisinin bir görünümü olması gerekse aslen Hinduizme sonradan dahil edilmiş, muhtemelen Ari olmayan bir kabilenin tanrısı olması nedeniyle Vişnu’nun bedenlenmeleri arasına dahii etmedik. Yıkanırken veya giyinirken yahut arabasına binerken olsun şiddetle arzu edilen bu tanrının görüntüsüdür. Yaygın halk inanışına göre, düzeltici yahut ıslah edici Chaitanya, neredeyse modern zamanlarda yaşamış olsa da, Vişnu’nun bir diğer bedenlen- mesidir. Vişnu’nun karışı Lakşimi’ye Sevgi, Güzellik ve Gönenç tanrıçası olarak tapınılır. Parlak altın renginde, insanlar gibi sadece iki kollu ve bir lotusun üzerinde oturan güzel bir kadın olarak temsil edilir.

Şiva, yıkıcı, yok edici, doğal olarak sert, haşin ve intikamcı temayüle sahip bir tanrı olarak temsil edilir; fakat yine de bu onun iyiliksever bir tanrı olarak kabulüyle telif edilir. Ölüm yeni bir hayat formuna geçiş olarak kabul edildiğinden Yok Edici aynı zamanda gerçek bir Yeniden Yaratıcıdır ve bu onun isminin anlamını açıklar Parlak yahut Mutlu olan. Şiva, her ne kadar Hindularca Vedaların Rudra’sı ile özdeşleştirilmişse de, münhasıran Vedalar sonrası döneme ait bir tanrıdır ve Şiva’nın birçok özelliği ve öyküsü Rudra’nınkilerden geliştirilmiştir. Ramayana’da Rudra (Şiva) Dakşa’nın kızı Uma ile evli olarak temsil edilir; Parvati, Durga ve Kail adıyla çok daha yaygın bir şekilde tanınan bu aynı Uma’dır. Şiva ve Dakşa’nın arasında büyük bir kavganın cereyan ettiği ifade edilir. Bu kavgada Uma kendisini gönüllü olarak alevlerin için atar ve bir sati (suttee) olur ve Parvati olarak yeniden doğar. Şiva o zaman Himalayalar’da Parvati ile birlikte yaşayan, iblislerle savaşıp kökünü kurutan bir çileci olur. Kimi zaman Parvati ile birlikte temsil edilir, siyah boynundan kafataslarından bir kolye ve bir yılan sarkar ve bindiği beyaz bir boğa ve bir kaplan derisi vb. gibi birçok sembolleri vardır; biri alnının ortasında üç gözü vardır. En yaygın ismi olan Mahadeva (büyük tanrı) olarak, bir ormanda tefekkür ve riyazetle, birbirine dolanmış saçlarıyla bir çileci olarak gösterilebilir. Şiva’nın Brahma ile bir kavgada, beşinci başını kestiği, fakat daha sonra başın, yok edicisinin kolunu bırakmadığı söylenir. Brahma’nın yarattığı peşini bırakmayan bir canavardan kurtulmak için Şiva Benar’a kaçar, burada günahlarından arınır ve Brahma’nın başından kurtulur ve bu da Benar özel bir kutsal şehir haline getirir.

Şiva’nın binek atı olarak boğayı himayesinin neticesinde Şivacıların cenaze törenleriyle bağlantılı olarak tuhaf bir gelenek gelişmiştir. Mümkün olduğunda bir boğa serbest bırakılır, boğanın kutsal bir niteliği vardır ve dolayısıyla kimse ona zarar vermeyi göze alamaz; hatta kimi zaman sayılan yediyi bulan tosun bu şekilde serbest bırakılır. Bunun Şiva’nın teveccühüne mazhar olduğuna inanılır. Benzer şekilde Şiva bir çileci olduğundan takipçilerinin çoğu da ona bağlılıklarını ağır, çetin ve ıstıraplı bir hayat sürerek sunarlar. Bu daha ziyade eski zamanlarda sıkça rastlanılan bir durumdu, fakat İngiliz hükümetinin müdahalesiyle bu uygulamaların kimisinin önüne geçilmiştir. Şivacılar sırtlarına geçirilmiş demir kancalardan sallanırlar, yahut yüksekçe bir yerden keskin bıçakların üzerlerine atlarlardı. Fakat yıllarca kol ve ayakların aynı konumda muhafazası ya da tırnaklar büyüyüp avuç içlerine geçinceye kadar yumruğu sımsıkı kapalı tutma, yahut gözleri sürekli olarak güneşe dikme gibi uygulamaları bastırmak kolay değildir. Hindistan’da bunlardan hâlâ çok sayıda kimse vardır. Tapınmaları boyunca Şivacılar sık sık kendilerinden geçerler ve bunun tanrıyı hoşnut edeceğine inanırlar. Bununla beraber, her ne kadar binlerce ismi var ise de, Şiva’ya en yaygın biçimde Linga sembolüyle tapınılır.

 

Şiva’nın karısı Uma ve Parvati olarak görece ikinci planda kalır; fakat Durga olarak haşin ve gaddar birçok niteliklerle güçlü bir savaşçıdır. Bu özelliğiyle birçok bedenlenmelerde ortaya çıktığı kabul edilir ve oldukça yaygın bir biçimde tapınılır. Ona Durga adında bir iblisi ödürdüğü için Durga ismi verilmiştir. Bununla ilgili mitos tarzında ve abartılmış formda bir çok öykü anlatılır. Güçlerine rağmen Durga zarif ve güzel yüzlü ve altın renkli tasvir edilir; fakat çeşitli silahlar tutan on kolu vardır; aslanı bir ayağına ejderhası diğerine yaslanır. Durga’nın çeşitli biçimleri arasında sadece Kali’yi (siyah kadın) zikredebiliriz ve muhtemelen Hinduların kabul ettikleri kabile tanrılarından biridir. Kali’nin bir diğer formu Chandi’nin yardımıyla onların karılarını içerek devlere karşı bir zafer kazanır. Daha sonra Kali’nin görünümüne dair Bengal şenliklerinden birini anlatırken verilecek açıklama niteliklerinden bazılarını izah edecektir. Eskiden kayda değer ölçüde hayvan kur- banlann yanı sıra Kaliye insan kurbanlar da sunulmaktaymış, kurban edilen bir insanın Kali’yi bin yıl hoşnut ettiği söylenir. Etlerini kesip çeşitli bölümlerini yakmak kurban sunucuların tanrıçayı hoşnut etmek için yaptıkları eylemler arasındadır. Kali veya Durga ya da Tara ismini taşıyan Hinduların çokluğu günümüze dek süre gelen popülerliğini göstermektedir.

 

Feraset ve siyaset tanrısı, akıllı ve temkinli tabiatının göstergesi olarak bir fil başına sahip olan, Şiva ve Parvati’nin büyük oğlu Ganesa, Bengal esnafının tanrısıdır; bir hortumu, bir fildişi ve dört eli vardır. Kartikeya, Şiva ve Parvati’nin küçük oğludur ve savaş tarınsı olarak bilinir; üüney Hindistan’daki ismi Subramanya’dır. Nihayet doğumu ve yapıp ettikleri ayrıntılı efsanelerin konusu olan ve sularının geçmiş gelecek her türlü günahı arıtma gücüne sahip olduğuna inanılan Ganga, Ganjlara işaret etmeliyiz. Ganjların Sağar adasında okyanusla buluştuğu nokta özellikle kutsal addedilir ve birçok insan topluluğu her Ocak ayında sularında neşeyle yıkanmak ve heykelleri hacılardan ücret alan rahipler tarafından dikilmiş uzun tarınlar silsilesine tapmak için buraya akın eder.

 

Fakat büyük tanrılar .üstesini tükettiğimizde üç yüz otuz milyonu bulduğu söylenen Hindu tanrılarının deyiş yerinde ise sadece en fazla göze çarpanlarına değinmiş oluyoruz. Aslında Çinlilerin dini inanışlarını incelerken imkânlar nisbetinde ayrıntılı olarak incelediğimiz eski mahalli tarınlar ve kötü ruhlar bütün Hindistan’da oldukça yaygındır. Her Köyün Kendi özel Koruyucu anası ve onun da Koruyucu olarak işbirliği yapan bir Kocası vardır. Fakat anaya daha fazla tapınılır ve dua ve sunuların Kendisine Kolayca eriştiğine inanılır, ihmal edildiğinde cezalandırmaya ve hastalıklar musallat etmeye hazırdır. Çoğunun, belli bir hastalıkları korumak gibi yahut çocuk vermek gibi bir özelliği vardır. Birçoğu önemli kadınların tanrılaştırılmasıdır; bazıları gerçekte kan içmekten hoşlanan Kötü ruhlardır. Hepsinin tabiatın gizli güçlerini kontrol ettiğine ve Kendilerine tapanlara (sim Kısmen) aktarılabilecek büyülü güçlere sahip olduğuna inanılır.

 

Kimileri Hinduların baskın inancının, özellikle Köylerde, her türlü kötülük ve hastalıklara neden olduklarına ve çoğu kez kendilerine özgü yok edicilik alanlarının bulunduğuna inanılan bir kötü ruhlar korkusu olduğunu söylemeye kadar vardırırlar. Bu ruhların insanlarınkinden daha esirimsi yapıya sahip maddi bedenleri, cinsiyet farklılıklan, istedikleri herhangi bir biçime girebilme güçleri ve havada herhangi bir yönde hareket edebilme kabiliyetleri vardır. Bunlardan bazıları Asuralar yahut dünyanın başlangıcında yaratılmış iblislerdir (her ne kadar sözcüğün asli anlamı tanrısal doğaya sahip varlıklar ise de). Bunların kendi içlerindeki ayrımlarına giremeyiz; fakat şu kadana işaret etmek gerekir, iblislerin çoğunun esas itibariyle kötü tabiatları kendilerinden sonra iblisler olarak yaşayan insanlar olduğuna inanılır. Bütün suçlar, hastalıklar ve felaketlerden bu özel iblisler sorumludur. Bunların çoğu yiyecek özellikle canlı hayvan kanı isterler. Kimi zaman bir höyük yahut tepecik, tuğla yığını vs. onlara “tapmak” için tapınak görevini görür, yiyecek sunma ve sihirli sözlerin tekrarı belli başlı törenlerdir. Her köyün kendi iblisi vardır. Hindistan’ın iblis-kültlerinin tasviri başlı başına bir kitabı doldurabilir. Güneyde, dans, müzik ve benzeri şeylerden hoşnut, olduklarına inanılan yerlerde, “herhangi bir bölgeyi salgın hastalık tuttuğunda, meslekten ruh kovucular yahut bu amaç İçin seçilen kimseler çağrılır, bunlar yüzlerini boyayıp, iğrenç maskeler takarlar, tuhaf elbiseler giyip garip silahlar kuşanırlar ve sonunda dans etmeye başlarlar. Amaçları belli iblisleri kişileştirmek yahut belki de bu iblisleri kurbanlarını terk edip, tam tamların boru ve zil seslerinin ortasında keskin çığlıklar atarak hoplayıp zıplayan ve sonunda çılgınca bir coşkuya kapılan dansçılarla meşgul olmalarını sağlamaktır. Dansçılar yorulup tükendiklerinde bir tür transa geçerler ve o zaman görü gücüne ve kehanette bulunabilme yeteneğine eriştiklerine inanılır. Seyirciler kendilerine kaybettikleri akrabaları yahut gelecekteki olayları sorarlar ve söylediklerinin kehanetvari sözler olduğu kabul edilir.” (Monier-Williams). Hindistan’da bu iblis tapınmasıyla irtibatlı birçok şenlik kutlanır ve olgular şimdi daha vahşi kabileler arasında rastlanan uygulamaların eskiden ne kadar yaygın olduğunu göstermektedir. İnek, yılan, eşek vb. yaygın hayvan tapınması ve hâlâ yaygın olan ağaçlara tapma daha ilkel zamanların bir diğer ilginç kalıntısıdır. Bu Hindistan’da büyük ölçüde hayatın kutsallığı ve insanların ruhlarının hayvanlara göçtüğü hususundaki görüşe dayanır. Keza büyük adamlara tapma temayülü Hindular- da Çinlilerden daha derinlere kök salmış gibi görünmektedir, tekrar tekrar büyük önderler, vaizler, manevi rehberler, yahut azizler tanrılaştılır ve Vişnu yahut Şiva’nın bedenlenmeleri olarak görülür; hatta kendince şöhretli insanlar bile ölümlerinden sonra yüceltilir ve tapınma konusu yapılır; ve en iyi tanındıkları yerde kendilerine küçük bir tapınak dikilir. Kuşkusuz Hinduların bütün kavranılabilir biçimler içinde yüce güçlere tapınmak bakımından oldukça ilginç ve kayda değer olduklarını göstermek için yeteri kadar şey söyledik.

Modern Hindu dinindeki tören ve tapınmalar hakkında bilgi verirken çoğu kez birbiriyle uyumsuz, hepsi de Hinduizm adı altında ele alınmayı bekleyen çok çeşitli tören ve gelenekler birleşmesine tanık olmuştuk. Dünya üzerinde bu denli kapsayıcı ve kucaklayıcı bir dine rastlamak mümkün değildir. Yakın tarihte yapılan Bengal nüfus sayımının da gösterdiği gibi, bu tabir ne bir inanca yahut bir ırka, ne de bir kilise veya bir insan topluluğuna işaret eder kesinlikten yoksun genel bir tabirdir bu. Ve hiç ayrım gözetmeksizin, ve dantik felsefenin tilmizlerini, yüksek Brahmanlar sınıfını, Hindu panteonunun bütün tanrılarının aşağı kastlardan tapınıcılarını ve Hindu mitolojisinden bütünüyle bihaber, hastalık yahut tehlike anında bir taşa bile tapınan yan barbar yerlileri kucaklar. Farklı bölgelerdeki yaygın tapınma biçimleri arasında o kadar büyük farklılıklar, statü yahut, mahalli duruma göre farklılık arz eden o kadar çok kişi ve hane seremonileri vardır ve aynı zamanda modern zamanlarda o kadar büyük değişiklikler geçirmişlerdir ki, buradaki gibi sınırlı bir alan dahilinde kısmi bir görüşten daha fazlasını vermek mümkün değildir. İnsanlar tapınma biçimlerinin yüzyıllardır değişmeksizin sürdüğüne inanırlar ve Avrupalılar da bu görüşü büyük nisbette Kabul etmişlerdir. Fakat Hindu mizacı büyük ölçüde aynı kalmış olsa da, tapınma biçimlerinde büyük değişiklikler olmuştur Büyük Jagannatha araba şenliği bir Budist şenliğinin değişmiş halidir- modern Hinduizmdeki değişikliklerin delillerini çoğaltmak kolaydır.

 

Hindular, güneşin altındaki herhangi bir ulustan daha büyük ölçüde dindar bir ırktır. Mr. Wilkins’in ifade ettiği gibi, “Hinduların günlük hayatına eğilmek Hindu dinini tasvir etmektir. Doğumdan önce başlayıp hayatın sonuna kadar süren dönemsel seremoniler emredilir ve büyük ölçüde de yerine getirilir.” Bunların çoğu animizmin, büyücülüğün, yıl- diz falcılığının ve benzeri ilkel inançların kalıntılarıdır. Sözgelimi bir çocuğun doğumundan önce anne üzerinde kuşların uçtuğu elbiseler giy. memelidir, belinin üzerinde elbisesinde her zaman bir düğüm olmalıdır, avluda oturmamalı yahut yürümemelidir, kötü ruhlardan uzak durmak için boynunda tanrı Baba Thakur’a takdim edilmiş çiçeklerden oluşan bir tılsım taşımalıdır ve her gün bu tılsımın değdiği sudan birkaç damla içmelidir. Bir çocuğa isim vermek en önemli törendir, şükran ayiniyle birlikte atalara hediyeler sunulur. Çoğu kez çocuğun horoskopunu (zayiçesini) hesaplayan müneccimin seçtiğinin yanı sıra, tanrıların veya tanrılaştırılmış kahramanların isimleri seçilir.

 

Yoksulluk sınırının üzerindeki her hanenin bir aile rahibi (kendisi bir Brahman olmadıkça) vardır, genellikle iki günde bir, bir aile putunun bulundurulduğu odada ayin düzenler. Evin giriş kapısının karşısında, periyodik şenlikler için yapılmış heykellerin konulduğu bir platform vardır. Rahip putu yıkar ve yağla kutsar, dualar okuyarak ailenin verdiği meyve ve çiçek sunularını takdim eder. Bununla beraber aile ayinde her zaman hazır değildir, rahibin varlığı yeterlidir. Sunular onun ek ücretidir ve bir veya iki aile tarafından bütün ihtiyaçları giderilir. Ve elbette bütün önemli aile törenlerinde hazır bulunur.

 

Guru yahut dini rehberin farklı bir görevi vardır; o Hindu tarikatlarına kabülü sağlar ve öğretilerinin öğretmenidir; fakat bir talebenin evinde yaşamaz. Hindular guruları gücendirmektense tanrılar gücensinler daha iyi derler, çünkü tanrılar gücenecek olursa gurularının araya girip affedilmelerini sağlayabileceğine, diğer durumda kimsenin araya giremeyeceğine ve gurularının lanetinin başlarına bir sürü felaket getirebileceğine inanırlar. Genellikle ancak yılda bir kez talebelerinin evlerini ziyaret ederler. Gurunun talebelerine karşı tutumu kibirlicedir; ve eğitimli Hindular guruları açgözlü, ilkesiz, kötü huylu diye tanımlarlar. En iyi şekilde karşılanmayı beklerler, yeni kilimler ve büyük hediyeler isterler, buna karşın ancak birkaçı kayda değer şeyler öğretir. Sekiz yaşına basmış (bazan daha büyük) her Hindu çocuğu bir Brahman olması gerekmeyen seçilmiş gurulardan temel metin denilen mantra yahut kutsal metin alır, bu ona, gurunun özel tapınması için seçtiği tanrı ismiyle birlikte gizli olarak öğretilir. Bu metin hiçbir surette başkalarına tekrar edilmemelidir ve bir günde telaffuz edilmeksizin ya da fısıltı halinde yüz sekiz Kez söylenmelidir (sayı çoğu kez bir teşbihle sayılır).

genç bunu almazdan evvel, oruç tutar, yıkanır ve lekesiz elbiseler giyer; ve eğer iki kez doğmuş olanların (Brahman, Kşatriya, yahut Vals- ya) kastından ise, ilk kez kutsal bağı boynuna bağlar. Talebe ile guru- su arasındaki ilişki bütün hayat boyunca sürer. Şimdiki gurular genel olarak zevk düşkünü ve cahil kimselerdir. Hane için bir müneccim yahut yıldız falcısı da aynı ölçüde gerekli bir kişidir; onun yardımı olmaksızın seyahate çıkılmaz, yeni bir işe başlanmaz; evlenmelerin ve dini şefliklerin saatini o belirler ve diğer birçok mesele onun ilan edeceği uygun zamana bağlıdır.

 

Hinduların ibadetinin önemli unsurları (1) tavassut, (2) erdemli ameller, (3) takdimeler ve kurbanlarla tanrılarının teveccühünü kazanma yahut öfkelerinden kaçınma diye tanımlanabilir. Eğitimli Hindunun kuşkusuz daha yüksek bir hedefi vardır, o Yüce Varlıkla aynileşmenin yahut onunla yeniden birleşmenin arayışı içindedir. Bu duruma ancak Brahman çileciler tarafından ulaşılabilir; Brahman olmayanların hepsi Brahmanizmin ebedi saadetine erişinceye kadar dindarane işlerle gelecek hayatta daha yüksek bir kastta doğmayı amaçlamalıdır.

Kutsal kitaplarda Brahmanlar için buyurulmuş tören kurallarına daha önce bir ölçüde işaret etmiştik. Bunlar özü itibariyle hâlâ muhafaza edilir; ve sayıca o kadar çok ve zahmet vericidirler ki, yerine getirilmesi için sabah akşam ikişer saat ve gün ortasında bir saat olmak üzere her gün toplam beş saatin ayrılması gerekir. Çilecilerin bunun için bol bol vakti vardır; fakat bir işle meşgul olan Brahmanlar bunları yorucu bulurlar ve bazıları aile rahibi vasıtasıyla vekaletle yerine getirirler. Herhangi bir ibadete başlamazdan önce, birçok ayrıntı ve dua ile birlikte karmaşık bir yıkanma yahut arınma gerçekleştirilir, daha sonra Brahma, Vişnu ve Şiva düşünülerek güneşe tapılır; O ayatri diye bilinen metin nefes tutularak bundan sonra üç kez tekrar edilir; “Om”, (Upanişadlardan sonra Om hecesiyle ilgili açıklamaya bakınız) “Yer, gök, semai göz kamaştıran hayat vericinin (güneş) tapınılası ışığını düşünürüz, ki zihinlerimize hükmeder, ki her şeydir su, parlaklık, tat, çeşni, ölümsüz düşünme melekesi, Brahma, Yer, gök, sema!” Dolayısıyla güneş ışığı her türden ışık saçıcı gücün örneği olarak kabul edilir; ve bir yerli yorumcunun söylediği gibi, “ona, biteviye birbirini takip eden doğum ve ölümlerden korkan ve sonsuz mutluluğa derin bir arzu duyan herkes tapmalıdır. …” Fakat bu duadan önce yedi dünyanın adı zikredilmelidir: 1. Bu dünya. 2. Şimdiki çağın sonunu bekleyen bilinçsiz ölülerin dünyası. 3. iyilerin cenneti. 4. Ortadaki dünya. 5. Doğumların dünyası, çünkü her çağın sonunda hayvanlar yok olur. 6. Brahma’nın çocuklarının dünyası. 7. Yüce Brahma’nın ülkesi. Om hecesi bu listeden önce ve sonra tekrar edilmelidir. Bunu birçok seremoniler takip eder. Bir burun deliğinden bir miktar suyun çekilip diğerinden boşaltılmasıyla kalbin günahlardan arındığına inanılır. Dualardan biri, “Geceleyin, düşünceyle, sözle, fiille her ne günah işlediysem, gündüz silinsin, içimdeki her türlü günah benden ırak olsun.”

 

Bunun ardından vedaları okumaya geçmezden önce tanrılara hububat sunulan sunulması gerekir, bununla gözetilen Vedaların okunduğu esnada gelip huzur vermeleridir; daha sonra aynı sunular Yama’ya ve insanlığın büyük atalarına, sonra Brahman’ın atalarına sunulmalıdır ve bütün insanlar için, cehennemde acı çekenlerin ihtiyaçlarını gidermek amacıyla yahut cennette olanların mutluluklarının artması için. Bu yorucu seremoniler silsilesinden sonra Brahman yemeğini almazdan evvel, bir parça tanrılara, atalara ve diğer bütün varlıklara sunar ve kendisi tatmazdan önce misafirlerini doyurması gerekir, nihayet, sudan bir yudum aldıktan sonra, ellerini ve ayaklannı yıkamalıdır. Kendisine yemek .verilirken “Gök de sana ihsan etsin!” ve onu aldığında “Toprak seni kabul etsin” der. Topluluğun kalanından onu ayırmak için elini tabağın üzerinden geçirmeden, Yama’ya beş parça, rüzgâra beş adak sunmadan ve gözlerini ıslatmadan yiyemez. Bunlara ilaveten (ki burada ancak kısmen verilmiştir) kişinin ait olduğu mezhep için anlamlı başka kurallar da vardır. Kimileri yemekten almadan muhtemel misafirleri beklemek zorundadır, çünkü Brahma’nın kendisinin her misafirde hazır olabileceği düşünülür.

Fakat itiraf etmek gerekir ki, Hinduların çoğu hayatlarında bu denli ayrıntılı günlük ritüellere yer vermezler. Doğrudur, Sakta tarikatının ve diğer tarikatların daha dindar üyelerinin, kayda değer ölçüde günlük ibadetleri vardır, bunların hepsi de bedenin arınmasıyla ilgili az çok aynı fikirleri ihtiva eder, bunlar arasında ölülerin ruhlarının yahut ataların öfkesini önlemek, büyük tanrı ve tanrıçalara kurbanlar sunmak ve Puranalarda söylendiği gibi yapıp ettiklerini zikretmek sayılabilir. Fakat Hinduların çoğunluğu sadece günde bir kez yıkanırlar, ellerini kaldırıp doğan güneşi selâmlarlar. Esnaf dükkânlarında Ganesa’nm bir heykelini yahut bir resmini bulundurur ve sabahleyin onun önünde bir miktar tütsü yakarlar; Vişnucuların tanrılarının bir ya da daha fazla sembolü ve özellikle canlı bir varlıkmışçasına korudukları, sıcak mevsimde yıkadıkları vs. ve önünde günlük dualarını ettikleri Salgrama (bir kafadan bacaklı deniz hayvanı fosili) vardır. Bununla beraber, bu seremonileri uzun uzadıya gerçekleştirmenin uygun olmadığı günlerde bir Hindu gurusunun kendisine öğrettiği metni tekrar etmekle yetinir.

 

Halk tapınaklarında Hinduların ayinlerinin önemli nitelikteki dini teçhizatları bulunur. Fakat buradan hareketle tapınaklarının umumiyetle büyük olduğu düşünülmemelidir. Tapınaklar esasen insanların toplanma yeridir ve aslında çoğunlukla üç-dört metre karelik bir alanı aşmaz. Bunlar tanrının özel mekânı yahut makamı olduğu düşünülen bir put yahut heykele bakan bir rahibin yönetimindeki basit küçük binalardır. Rahipler teker teker gelen ve kendilerini heykelin önünde yere bırakan tapınanların sundukları takdimeleri kabul ederler. Tapmakların

 

çoğu halkın katkılarıyla, kimileri yöneticiler ve birçoğu da günahlarını dengeleyecek (veya telafi edecek) meziyetler elde etme kaygısı içindeki hali vakti yerinde olanlar tarafından yaptırılmıştır. Şayet büyük bir bağışta bulunmak istiyorlarsa, büyük bir tapınak yaptırmak yerine, kimisi hiç kullanılmayan yedi, on dört, yirmi bir hatta daha fazla sayıda küçük tapınak yaptırırlar. Bu tür eski tapmaklar tamir edilmez; yenileri başkasının yaptığı bağış yahut hayra bir şey eklemekle yetinmeyi arzu etmezler. Genellikle tapınağın bir dış avlusu, çoklarının etrafında uzaktan geldiklerinde hacıların konakladıkları verandalar vardır. Tapınağın içinde iki ana bölüm bulunur giriş ve ancak rahibi kabul edecek kadar geniş, heykelin bulunduğu tapınakçık. Tanrı’nın dikkatini, civarda dolaşan ve hediyesini rahibe veren tapınanlarına çekmek üzere çalman zil riayet edilen müstesna biçimlerden biridir.

Bu tapınakların rahiplerinin hepsi Brahmandır ve genellikle hiçbir seyirci olmaksızın töreni kendi başına icra eder. Kutsal metinler Sanskiritçe olarak sadece alçak sesle okunur ve kalabalıklar için anlaşılmazdır; metinler elbette tapınılan tanrıya yahut bedenlenmeye göre değişiklik arz eder. Bu tapınmanın aslı özelliği kendisi sanki canlı varlık ve rahip de onun hizmetçisi olarak kabul edilen heykele karşı takınılan tutumda yatar; yıkanması, giydirilmesi, beslenmesi, süslenmesi, yatağa yatırılması vs. hepsi de büyük bir titizlikle yerine getirilir. Bütün bunlar için halk sunular da bulunma dışında bir şey yapmaz, daha sonra bunlar rahibin olur. Elbette törenleri hayvan kurbanları gerektiren tanrılar için bunların boğazlanması büyük bir iştir, daha sonra etlerin dağıtılmasında rahibe ihtiyaç duyulmaz; kutsal karakteri nedeniyle özellikle değerli olduğundan kolay alıcı bulur.

Tapınaklardaki günlük düzenli tapınmalar bir hindunun dini hayatının sadece çok küçük bir parçasını teşkil eder. Onun dikkati daha çok, her ne kadar bir ölçüde düzensiz olsa da, sık sık kutlatan şenliklere dönüktür. Tanrıların çoğunun özel şenlik günleri vardır; ve diğerlerine de ancak böyle günlerde topluca tapınılır. Tanrıların özel heykelleri sadece tapınaklar için değil, fakat aynı zamanda evleri şenlik günü (.veya günlerinde’) halka açık tapınak hale gelen ve kalabalık insan kümeleri tarafından ziyaret edilen özel kişiler için de yapılır. Genellikle gerekli törenler icra edildikten sonra çeşitli eğlenceler dans gösterileri, oyunlar, müzikli eğlenceler tertip edilir. Kimi zaman iki ya da daha fazla yakın köy bu kutlamalarda birleşir ve her bir hane reisi kendi payını öder.

Heykeller bu şenlikler için hep aynı tüccarlar tarafından tedarik edilir. Bunlar genel olarak birbirine bağlanmış ve üzeri kuru ot ve kutsal bir nehirden alınan çamurla kaplanmış bambular üzerine oturtulur. Daha sonra güneşte kurutulur, boyanıp giydirilir veyahut kutsal yasa W- taplarında gösterildiği tarzda süslenirler. Tapınma yerine götürüldüklerinde bunun için hazır edilmiş rahip hayat verme denilen ve tanrının yapılan bu surete bir, iki, yahut üç günlüğüne yerleşmesi için davet edildiği bir tören İcra eder. Bunun sonunda kutsallaşır, bir Brahman dışında kimse dokunamaz, bir hindu dışında kimse yanına yaklaşamaz. Bu heykelin önünde bütün bir sabah ve akşam ibadet ve kutlamalarda bulunduktan sonra çeşitli eğlenceler düzenlenir. Törenlerin sona erdiği gün,, huzuruyla tapınanlara teveccüh ettiğinden dolayı kendisine teşekkür edilen ve bir sonraki yıl geri dönmesi için yakarılan tanrıya veda edildiğine tanık olunur. Tanrının terk ettiğine kani gelindikten sonra kutsal suret yahut heykel eskisi gibi hiçbir özelliği olmayan çamur ya da balçık haline getir ve herkes tarafından dokunulabilir. ‘Gün batımına doğru alınıp müzikli bir yürüyüş, dans eden kadınlar ve meşaleler eşliğinde bir nehir kenarına yahut bir sarnıça götürülür. Bir kayıkla nehrin ortasına kadar gidilir ve suya bırakılır, burada dağılıp çürümeye terk edilir. Hinduların yerine getirdikleri ibadet ve kutlamaların miktarı kendi özel tanrılarının yanı sıra başka tanrıların yol açtıklan kötülüğü önleme zorunluluğu ve herhangi İlave fayda elde etme arzularıyla artış gösterir. Burada yılın bütün aylarında gerçekleştirilen önemli halk şenliklerine özel bir yer ayıramayız. Bunlar muhtelif bölgelere göre değişkenlik gösterir ve toplam sayılan oldukça fazladır. Sözgelimi bütün Bengal’de Puri’deki ululara öykünerek, benzer şekilde arabaların ve devasa heykellerin boy gösterdiği Jagannatha şenlikleri düzenlenir. Hamile kadınlan gözeten ve çocuklan koruyan Şasti için birçok özel şenlik vardır. Krişna’nın şenliklerinde ibret verici oyunlar önemli bir özellik teşkil eder ve aktörler yakışıksız olan birçok söz ve fiillerini de ihmal etmeden tanrıların yaşamlarının en önemli olaylarını temsil ederler. Bu tür temsillerle başka şeylerle birlikte okuma yazma bilmeyen hindular tannlann öyküleri hakkında herhangi bir milletten daha canlı bir fikir elde edebilmektedirler.

Bengal’de Durga şenliği özellikle zengindir, Durga’nın oğulları, Saras- vati, Brahma’nın karısı, Lakşimi, Vişnu’nun kansı, katılan figürlerdir. Durga’nın, zaferlerini sembolize eden silahlar tutan on kolu vardır. Tanrıçanın hayata gelişini önceleyen tapınma biçimleri çok uzundur, bir veya daha fazla hayvan, kimi zaman bir bufalo, kurban edilebilir. Bu şenliğe katılım o kadar büyüktür ki babalar ve oğullar evlerine döner, işler tatil edilir Hıristiyan âleminin Noel’i olarak adlandırılmıştır. Altıncı ayda (Eylül ve Ekim aylarının bir kısmında) kutlanır. Bunu takip eden Lakşimi’nin şenliği geceleyin oyun oynama ve çeşitli eğlenceler için oturma fırsatıdır, çünkü geceleyin tanrıçanın uyanık olan herkese uğradığına inanılır. Yedinci ayda kana susamış haliyle Durga’nın oldukça çirkin bir kutlaması vardır. ‘Bu şenlikte onu temsil eden figürlerde”, diyor Mr. Wilkins ‘Kali isminin ima ettiği gibi siyahtır, kocası ayaklarının altında yere serilmiş olarak durur. Dili ağzından dışarı sarkar, dört kolu açıktır, bir elinde bir kılıç, bir diğerinde bir devin kafası vardır ve diğer ikisi de kendisini ağırlayanlan selamlar.” Küpe olarak kulaklannda iki düşmanının ölü bedeni; boynunda kafa taslarından bir kolye vardır ve yegane elbisesi, bir kuşak, öldürdüğü düşmanların ellerinden yapılmıştır, saçlan uzun bukleler halinde bellerine kadar iner. Düşmanlarının kanıyla kendinden geçmiş halde gözleri öfkeden çakmak çakmaktır, kaşları fesrengine boyanmıştır ve kan ağzından göğsüne doğru akar.” Bu kutlamalara gece yarısı kurbanları, yakarış çığlıktan ve İçki âlemleri eşlik eder. Şenliklerin birçoğu karnaval havasına bürünür. Şiva şenliklerinden kimisinde yüksekçe bir yerden sallanmak için insanların sırtlarına geçirilen kancalar kullanılırdı, fakat şimdilerde İnsanların yerine gerek (kuklaların kullanılması, gerekse insan bedenine sanları halatlara kancaların tutturulması nedeniyle bu uygulamalara artık rastlanmam aktadır.

 

Hinduların ibadetlerinin bir diğer büyük bölümünü kutsallığı bulunan belli yerlerin veya özel tapınakların ziyareti oluşturur. Çok sayıda Hindu ömrünü bir kutsal yerden diğerine ziyaretle geçirir; fakat insanların büyük bölümü en sızından ömründe bir defa bir tapınağı yahut türbeyi ziyaret etmek için bütün imkânlarını zorlar, bu seyahatin masrafını karşılamak ve tanrılara sunular tedarik edebilmek için kıt kanat geçinmeye göğüs gerer. Bu ziyaretin bu dünyada ve öldükten sonra kendilerine ebedi mutluluk sağlayacağına inanırlar. Yolculuktan esnasında en büyük mahrumiyetlere ve ıstıraplara neşe içerisinde tahammül ederler ve uğruna bunca cefaya katlandıkları yeri uzaktan gördüklerinde, yahut sergilenen kutsal sureti veya figürü seyrettiklerinde büyük sevinç gösterilerinde bulunurlar. “Kutsal Benares şehrini uzaktan görür görmez” diyor Mr. Wilkins, ‘kendilerini yere atan ve toprağı öpen insanlar gördüm; Jagannatha’nın arabasının tekerleklerinden toz toprak alıp yoğun zevk gösterileriyle başlarına serpen insanlar gördüm; Saugor Adasında Ganjların sularının denizle buluşmasını uzaklardan gördüklerinde neşeyle kendilerinden geçip bağırdıklarını işittim.” Şimdi artık çokları ünlü tapınaklara yolculuklarını demiryolu ile yapmaktadır ve dolayısıyla buraları ziyaret edenler her zamankinden daha da büyük kalabalıklara ulaşmaktadır; bununla beraber birçokları hâlâ kara yoluyla veya gemilerle gitmekte ve sık sık birçok kişi boğulmakta veya yol kenarında ölmektedir. Kimileri uzun mesafeleri yaya olarak katede- ceğine yeminler etmektedir. Can zayiab çoğu kez dönüş yolculuğuna yetecek parayı bırakmayan rahiplerin talepleriyle artmaktadır, ibadetin özü ve beklenen şeyin boyutlarının yolculuğun masrafı ve zahmetine değdiği söylenemez. Yıkanma, takdimeler sunma, tapınakların etrafında yürüme ve mekânı görme belli başlı dini vecibelerdir ve çoğu kez zamanın kalan kısmı rahiplerin de katkıda bulunduğu gayrı ahlaki veya bayağı nitelikte işlerle geçirilir. Birçok tapınağın şöhreti daha önce ziyaret etmiş olanların konuşmaları yahut tavsiyeleri ile yayılır. Bir oğul elde etme beklentisiyle ya da sıkıntı veya hastalık zamanında verilen sözün tahakkuku için de ziyaretler yapılmaktadır.

Burada ancak Hindistan’daki iki büyük ziyaret yerine, Benares ve Puri’ye biraz daha ayrıntılı olarak temas edebiliriz: ilki Şiva’nın, diğeri Vişnu’nun özel mekânıdır. Putperestlik Hindistan’ın hiçbir şehrinde Benares’deki kadar köklü ve güçlü değildir; her yerde çirkin putlara, garip ucube heykellere, üreme organı sembollerine rastlanır. Eşit uzunluktaki Müslüman yönetimine nisbetle Ingiliz hâkimiyeti döneminde daha fazla tapmak yaptırılmış, tören ve şenlikler için daha fazla para harcanmıştır. Bundan birkaç yıl önce, sadece Benares’deki tapmakların sayısı bini geçmişti. Bunlar çok çeşitli tannlara, kimi zaman değişik isimler altında Şiva’ya veya Şiva ile bağlantılı diğer tanrıların yakınlarına tahsis edilmiştir; belli bir tapınakta tapınılan tanrının bir heykeli yahut sureti kâfi gelmez, birçok durumda rahipler diğerlerinin figür ya da şekillerini nişlere veya sıralara eklerler. Kimi zaman sıralarda görülenlerin sayılan yüzü bulur. Benares’e izafe edilen bu kutsallığın kökeni daha önce zikrettiğimiz (Bkz. bir önceki bölümde Şiva ile ilgili bahis) bir efsaneye dayanır. Ve bu kutsiyet Ganj’ın etrafındaki yaklaşık seksen kilometrelik alanı kaplar; Yüzlerce tapınak ihtiva eder, bizzat bu yol boyunca yürümek tanrılar indinde en makbul ameldir. Yerlilere yılda en cızından bir kez bu yol boyunca yürümeleri tembih ve tavsiye edilir. Ve bu alan içerisinde her kim ölürse, hatta bir sapkın veya bir mücrim bile olsa, bağışlanacaktır.

Şehirdeki en önemli tapmak Bisheşvar (dünyanın tanrısı, Benares bölgesindeki bütün tanrıların kralı olarak Şiva’ya verilen bir isim) tapınağıdır. Kutsal yolun tanrıları onun koruyucularıdır. Taştan bir linga figüründe bulunduğu varsayılır ve bunun önünden insan kalabalıkları pirinç, çiçek, hububat, yağ ve para sunularıyla geçerler. Tapınanların çoğu tanrıya yaklaşırken onun öfkesini üzerlerine çekeceklerinden çekinerek büyük korku belirtileri gösterirler. Bir diğer büyük çekim merkezi, Mankarnika gölüdür en büyük suçlan bile yıkayıp temizleyeceğine inanan kirli bir su havzası.

 

Benares civarında yaklaşık seksen kilometre yol yürüyen hacılar ibadetlerle ilgili katı disiplinlere riayet etmelidirler; mümkünse her gün sabah ve akşam yıkanmalı, yalın ayak yürümeli, başkalarından kabul etmeksizin veya başkalarına vermeksizin, ihtiyaçlarını kendileri gidermelidirler. Yol üzerinde kavga etmemeli veya galiz sözler sarf etmemelidirler. Ve ziyaretin sonunda Mankarnika gölünün rahiplerine hediyeler sunmalıdırlar.

Benares’den biraz daha farklı olsa da, Orissa kıyısındaki Puri şehri ünlü olduğu kadar Hindularm gözünde kutsal bir yerdir de. Burada Vişnu’ya Jagannatha (dünyanın efendisi) olarak tapınılır. Yıl boyunca bir dizi önemli şenlik dînî coşkuyu diri tutar ve yüz bin kadar hacının Katıldığı ünlü araba şenliğiyle [Ra t haya t ra) zirveye ulaşır. Öyle görünüyor ki Puri Budistler için kutsal bir yerdi. Jagannatha şenliği sonradan yaygınlaşmış olmalıdır. Şimdiki tapmak on ikinci yüzyıldan kalmadır. Ve civardan altı metre yükseklikteki bir alan üzerine oturan piramidal bir yapıdır. Vişnu tapınması Chaitanya tarafından büyük ölçüde değiştirilmiştir. Daha önce de zikredildiği üzere Chaitanya inanç ve sevginin Tanrı nazarında kefaret ve törenlerden daha makbul olduğunu vazetmişti. Tapınağın etrafı çift sıra yüksek duvarlarla çevrilmişti ve Chaitanya, içeride bütün kastlardan insanların eşit olduğunu, hep birlikte kutsal yemekten yiyebileceklerini söylüyordu. Bütünü itibariyle Jagannatha törenleri, insan hislerine yabancı olmayan ince ruhlu bir tanrının tapınışı, bu ülkede genellikle “Jagannatha arabası”} la (önüne geleni ezip geçen güç) birlikte anılan kandökücü niteliklerden iz eser taşımayan bir ayindir. Ayine karılarıların çoğu için bu tören hiç şüphesiz şen şakrak, keyif verici bir şeye dönüşmüş, tapınma da zevkperestlikle suçlanır olmuştur, fakat yeteri kadar bilgi sahibi olanlarca bu isnat ve ithamlara Karşı hararetle savunulduğu da bilinmektedir.

Büyük tapınağın yaklaşık on iki kilometre karelik iç avlusu büyük tapınağın yanı sıra başka birçok küçük tapmak, kutsal yer ve ağaç ihtiva eder. Büyük tapınağın dört ana bölümü vardır: Sunular Binası, gösteri ve eğlenceler için Dans Salonu, dinleyici odası ve ibadet yeri, ibadet yerindeki nişlerde Vişnu’nun üç bedenlenmesinin üç büyük heykeli vardır Erkek Domuz, Erkek Aslan ve Cüce. Büyük heykellerden Jagannatha’nınkiler siyaha, kardeşi Balarama’nınkiler beyaza, kız kardeşleri Subhadra’nınkiler altın sansına boyanmıştır. Bunlar bir demir-ağaç blokundan yapılmıştır ve el ya da ayaklan olmayan insan bedeninin en kaba temsilleridir. Tanrı heykelleri yaklaşık yüz seksen üç, tanrıça figürleri yüz otuz yedi santimetre uzunluğundadır. Bu heykellerin elbise ve süsleri günde birkaç kez değişir, dolayısıyla farklı saatlerde, kimi kez Buda, kimi kez Krişna, kimi kez danesa olarak, değişik biçimlerde görünebilirler. Bu kaba heykeller için çeşitli hikâyeler anlatılır, Tanrı’nın hiçbir figürle temsil edilemeyecek kadar büyük olduğu, dolayısıyla bu çirkin figürlerin insanlara korku esinlemek amacıyla yapıldığı ve Onun ancak sunularla teskin edilebileceği söylenir. Kuvvetle muhtemeldir ki bunlar Budist heykellerin değişime uğramış biçimleridir; ayrıca yaklaşık yüz seksen santimetre yüksekliğinde, tepesinde Budacıların kutsal yasa çarkını (dharma-cakra) temsil eden bir tekerlek işareti olduğu söylenen biçimsiz bir kütük de bu ihtimali doğrular. Jagannatha suretine kutsal bir iz kazınır ve yeni suretler yapıldığında bu İz dikkatli bir şekilde taşınır; ne olduğunu rahipler dışında kimse bilmez ve muhtemelen Budist bir kalıntıdır.

 

Çok sayıda başka tanrı yahut belli başlı tanrıların formlarının bu küçük tapmakta veya yakınında heykelleri vardır. Büyük heykeller sadece büyük şenliklerde hareket ettirilir, fakat canlı bir varlığa gösterilen büyük bir ihtimamla günlük bakımları titiz bir şekilde yapılır. Günün dört ana yemeğinde çok miktarda pişirilmiş yiyecek tapınağa getirilir ve heykelin önüne konarak takdis edilir. Bu yemekler aşağı kasttan İnsanlarca pişirilir ve bu takdis töreninden sonra kast ayrımı yapılmaksızın bütün hacılar tarafından iştiha ile yenir, hatta kutsal ve değerli bir şey olarak eve bile alındığı olur. Bazı günlerde bu yemekler yüz bin kişiyi bulur, elbette sorumlu rahiplerin kârları da buna göre büyük olur. Puri’deki büyük şenlikler bir tür bahar karnavalı olan Dol Jatra şenliği; heykellerin kutsal suyla yıkanıp güzel elbiselerle süslendiği, daha sonra açık havaya çıkmaktan soğuk alıp iki hafta hasta odasında alıkonulduğu, bu süre zarfında yeniden boyandığı Snan Jatra şenliği; ve ardından düzenlenen Rath Jatra şenliği ya da tanrıların arabalarla gezintiye çıkarıldığı Araba Şenliğidir. Bu arabalar devasa büyüklükte hantal şeylerdir, sözgelimi Jagannatha’nınkinin yüksekliği neredeyse on dört metreyi bulur ve on altı tekerleği vardır. Heykeller arabaların üzerinde büyük bir meydana yerleştirilir, giydirilip altın eller ve kollar tutturulur. Bu tamamlandığında tapınağın baş koruyucusu, “tapınağın süpürücüsü’ denen Kurda Raja, arabaların önünden birkaç yüz metre yol güzergahını süpürür, heykelleri tazim eder ve arabanın halatlarına sanki onları çekiyormuş gibi dokunur; daha sonra yüzlerce Hindu görev için özel bir şekilde ayrılırlar, şenlikte hazır olan hacılar da yardım ederek, yaklaşık dört kilometre mesafedeki tapınaklara arabayı yavaş yavaş çekerler. Bununla beraber bu büyük çabanın dört gün boyunca devam etmesi gerekir, varışta Jagannatha’ya Lakşimi heykeli gösterilir. Dört ya da beş gün sonra dönüş yolculuğu başlar. Şenliğin mutad bölümü olarak hacıların kendilerini (tekerleklerin altına atarak) öldürmelerinin bu şenlikte gerçekleştiği söylenir, o kadar ki Jagannatha arabası birçokları için bir acımasız insan kurban etme sistemiyle eş anlamlı olarak kullanılır; fakat bu Vişnu tapınmasının ruhuna gerçekten aykırıdır. Hiç şüphesiz tapınanların bütün günahlarından arındıklarını hissetmeleri nedeniyle ve dünyaya yeni günahlar işlemek için geri dönmeyi arzu etmediklerinden ötürü bu kendi kendini kurban etme nadir görülen bir şey değildir; ve elbette kalabalıkta birçok kişinin izdiham nedeniyle kazara ezildiği de vakidir; fakat insan kurbanları rahipler tarafından ne tembih ne teşvik edilir, çünkü Jagannatha’nın huzurunda dökülen bir damla kan rahipleri, insanları ve takdis edilmiş yiyecekleri kirletir (kerih hale getirir). Şayet tapınağın civarında bir ölüm vuku bulacak olursa, tapınma aniden durdurulur, sunular gücenmiş tanrının huzurundan kaldırılır. Puri’de şenliklerin neredeyse biri bitmeden diğeri başlar ve bu onun dini hüviyetini diri tutar, başka da bir çekiciliği yoktur.

 

Ziyaret için diğer kayda değer mahaller Tanjore, Madura ve Rames- vera’daki (Hindistan ve Seylan arasındaki bir ada) büyük tapınaklardır, buralarda hâkim olan Şiva tapınmasıdır. Benares’i ziyaret edip, buradan Rameşvera’ya bir testi su getirmek, daha sonra bu suyu Şiva sembolüne doldurmak ve denizde yıkanmak hacılann hayranlık uyandırıcı İşleridir. Sir Monierfilliams bununla ilgili dokunaklı bir öykü anlatır: Tapınağa ulaşmamdan kısa bir süre önce bir baba ve oğlu kendi kendilerini yükümlü hâle getirdikleri vecibelerini henüz tamamlamışlardı, zor şartlar altında aylarca süren yaya yolculuk sona ermiş ve üzerine titredikleri yüklerini, Qanj suyunu, kanalın diğer tarafına taşımayı başarmışlardı. Hedefe neredeyse varmak üzereydiler ve Rameşvera tapınığı görünmeye başlamıştı ki, baba çocuğunu kendi başına ve bütünüyle korunmasız bırakarak birdenbire ölüverdi. Bununla beraber çocuğa bir hazine kalmıştı bir sürahi Ganj suyu. Kutsal sembole doldurulabilmiş olsaydı bu, dünyada karşılaşacağı bütün sıkıntılar için çare ve deva olabilirdi. Yükünü istekle bir daha yüklendi ve tapmağa doğru koşar adım ilerledi. Kapı yüzüne kapandığında çocuğun teessür ve infialini düşünün: Tapınağın rahibi için verecek ücreti yoktu.”

 

Güney Hindistan’daki en kayda değer Vişnu tapmağı Trichino- poly’deki Sri-rangam tapınağıdır. İçinde yüzlerce Brahmanın yaşadığı birbiri içine geçmiş yedi iç avlusu vardır. Her bir alanın dört girişinin köşelerinde harikulade piramidal kuleler bulunur. Bütünün Vişnu’nun göğünü temsil ettiği kabul edilir. Büyük heykel yatık vaziyettedir ve hareket ettirilemez olduğuna inanılır elbette bu konumu açıklayan bir efsane, ile ve bunun üzerinde Om hecesi biçiminde küçük tapmak vardır. Vişnu’nun ikinci heykeli Araba şenliğindeki yürüyüşte taşınmak üzere muhafaza edilir. Heykelin tacı elmas, yakut, inci gibi değerli taşlarla kaplıdır ve diğer süsler bakımından da aynı derecede zengindir. Bunun gibi tapmaklar, bu festivallere katılan çalgıcılar ve dansçı kızla- n takımını banrıdırır.

Şimdi de Hinduların bölündüğü mezhep yahut tarikatlar hakkında kısaca bilgi verelim. Bunlar, Vişnu’ya ya da değişik bedenlenmeler altında başka tanrılara tapanlar ya da belli reformcuların öğretilerini takip edenler gibi, bir ölçüde daha önce işaret edilen çizgileri takip ederler. Dolayısıyla Vişnucu mezhepler ile başlamak gerekirse, Ramanıtjalar ya da Ramânıya’nın takipçileri, Ramanandlier, Kabir Panthileri ve çeşitli kimselerce kurulmuş başka birçok mezhepleri saymak mümkündür. Bunların hepsinin mensuplarının, büyük şenliklerde yıkandıktan sonra özel beyaz bir toprakla alınlarına boyanması gereken, hususi işaretleri vardır. Sözgelimi Ramanujalar saç diplerinden kaşlara doğru uzanan iki dikey çizgi ve burnun tepesinde diğer ikisini birbirine bağlayan bir çapraz çizgiyle ayırt edilir. Ortada kırmızı bir düşey çizgi vardır. Ayrıca Vişnu’nun belli işaretlerini temsil ettiği kabul edilen göğüs ve kollar üzerindeki kırmızı beyaz yamalar da onların ayırt edici özellikleridir. Temel nitelikteki özel inançları Vişnu’nun Brahman, yüce Varlık olduğudur. Ramanandiler karısı Sita ile birlikte Vişnu’ya Ramachandra olarak taparlar. Bu mezhebin birçok manastın ve diyar diyar dolaşan birçok müntesibi vardır, sunulan toplayıp tapmaktan ziyaret ederler, hepsi de bekarlığa yeminlidirler. Bunlar, bir inanç umdesi olarak olmasa bile, fiilen kastları göz ardı ederler. Kabir’i takip eden Kabir Panthileri tek bir Tanrı’ya inanırlar ve Hindu tanrılarının harici tapınmalarına katılma lüzumu duymazlar; fakat kuruçuları Kabir için ilahiler söylerler. Kabul etmek gerekir kİ ahlâk kuralları hayranlık uyandırıcıdır; doğruluk, dürüstlük, insancıllık ve her ne bilirse olsun öfke ve şiddetten kaçınma bunların önde gelenleridir.

 

Vişnu’nun çocuk Oopal, çoban çocuğu biçimiyle birçok tapmanı vardır. Vişnu Swami tarafından kurulup Vallabha tarafından genişletilmiş olan bu tarikat, çileciliğe zıt olarak, pahalı elbiseleri ve yeme ıçnjf- dcki serbestiliği makbul olarak görmesi bakımından kayda değerdir. Gopal’m önde gelen tapmağı Ajmır’dedir

Güney Hindistan’ın Madvaları on ikinci yüzyılda tanrı Vayu’nun bir bedenlenmesi olduğu söylenen Madhava’nın takipçileridir. Kırlı san renkte tek bir elbise giyerler, çıplak başla dolaşırlar ve omuzlarındayar hut göğüslerinde kızgın demirle kazınmış Vişnu sembolleri varğı. Bir tanrılar çokluğuna taparlar, fakat insan ruhunun Tanrısal Ruh’dan farklı olduğunu, onunla birleşse bile, tanrıda kaybolmanın imkân vücüduğunu ileri sürerler, .dolayısıyla geleneksel Hindu inancından kayda değer bir sapma gösterirler.

 

Bengal’deki Vişnu inananlarının çoğunluğu, tesiri Puri şenliklerini böyle bir yaygınlığa eriştirmiş olan Chaitanya tarafından kurulmuş olan tarikata mensupturlar. Takipçileri, daha önce de ifade edildiği gibi,-,Vişnu’nun yüce ruh ve evrendeki tek özün tecessümü, Chaıtanya’ mrida onun bir bedenlenmesi olduğuna inanırlar Baktı yahut inanca da büyük önem verirler ve beş derecesi vardır: (1) huzur, sakin tefekkür; (?) kulluk; (5) dostluk; (4) evlat saygısı; (5) nezaket. Guruya itaat dolaylı olarak da olsa önemli bir unsurdur, kültlerinde neşe ağır basan bir özelliktir. Kastları şenlik dönemlerinde bir tarafa bırakırlar. Şiva tarikatlarının ayırt edici özelliği dikey yerine yatay çizgilerdir; bu çizgilerin en ve renk farklılıkları özel tarikatları gösterir. Şivacılar büf yük bölümü itibariyle Brahmandır ve tarikatlar Vişnucularınkiler kadar yaygın ve popüler değildir. Dandiler, yahut değnekliler, vakitlerinin büyük bölümünü tefekkürle geçiren dilenciler bunlar arasındadır. Düşünme ve konuşmayı sürekli olarak baskılamalan nedeniyle çoğu kez neredeyse abdal gibi görünürler. Yogiler özel kurallarıyla bir diğer tefekkür tarikatı mensubudurlar, tefekkürün kendilerine havada uçma, büyük mesafeleri bir anda aşma, kendilerini görünmez kılma gücü vb. bahşettiğine inanırlar. Bunların çoğu günümüzde halk yığınlarının saflığından yararlanan birer hokkobaz, falcı ve gezgindirler.

 

Saktalar Saraşvati, Lakşimi, Sita, Parvati, Durga, Kail vb. gibi tanrının dişi görünümlerine tapınmaya bağlı olan tarikatları ihtiva eder. Saktalar tanrının bu görünümlerini her şeyin gizil gücü ve her türlü varlığın kaynağı olarak kabul ederler, çünkü dişil unsur olmasa onlar vücut bulamayacaklardır. Bu öğretiler esas itibariyle Tantralar denen çağdaş kitaplarda ileri sürülür. Bunlar Saktaların kutsal kitaptan olarak kabul edilir ve bazı bölümleri bakımından Puranalara büyük benzerlik gösterirler, fakat diğer bölümleri Saktaların özel törenleriyle, sihir ve büyülerle ilgilidir ve çoğu Şiva ile kansı arasındaki diyaloglar biçimindedir. Şüphesiz bü Kültlerde Hinduizmin en aşağı derecesine erişilir. Yüce Varlık üzerine yoğunlaşmış bir zihinle en kaba iştihaları tatmin etmenin mümkün olan en dindarane eylem olduğu inancıyla bedensel zevklerle ilgili en aşın fikirleri savunup yayarlar. Alkollü içkiler içmek, keza et yemek Saktaların tapınmasında önemli bir unsur teşkil eder. Tantra

metinleri ve heceleri üzerine düşünmekle elde edildiği kabul edilen güçler tasavvur edilebilen her şeye üstün gelir. Bunlarla geleceği önceden kestirmek, tanrılardan daha harikulade işler yapmak, herhangi birisine sevgi esinlemek, bitkileri yemeğe vs. dönüştürmek mümkündür. Saktiliğe İnananlar söz konusu olduğunda saflık daha da inanılmaz boyutlara ulaşır. Bununla beraber, eğitimin yayılmasıyla birlikte bu görüşler etkileyiciliğini büyük ölçüde kaybetmiştir.

 

Burada dikkatleri modem Hinduizmdeki bunun tam tersi bir olguya çekebiliriz -teistik (tanrıcı) mezhep yahut tarikatlann yaygınlaşmasına. Pencap Sihleri doğuşlarını Kabil’in on beşinci yüzyıldaki takipçisine, Lahor yakınlannda 1469’da doğmuş olan Hanak’a borçludurlar, Nanak bir guru veya manevi rehber olmuş ve takipçilerine talebeler yahut tilmizler anlamına Sihler denmiştir. Etrafındaki müslümanlardan etkilenerek kast öğretisinden ve putperestlikten uzak bir din vazetmiştir; fakat yine de bir tektanrıcı olmaktan ziyade bir tümtanrıcı (panteist) olarak kalmış, Tanrı’ya özellikle Vişnu’nun adlarından biri olan Hari ismiyle ibadet edilmesi gerektiğini vazetmiştir. Onun ölümünden sonra büyük gurular silsilesi öğretisini sürdürmüş, başlangıçta müslümanlarla dostane olan ilişkileri, daha sonra hasmane bir havaya bürünmüştür ve gurular büyük ölçüde askeri liderler Hâline gelmişlerdir. Siyasi tarihleri başka bir yerden okunmalıdır. Dördüncü guru Ramdas, Umrit- sur’da daha sonra Sihlerin karargahı olan kutsal sarnıcın yanında bir göl tapınağı yaptırmıştır. Beşinci guru Arjun, seleflerinin düsturlarından ilk Sih kutsal kitabını hazırlamıştır. Onuncu guru govinda bir ikinci kitap yahut bir ek hazırlamış, bir tür vaftiz biçimi, putlara tapmama, bir Sih durusunun dışında kimseye boyun eğmeme yemini tasarlamış ve birçok bakımdan partinin birlik, bağlarını güçlendirmiştir. Savaş bir dînî vecibe haline getirilmiştir; dovinda bir takipçiye guru denmesini reddetmiş, bir yandan da bir Sih kutsal kitabı (Granth), Sahib adıyla sürekli bir tapınma objesi ihdas etmiştir. Bundan sonra bu onların yanılmaz kılavuzu olacak, her ne sorulsa onu gösterecektir. Sihlerin kutsal kitabı özel bir yazım tarzıyla, eski Hindi şivesiyle yazılmıştır. Tanrı’nın birliğini vurgular, fakat esas itibariyle panteist fikirlere dayanır. Vişnu’nun isimlerinin çoğu yüce Tanrı’nın ismi olarak kabul edilir. Heykellere yahut figürlere tapmayı yasaklar, fakat dranth’ın kendisinin giydirilme, süslenme ve ulularına biçimi onu bir puta dönüştürecek dereceye varır. Bünyesine ineğin kutsallığı, ruhun çok sayıda yeniden bedenlenmesi, guruya tam bir itaat gibi birçok Hindu halk inanışı sızmıştır. Son yıllarda Sih inanışı kayda değer ölçüde Vişnuculuğa geri dönmüştür. Artık birçok Sih kastları kabul etmekte, Brahmanların kutsal bağlarını bağlamakta, Hindu şenliklerine ve törenlerine katılmaktadır. Patna’da Govinda için kendisinden kalan birçok şeyi ihtiva eden önemli bir tapınak vardır. Umritsur’daki tapmak Hindistan’daki en çarpıcı görüntülerden biridir; Hari ismiyle bilinen tek tanrıya adanmıştır; fakat Kutsal Kitap tarafından gözle görülür bir şekilde temsil edildiğine inanılır.

 

Modern Hlnduizm’in en önemli gelişmelerinden biri de vedalar” da bulunan teizmin yeniden canlanmasını temsil eden ve Hınstiyanlık’tan önemli ölçüde etkilenmiş olan Brahma Somaj (ya da Samac) başını çektiği dinî akımdır. Brahmo SomaJ’ın kurucusu bir Vişnu tapınıcısının oğlu ve Persçe, Arapça ve Sanskritçe eğitimi almış yüksek Brahman kastından Rammohun Roy’dur (doğumu 1774). Daha on altı yaşında putperestliğe karşı bir risale yazmıştı; ve duyduğu husumet o kadar büyüktü ki uzun süre evinden uzak kalarak Tibet’te Budizm incelemeleri yapmıştı. Daha sonra İngilizce öğrendi, İngiliz yönetimi kendisine iş verdi ve Avrupalılarla birlikte çalıştı. Babasının ölümünden sonra, gerçek Vedalar dininin saptırmaları olduğunu düşündüğü şeylere karşı husumetinde daha özgür kaldı, sutteenin, dulların kendilerini ateşe atırialarını Vedalar’ın buyurmadığına dikkat çekti. 1819’da Hıristiyanlığı tetkik ettikten sonra, “Mesih’in Buyrukları, Huzur ve Mutluluğa Kılavuz” adında bir kitap yayınladı, burada Mesih’in öğretilerinin ahlâkî ilkeler bakımından bildiği herhangi bir öğretiden daha elverişli olduğunu, akli varlıkların kullanımına daha rahat uydurulabileceğini ileri sürdü. Bununla beraber Hıristiyanların teslis öğretisine, onun öz itibariyle çok tanrıcılıkla aynı tabiata sahip olduğu gerekçesiyle şiddetle itiraz etti. Dolayısıyla vahyin herhangi bir çağa yahut ulusa özgü olmadığına inanarak, bütün dinlerin iyi bulduğu taraflarını almaya çalıştı, bütün ulusların kutsal kitaplarında doğru bulduğu her şeyi benimseme taraftan oldu;

Brahmo Somuj sonunda, ‘evrenin Yaratıcısı ve Koruyucusu olan ezeli-ebedi, araştırılamaz, bilinemez, değişmez Varlığa ibadet amacıyla* 1830’da kuruldu. Hiçbir şekil yahut suret kabul edilmeyecek, kurban sunulmayacak, başka halkların tapındığı hiçbir şeye karşı küçümsemeyle’konuşulmayacaktı. Her ne kadar kendisi kast sistemine karşı yazmış ve konuşmuş ise de, Rammohun Roy kastını terketmemiş ve Brahmanların bağından vazgeçmemişti. Toplantılarında Vedalar hâlâ okunuyor. Kitabı Mukaddes sokulmuyordu. Roy 1831’de çeşitli şikâyetlerle İngiltere’yi ziyaret etmiş, fakat iklime yenik düşerek 1‘833’de Bristoi’de ölmüştür.

 

Fiili halefi 1818’de doğan Devendra Hattı Tagore. 1839’da hakikat bilgisi cemiyetini kurmuş ve 1841’de Brahmo Somgj’a katılmıştır. Üye kabul töreninde edilmesi gereken yedi gizli yemin de dahil, 1843’de bu cemiyeti bir kilise gibi örgütlemek için bir plan ve taslak hazırlayan oydu. Üyeler, putperestlikten uzak durmadı, Tann sevgisi ve Tann indinde makbul işlerle tek bir Tanrı’ya, Yüce Yaratıcı, Koruyucu ve Yokedici’ye tapmalı temiz ve kutsal yaşam sürmeli ve günahı terk ederek affın peşinde koşmalıydılar. Kendi aralarında bir dinî lider seçtiler; ve 1847’de 767’yi bulan yeminli üyesi ve onlara bağlı çok sayıda kişiyle güçlü bir dini cemiyet oldular. 1850’de Vedaların şaşmazlığı reddedildi ve onlardan ancak hakikatle uyumlu görüşlerin benimsenmesi gerektiği kabul edildi. Vedalardan. Manu Yasalarından, Satapatha Brahmana’dan vb. onaylanmış iktibaslar yapıldı. Birliğin görüşleri Tanrı’nın, fakat asla bedenlenmemiş, esirgeyiciliği yaratıklarının üzerinde olan ve onların dualarını İşiten bir Tanrı’nın Babalığını kabul eder. Tövbe bir anrıma af mağfiret ve kurtuluş yoludur. Gerekli dîni ameller yardımseverlik, fedakârlık, tefekkür ve bilgi peşinde koşmaktan ibarettir, kutsal yerleri ziyaret ve her türlü kefaret lüzumsuzdur. Yegane kurban fedakârlık, yegane tapınak temiz kalptir. Kastlar kabul edilmez.

Bütün bu reformcu görüşlerle birlikte Hinduizmin, zımni veya aşikâr, olduğu gibi kabulü de hâlâ yaygındı; 1865’de yeni bir reformcu, Keşub Chunder Sen daha ileri görüşlerle ve aynı zamanda daha heyecanlı mizacıyla misyonunu açıklamıştı. Her türlü kast sınırlamalarını kaldırmayı arzu etmiş ve bu ciddi bir kargaşaya yol açmıştı. Bunu yeni bir kabul biçimi, kadınların kabulü ve evlilik kurallarında yapılan reformlar takip etti; fakat bu dorultuda birkaç yıl süren gayretli çalışmalardan sonra, Keşhub’un daha bir çocukken kızının Kuch Behar M ah sırmasıyla, kimi Hindu seremonilerinin yer aldığı bir törenle evlenmesini kabul etmesi büyük bir skandala yol açtı. Bununla beraber örgütü, Hindistan İleri Brahmo Somaj Birliği, neredeyse otokratik denilebilecek yönetimi altında. 8 ocak 1884’deki ölümüne kadar, büyük bir canlılık gösterdi. Şimdi Adi Somaj diye bilinen ilk topluluk Devendra Matlı Ta- göre önderliğinde varlığını sürdürmektedir; fakat zaman içerisinde bir ölçüde gerilemiş ve Hinduizme yaklaşmıştır. Keşhub müzik ve şarkı eşliğinde yürüyüşlerle birlikte dini toplantılar, eski şenliklerin, yerine yenisini ihdas etme maharetine sahipti. Keza kendisinin mezhepçiliği önlemek ve mezhepler arasındaki uyumsuzluğu çözmekle görevlendirildiğini iddia ediyordu. Tesiri hâlâ sürmekte, takipçileri kendisinin örgütün hâlâ önderi olduğunu bildirmektedir. Elbette bunun bir adım ilerisi Keşhub’un tanrılaştırılması olacaktır.

Keşhub’u kızının evliliğinden sonra terk eden grup Evrensel Somqj adıyla terk ettiklerinden daha büyük bir örgüte dönüştü. Tek bir adamın otokratik yönetimini önlemek için Presbiteryen kilisesini andıran bir yönetim benimsediler ve yönetime de sadece, özelde veya aşikâre, putperestliği ve kastları terketmiş kişilerin seçilebileceğini kararlaştırdılar. Hindistan’da bu değişik teistik teşkilatların 178’den fazla cemaate dağılmış 1500 civarında sıkı üyesi ve 8000’e yakın bağlı ve sempatizanı vardır

 

Şimdiye dek Hindular üzerinde büyük etkisi bulunan, fakat İlerlemelerinin önünde bir engel teşkil eden belli ortak görüşlerinden çok az söz ettik. Sözgelimi kadercilik Hinduların en güçlü inançlarından biridir. Bir insanın hayatının tamamı Tanrı’nın gözetimi ve denetimi altındadır ve Tanrı’nın buyruklarına karşı gelmek insan için beyhudedir. İnsanların çabalarını, özellikle hastalık söz konusu olduğunda, felç eden bu Kadere sığınıştır. Maya yahut yanılsama inancı, bu sözünü ettiğimiz türden bir başka inançtandır. Bütün insanlığın bu yanılsamanın, özelinde kendilerinin tanrıdan farklı bir şey olduklarını düşünürlerken, kurbanı olduğu söylenir. Yüce Varlık’ın yalnızlıktan sıkılıp, bir oyun veya eğlence olarak dünyayı biçimlendirdiği ve yaratıkların gerçekte öz bakımından Tanrı’yla bir olduklarını bilmemeleri nedeniyle hayatın bütün acı ve istıraplarının Maya’dan kaynaklandığı yaygın olarak ifade edilir.

 

Keza ruh göçü inancı bütün Hindistan’da yaygındır. Budacılıkta en belirgin özelliklerden biri olduğu görülecektir. Burada bu inancın temel aynrıtılarına kısaca işaret edebiliriz, ölümden sonra hayat Hindistan’da doğal olarak en önemli meseledir. İyi yanı baskın olan bir hayat cennetle ödüllendirilecek, kötü bir hayat karşılığını cehennemde bulacaktır. Uzun ya da kısa bir zaman sonra ruh iyi veya kötü amellerine göre yeryüzüne, daha yüksek yahut daha alçak bir durumda doğmak üzere geri dönecektir. Yeniden doğumlar sayıca belirsizdir ve birbiri peşisıra daha yüksek veya daha alçak ya da sürdürülen hayatın yeteri kadar iyi olması halinde ancak, daha yüksek olabilir. Tannlardan çoğunun kendi cenneti olduğuna inanılır, tapınanlarını kısa veya uzun bir süre ve Kendilerine değişik yakınlık dereceleri içinde kabul ederler. Bu ayrıca bahşeden fiil ve davranışlar çoktur: tapınmalar, törenler, kurbanlar, tapınak inşa ettirmek, Brahmanlara hediyeler vermek, guruları onurlandırmak. Yüksek ebedi mutluluk durumu münhasıran Brahmanlara mahsustur; fakat daha aşağı kastlardakiler en sonunda bir Brahman oluncaya dek İyi amellerle daha yüksek kastlarda yeniden doğabilirler.

 

Çeşitli cehennemler ve cennetler Puranalar’da ayrıntılı bir şekilde tasvir edilir. Her biri bir suç kümesi için bin tane cehennem olduğu söylenir. Sözgelimi bir obur kaynayan bir yağ kazanına atılacaktır.- yüksek kasttan birine zarar veren kimse bir domuz tarafından parçalanacaktır; bir dindar dilenciyi hakir görüp kapısından çeviren yüzüstü çamura saplanacaktır. Fakat gerek günahkârlar gerekse rahipler için bu cezalar, şayet uygun kefaretler, iyi ameller ve sunular olursa, affedilebilirler. Manu Yasalarında bedeni günahlar için bir İnsanın bir bitki yahut bir mineral olarak; dille ilgili günahlar için bir kuş veya vahşi bir hayvan olarak, düşünce ile ilgili günahlar için en aşağı insani durumda doğacağı bildirilir. Bir Brahman’ın katili bir köpek, domuz, eşek, boğa vb. olarak doğacaktır; bir rahipten bir altın çalan örümcek, yılan vs. bedeninde binlerce doğacaktır. Fakat daha sonraki kitaplar bu konuda öncekileri gölgede bırakır, nitekim Agni Purana’da “insan doğumunu kaybeden bir kişinin daha aşağı yaratıklar arasında 8.000.000 doğumdan geçtikten sonra yer yüzüne tekrar bir İnsan olarak doğabileceği bildirilir. Bunlardan 2.100.000’inde yaratıkların taş, kaya, ağaç gibi hareketsiz bölümlerinde; 900.000’i su canlıları arasında; 1.000.000’u böcekler, kurtçuklar vb. arasında; 1.000.000’u kuşlar ve 5.000.0ÖÖ’u vahşi hayvanlar arasında geçecektir. Ve yükselen bir çizgi içerisinde, eğer fiileri ve işleri uygun olursa 400.000 yaşam aşağı kasttan insanlar ve 100’ü de Brahmanlar arasında yaşayacak ve bundan sonra Brahma’da yok oluş durumuna ulaşabilecektir.”

Bu tür görüşlerin yanında, ölüm ve ölümün yaklaşmasının gelecek hayattaki iyilikleri elde etme ya da cezalardan kurtulma çabası için ve haline getirilmesi elbette şaşırtıcı değildir. Ganj’ın ya da kutsal bir dirin yakınlarında ölmedikçe ya da cesedi Ganjın kenarında yahut herhalde bir su kenarında yakılmadıkça ve küllerinin bir kısmı olsun üzerine savrulmadıkça, Hindu’ya ölümden sonra ruhunun sefalet ° perişanlık içinde başıboş dolaşacağı öğretilir. Bu durum nehir kelarlarında ölüme yatma geleneğine hayat vermiştir, nehir kenarlarında ölmek için yapılmış uzun merdiven sıraları ve ghat denen çirkin yapılar görülür. Bu şekilde ölmenin yararlarının o kadar büyük olduğuna İnanılır ki, yakın akrabalar çoğu kez onları korkunç sıcak altın- da yakın tehlikeyle karşı karşıya bırakıp kendi hallerine terk etmenin en büyük incelik olduğuna inanırlar. Hastalık ölümcül olmadığı halde birçok hayat bu şeklide kurban edilir; bunun için yerli doktorların sözü «■terlidir, hemen ardından hasta evde ölmesin diye büyük bir koşuşmaca başlar. Manzara bütünü itibariyle gerçekten çirkin ve ürpertiridir. ölümden birkaç dakika önce nehir kenarına indirilmesi beklenir ve kimi zaman nehirde, az ya da çok, boğularak ölür. Şüphesiz bazı durumlarda zehir kullanıldığı da olur. Yerli bir yazar şunları bildirmektedir; «Ölü yakma yerlerinde (ghat) ölmek üzere olan birinin bakım ve gözetimine bırakıldığı kişiler bu görevlerinden çabuk bıkarlar (buraya hiçbir kadın yanaştırılmaz); ve onu rahat ettirmek için çalışacakları yerde, bunların suni araçlara başvurdukları bilinmektedir. (Takdis için) suya daldırma boğmanın bir başka adıdır.” Kimileri hayata o kadar bağlıdır İri bazı durumlarda dokuz on daldırmadan sonra bile hayatta kalırlar ve o zaman tekrar eve getirilirler; fakat sonraki hayatlarına iyi gözle bakılmaz.

 

Ölünün yakılması ölümden hemen sonra gerçekleşir. “Ceset rahat döşeğinden alınıp birkaç yüz metre uzaklıktaki ölü yakılma yerine götürülür ve yığın için hazırlıklar süratle yapılır. Daha sonra cesedin üzeri yeni bir kumaş parçasıyla örtülür ve yığının üzerine yerleştirilir; yığının üst ve alt kısımları odun ve çalı demetlerinden oluşur ve kokuyu gidermek için biraz sandal ağacı ve reçine atılır. Manipora Brahman, bir paıya duaları okur ve oğul ya da en yakın akraba, eski elbiselerini kötü ruhları uzaklaştırması için bir ucuna demir bir anahtarın bağlandığı yeni beyaz elbiselerle değiştirerek yığını ateşe verir. Küllere dönüşen cesedin yanmayan kısımları nehre atılır. Yığının üzerine birkaç sürahi kutsal su döktükten sonra erkek oğul nehirde yıkanır ve dostlarıyla birlikte eve döner.” Daha sonra evde kadınlar feryad figanın birbirine karıştığı bir yas töreni başlatırlar. Çoğu kez aileler cesedi bütünüyle yakıp tüketecek kadar odun satan alamazlar ve cesedin kalanı çakallara ye akbabalara terkedilir. Elbette Brahmanlar burada zikredilenden daha ayrıntılı cenaze törenleri düzenlerler ölünün yakılmasından sonra sıra Shradda ya da ölünün yararına yapılan törenlere gelir; bunlar diğerine nisbetle daha masrafsız ya da savurganca yapılan harcamalar için vesile olabilir, ölümün otuzuncu gününde ölenin ve atalarının ruhlarına yiyecek, şekerlemeler vb. sunulur ve Brahmanlar ve diğer kastlardan birçok insan davet edilir. Bu törenler daha önce Çinlilerin ayrıntılanyla tasvir edilmiş olan atalara tapınmasına oldukça benzerdir ve ata ruhlarına bu saygının ne Kadar güçlü bir etken olduğu dualardan birinde görür: “Ailemde ateşle yakılmış olanlar ya da henüz yakılmamış olup yaşayanlar sunulmuş olan yiyeceklerle doysunlar ve hoşnut olup yüce yola koyulsunlar Anası baba sı, yakını akrabası, yemeği bakımı olmayanlar sunulmuş olan bu yiyeceklerden hoşnut olsunlar ve onun gibi kutlu ülkeye ulaşırlar.” Yiyeceğin bir kısmı, kendileri İçin hazırlanmış olanlara ulaşması için ateşe atılır. Brahmanlar ölümü takibeden yıl içinde bu törenleri sık sık yinelerler. daha sonraları ise yılda bir kez düzenlerler. Ancak bir oğul veya yakın erkek akraba bunları yerine getirmeye mezundur; fakat eğer erkekler ihmal eder veya savsaklarlarsa bu vecibeyi diğer akrabalar yerine getirebilir. Puranalar ve diğer kutsal kitaplarda Shradda törenlerini kurallarına uygun olarak yerine getirenlere, bütün günahlarının affedileceği de dahil büyük vaadlerde bulunulur. Bu denli dindar bir ulusta her türlü meselede olduğu gibi buradaki ayrıntılar da verilemeyecek kadar uzundur.

Hinduların dini fikirlerinin ahlâki durumları üzerindeki tesiri hakkında ne söylenebilir? Birçok yazar bunun kadınların konumlarıyla yakınları irtibatlı olduğu hususunda hemfikirdir Kadınların vazifeleriyle ilgili bir Hindu kitabından bir alıntı: “Koca karının dini, karının biricik işi, her şeyidir. Kan kocasını Brahma gibi düşünmelidir. Karının haccı kocasının ayağının altıdır.. Bir kocanın emri Vedaların buyruktan kadar bağayladır. İffetli bir kadın için kocası tanrıdan farksızdır. Kocası memnun kaldığında Brahma da hoşnut olur. Koca karının gurusudur, onun şerefi, haysiyeti, mutluluğunun bahşedicisidir, talihin, cennetin, keder ve günahtan kurtuluşunun vesilesidir.”

 

Hindu kadınlar dualar edip kutsal yerleri ziyaret ederek, oruç tutup pahalı sunular sunarak erkek çocuklara sahip olmayı dilerler, çünkü Shradda törenlerini gerektiği gibi düzenleyerek atalarını ölümden sonraki isbraplarından onlar kurtaracaklardır. Bir kızın bütün ibadetleri iyi bir koca bulup erkek çocuklara sahip olma amacına yönelir, burada bu törenlerin ayrıntılarına giremeyiz, keza çocuk yaşta evlendirilen kızların ve yüksek kastlardaki çok evliliklerin yol açtığı neticelerin, dini bakımdan oldukça önemli olan evlenme törenlerinin ayrıntıları üzerinde duramayız.

 

Daha yoksul tabakalarda kadınlar kayda değer bir özgürlüğe sahiptir, fakat daha zengin sınıflarda bir kadın, sadece kocasının değil, fakat ailedeki bütün yaşlı kadınların da hizmetçisidir. Her zaman kocasının erkek kardeşlerinin huzurunda ziyaret edilmeli, gün boyu kocasıyla konuşmamalı, onunla yemek yememelidir. Bu şartlar altında bir kadın çoğu kez kocasının ve haremdeki yaşlı kadınların istismar konusudur.

 

Buna rağmen bir Hindu kadının hayatı çocuksuz bir dulun hayatıyla karşılaştırılamayacak kadar iyidir. Sadık bir kadının uzun süre kocasının yakıldığı yığma kendisini atarak kurban etmesi (suttee) beklenir, bunu yapıp yapmamasına göre alkışlanır veya kınanır. Geçmişte birçok dul, yemin etlikleri şeyi gerçekleştirmedeki cesaretsizlikleri bedeniyle, kendilerini sürükletip zorla ateşe attırmaktaydı. Bununla beraber çoğu durumda dullar kendilerini sessizce ve hiçbir duygu belirtisi göstermeksizin, ne bir çığlık ne bir ıstırap ifadesiyle, ateşe atmaktadırlar. Yaptıklarının tanrıların ve ölen kocalarının hoşlarına gittiğinden hiçbir şüpheleri yoktur. 1830’da suttee ingiliz yönetimi altındaki eyaletlerde yasaklandı, fakat diğer eyaletlerin bazılarında uygulama hâlâ devam etmektedir. Mr. Wilkins işittiği son hadisenin 1880’de cereyan ettiğini bildirmektedir.

 

Suttee karşılaşılan olağanüstü güçlük, kocadan öldükten sonra dulların, özellikle çocuksuz ve tekrar evlenmeleri yasak olan ve ağın İşlere koşulup evdeki yaşlı kadınların aşağılamalarına hedef olan dulların maruz kaldıktan davranış ve muamelelerle açıklanır. Paylarına düşen günde bir öğün yemek, ayda iki gün oruçtur, her türlü zevk ve eğlenceden mahrumdurlar. Birçok durumda bir dulun çektikleri o dereceye varır ki ölümü seve seve tercih eder. Şüphesiz yaşlı dullar kendi haklarını diğerlerine göre daha fazla koruyabilirler ve zamanla etki ve nüfuz da elde edebilirler. Fakat Hindistan’daki dini ve içtimai meselenin büyük bölümünün anahtarının kadınların durumu ve eğitimiyle yakından İrtibatlı olduğunu göstermek için yeteri kadar söz söylenmiştir. Varlıklı sınıfların eğitimiyle ve haremlerin Avrupalı hanımlara ve hanım doktorlara kısmen açılmasıyla belli bir İlerleme kaydedilmiştir.

 

Hindu sistemi insanların Kalblerinde ve hayatlarında bir düzelme olmaksızın iyiliklere de kötülüklere de kapı aralayabilecek bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla hırsızlık, yalan, dolandırıcılık, kalpazanlık, yalan yere yemin, iyilik bilmezlik, kindarlık, gaddarlık ve ahlaksızlık gibi dinle diyanetle bağdaştırılamayacak durumların yaygın olması şaşırtıcı değildir. Mr. Wilkins şunlan bildirmektedir: “Kitapları en yüksek ve en soylu düsturlardan kimisini ihtiva etmesine karşın, tanrılarının bedenlendiklerinde bu güzel ahlak derslerini görmezden gelir şekilde tasvir edildiklerini hatırladığımda, Hindularla ahlaken gerçekte nasılsalar o halleriyle karşılaşmak beni şaşırtmaz. Bir Hindu’nun öfkesi tahrik edildiğin- de doğruluk, haysiyet, dürüstlük bütün bunların hepsi unutulur ve bir hasma zarar vermek için kullanılmadık araç bırakılmaz. ‘Halim selim Hindu’ tabiri tam bir İronidir; fiziken karşı koyamadıkları için baskı ve zulme boyun eğmektedirler. Başkalarından intikamlarını almak veya onlara karşı koymak için fırsat verilmesi yeterlidir, yer yüzündeki herhangi bir insan topuluğu kadar kindar olabileceklerini göstereceklerdir. Doğru, bıçak ya da hançer kullanmazlar, fakat zehir tam onlara göredir ve kimi zaman daha da kötüsü, kendi yalancı dillerinin zehiridir bu.” Bununla beraber Hindularda kardeşlerin birbirlerine ve çocukların ana babalarına karşı sevgi ve saygılarını, hediyeler biçiminde yardımseverlik. büyük sabır, çalışkanlık, yaratıcılık gibi niteliklerini teslim etmeliyiz. Bu unsurlardan ve büyük entelektüel güçlerinden iyilikçe güçlü, karakterce soylu bir ulusun doğacağına güvenebiliriz.

YAZIYI İNDİR