Yayılmacı bir din olarak Budacılık sadece İslam ve Hıristiyanlıkla mukayese edilebilir. Başka hiçbir din kendi asli yurdunun dışında değişik insan toplulukları üzerinde bu denli hâkim olmamıştır; keza başka hiçbir din bu denli barışçı bir şekilde yayılma göstermemiştir. Geleneksel Hindu dini kendi iddiasına göre, her ne kadar bünyesine birçok yerli unsurları dahil etmede büyük bir güç göstermiş ise de, kendisini Hindularla sınırlamıştır. Budacılık, İslam ve Hıristiyanlık onları kabul eden bütün insanları kucaklar; ve onların takipçileri inançlarının gücünü misyonerlik çabalarıyla kanıtlamışlardır.

 

Sir Monier Williams, Budacılık üzerine son çalışmasında, Budacılığın incelenmesi icap eden yönlerinin büyük çeşitliliğini gayet güzel anlatmaktadır. Çeşitli ülkelerde ve dönemlerde, “öğretisi hem müsbet hem menfi, hem agnostik hem de gnostik niteliklere bürünmüştür. Yer yer tanrı-tanımazlıktan tanrıcılığa, çok tanrıcılığa ve spiritüalizme geçişler göstermiştir. Bir yanından bakıldığında safı kötümserliktir, bir başka bakımdan, saf insan severliktir, bir başkasından bir manastır komünizmi, bir diğer veçhesiyle yüksek ahlâktır; bir başka bakımdansa bir boş inançlar halitası, basit bir şeytan bilim, ruh çağırıcılık, büyücülük, putperstlik ve fetişizmdir. Şu ya da bu biçimiyle neredeyse her dinle bağdaştırılabilir ve hemen her inanıştan bir şeyler kucaklayabilir.”

Gautama’nın ölümü ardından Rajagriha’da düzenlenmiş olan birinci ruhani mecliste, Aydınlanmış Kişinin öğretileri üç ana bölümde, yani Sutralar, yahut Sultalar, yani Buda’nın talebelerine sözleri; Vinaya, yahut Tarikat kuralları ve Dharma veya öğreti; hepsi birlikte Tripltalaı’ı yani üç sepet veya toplamaları oluşturur. Yüz yıl sonra, Vesali’de bir ikinci ruhani meclis toplandı, ortaya çıkmış olan muafiyetler sistemini kaldırdı, Budacılığın iki büyük kola ayrılmasına yol açtı, bu bölünme on sekiz kadar mezhebin doğmasıyla neticelendi. Fakat bu çekişme ve ihtilaflar Budacılığın Kuzey Hindistan’da yayılmasını durdurmadı. Yaklaşık olarak i.ö. üçüncü yüzyılın ortasında, Magadha yahut Behar kralı Asoka, krallığın kurucusu ve Büyük İskender ve Seleukos ile münasebetiyle tanınan Chandragupta’nın (Örekçe Sondrokottos) torunu, Budacılığın bir tür ikinci kurucusu oldu. O kadar çok manastır kurdu ki, krallığı Manastırlar Ülkesi (Vihara yahut Behar) adını aldı. Asoka Budacılığı devlet dini haline getirdi ve i.ö. 244’de Patna’da, Budacı öğretileri ve din kuralları manzumesini gözden geçirip düzeltmeler yapan üçüncü ruhani meclisi topladı. Asoka bunun ardından misyonerler göndererek Tarikatın yayılması için birçok şey yaptı; Hindistan’ın büyük bölümünde ilkeleri taş yahut sütunların üzerine ve mağara duvarlarına kazıtarak, öğrenilip bellenilmelerini sağladı. Bunların bir bölümü günümüzde hâlâ mevcuttur. Budacıların kutsal metinlerinin tesiri altında aldığı biçim döneminin ve ülkenin diyalekti içinde Seylan’da, şimdilerde Pali dili diye bilinen lisanda muhafaza edilmiş olan el yazmalarının temelini oluşturdu. Asoka her bakımdan dindar monarkların en aydınlanmışlarından biri olduğunu gösterdi; ve görüşlerini hiçbir surette zorla kabul ettirme yoluna gitmedi. Misyonerlerini ayrım gözetmeksizin inanmayan her sınıftan insanların aralarına katılmaya ve “daha iyi şeyler öğretmeye” yönlendirmişti. Buyruktan arasında şunlar kayda değerdir; yemek veya kurban etmek amacıyla hayvanların öldürülmemesi, mutluluğun ve huzurun erdemde aranması, bu dünyanın geçici ihtişamının bundan sonraki dünyanın ödülüyle kıyaslanmaması, Budacı öğretinin ve erdemin başkalarına öğretilmesinin en büyük iyilikseverlik ve hediye olduğu ilkesinin belletilip yaygınlaştırılması, insanlara ve hayvanlara tıbbi yardım tedariki, ahlâk bekçilerinin tayini vb.

 

Asoka’nın döneminden itibaren Budacılığın çeşitli ulusal biçimlere bölündüğünü söyleyebiliriz; bu dönemden itibaren konuyu ancak ya mukayeseli yöntemle ya da her bir ana kolun gelişmesine izafeten ele almak mümkündür. Konu için ayırdığımız yer her birini ancak kısaca ele almamıza izin verecektir. Keşmir’den kuzey batı Hindistan’ın büyük bölümüne egemen olan Kanishka döneminde, i.s. birinci yüzyılda toplanan dördüncü büyük ruhani meclis Budacılık üzerine, Tibet kutsal metinlerinin temeli olmuş olan üç yorum hazırladı. Bu meclis Budacılığın Hindistan’da yaygın ve sağlam bir şekilde yerleştiğini ve hiç olmazsa i.s. 800’e kadar burada egemenliğini yaygın şekilde sürdürdüğünü göstermektedir. Bununla beraber Brahman dininin hiçbir zaman tamamen bastırılamadığı da bir vakıadır; esasen Budacı fikirlerin çoğunu zaman içerisinde yavaş yavaş hazmederek, bu özümseme ameliyesi bittikten sonra, tamamen onun yerini almaya hazırlandığı söylenebilir, l.S. beşinci yüzyılın başında Hindistan’ı ziyaret eden Çinli bir Budacı, Fahien, Budacı keşişlerin ve Brahman rahiplerin birbirlerine eşit saygı gördüklerini ve Budacıların ibadethaneleriyle Hinduların tapınaklarının yanyana olduklarına tanık olmuştu. i.s. yedinci yüzyılda, her ne kadar Hindistan’da hâlâ güçlü Budacı monarklar ve devletler var idiyse de, Hindular sayıca Budacıları geçmişti. Bu dönemde, 634’de Ganj’da bir diğer büyük meclis toplamış olan Siladitya büyük-hami kral olarak görünür; fakat Brahmanizmin ilerlemesi bu mecliste Budacılar ile Brahmanlar arasında cereyan etmiş olan tartışmalardan ve bir Buda heykelinin açılış törenini takip eden günlerde güneş tanrısı ve Şiva’ya tapınılmasından rahatlıkla anlaşılabilir. Buda’nın takipçileri arasındaki ihtilaf yahut görüş farklılıkları Kuzey ve Güney Yasalarının veya yasanın büyük ya da küçük “Araçları”nın savunuculan arasında meydana gelmiş olan tartışmalarda da görülür. Siladitya her beş yılda hâzinesinden ve değerli taşlarından halka dağıtmasıyla ve hemen ardından üzerine bir dilenci kıyafetini geçirip, Buda’nın Büyük Feragatini kutlamasıyla da kayda değerdir. Ayrıca Gaya yakınlarında, söylenilene göre on bin Budacı keşiş ve keşiş namzedinin çalışmalarını ve ibadetlerini yerine getirdikleri büyük Halunda manastırını desteklemişti; fakat Gaya zaten geleneksel Hindu dininin büyük bir merkezi olmuştu. Yedinci yüzyılda Çin’den kalkıp Hindistan’ı ziyaret etmiş olan Huen-Siang, her ne kadar Budacılık Güney Hindistan’da hâlâ gelişme göstermekteyse de, Brahman dininin zemini yeniden ele geçirmiş olduğunu görmüştü. Daha önce anlatıldığı gibi Hindu reformculardan bazılarının baskı ve tazyikiyle karşılaşıyordu. On birinci yüzyılda Orissa ve Keşmir’de nisbeten hâlâ güçlüydü ve Magadha on ikinci yüzyılın sonunda Müslümanların fetihlerine kadar Budacı hüviyetini korudu. Bundan sonra Hindistan’da Bu- dacılığın kökünün Fiilen kuruduğu söylenebilir.

Peki neden böyle olmuştur? Daha önce işaret etmiş olduğumuz gibi, bunun nedeni kısmen, geleneksel Hindu dininin Budacılığın öğretilerinden kendilerine yakın bulduğunu benimseyip, kendi inanç ve törenlerinin daha güçlü ve halk arasında daha yaygın olan unsurlarıyla kaynaştırmasıydı.

Buna mukabil Budacılık da hiçbir zaman Brahman dinini yok etmek gibi bir çaba içerisinde olmamıştır; böyle bir şey onun ilkelerine ters düşerdi; ve duyguları dizginleme ve sonunda büsbütün yok etme anlayışı herhangi etkin muhalefeti bastırmaya uygun değildi. Bundan başka Budacı keşişlerin riayet ettikleri evlenme yasağı insan doğasının büyük dürtülerinden birine aykırı düşmekteydi; ayrıca klasik teoloji kalıplan içerisinde Tanrı’nın mevcudiyeti ile ilgilenmemeleri, vahyi reddetmeleri, dua ve ibadetin ve dolayısıyla rahiplik müessesesinin etkinliğini kabul etmemelerini de bu nedenler arasında kabul etmeliyiz. Keza ve belki de daha önemlisi, Budacılığın keşişlerin dışındaki bağlılar ve sempatizanlar için yapacak çok az şey bırakmış olmasıydı. Hakiki anlamda Budacılar sadece keşiş (bhıkkhu) olmuş olanlardı; dışarıda kalan cemaat tanımlanmamıştı; bunlara kalan neredeyse yegane ayrıcalık keşişleri beklemek ve yedirip içirmekten ibaretti; dolayısıyla halktan insanların önemli bir rol oynadığı, içinde kendileri için en özel amaçları ve en hayati çıkartan buldukları Vişnuculuk ve Şivacılık Hindistan’daki halk kitlelerinin duygu ve bağlılıkları üzerinde yeniden egemenlik kurmakta zorluk çekmedi.

 

Günümüzde özgün haliyle Budacılığın en yakın benzeri Seylan, Burma ve Siyam’da bulunacaktır. Bu ülkeler, önceki bölümlerde verildiği haliyle kutsal metinlerdeki yasaya bağlıdırlar, buna Kuzeydeki Budacılar tarafından biraz da istihfafla “Küçük Araç” (tlinayana ya da “Küçük Taşıyıcı”) denilir. Kral Asoka’nın oğlu Mahinda Budacılığın Seylan’daki büyük havarisiydi; ve şimdi bunun iki bin yıldan uzun bir tarihi vardır. Külliyat beşinci yüzyılda Buddaghosa tarafından önce Sri Lanka (eskiden Seylan) diline, akabinden Pali diline tercüme edildi ve o dönemden itibaren metinler, Asoka’nın döneminin dilinden pek farklı olmayan Pali dilinde fiilen değişmeksizin kaldı. Çok sonraları modem Sri Lanka diline çevrilip uzun uzadıya yorumlandılar.

Kanishka tarafından toplanan ruhani meclis Kuzey Yasasının, yahut bilinen adıyla Sanskritçe yazılmış “Büyük Araç’ın (Mahayana) başlangıç noktasıdır. Bu kutsal metinlerin dokuz temel kitabı vardır, bunların en bilineni “gerçek Yasanın Lotusu” ve “Buda’nın Efsanevi Hayatı”dır. Bu metinlerin tamamı Tibetçe’ye çevrildi; ve üzerlerine sayısız yorum yazıldı. Nepal, Tibet, Çin, Mançurya, Moğolistan ve Japon Budacılığı bu “Büyük Araç”a dayanır; fakat bunların hepsi de yekdiğerinden önemli ölçüde ayrılık gösterirler. Yeryüzünün nüfus bakımından bu kadar büyük ve bu kadar kalabalık bir bölgesi üzerinde yayıldığından Budacılık diğer bütün dinlerden daha fazla sayıda bağlısı olan din diye tarif edilir ve zaman zaman beş yüz milyondan fazla (on dokuzuncu asrın son çeyreği itibariyle) bağlısının olduğuna inanılır. Fakat, ismen en çok sayıda bağlısının bulunduğu Çin’de, nüfusun büyük bölümünün aynı derecede veya ayrım gözetmeksizin Konfüçyüsçülük, Taoculuk ve Budacılığı kabul ettiğini hatırlayacak olursak böyle bir hesaplamada yapılan hata açığa çıkar; ve Konfüçyüsçülük ve Taoculuk ile ilgili bölümlerimizin incelenmesi Çinlilerin üzerinde Konfüçyüsçülüğün, ata kültünün ve Taoculuğun değişik biçimlerinin ne kadar derin bir etkisinin olduğunu gösterecektir. Şayet dinlerinden birini dışarıda bırakmaya zorlansalar, neredeyse kesin bir şekilde söylemek mümkün, dışlanan Budacılık olacaktır. Çin nüfusunun üçte birini Budacı olarak kabul etmek ne kadar doğru olur, bunu kestiremeyiz. Keza Şintoculuğun da Japonya’da baskın olduğunu gördük, ama şunu da hatırdan çıkarmamak gerekir, bu insanların çoğu aynı zamanda Budacılığa da genel bir bağlılık duyarlar.

Esas itibariyle Budacılık bir bağlılık ölçütü vazetmez; çünkü hakiki Budacılar keşişlerden ibarettir. Sir Monier Williams Budacıların sayısını yüz milyon civarında hesaplamaktadır; Çin’deki tecrübeli Amerikan misyoneri Dr. Happer Çin’de hakiki manada Buda’ya inanaların sayısının yirmi milyon, bütün Asya’da toplam yetmiş beş milyon kadar olduğunu bildirmektedir. Fakat bir dinin, hele hele Budacılık gibi bir dinin bağlılarının sayısını hesaplamaya çalışmak ziyadesiyle kuşkulu bir şeydir. Dünyadaki dört büyük dinden biri olduğuna şüphe yoktur.

 

Karmaşık örgütlenmesi, şatafatlı manastırları, heykellere tapma ve tanrılaştırmaları, önemli ölçüdeki ayin ve törenleriyle çağdaş Budacılık ile daha önce ana hatlarıyla gösterdiğimiz ilk dönem Budacılığın basitliğinin arasındaki zıtlık gerçekten büyüktür. Kuşkusuz bu, dünyanın dört bir tarafında ve neredeyse bütün dinlerden değişik halk gruplarının dürtü ve arzularına intibak süreci içerisinde zamanla meydana gelmiştir, buna kusursuz insan olarak Gautama’nın etrafında gelişmiş olan saygı halesini de ilave etmeliyiz; ve anlaşıldığı kadarıyla daha başından itibaren ondan arta kalan şeylere büyük önem verilmiştir. Fakat heykellerinin genel kullanıma girmesi yine oldukça erkendir. Seylan’da bunlara, eş ya da benzer anlamına “Pilamas” denir. Bunların adedi i.s. üç, dört ve beşinci yüzyıllarda iyice çoğalmıştı, kimisinin yüksekliği altı metreyi aşkındı ve değerli taşlarla süsleniyordu. “Heykellerin konulduğu viharalar (manastır)” diyor Spence Hardy, “genellikle Seylan’da kalıcı binalardır, hatta rahiplerin barınakları derme çatma ve geçici olduğunda bile böyledir, duvarları sıvalı çatılan kiremitle kaplıdır.” Girişin yanında çoğu durumda in reievo dört figür görülür, bunlar tapınağın koruyucularını temsil ederler. Kutsal yerin etrafında genellikle, resim ve heykellerin bulunduğu dar bir oda bulunur; fakat birçok durumda burası karanlıktır. Giriş kapısının karşısında bir manzaranın koruduğu bir başka kapı daha vardır, bu çekildiğinde, üzerine çiçeklerin yerleştirildiği bir masa yahut sunak ile birlikte, bölümün neredeyse tamamını Kaplayan bir Buda heykeli görülür. Greklerin tapınakları gibi duvarlar resimlerle kaplıdır; Seylan’da hali hazırda benimsenmiş üslup genel görünümü itibariyle büyük nispette Mısır mezarları ve tapınaklarında görülene benzer. Öykü genellikle Buda’nın hayatından bazı Kesitleri ya da Bodhi-satva (geleceğin Budası, Sanskritçe Boddhisattva, Pali dilinde Bodhisatta) olarak geçirdiği muhtelif doğumlan gösterir. Viharalar genellikle büyük Kayalar üzerine veya romantik manzaraların ortasına yapılır. Etraftaki avluya genellikle çiçekli ağaçlar dikilir. En ünlü viharalardan bazıları kısmen doğal, kısmen insan eliyle oyularak genişletilmiş mağaralardır. Buda heykelleri bazı durumlarda sırtüstü, bazı durumlarda dik veya oturur konumdadır, ya tefekkür halindedir ya da yukarıya kalkık eliyle insanlara düstur ve ilkelerini öğretmektedir. Kolombo yakınlarında Cotta’da sırtüstü yatırı konumdaki bir Buda heykelinin uzunluğu yaklaşık on üç metredir. Sunağın üzerinde çiçeklere ilave olarak, çoğu kez mermer ya da metalden küçük heykelcikler bulunur. Heykellerin biçiminde, her ulus Kendi güzellik anlayışını ve üsubunu benimsemiş görünür, Seylan’da görülenler adanın şekli şemali düzgün yerlisine benzerken, Çin’dekiler bir Hindu tarafından tanrısal olarak Kabul edilecek şişman bir insan görünümündedir. Siyam’da yapılmış heykeller daha fazla inceltilmişlerdir ve çileci yahut münzevi tasavvurumuzla daha fazla bağdaşır.

 

Damballa’daki mağara tapınağı en kusursuz olanlardan biridir. Bölmelerinden birinde sırtüstü yatık vaziyette, yekpare kaya yaklaşık on beş metre uzunluğunda devasa bir Buda heykeli bulunur; ayak ucunda bir hizmetçi ve yüzünün karşısına gelen yerde bir Vişnu heykeli vardır; onun tapınağın inşasına yardım ettiği kabul edilir; bir başkası elliden fazla Buda heykeli ve Vişnu, Hatha vb. gibi muhtelif Brahmanik devaların figürlerini ihtiva eder. Bu viharada güzel görünümlü bir dagoba, neredeyse çatıya dokunacak kule tepesi vardır. Tapınağın içerisi bütünüyle kaya, duvar ve heykeller başta san olmak üzere parlak renklere boyanmıştır. Seylan’daki bu ve diğer mağara tapmaklar, bunların hep aynı dürtüyle ve Ajunta ve Ellora’dakilerle aynı sanat çığırı içerisinde yapıldıklarını göstermektedir. Seylan’da yakın zamanlarda zikre değer önemde bir vihara yapılmamıştır.

 

Bir viharaya girerken halktan insanlar Buda’nın heykelinin önünde birbirine dokunan avuç içleri ve alınlara temas eden başparmaklarla vücutlarını öne eğerler ya da kendilerini yere bırakırlar. Akabinden sığınmayla ilgili üç kalıp sözü tekrarlar ya da on yükümlülükten belli sayıdakini üstlenirler. Daha sonra sunağın üzerine birkaç çiçek, biraz pirinç bırakılır ve bir kâseye birkaç bakır para atılır. Kullanılan bir dua biçimi yoktur, görünüşe göre bir lütuf ve iyiliğin elde edilmesi arzusu ile işin tabiatı ve geleneğin icabı olan tapınmayla ilgili bir hissiyata tesadüf edilmez. Seylan’da koruma için Buda, Öğreti  (dharma) ve Tarikata (sangha) neredeyse birbirine eşit derece yakarılır. Buda’nın koruması kutsal metinlere kulak verilerek ya da düsturlara riayet edilerek elde edilir, böylelikle kusur ve kabahatlerin kötü neticelerinin önüne geçilir. Tarikatın koruması küçük bir hediye yahut bağışla elde edilir. Bu üçünün koruması müteakip hayatların korkusunu, zihinsel korkuları, bedeni acılan ve dört cehennemin acı ve sefaletini siler süpürür. Buda bir dagobanın yahut kutsal bir yerin yanında olup da ibadetten imtina edenleri ya da bir Buda heykelini görüp de elbiselerine sarılanları vb. korumaz. Öğreti, kutsal metinler okunduğunda davetli olup da dinlemeyi reddedenleri yahut kayıtsızca dinleyenleri veya düsturlara riayet etmeyenleri korumaz. Tarikat, izinsiz olarak bir rahibin yakınında oturan veya düsturları yetkisi olmadığı halde okuyanları, yahut bir rahiple tartışanları, bir rahibe yakın olup da omuzlarını bir şemsiye ile kapatanları, herhangi bir araçla bir rahibin yanından geçerken ayağa kalkmayanları korumaz. Birçok önemli efsane bu ifadelerin önemini tasdik eder.

Gautama’nın altında kutsal bilgiye eriştiği Bo ağacına (Pipul, yahut kutsal incir ağacı) tapınma şüphesiz oldukça eskidir ve Seylan’da çoğu viharanın avlusunda bir tane vardır, adaya i.ö. dördüncü yüzyılda getirildiği söylenir. Genellikle altına Kandya şeflerinin ve rahiplerin küllerinin konulduğu höyüğün üzerine dikilir.

Bundan sonra üzerinde durulması gereken “dagoba”dır, fakat bu sözcük “pagoda”‘ olarak bir başka kılıkta ortaya çıkar; sözcüğün kökeni, kemikli kalıntı anlamına “da” ve döl yolu anlamına “geba’dan türer ve kemikli bir kalıntıya ait tapmak demektir. Bir kalıntı anlamına “tope” veya bir başka formuyla, “stupa” da aynı binalar için kullanılır. Bunlar yuvarlak bir kaide üzerine oturan taş binalardır, yerine göre doğal ya da suni yükseltiler üzerine inşa edilir, zirvesi bir yarım kubbeyle örtülür; daha eski dönemlerde ise sivri kule tepeleriyle son bulurdu. Seylan, Anuradhapura’daki büyük dagobalardan birinin ilk haliyle yüksekliği 124 metreyi buluyormuş, fakat şimdiki haliyle 70 metreden fazla değildir; bir diğeri 96 metre yüksekliğindeymiş, fakat şimdiki haliyle 82 metreden fazla değildir. Hepsi tuğladandır ve saf beyaz ve yüksek parlaklık niteliğine sahip bir tür kireç karışımıyla kaplıdır ve eğer kusursuz ise bina billur bir kubbeyi andırır. Bu dagobalar yakın zamanlarda muhtelif dönemlerde açıldı. Seylan’da 1820’de açılanı, içeride tuğla işi küçük bir dörtgen bölme barındırmaktaydı. Merkezde, zirvenin tam altında, içinde küçük bir kemik parçası bulunan örtülü oyuk bir taş vazo, ince altın levha parçalan, birkaç yüzük, İnci ve boncuk, balçıktan birkaç kutsa) naga yahut yılanların heykelciği ve iki lamba vardı. Bu tür kalıntıların ya Buda’nın kendisine ya da Budacı azizlere ait olduğu kabul edilir ve bunların yüceliği ve kutsallığı ile ilgili birçok mucizeler anlatılır. Buda’ya ait günümüze ulaşmış en ünlü kalıntı Seylan’dadır, bu dalada adıyla bilinen, dört keskin dişten biri (soldaki), beş cm. uzunluğunda (bir insan dişi için çok uzun) rengi bozulmuş bir fildişi parçasıdır. Bu zil yahut çan biçimli, her biri kilitli, anahtarı özel bir görevli tarafından korunan, içiçe geçmiş dokuz altın ve mücevher işlemeli kasalar içerisine kapatılmış olarak, Kandya krallarının eski sarayına bitişik viharada, küçük bir odada muhafaza edilir. Giriş koridorunun duvarları üzerinde Budacılığın sekiz temel cehenneminin renkli freskoları vardır. Kötülük yapanlar burada akkor hale gelmiş maşalarla parçalara ayrılmış veya testere ile ikiye biçilmiş, yahut kayalar arasında ezilmiş, veyahut kızgın çiviler üzerine düşmüş olarak gösterilir. Böylelikle Budacılığın ince ruhu bünyesinde korkunç işkence tehditlerine de yer vermiş olur.

 

Bundan sonraki en önemli kalıntılar Buda’nın ayak izleridir. En ünlüsü Seylan Adası’ndaki Adem Tepesi’ndedir, her yıl yüz bini aşkın hacı tarafından ziyaret edilir. Temsilleri 108 parçaya bölünmüştür, her biri bir merkezde bir tekerlek yahut çarkla birlikte bir şekil içerir.

 

İnsanlara kutsal metinler okuyarak kutlanan Vassa’ya yahut yağmur mevsimi boyunca sabit bir ikametgahta kalmaya Seylan Adası’nda titizlikle riayet edilir. Okuma bir viharanın yanına inşa edilmiş piramidal formda geçici bir binada yapılır. Merkezde keşişler için bir platform vardır, insanlar onun etrafında hasırlar üzerine otururlar. Okuma boyunca insanlar ellerinde veya başlarının üzerinde çok çeşitli ve parlak renkli kandil ve fenerler tutarlar. Zaman zaman manzara oldukça ilginç bir görünüm kazanır. “Kadınlar en süslü ve gösterişli elbiselerini giyerler, saçlarını önden arkaya tarayıp gümüş tokalarla ve küçük taraklarla topuz yaparlar. Erkeklerin mutad elbisesi beyaz pamuktandır. Her mahfazadan bayraklar, sancaklar, işlemeli mendiller ve şallar sarkar. Fasılalarda tamtamlar çalınır, borular öttürülür; ve düzensiz ses ve gürültüler, insanların mırıltı ve uğultuları, alaybozan ve Çin tüfeklerinin ateş açmaları, kandillerin aydınlığı bir tapınma haliyle bağdaşmayan bir etki husule getirir.”. (Hardy) Genellikle sadece Pali dilindeki metinler okunur, insanlar tek bir sözcük bile anlamadığından çokları uyuklamaya başlar yahut tembul yaprağı çiğnerler. Okuyucu tarafından ne zaman Buda’nın ismi tekrar edilse insanlar hep bir ağızdan “Sadhu” (bir neşe çığlığı) diye bağırırlar. Birçok bakımdan bu okumalar şenlik vesileleri olarak görülür; ayın her değişiminde ya da kameri aya göre ayda dört kez yapılır. Tören günlerinde sekiz düstura riayet eden bütün dinleyenlerin büyük mazhariyetlere ereceği söylenir. Bu günlerde ticaret yapmak yahut ticari hesaplar peşinde koşmak, hele herhangi birisini incitip üzmek iyi görülmez.

 

Halktan insanların katıldığı bir diğer tören “Pirit” yahut kutsal metinlerden belli parçaların cinleri, yani daha önce insan olan gerçek kötü ruhları kovmak amacıyla okunmasıdır. Kutsal metinlerin belli bölümlerinin bu İş için özellikle faydalı olduğu kabul edilir, bunların hepsine birden Pirit denir. Bunlardan biri şunları ihtiva eder; “Yerin göğün ruhları burada toplandı, hepsi şen ve esen olsun; sözlerimi dikkatli bir şekilde dinlesin, öyle ise beni duyun ey ruhlar; insan soyuna karşı dostane olun; onlar gece gündüz size sunular getirirler; öyle ise onları koruyup gözetmede gayretli olun. Burada toplanan, yerin ve göğün ruhları, Buda’ya selam verelim, Yasa’ya itaat edelim. Tarikat’a boyun eğelim.” Önemli bir vesileyle Pirit okunması yedi gün yedi gece fasılasız devam eder, eşlik eden birçok şenlik manzarasıyla birlikte, bu süre boyunca okumayı rahiplerin biri bırakır diğeri alır.

Şimdi Seylan’daki Budacı keşişler tarikatine, günümüzde kendilerine verdikleri isimle “rahipler”e geçelim. “Buda’nın rahipleri, günlük yiyeceklerini sadaka kâseleriyle ev ev gezerek toplamak zorunda olduklarından Seylan’ın, Sri Lankalıların veya Kandyaların oturduğu neredeyse bütün köylerinde ve kasabalarında görülürler. Genellikle, etraflarında olup bitenlere, geçip gidenlere pek dikkat etmeksizin, yolda ölçülü adımlarla yürürler. Başlan çıplak, umumiyetle yalınayaktırlar. Sağ ellerinde bir yelpaze taşırlar, kadınlarla karşılaştıklarında onunla yüzlerini kapatırlar, böylelikle kötü düşüncelerin zihinlerine hücum etmesine engel olmak isterler. Sadaka kâsesi boyunlarına asılıdır ve sadaka almadıktan sürece üzeri bir örtüyle örtülüdür.” Bunlardan basit saz barakalarda yahut viharalarda yaşayan birkaç bin kişi vardır. Yüz görünümleri genellikle ortalama insandan daha az akıllı oldukları intihasını uyandırır, yüzlerindeki ifade abdallığa yaklaşan büyük boşluk ifadesidir, birkaçı bu durumun üzerine çıkar, fakat bu gece gündüz meşgul oldukları tefekkür ve ezbere ibadet biçiminin doğal fiziki neticesidir. Buna rağmen halk onlan bir tür küçük Buda olarak görür ve büyük saygı gösterir. Giyimlerinde Buda’ya atfedilenleri taklit ederler. Sol omuz genellikle örtülü, sağ çıplaktır. Umumiyetle viharaya bitişik bir okul vardır, burada çocuklara okuma, ezber ve yazma öğretilir. Kitapların büyük bölümü Budacılıkla ilgilidir. Son zamanlarda Seylan Budistleri Kolombo’da Sanskritçe, Pali ve Sri Lanka dili eğitimi için bir okul yaptırdılar. Her bir viharanın başında bir yönetici bulunur, her birinin hatırı sayılır ölçüde toprak mülkü vardır, fakat örgülü bir hiyerarşi yoktur. Budacıların verdikleri en önemli hizmetlerden biri okulları ayakta tut- malan olmuştur; burada umumiyetle talebeler Budcıların mürithanelerine kabul edilecek kadar eğitim almış olurlar ve kabul merasimi oldukça basit bir törendir.

 

Her ne kadar keşişlere papaz erkiyle ilgili sınırlı bir görev yüklense de, belli ölçüde doğum ve evlenme törenlerinde, özellikle düğün için uğurlu günlerin tesbitinde, kabul görürler. Hastalık halinde bir keşiş

çağrılır, aynı zamanda çiçek, yağ, yiyecek sunulan çıkarılır. Evin yakınına geçici bir dinleme yeri hazırlanır, keşiş burada akrabalara ve dostlara, altı saat boyunca kutsal kitaplardan çeşitli bölümler okur ve eğer mümkünse hastanın kendisi de burada hazır bulunur. Okuma sona erdiğinde rahibe tekrar sunular verilir, giderken şunları söyler: “Gösterdikleri saygıyla arifler sağlığına kavuşur, verdikleri sadakalarla kendilerine hazineler biriktirirler.” Eğer hasta ölmek üzere ise, keşiş Buda’nın dinini kabul sözlerini, beş yasağı ve dört kınamayı tekrarlar. Şeytanda ölüler umumiyetle gömülür; fakat keşişlerin cesetleri, daha sonra çürümeye terkedilen, süslenmiş bir sayvanda yakılır.

 

Burma Budizmi

 

Burma’da Budizmle ilgili canlı bir tablo Mr. Scott’ın büyüleyici kitabında, “Shway Yoe” takma adıyla yayınlanmış olan “The Burmari’ûa verilmiştir. Her erkek çocuk sekiz yaşından itibaren manastır okuluna gider, burada ona okuma yazma öğretilir, öğretimin temel bölümü Budacıların düstur ve buyruklarından oluşur; ve ingilizler ülkeye hâkim oluncaya kadar her çocuk okulunun avlusunda, her ne kadar onu üzerinde kısa bir zaman tutsa da, san bir elbise giymekteydi; ve bu geleneksel eğitim tarzı hâlâ büyük nisbette yürürlükte olup, Hükümet okurlarına görece çok az rağbet edilmektedir. On iki ya da daha yukarı yaşlarda Tarikata namzet olarak girişte, Hıristiyanlıktaki vaftizle mukayese edilebilecek ayrıntılı bir tören vardır, genç bu törenle yeni bir isim alır, bu onun acı ve ıstıraptan kurtulmasının şimdi artık mümkün olduğunu gösterir; fakat bu umut, eğer dünyaya dönecek olursa, yahut döndüğünde tekrar kaybolur, her ne kadar doğmuş olmak iyi işlerle fazilet ve meziyetlerini artırma imkânı veriyorsa da. Tören güzel elbiselerin çıkarılmasını, başın tıraş edilmesini, mükemmeliyet yolunda sürçmeksizin yürümesini ve sonunda, Nirvana’nın Burma dilindeki haliyle, “Heh’ban” durumuna ulaşabilmesini sağlayacak Tarikat’a bir namzet olarak kabul edilmek için Pali dilinde bir duanın okunmasını, manastırın baş rahibinden yahut ruhani reisinden san elbiselerin kabulünü ihtiva eder. Son olarak ebeveynin evinde bir şenlik düzenlenir. Piamzetin manastırda kalışı genellikle uzun değildir, hatta kimi zaman sadece bir gün, fakat umumiyetle en azından bütün bir yağmur mevsimi, yahut Wah (Passa, kimi zaman Avrupalılar tarafından Büyük Perhiz denir) boyunca. Dinî hayatı kabul etmeye kararlı olanlar Budist metinlerin ileri tetkikine girişirler, fakat özellikle keşişlere hizmet etme, büyükleri için şemsiyeleri veya kitapları taşıma, sadaka isteme vb. gibi namzeti engelleyen birçok şey vardır.

Aşağı Burma’da bazı yerlerde ebeveynler çocukları için manastıra düzenli olarak yiyecek gönderirler, fakat bu Yukarı Burma’da kabul edilmez.

 

Bir Burma manastırında bütün topluluk gün doğmadan az önce büyük bir çanla uyandırılır ve yıkanıp temizlendikten sonra her bir şakird şükür ve övgü gautamatuh burma mahiyetinde birkaç dua okur, bunlardan biri şöyledir: “Bana Yasasını [Dharma, öğreti) açarak Efendimiz Buda ne büyük bir lütuf ve İhsan bahşetti# ona riayetle ben cehennemden kurtulup, kurtuluşumu elde edebileceğim.’ Bütün şakirdler Buda’nın heykelinin önünde toplanırlar, sabah ibadetini okurlar, daha sonra manastırın içindeki işlere koyulurlar, yaşlılar sadece tefekkür ederler. Küçük bir yemek ve bir saatlik bir çalışmadan sonra bütün keşişler sadaka kâseleriyle yiyecek toplamak üzere kasabayı alay halinde dolaşırlar. Dönüşte toplananlardan bir parça Budanın heykeline sunulur ve daha sonra kahvaltı yapılır. Bunun özel olarak hazırlanmayıp sabah bağışlarından olmasına büyük özen gösterilir, fakat genellikle bu, bilginlere yahut tesadüfen orada bulunan gezginlere sunulur, keşişler içinse daha hoş yemekler hazırlanır, nezaket yahut onurlandırma ziyaretleri günün büyük bölümünü alır, bu ziyaretler büyük seromonilere sahne olur, Shvvay Yoe’ye göre sohbet, sadaka vermenin faziletleri etrafında cereyan eder. Öğleyin hafif bir yemekten sonra kimisi ders vermeye, kimisi Budist metinler tetkikine, el yazmalarının suretini çıkaran yazarlara nezaret etmeye, hasılı herkes kendi işine döner; fakat birçoğunun işi tefekkürden, tarikatın kalıp sözlerini tekrarlamaktan ibarettir; ‘bu esnada talebelerin, sesleri çıktığına vazifelerini tekrarladıkları dershanenin uğultusu dört bir tarafta yankılanır. Namzetler ve keşişler akşam üzeri kısa bir gezintiye çıkarlar, fakat gün batarken herkes geri çağrılır, bilginler günlük işlerinin bir bölümünü yahut tamamını başrahibe anlatırlar. Buda’nın heykeli önünde herkes dua için toplanıncaya, yani 8:30 veya 9:00’a kadar akşam bu şekilde geçer. Daha sonra bir namzet yüksek sesle saati, günü ve yılı ilan eder; herkes Buda’nın önünde üç kez ve benzer şekilde baş rahibin önünde yere kapanır ve daha sonra çekilirler. Shvvay Yoe’nin (Mr. Scott, “The Burman”) müşahadesi odur ki, “akıllı ve azimli bir baş rahip tarafından yönetilen böyle bir okulun etkisi onunla bağlantılı olan herkes için iyi netice verecektir, bilhassa bu Bulmalılar gibi kolay etkilenebilir atılgan bir halkın durumunda böyledir. Ülkedeki bütün insanlar manastırlardan geçtikleri sürece batılı misyonerlerin öğretileri Budacılığın halk üzerindeki etkisini sarsabilecek şansa nadiren sahip olabilir.”

 

Keşiş olarak tanınanlar arasında, “büyük üne” sahip Phon-gyee. keşiş olarak en azından on yılını doldurmuş ve böylelikle kendisinin sâdık ve mahviyetkâr (özveri sahibi) olduğunu isbatlamış olması nedeniyle temayüz etmiştir. Sayah (başrahip yahut manastır yöneticisi) bu sınıftan seçilir. Bunların ilerisinde bir bölgede çok sayıdaki manastın yöneten Bölge Sorumlusu ve Sadaw ya da sayıları sekiz tane olan ve bir tür Burma yüksek din kurulunu oluşturan yüksek muallimler gelir. Manastın terk etmek her zaman mümkündür, ki daha önce de işaret edildiği gibi, bu noktada Budist manastırlar birçok başkalarından ayrılırlar.

Bir keşişin hayatı birçok bakımdan ideal bir hayattır; yemeği önüne gelir; hazırlayacağı vaaz yoktur; dışarıda katılacağı birkaç dini merasim

keşişliğe kabulde öz itibariyle daha önceki bölümlerde içerilmeyen hiçbir şey yoktur. Disiplin katı bir şekilde muhafaza edilir, temel buyruklardan birisinin ihlali katı bir şekilde cezalandırılır; keşişlikten atılma, kovma, muhtemelen taşlama yeterince ağır cezalardır [hatırlanacağı üzere bunlar sonradan gelişen uygulamalardır). Kovulmuş bir keşişin durumu acınaklıdır: “kimse onunla konuşamaz; hiçbir keşiş ondan sadaka almaz; ne satın alabilir ne satabilir; bir kuyudan su çekmesine bile izin verilmez.” Eğer civarda kötü bir yaşam sürülüyor yahut dini ödevler ihmal ediliyorsa, keşişler oradan ayaklarını çekerler, sadaka almaya gitmezler. Bu o kadar ağır bir kınama olarak hissedilir ki, en katı olanları bile kısa zamanda yola getirir, bununla beraber aldırmazlıklar duyulmamış değildir. Bazı keşişler para ya da altın kabul ederler ya da arzuladıklarını elde etmenin dolambaçlı yollarına başvururlar. Bu o kadar yaygınlaşmıştır ki, aşağı Burma’da Budacılığın gerçek sadeliğini ve buyruklarını ihya edip sürdürmek üzere yeni bir mezhep doğmuş ve keşişlerden olduğu kadar halk arasında da birçok bağlı ve sempatizan kazanmıştır. Umumiyetle keşişler halktan büyük saygı görürler, bir yerden geçerlerken kendilerine eğilerek selam verilir, Yukarı Burma’da kadınlar yol kenarında diz üstü çökerler. Halktan en yaşlı birisi kendisini en genç keşişin şakirdi olarak niteler, onun en sıradan işlerinden bile tumturaklı bir dille söz edilir.

Telaş ve gürültüden uzak, etrafı güzel ağaçlarla çevrili Manastır Burma köyünün vazgeçilmez bir cüzüdür. Genellikle tik ağacından, yer yer tuğladandırlar. Hepsi dörtgen biçimindedir, tek katlıdırlar, oturma odaları sütunlar üzerine iki buçuk üç metre yükseltilmiştir. Ağaç işçiliği çeşitli oyma figürler ve kâğıt tornan şeklindeki süslerle bezelidir; çatılar sanki müteakip katları -üç, beş veya yedi- oluşturur gibi görünür. Ana bina iki bölüme ayrılmıştır; biri bilginler ve diğeri, daha yükseği ziyaretçilerin kabulü içindir. Bunun arkasında, duvara karşı, bir tür sunak üzerinde, şamdanlar, çiçekler ve dua bandıraları vb. ile birlikte, Buda’nın heykelleri vardır. Bunun yanında muhtelif hazineler, kitaplar, el yazmaları, sandıklar, manastır ve pagoda maketleri vb. bulunur. Burası keşişlerin uyuma yeri olarak da kullanılır. Bazı durumlarda etrafı ihata duvarıyla çevrili bir alan içerisinde bu binalardan çok sayıda vardır.

 

Dünyadaki manastır binalarının en parlak kümesi muhtemelen Mandalay’ın dışındaki Büyük Manastır’dır. “Buradaki her bina göz kamaştırıcı güzelliktedir, her köşeye, her noktaya Çinlilerin oyun dehası sinmiş, bir oyun kıvraklığıyla oyulmuştur, kümenin bütünü altın varak ve ayna parçalan mozaiği ile pırıl pırıl parlar. … içerisi daha az özenilmiş değildir. Ağaç oymacılığı bilhassa güzeldir.” Fakat bu birçokları arasında sadece bir tanesidir. Mandaiay Tepesi ile şehrin arası manastırlarla doludur, kimisi palmiye yapraklı kitaplarla dolu harikulade kütüphanelerle mücehhezdir, buna mukabil Aşağı Burma’da çokları “Hina-ya- na’nın (“Küçük Araç”) üç temel kitabının eksiksiz bir suretine bile sahip değildir. Manastırlar inşa ettirip bunları ayakta tutmak halktan inananların özel ayrıcalığı olduğundan, birçok alanda her zaman bu tür bir hayırseverliğe izin verilir; fakat birçok manastır önemli miktarda parayı bir tarafa ayırır. Burmaklar Budizm tarafından ciddî şekilde vergilendirilirler, çünkü pagodalarda düzenli ibadet verilen bol miktardaki sadakalarla tamamlanmalıdır.

Burma’da pagodalar sayıca manastırlardan daha çoktur, Hindistan’da olduğu gibi, burada da Buda veya başka azizlerin birçok muhayyel kutsal kalıntılarıyla, eski harap haldekilerin hemen yanı başında yenileri yükselir. Bütün bu binalara Burmaklar sunu mekânı veya dua yeri anlamına Zaydee derler, buna mukabil daha büyük ve önemli olan pagodalara Payah denir. Her birine bir kalıntı yahut kutsal nesne gömülüdür veya içeride muhafaza edilir; bu kutsal kalıntı yahut nesne olmadıkça kulenin veya kubbenin zirvesine bir “htee” yahut şemsiye giydirilemez. Çoğu kez bunlarda kukuletalı yılanla birlikte altın Buda heykelleri bulunur. Lotusla bağlantılı iptidai bir höyük zemin üzerine inşa edilirler, çoğu durumda kuleli ters bir çan biçimini alır. Hepsi güneşte kurutulmuş tuğladan yapılır, o nedenle dayanıksızdırlar ve ancak birkaçı yenilenir ya da uzun süre ayakta kalacak kadar dayanıklı yapılır. Pa- godaların bazısının etrafını temelde bir dizi küçük pagodalar dairesi çevreler, bunların her birinde bir Buda heykeli saklanır.

En göz kamaştırıcı Budist tapmağı Rangoon’daki Shway Dagohn Payah’dır, söylenilene göre bu, Gautama Buda’nın, kendinden önceki üç Buda’nın kalıntılarının yanı sıra, sekiz tel saçını ihtiva eder. İki teraslı büyük bir höyük üzerine oturur, yukarıdaki yerden elli metreyi aşkındır ve kapladığı alanın boyutları 275 metreye 210 metredir. Uzun basamaklar dizisi, Buda’nın talebelerinin hayatından kesitler gösteren fresklerle ve günahkârların cehennemde uğrayacaktan azap ve işkencelerin korkunç manzaralarıyla birlikte, tik ağacından uzun saçaklar dizisiyle kaplıdır. Üstteki terasın ortasından yüz on iki metre yüksekliğinde, fevkalade yaldızlı sekizgen tuğla payah yükselir. Zirvede en küçük esintiyle çınlayan altın ve gümüşten birçok küçük çanla birlikte “htee”, yahut birçok halkadan müteşekkil dökme demirden yaldızlı şemsiye vardır. Pagoda’nın temelindeki dört küçük mabette, büyüklerinin etrafına hatta üzerine yerleştirilmiş her türden üslup ve konumda yüzlerce küçüklerinin yanı sıra büyük boyutlarda oturan Buda heykelleri vardır. Bunların üzerindeki ve etrafındaki oymalar ve süslemeler fevkalade özenli ve İnceliklidir; 42 tonluk en büyüğünden daha küçüklerine doğru her boyuttan çanlar kalabalığı özellikle zikre değerdir. Büyük çan ikinci Burma savaşından sonra ingilizler tarafından yerinden sökülmüş, fakat kazara devrilerek Rangoon nehrine düşmüş ve ingilizler çıkarmaya muvaffak olamamışlardı. Burmaklar bunun kendilerine bırakılmasını istemiş, izin verilmesi üzerine ilkel yöntemlerle, fakat görülmedik bir sebat ve azimle kaldırmayı başarmışlar ve onu yine eski yerine geri getirmişlerdi; doğrusunu söylemek gerekirse zapt edilen bir bölge halkının, her ne türden olursa olsun dini sembollerine veya değerli şeylerine el uzatıp yerinden etmenin övünülebilecek bir tarafı yoktur ve hiçbir İngiliz bunun için bir neden bulamaz. Yaklaşık dokuz metre yüksekliğindeki asıl tapınak tuğlalarla tekrar tekrar kılıflanmış ve neticede ilk halinden şimdiki daha büyük ve daha yüksek haline gelmiştir; dış yüzeyi dönemsel olarak yaldızlanmaktadır; keza inananlar tırmanabildikleri kadar yükseğe tırmanmaktan ve üzerini altın varak kaplamaktan asla yorulmazlar. “Sakatlar ve cüzzamlılar ve beyaz elbiseleri içinde rahibeler merdivenlerde dizilirler ve merhamet uyandırıcı bir tonla sadaka için bağrışırlar. Platformun etrafında, bol miktarda altın varakla birlikte, mum ve şama (balmumlu fitil), Çin’den gelen tütsü çubukları, dua barıdıralan satıcıları vardır. Çok sayıda genç kız çiçeklerle, özellikle lotusla ve sunular için değişik türde yemeklerle oturur. Platform hiçbir zaman boş kalmaz gece yarısından çok sonra bile ibadet edenlerin sesleri duyulabilir, huşu içerisinde ve yeknesak bir tonda dindara- ne özlemlerini mırıldanırlar, buna mukabil dinî günlerde, özellikle bir şenlik gününde, gülüp eğlenen neşeli erkek ve kadın kalabalığı parlak ulusal giysileri içinde, Shway Dagohn’un platformunu dünyadaki en güzel manzaralardan biri haline getirir.” (Bose) Pegu’daki lotus-mabedi Shvvay Maw-Daw; kutsal saçların muhafaza edildiği Prome ve Mandalay’daki büyük tapınak, Burma’daki daha ilginç tapınaklar arasındadır. Fakat burada Pagahn’daki büyük pagodalar topluluğunu, kıyı boyunca on üç, içeriye doğru üç kilometreden fazla bir alana yayılan lrrawaddy’deki metruk başkenti zikretmeden geçmemeliyiz. Bunların bazıları, büyük galerileri ve çapraz satımları ile haç biçimli tonozlu tapmaklardır ve ziyaretçilere eski dünyanın katedrallerini hatırlatır; diğerlerinin minareleri, oyma işi piramitleri vardır; bazıları büyük şişkin mantarları andırır. Bunların sayısının on bini bulduğu söylenir, fakat çoğu harap haldedir ve orman içerisinde kalmıştır. Çokları Buda’nın devasa heykellerini ve heykel gruplarını barındırır. Keza Mandalay ve Bhamo arasındaki bir ada olan Shvvay Qoo, dokuz yüz doksan dokuz adet tapınağın bulunduğu, büyük bir tapmaklar merkezidir.

Dolayısıyla bir pagoda inşa ettirerek ecir ve mükafat elde etme inancının Burmakların zihinlerinde ne kadar derin yer ettiğine dair, yeterince canlı olmasa da, belli bir fikre sahip olabiliriz; fakat Shway Yoe’nin de belirttiği gibi. Burmaklar putperest değildir, ne kutsal kalıntılara ne de heykellere tapınırlar. Pagoda ve heykeller, büyük Buda’yı övmek ve onun merhametli ve iffetli hayatını örnek alıp izleme yolunu seçmek için sadece uygun bir mekân veya zemin sağlarlar. Bu heykellere dua ve yakarışta bulunulmaz; manastır okulunda öğrenilen basit övgü ve şükran sözleri tekrarlanır, bunlar biçim ve özellik bakımından daha önce örneklerini verdiklerimize benzerler. Hitap sadece heykele değil, fakat bütün binaya yönelir ve ondan uzakta herhangi bir yerde de tekrar edilebilir. Rangoon tapınağının ziyaretçileri, kulenin görüntü menziline girdikleri andan itibaren, anlamlarını bilip bilmedikleri kestirilimeyen basit kalıp sözleri yahut Pali dilindeki sözcükleri tekrarlayarak, zaman zaman kendilerini ihtilaçla yere bırakırlar. Ziyaretçilerin çoğu, ortalarına Pali yahut Burma dilinde bazı cümlelerin yazıldığı, muhtelif biçimlerde tuhaf küçük dua barındıralan taşır. Bunlar mabede asılır ve sunulan mumlar, kandiller, çiçekler, tütsü çubukları gibi ziyaretçinin faziletine ilave olunur. “İbadete gelenler, eğer erkekse, ağırlığı topuklarına verecek şekilde çömelirler. Beden azıcık öne eğilir, eller bitiştirilir ve alın hizasına yükseltilir. Kadınlar diz çökerler ve ayaklarını örtmeye özel ihtirriam gösterirler. Elbette hepsi yalınayaktır. Kalıp sözlerin tekrarına başlamadan önce alın yere gelecek şekilde üç kez yere kapanılır. ibadet boyunca eller arasında bir takdime tutmak mutaddır ve ibadetten sonra bu saygılı bir şekilde altarın üzerine bırakılır.”

Muhtemelen tuhaf karşılanacaktır, Burmaklar Buda heykellerinin kalıcı olmasını pek fazla önemsemezler; çok azı mermer veya prinçten, çokları kısa ömürlü tuğla, harç ve tahtadandır. Bunların dayanabileceği en uzun süre, gelecek sayısız kuşaklar ve çağlar düşünüldüğünde, hiçbir anlam ifade etmez. Çeşit yahut biçimleri de öyle pek fazla değildir; ya ayakta vaaz verir, ya bağdaş kurmuş oturur, ya sırtüstü yatar veya ölümün yaklaştığını gösterir konumdadırlar. Kalkık olanlar genellikle devasa boyutlardadır; bunlar Yukarı Burma’da yaygındır ve yükseklikleri on iki metreyi aşkındır; çokları yaldızlanmıştır ve yaldızlan sık sık yenilenir. Aşağı Burma’da mabedlerin yanındaki mahfazaların tümü her türden küçük heykelciklerle tıka basa doludur. Ancak birkaç tane büyük heykel açığa oyulmuş yahut çıkarılmıştır.

Bazı durumlarda bilgisiz kimseler belli heykellere yahuf. kalıntılara mucizeler atfederler, fakat eğitimli Budistler bu tür inançları şiddetle reddederler ve ancak ilkesiz keşişler zaman zaman bunlan yaymak için kullanılabilirler. Mandalay Tepesi’nin eteğinde kayda değer bir mermer Buda heykeli vardır, onlarca ton ağırlığında, yüksekliği yedi buçuk metreyi aşkındır, yekpare bir kütleden oyulmuştur. Tepenin zirvesindeki bir başka heykelin sadece göz kapaklarında altın varak vardır ve bunun inananlar tarafından sürekli yenilenmesi talebelerinin korkuyla dışarı fırlamasına neden olur. Diğer kayda değer heykeller kaya yüzeyler üzerine tuğladan biçimlendirilmiştir. Birçoklarımetruktür, geçmiş nesillerin izlerini taşır, hâlâ tesadüfi ziyaretçilerden saygı görür, fakat bu hayranlıktan çok merakla karışık bir saygıdır.

 

Pagoda şenlikleri Burmalıların büyük tatilleridir, her mabedin kendi günü vardır ve önemli ölçüde orta çağ Avrupasının panayırlarını andırır, Buda’ya medhü sena edilerek mabette ancak birkaç dakika geçirilir; ziyaretçilerin çoğunun duaları yeterlidir, birkaç kişi manastırın başkanı tarafından kutsal kitapların okunup açıklanmasını dinler. Her ayın dört günlük şenliklerine de yaygın bir şekilde riayet edilir ve ingiliz işgalinden beri bunlar Aşağı Burma da umumiyetle Pazar günlerine denk getirilmektedir; fakat bu günlerin kutlanmasına gösterilen titizlik çok değişiklik gösterir. Wah’ın (Vassa’ya2 karşılık gelir) üç ayı, oruç tutmaksızın fakat dini vecibelere daha titiz bir şekilde riayet ederek, şenliklerden ve düğünlerden uzak durarak, bir tür Büyük Perhiz olarak kutlanır. Çoğu kez varlıklı insanlar yasayı (öğretiyi) okuyup açıklaması için evlerine keşişler götürürler ve dinlemeleri için dostlarını davet ederler. Bu mevsimin sonu, Rangoon’da şenlikler, hatta manastırlarda oyunlar ve aydınlatmalarla bir tür karnaval olarak kutlanır.

Budadığın üzerlerindeki güçlü nüfuzuna rağmen, Burmaklar sanki onunla hiç tanışmamış gibi hâlâ tabiat-ruhlarını yahut notları yatıştırmak için türlü şeyler yaparlar. Burma dilinde “nat” sözcüğünün iki farklı anlamı vardır, biri aşağıdaki altı cennetin sakinlerini, yani Vedalar mitolojisinden taşınmış olan devalan, diğeri hava, su ve orman ruhlarını ifade eder. Bu sonuncular, verebilecekleri zarardan korkularak, her bir köyün sonundaki küçük tapınakta büyük bir gayretle teskin edilmeye çalışılır. Bazı durumlarda bu fetişleri andıran çirkinlikte kaba bir heykel yahut

 

heykellerin bulunduğu bir bambu kafesten ibarettir, köylüler buraya sunular bırakırlar. Doğrusunu söylemek gerekirse, her ne kadar Budacı rahipler uygun görmeseler de. Burma’da hatırı sayılır ölçüde güçlü, büyük bir mahalli ruhlar, hastalık ruhları, iblisler, cinler, işaretler ve sihirbazlar kategorisiyle karşılaşılır. Uğurlu ve uğursuz günler, özel şeyler için uygun günler, başkaları için uygun olmayan günler de Burmakların hayatında büyük etkiye sahiptir ve yıldız bilimciler bunlarla büyük kazanç elde ederler. Dolayısıyla Burma’da daha ileri Budist görüşlerle birlikte, ruh dünyası ile ilgili bütün bir ilkel görüşler kümesi de Fiilen hayatiyetini korumaktadır. Burmaklar kelebek ruhunun, düşlerde dolaşıp gezine- bilen, iblisler ve büyücüler tarafından büyülenebilen, kabile büyücüleri tarafından korunabilen ve nihayet ölümle birlikte bedeni terk eden insan hayatının asli ruhu olduğunu tasavvur ederler.

 

Burma’da evlenme, Budacı keşişlerin cinsel iffeti koruma düşüncelerine aykırı olduğundan dolayı dinî bir merasim değildir; fakat dini hüviyetleri daha ağır basan cenaze defin törenleriyle keşişler yakından ilgilidirler. Kötü ruhlardan bir korunma olarak keşişler gelip ölünün evinde kalmaları için davet edilirler; evde insan arzulannın beyhudeliği ve hayatın belirsizliği ve sefaleti üzerine vaaz ederler; yaptıklan dinî merasimin uzunluğuna göre büyük bağış yahut sadakalar alırlar ve mezar başında beş buyruğu ve on güzel işi ve Pali dilinde daha başka duaları okurlar. Sadakalarıyla birlikte ayrılırlarken baş ağlayıcı yahut yas tutucu yere su döker ve şunları söyler; “Ölen ve hazır olan herkes sunulan takdimelerin, şimdi yapılan merasimlerin ödülünü paylaşşın, insanlar unuttuğunda yer onu hatırlasın”. Birçok durumda ziyafet ve yas bir hafta devam eder, keşişler takdimeleri alır, Pali dilinde dualar okur, kötü ruhları uzaklaştırır ve evi sağaltıp arıtır. Burma’da çoğu insan hâlâ yakılmaktadır.

Bir keşişin cenaze töreni oldukça farklıdır. Keşiş öldüğünde, sadece muhtelif göklerden birine geri döndüğüne inanılır ve cenaze törenine “Phongyee byan”, büyük ihtişamın geri dönüşü denir. Önemli bir keşiş için dört bir taraftan insanların katıldığı büyük bir cenaze töreni yapılır. Ayrıntılı ve özenli hazırlıklardan sonra ceset, üzerine dini konuların resmedilip süslendiği muhteşem bir taş sandukaya konur. Aylarca her tür konudan hediye resim ve muhtelif başka hediyelerle birlikte Ük ağacından “ölüler manastın” denen açık bir binada tutulur ve dini içerikli kalıp sözlerini tekrarlayan, çiçek ve meyvelerden sunular getiren, son merasimin yapılacağı zamana yakın yardım ve katkılarda bulunan ziyaretçilerin akınına uğrar. Son merasim ölünün yakılacağı ateş yığınağının dikilmesi ve yakılmasıdır; tepesinde yaklaşık yirmi bir metre yükseklikte bir kuleyle fevkalade özen gösterilerek süslenmiş yedi çatılı bina, ormandan temizlenmiş bir alan üzerine dikilir; tören arabası, tabut üzerine yerleştirilmezden önce, uzatılan halat çekme oyununa konu olur; arabayı çekmeyi hak kazananların zaferi büyük övünç kaynağıdır ve bolca ödüllendirilir. Tabut sonunda ateşe verilecek yığına doğru sürüklenir ve altına bol miktarda yakacağın yığıldığı platformunun üzerine kaldırılır. Sonunda yığın uzaktan ateşlenen havai fişeklerle tutuşturulur, ölünün kemikleri toplanır ve pagodanın yanına gömülür. Diğer Budist ülkelerden farklı olarak Burma’da ölünün üzerine bir pagoda veya türbe inşa edilmez.

 

Siyam Budizmi

 

Burma Budizmi hakkındaki bu açıklamalardan sonra onun Siyam formu hakkında çok şey söylemeye gerek yoktur. Siyam keşişleri, her ne kadar manastırlarının bazıları görkemli binalar ise de, buralarda sadece yağmur mevsiminde ikamet ederler. Phra Bat diye bilinen yarım metreyi aşkın genişlik ve bir buçuk metreden fazla uzunluktaki Buda’nın kutsal ayak izine büyük hürmet gösterilir ve üzerinde kıymetli hediyelerin sunulduğu küçük bir tapınak vardır. Aslında bunun bir ayağa benzer hali yoktur, çukurda hemen hiçbir iz yoktur, fakat yine de hakiki bir kalıntı gibi saygı ve hürmet görür. Bunun hakiki kopyası olarak kabul edilenlerin üzerinde, yüz sekiz bölüme ayrılmış, Budacılıkla özenli ve sembolik bağıntısı bulunan şekillerle birlikte birçok iz vardır. Genel olarak denebilir ki, Budacılığa Siyam’da Burma’dakinden daha katı bir şekilde uyulur.

 

Bangkok’daki büyük tapınak, “Wat Poh”, ölmek üzere olan Buda’nın dışı yaldızlanmış devasa boyutlarda bir heykelini barındırır, yaklaşık kırk sekiz metre boyunda, tuğladan yapılmış, verniklenmiş ve yaldızlanmıştır. Büyük ayak tabanlarında Buda’nın hayatından öyküleri temsil eden sedef kakma figürler vardır. Zemin mozaikli mermerdendir. Bir diğer büyük tapınağın “Wat Chang” yahut Fil Tapınağı uzaktan bakıldığında bir değerli taşlar mozaiği gibi görünen fakat aslında bir kırık cam, çömlek, deniz hayvanları kabuğu parçacıkları karışımından başka bir şey olmayan ilginç şekillerle harici süslemeli fevkalade yüksek bir kulesi vardır. Üç başlı fil tasviri tapınağın dört cephesinin her birine göze batacak şekilde yerleştirilmiştir.

Siyam’da ölüler genellikle yakılır. Rahipler, ceset tapınma-yerlerine kaldırılıncaya kadar, ölünün evinde gece gündüz yakarırlar. Ölüm ve gömülme arasındaki süre ailenin statüsü ve servetine göre değişir; hatta bu süre ayları bile bulabilir, bu esnada, tabut çiçeklerle kaplanır ve sürekli olarak dua edilir. Bununla beraber cesedin akbabalar ve köpekler tarafından yenmesi görülmedik bir şey değildir.

Laolar çocukların ruhların dölü olduğuna inanırlar; ve yeni doğduklarında eve çıkan merdivenin tepe noktasına yerleştirilirler, ruhlar onu hemen götürmeleri ya da onu daha sonra rahatsız etmemeleri için çağrılır. Ruhlara çeşitli sunular hazırlanır; ve ikinci gün çocuğun güçlerinden çıktığına inanılır ve bir akrabasına küçük bir bedel mukabili satılır, ruhların bu şekilde satılmış olanı almayacakları varsayılır.

 

Siyamlı’lar genellikle tek eşlidirler. Budacı rahipler evlilik törenine çağrılır, kutsal metinlerden bir bölüm okurlar ve çifte ebedi mutluluk dilerler, daha sonra üzerlerine kutsal su serpilir. Başka duaların okunması ve ziyafetten sonra tören tamamlanır.

nihayet son yıllarda mucizevi ve efsanevi unsurları reddedip yeniden dinin kurucusunun saf ahlâk öğretilerine dönmeyi hedefleyen özgür Budacı cemaatlerin doğuşuyla Budizmin yeniden canlanma imkânlarından söz etmek yerinde olur. Kral bu topluluklara ve onların bu yöndeki çabalarına güçlü bir destek vermişti. Dışişleri Bakanı Chao Phya Phraklang, her ne kadar Buda’nın gökleri ziyaret ettiği ve meleklere ders verdiği inancını muhafaza etmiş olsa da, halk arasında yaygın olan mitolojinin birçok unsurunun Budacılık için elzem olmadığını göstererek, “birçok şeyi açıklayan bir kitap” yazdı. Evrensel ahlâk ilkelerini öğreten akılcı bir Budist olduğu söylenebilir. Hıristiyanlığı dikkatli bir şekilde tetkik ettikten sonra, “mantıksız bir din” diye niteleyerek onu reddetmişti. Mr. Alabaster tarafından tercüme edilmiş olan kitabı, Hıristiyan misyonerlere eğitimli Budistlerden gelebilecek keskin eleştirilerin bir örneği olarak okunmaya değerdir. Ölümden sonraki durumla ilgili bölümden kısa bir iktibas ilginç bulunacaktır; “Kimisinin genç öldüğüne, kimisinin uzun bir ömür sürdüğüne; kimisinin büyük, kimisinin değil; kimisinin zengin, kimisinin yoksul; kimisinin güzel, kimisinin çirkin; kimisinin hastalık yüzü görmediğine, kimisinin bir ömür hastalıklarla boğuştuğuna; yahut kör, sağır veya bedenen sakat ya da akli muvazenesinin bozuk olduğuna tanık oluyoruz. Eğer bunlardan Tan- n’yı sorumlu tutacak olursak o zaman Onu, çektiklerini çekmek için hiçbir şey yapmamış olanları acı ve ıstıraba düçar ederek, insanlara iyi ve kötü talihi kumarbazın şansındaki kadar bile eşit dağıtmayarak, adaletsiz, tarafgir, hep değişken ve kararsız olarak görmemiz gerekecektir. Fakat hayatın bütün varlıklarda birbiri ardı sıra aralıksız deveran ettiğine (yani ruhların göçüne), iyi ve kötünün bizim kendimizden kaynaklandığına ve esasen fazilet ve kabahatlerimizin neticeleri olduğuna inanırsak işte o vakit inanç için sağlam temellere sahip oluruz.

 

“Ölümden sonra ruhun ebediyyen cennet veya cehenneme gittiğine İnananların oradan geri dönüşün olmadığına dair delili yoktur. Ölümden sonra başka hiçbir değişimden geçmeden doğrudan cennete gitmek hiç şüphesiz en harikulade şey olurdu, fakat korkarım durum sanıldığı gibi değildir. Kalplerini tamamen arıtmamış ve kendilerini doğumun, yaşlanmanın ve ölümün olmadığı bu kusursuz yer için hazırlamamış olanlar Ruhlarından kötülük eğilimini kazıyıp atmamış olanların bu en kusursuz cennete erişmesi ve Yaratıcı Tanrı ile birlikte orada ebediyyen kalmaları nasıl mümkün olacaktır? Ve cehennemde sonsuza dek kalacak olanlardan çoğu fazilet ve meziyetlere sahiptir ve birçok iyi işler yapmışlardır. Bunlar tamamen kayıp mı olacaktır?”

 

MODERN BUDACILIK II

 

Tibet Budizmi

 

Tibet Budizminin ulusal hayata bütün yönleriyle nüfuz ettiği ve egemen olduğu söylenebilir. Budacı önderlerin Çin ile itibari ittifak ilişkisinin dışında bir bağlılıkları yoktur, fiilen bütün ülkenin sahip ve hâkimi onlardır.* Hiyerarşileri, manastırları, ayin ve törenleri, heykelleri birçok durumda Roma Katolikliğine karşılaşılabilecek en yakın ve benzer örnek olarak gösterilir; ve Tibet’teki Budacılığın (jautama’nın Tarikatının basitliğine neredeyse en eksiksiz zıtlığı oluşturduğu kesindir. Budacılık Tibet’e, arkasında bin yıllık bir tarihi bıraktıktan ve Keşmir ve Nepal’de üstünlüğü ele geçirdikten sonra, l.S. yedinci yüz yıla kadar ulaşmamıştır. Tıpkı diğer Moğol halkları gibi Tibetliler de, ruhlardan ürkme, tabiat güçlerine tapınma, büyü ve sihir ile birlikte Şamanik geleneğe mensuptular; ve daha önceki inançlarının Budacılığın geçirdiği tahavvülü büyük ölçüde etkilediği kuşkusuzdur.

İlkönce Tibet Kutsal Metinlerinde Budacılığın temel öğretilerinin geçirdiği gelişmeler hakkında bir fikir vereceğiz. Buda, Yasa, yahut Öğreti ve Tarikat üçlemesi zaten saygı görmekteydi ve seyahatleri esnasında Fahien’in kendisini, onun “korkunç ve tabiatüstü gücüne” yakararak, Tarikata bir tür kişilik olarak bağladığını görmekteyiz. Buda’nın heykelleri zaten yaygınlaşmıştı ve daha sonraki dönemlerde Yasa ve Tarikat kuzeyli halklar arasında sembolleştirilmeye başladı. Yasa şimdi sık sık iki eli dua için kalkık, bir üçüncüsü bir kitap yahut lotus, dördüncüsü bir teşbih yahut çelenk tutan dört kollu bir erkek (Sıkkım’de bir kadın) olarak temsil edilmekteydi; fakat Yasa kimi durumlarda sadece bir kitapla gösterilmekteydi. Tarikat ise bir eliyle bir lotus tutan, diğeri dizlerinin üzerinde duran bir erkek olarak temsil edilmekteydi. Yeterince tuhaf bir şekilde bu üç temsili figürün diziliminin düzeni bir birlik özetmiyordu.

Budacılığın bir sonraki gelişimi Gautama’nın Bodhi-satva durumuyla ilgiliydi. Yeryüzünde doğmazdan önce onun bir Bodhi-satva olarak kendi kendine aydınlanmış bilgi durumunda var olduğuna ve hakkının teslim edildiği Nirvana’ya ulaşmazdan önce bir dünya kurtarıcısı olmayı kendi isteğiyle seçtiğine inanılıyordu. Takipçilerine şimdi bir Boddhi-satva olan ve beş bin yıl sonra “Gautama unutulup Yasa’ya artık itaat edilmez olduğunda”, Maitreya veya “Merhametli” diye bilinen bir başka Buda’yı beklemelerini öğütler. Şimdi onun mutlu varlıkların cennetinde bulunduğuna ve bütün Budacıları yukarıdan seyredip onlara göz kulak olduğuna inanılır. Yaşadığı ve gelecekteki Buda olduğuna inanıldığından bir dua ve tapınma objesi haline gelmiştir. Huen-Siang “Hiçbir söz onun şahsi güzelliğini tasvire kıfayet etmez. O bizimkinden farklı olmayan bir yasa ilan edecektir. Büyüleyici sesi yumuşak ve saftır.” denildiğini bildirmiştir. Kendisine tapanlar onun cennetine erişmeyi ve sesini dinlemeyi arzu ederler.

Bunun ötesinde Buda’nın seçkin öğrencilerinin ve daha sonra saf temiz hayattan, inancı yaymadaki kabiliyetleri, gayret ve azimleri nedeniyle temayüz etmiş olanların hatırası zaman içerisinde, doğru bir şekilde ancak kutsallaştırma (aziz mertebesine yükseltme) yahut tannlaştırma ile mukayese edilebilecek bir düzeye yükseltilmişti. Keza yolunu kendi kendine bulan yalnız Budalann ve birçok Bodhi-satvaların olduğu fikri gelişmiştir. Büyük -yahut Maha-yana, sayısız yüce Budalann, Bodhi-satvaların ve yalnız Budaların olacağını, bunların konumlarına erdemleri ve bilgelikleriyleriyle ulaşacaklarını vazeder; ve Mirvana’yı hedeflemek-sizin bunların sınırsız bir süre cennette kalacakları bildirilir. Aslında Tibetliler, Hindulann avataralarına birçok bakımdan benzer şekilde, Budaların ve azizlerin, bir azizler zincirine bitişik olarak yeryüzünde maddi bedenlerine indiklerini düşünürler. Kendilerine hürmet ve tazimde bulunanları bulundukları kutsal cennete yükselteceklerine inanıldığından tabiatıyle çok saygı görürler. Dolayısıyla Budacılık erişilebilir olan cennetleri vadeder ve çok uzaklardaki Nirvana’yı geri plana çeker.

Üçüncü yüzyılda Maitreya’nın yanı sıra Kuzey Hindistan’da üç Bodhi-satva’ya daha dua ve yakarışta bulunulmaktaydı, ilk başta Buda’nın koruyucuları olarak yer yüzündeki bütün Budacıları gözetip korumakla görevli olduklarına inanılırdı, ilki Avalokiteşvara, (merhametle) aşağılara bakan efendi, Tibet’de bir tür yüce ruh olarak kabul edilir, her zaman cennette kalsa da Büyük Lamalarda bedenlenir. O bütün insanların, ölülerin ruhlarının ve hayvan ruhlarının dünyevi İyiliğine göz kulak olur. Ona “Merhamet Tanrısı”, “Dünyanın Efendisi” vb. denir ve yeni doğumlardan kurtulmak için, keza bedenî bir tehlike yahut hastalık anında sık sık yalvarılır ve dua edilir. Genellikle birkaç yüzlü ve birkaç kollu olarak gösterilir, yüz piramidal olarak üç tabaka arasına yerleştirilir, iki el Buda’ya yakarış için kalkık, diğer ikisi bir lotus ve bir çark tutar. Çoğu kez Vişnu’ya benzetilir. Vajra-pani (şimşek elli) Budacıların bir tür Şiva’sidir, kötü ruhları zaptu rapt altında tutar ve yok eder; Man- ju-sri (gözkamaştırıcı güzellikte olan) ise muhtemelen Budacılığı Nepal’e sokmuş olan Brahman’ın tanrılaştırılmasıdır.

Daha sonraları yeni bir mistik tapınma biçimi doğdu; bunun esasını, Dhyani-Budalara veya yeryüzündeki Budalara karşılık gelen ve onlan temsil eden yüksek tefekkür dünyasındaki Budalara tapınma oluşturur. Bunların her birinin bir Dhyani Bodhi-satva çıkardığı ve bir Buda’nın ölümüyle bir sonrakinin gelişi arasında Budacılığı koruyup gözettiği kabul edilir; ve daha sonra kişisel tan- n olarak, Gautama’ya tekabül eden Dhyani Buda’ya yani Amitabha’ya (sınırsız ışığın yayıcısı) tapınıldı. Mepal Budacılarından bazıları Dhyani-Budaların çıktığı ve bir bakıma Hinduların yüce Brahmalanna karşılık gelen, her şeyin kaynağı anlamına asli ya da Adi-Buda’ya dair daha ileri bir teori geliştirdiler. Fakat ne Adi-Buda ne de Amitabha dünyanın hiçlikten yaratıcısı olarak görülmemiştir.

Budacıların, Hindu tanrılarından çoğunun barındığı ve hüküm sürdüğü anlatılan birbiri ardına yirmi altı cennetinin ayrıntılı tasvirlerini buraya nakledemeyiz. Altısında hâlâ maddi arzulara eğilimli varlıklar bulunur, on altısında soyut tefekkürün ardışık aşamalarında olanlar bulunur, bunlara Brahma tanrıların dünyaları denir ve burada Brahma hüküm sürer, fakat yine de Buda’nın çok altındadır. Bütün bu tanrıların büyük zaman devirlerinden sonra yeni bir varlık biçimine bürünmeleri gerekir, nihayet bunların ardından biçimsiz varlıkların dört cenneti gelir. Her ne kadar Budacığılın ilk halinden büyük bir sapma gösterse de, mitolojilerinin tamamı Budacı Arhatların (azizlerin) ve Budaların halk inancının tanrılarının üzerine yerleştirileceği görüşüne zarar vermez. Burada Budacılığa geleneksel Hindu dininden ve cin, ruh, hayvan ruhları, tabiat ruhları, sihir ve büyücülük inançlarından yapılan diğer ilaveleri daha fazla genişletenleyiz. Bu ilaveler pek çoktur ve ilkel halk toplulukları arasında yaygın olan benzer nitelikteki düşünüş ve uygulamaların üzerine, çıksa bile, pek az yükselir.

Tibet keşişliğinin daha aşağı dereceleri üzerinde durmayıp, doğrudan Lamalar yahut yüksek ruhi kılavuzlar denilen ve manastırların (Hırlstiyanlıkta baş rahip ya da manastır yöneticisi gibi) ruhani önderi olan yüksek keşişlere geçeceğiz. Bunların bazılarının daha önceki azizlerin ve Bodhl-satvaların bedenlenmeleri (spruisku) olduğuna inanılır; bunlara sonradan Avatara Lamalar denir. Bunların en aşağı derecesi bir aziz yahut büyük bir manastırın kurucusunu temsil eder; ikinci derece bir Bodhi-satva’nın suduru yahut hayattaki bedenlenmesidir; en yüksek yahut Büyük Lama bir yüce Buda yahut onun Bodhi-satva’sının bedenlenmesidir; onlara büyük bir otorite alanı tanınır. Rahibeler manastırında kadınlar arasında da benzeri hiyerarşi vardır.

Tibet sistemini anlamak için tarihini ana hatlarıyla çizmemiz gerekecektir. İlk manastırlar Budacılığı kabul etmiş olan Tibet kralının karıları, iki prensesin adına Lhassa’da kuruldu. Sekizinci yüzyılda Budacıların kutsal metinlerinden büyük yasanın (Maha-yana) Tibetçe’ye çevirisi başladı. Tercüme 108 cildi (KancuTu oluşturur) buldu ve bunu Tencur diye bilinen 225 ciltlik yorum ve genel edebi metinler külliyatı takip etti. Birçok iniş çıkışlardan sonra on birinci yüzyılın sonlanna doğru Budacılık Keşmir’den Atişa ve Tibetli Brom Ton’un önderliğinde yeniden canlandı. Bu ve takip eden yüzyılda birçok manastır kuruldu, Sakya ve Raseng’dekiler bunlardan en önemlileridir. 1058’de Brom Ton tarafından kurulmuş olan Raseng’ Budacılığın katı kurallarına sıkı sıkıya bağlı kaldı; Sakya daha gevşekti ve kırmızı-şapka [Karmapa) tarikatının merkezi oldu, buradaki keşişlerin çoğu keşiş olmazdan evvel evlenmişlerdi. On üçüncü yüzyılda Tibet üzerinde Moğollar hâkimiyet kurdu. Kubilay Han Budacılığı kabul etti ve birçok Tibetli keşiş himayesinden yararlandı. Sakya ve Raseng manastırlarının yöneticileri etrafında büyük bir otorite teşekkül etmişti; Kubilay Han da otoritesini Sakya manastırının baş keşişinin kuzenini amcasının yerine atama yönünde kullandı ve onu Tibet üzerinde kendisine haraç veren yönetici yaptı. Otoritesinin karşılığı olarak o ve takipçilerinin bundan böyle Moğol imparatorlarına taç giydirmeleri gerekiyordu. Phuspa Lama adıyla bilinen bu ilk büyük Avatara Lama birçok manastır kurdu, Moğol alfabesini tasarladı, Tibetçe Budist metinlerin yeniden gözden geçirilip düzeltilmesine önderlik etti; bu, çevirilerinin Moğol diline tercümesinin yolunu hazırladı.

Çin’de Ming sülalesi Moğolların yerini aldığında Tibet lamalarım himaye etmeyi sürdürdü, fakat aynı düzeyde üç önder Lama daha atadılar. On dördüncü yüzyılın sonunda bir reformcu, Tsong Khapa çıktı, Tibet’de Budist metinlerin asıllarını inceledikten sonra Ortodoksluk ölçütünü yeniden belirledi ve etrafına katı sarı-şapka tarikatından Idge-lugs- pa ya da gelukpa) birkaç bin keşişi topladı; Galdan’daki büyük manastın kurdu ve ilk baş keşişi oldu ve takipçileri başka manastırlar kurdular. Birçok kitap yazdı, evlenme yasağını geri getirdi, hurafe niteliğindeki tapınma şekillerinden çoğunu kaldırdı, Tibet’de bir yağmur mevsiminin olmaması nedeniyle riayet edilmeyen Vassa (belli bir dönemde tefekkür için inzivaya çekilme) uygulamasını ihya etti. 1419’da ölümünden sonra (o zamandan beri Kandiller Şenliğinde göğe yükselişi olarak kutlanır) Amitabha, Manju-sri ya da Vajra-pani’nin bedenlenmesi olarak saygı ve hürmet gördü; ve heykeli, Dalai ve Pançen Lamalarınkiyle birlikte san-şapka tarikatının tapınaklarında hâlâ görülür. Onun döneminden itibaren (her ne kadar tam bir kesinlikle belirlenemese de), muhtemelen tartışma ve çekişmelerin önünü almak amacıyla, her bir yeni bedenlenmeyi bir çocukta keşfetme uygulaması başlatıldı. Her halükarda hali hazırda iki Büyük Lama vardır: biri Lhassa’daki Dalai (ya da Okyanus) Lama, diğeri Tashi Lunpo’daki Tashi ya da Pançen Lama. İlkinin Dhyani-Bodhisatva Avalokiteşvara’nın, diğerinin onun babası yahut Dhyani-Buda, Amitabha’nın bedenlenmesi olduğuna inanılır; fakat Dalay Lama, daha doğrusu onun işlerine bakan seçilmiş bir baş Lama, çok daha güçlüdür; Dalay Lama’nın kendisinin ise tanrısal tefekkürde kaybolduğuna inanılır, karakterine ve köküne göre saygı ve tazim görür. Değişik halef belirleme tarzlarının olduğu anlaşılmaktadır; ölmek üzere olan Lama’nın hangi ailede tekrar bedenleneceğini bildirmesi veya kutsal kitaplara ve kahinlere başvurma ya da Pançen Lama’nın gelenekleri yorumlayıp, yeni Dalay Lama’yı keşfetmesi (ve bunun tersi de) bunların en başta gelenidir. Günümüzde ise Çin sarayı yeni Büyük Lamaların seçiminde baskın bir etkiye sahiptir. Bununla beraber bili- mum işaret, kehanet biçimleri, kura çekme vb. gibi yöntemlere de baş vurulur; ve azizlerin bedenlenmesi olarak kabul edilen bütün Lamaların seçiminde benzer süreçler cereyan eder. Çeşitli Moğol manastırlarında da aynı durum söz konusudur. Seçim işi tamamlandığında çocuk büyük bir meclisin önüne getirilir ve ölmüş olan Lama’ya ait elbiseleri, kitapları vs. tanıması ve Lama olarak daha önceki hayatıyla ilgili sorulara cevap vermesi beklenir. Büyük Lamalar arasında Galdan’ınkiler (burada Tsong Khapa’nın bedeninin bozulmamış vaziyette havada asılı olarak görüldüğü söylenir), Moğolistan’da Kurun, Tataristan’da Kuku, Bhutan’ın Dharma-rjah, Pekin’in Büyük Laması sayılabilir. Kırmızı-şapka tarikatına mensup Bhutan’ın Dharma-racasının ünvanları şunlardır: “Bölgenin Reisi, inancın Savunucusu, bilgide Sarasvati’nin Dengi, Bütün Budaların önderi, Shastraların Baş-yormcusu, İblislerin Dağıtıcısı, Kutsal Yasalarda Allame, Tanrının Avatarası, Günahların Bağışlayıcısı, Bütün Dinlerin En İyisinin Başı.”

Kuzeydeki Budist ülkelerin birçok yerinde manastırlar bir şapel ya da tapınağın yakınında veya bitişik, küçük binalardan ibaretken, Tibet, Moğolistan ve Ladak’da çoğu tenha ve yüksek yerlerde, fakat aynı zamanda Lhassa ve Tashi Lunpo (Taşilhunpo) gibi büyük merkezlerin civarında, birçok büyük manastır vardır. Bu iki büyük şehre 500.000 keşiş bağlıdır ve Lhassa’da ve civannda en az üç büyük manastır vardır. Lhassa’nın kuzey batısındaki Potala, kurucusu olan beşinci Dalay Lama Mavang Lobsang’dan (1617-1682) itibaren bütün Dalay Lamaların ikametgâhı olmuştur. Her tarafa hâkim bir yükseklikte dört katlı bu büyük binanın içinde veya civarında keşişler için on bin oda vardır. Her yerde Buda’nın ve diğer azizlerin heykelleri ve altın, gümüş ve bakır hediyelerle birlikte, dua ve ibadetlerini Büyük Lama’ya sunmak üzere Lhassa’ya toplanmış dindarların değişik sunuları vardır. Büyük binanın üzeri altınla kaplanmış bir kubbeyle örtülüdür.

17 Aralık 1811’de bir Dalay Lama’yı görmüş ilk İngiliz sıfatıyla Thomas Manning’in tasvirine göre dönemin Lama’sı yedi yaşlarında akıllı, neşeli bir çocuktu. Mr. Sarat Chandra Das şimdiki Dalay Lama’yı 1882’de görmüş ve mülakat yüksek görevlilerin etkileyici vakar ve sessizliği içerisinde cereyan etmişti. Hazır olanların üzerine safranla sarıya boyanmış kutsal su serpilmişti; tütsü, büyük kandiller ve beş köşeli san bir şapka (beş Dhyani-Buda’yı gösterir) törenin diğer önemli un- surlanydı. Hazır olanlar Lama ile birlikte altın bir çaydanlıktan çay içmiş, bu seremoninin hemen öncesinde de Budacılara özgü bir şükran duası yapılmış ve dua şu yekilde sona ermişti: “Bir an bile Üç Mukad- des’i (Buda, Yasa ve Tarikat) gözden kaybetmeksizin, daima Tri-rat- na‘ya (yahut üç mücevhere) tazim ve hürmet gösterilsin; bu üçünün lütuf ve inayeti üzerimize olsun.” Daha sonra bağlılara Büyük Lama’nın dokunduğu kutsanmış pirinç dağıtılmıştı. Her iki tarafında tahta aslanların bulunduğu taht benzeri sunağın Üzerinde tören boyunca Kutsal genç bağdaş kurmuş vaziyette oturmuştu.

Bir kutsal ziyaret yeri olarak Lhassa’nın neredeyse Benares ve Mekke ile karşılaştırılabileceği ve büyük uğrak yeri olarak Potala’nın Budacılığın Vatikan’ı olduğu söylenir; ve Büyük Lama’nın kutsadığı pirinç, ebedi mutluluk hapları, ipek parçalan ve dua kâğıtları yahut bayrakla- n bir ömür saklanır.

Büyük Pançen Lama manastırıyla birlikte Tashi Lunpo AvrupalIların bölgede en sık ziyaret ettiği yerler arasındadır. Birkaç yüz müstakil evden müteşekkil, etrafı kuleli yaldızlı tapınaklarla ve küçük kubbeli mabetlerle çevrili olan bu manastır çok daha değişiktir. Bununla beraber Tibet’de Budacılığın bu en büyük tapınağının en eski manastır Lhas- sa’da La-brang ile bağlantılı olduğu görülecektir. Bir revaklı giriş ve büyük ağaç sütunlar dizisiyle üç katmanlıdır. Girişin karşısında dört büyük kralın büyük heykelleri bulunur; ileride bir bazilikayı andıran uzun dörtgen bir bina ve onu üç uzun bölmeye ayıran sütun sıralan ve iki çapraz şahın vardır. Duvarların pencereleri yoktur, fakat merkezi bölmenin yahut şahının karşısına şeffaf yağlı bir örtü gerilmiştir, bu binaya gün ışığının yegane giriş kanalıdır. Uzun binanın her bir yanını küçük bir mabetler sırası kuşatır. Çapraz salamlarda keşişlerin oturduğu bölmeler vardır ve İkincinin ilerisinde sunular için bir altarla birlikte en kutsal bölüm yer alır; batı yönünde en uçta özel bir girinti içinde birçok basamaklı büyük altar vardır ve zirvede Gautama Buda’nın hayranlık uyandıran yaldızlı heykeli bulunur, bu heykelin kökeniyle ilgili değişik öyküler anlatılır. Altarın üst basamaklarında tanrılaştırılmış azizlerin birçok heykeli vardır; ve tapmak, kalıntıların yanı sıra Buda’nın, azizlerin ve tanrıların birçok heykel ve resimlerini barındınr. Bu altarın önünde Dalay ve Pançen Lamalar için azametli tahtlar vardır, bunların her iki yanında diğer Avatar Lamalar için daha küçükleri dizilidir; daha az önemli oturaklar manastırın önderleri ve batı sahanlığındaki yüksek dereceli keşişlere ayrılmıştır. Beş bin yağlı kandil yanar ve Budacıların en önemli dua kalıpları sürekli tekrar edilir. Tibet tapınakları genellikle bundan daha küçüktür; önde gelen özellikler. Buda ve Bodhi-satvaların heykellerinin bulunduğu altarlar, sunular için kâseler, çanlar ve benzeridir.

Tibet Budistleri bir yönden diğer bütün insan topluluklarını geride bırakmıştır- bir düzenekle dua etme. Daha aşağı yaşam formları içindeki kalış sürelerini kısaltmanın bir aracı olarak dinî erdemleri çoğaltmanın önemine duydukları inanç ve cennete girişlerini hızlandırma arzulan, aralarında rağbet kazandığı haliyle “mücevher” (kalıp) sözcükleri, sadece ağızlarıyla yinelemekle kalmayıp, bunun için icat ettikleri (üzerine ya da içine kutsal kalıp sözcüklerin yazıldığı) bir düzeneği döndürerek, yahut bayrakları rüzgâra bırakarak da tekrar ederler. Bu kalıp, ‘Om mani padme Mum” sözcüklerinden müteşekkildir. İlk hece hatırlanacağı üzere Hinduların kutsal hecesidir, takip eden iki ve üçüncü sözcükler “Lotus’daki Mücevher” anlamına gelir ve Tibet’in hamisi olarak bir Lotus’da beliren yahut oturan Avalokiteşvara’ya bir telmih olduğu söylenir. Son hece bazılarınca bir “Amin” olarak kabul edilir. Sir Monier Williams kalıbın bütününün Hindu Şiva tapımıyla bir bağlanıtısı olduğunu düşünür ve açıklamasını şu şekilde sürdürür: “İnsanların kullandığı başka hiçbir dua kalıbı dünyanın herhangi bir köşesinde bu kadar çok tekrarlanmaz. Tibetliler onun her kötülüğe, her derde deva olduğuna, her türlü bilginin özü, insanlığın sahip olduğu bütün hikmetin bir hâzinesi, bütün dinlerin bir hülasası olduğuna inanırlar.” Hecelerinden her birinin çaresiz herkesin geçeceği ruh göçünün altı aşamasından birini etkilediğine, her birinde kalış sürelerini azaltacağı ya da zaman içerisinde onu büsbütün kaldıraracağına inanılır.

Bu gözde dua silindirleri metaldendir, dış yüzüne mistik dua veya yakarış işlenmiştir, aradaki boşluk ise üzerine mümkün olduğu kadar çok tekrarla yazılmış tomarlar halindeki kâğıtla doludur. Bu silindir bir kol yardımıyla veya bir zincir ya da iple, yahut elde döndürülebilir. ‘River of Golden Sand’de Kaptan Gill şunları kaydeder: “Bütün gün, sadece Lamaları değil fakat sıradan insanları da evrensel duayı mınldanır- ken ve saat yelkovanıyla hep aynı yönde silindirlerini çevirirken görebilirsiniz. Bu cümlenin yazıldığı bir ya da daha fazla büyük silindir Tibet’de her evin girişinde bulunur; ve her zaman hanenin bir üyesinin ya da gelip geçen bir konuğun hanenin refahı ve saadeti için bu silindiri çevirmesi beklenir, neredeyse her dere veya çay kenarında, ilk başta yanlışlıkla bir su değirmeni zannedilen, fakat yakından bakıldığında su gücüyle dönen ve hiç durmaksızın göğe bu dindarane nidaları gönderen bir silindir bulundurduğu anlaşılan küçük bir bina ile karşılaşılır; çünkü duanın üzerine yazılı olduğu silindirin her dönüşünün Tanrı’ya bir yakarışı ilettiği kabul edilir. Bazı yerlerde büyük zahire ambarları, parlak bir şekilde boyanmış bu silindirlerle ve döndükçe tekrarlanan üzerindeki dualarla doludur. Tibet’de her köşe başında, her adımda bu cümle şu ya da bu biçimde ziyaretçinin dikkatini çeker.”

Bir diğer değişik dua şekli üzerine çok sayıda değişik dua ve yakarışların kazındığı yüksek duvarlar dikmektir; bunlar vasıtasıyla kendi yollarında yürüyen yolcuların bu duaların tekrarının ecrinden yararlan- malan sağlanır. Üzerine dua ve sembollerin işlendiği ve her rüzgârla açılıp dalgalanan dua bayrakları veya barındırılan, kötü ruhları kovup uzaklaştıran dua davulları, aynı işlevi yerine getiren ya da tanrıların veya azizlerin dikkatini çeken dua çanları, üzerine kutsal cümlelerin yazıldığı ya da içinde kalıntıların bulunduğu kolluklar ve diğer başka objeler Tibet Budizminde yaygın şekilde kullanılan “düzenekler” arasındadır; duanın tekrarının adedinin sayılması için kullanılan teşbih ise Katolik ülkelerdekinden bile daha yaygın bir objedir.

Tibet manastırlarının keşişleri tapınaklarında yahut ibadethanelerinde ibadet için günde üç kez buluşurlar: güneşin doğuşunda, gün ortasında ve gün batınımda. Tropikal bir deniz hayvanı kabuğunun sesiyle çağrılırlar ve tapmağa sıra halinde girerler. Bir çan dua yahut zikre. Yasadan (Dharma) pasajların okunmasına, karşılıklı duaya, çoğu kez gürültülü bir müzik eşliğinde, başlama işaretini verir. Ayin, bir cümleyi sırayla tekrarlayan her bir Keşişle, Budanın veya Bodhi-satvalardan birinin ululuk ünvan ve övgülerini sırayla söylenmesiyle çeşitlenir. Büyük Lamalardan biri hazır bulunduğunda, ayin çok daha uzun ve ayrıntılıdır. Yakı ve tütsüler yakılır ve arada kutsal su ve hububat dağıtılır. Bazı törenlerde çay içme öne çıkan bir unsurdur. Bu ayinlerde halktan Kişiler ikinci planda kalır. Hazır bulunmalarına, duaları, yakarışları tekrar lamalarına, takdime sunmalarına izin verilir; aynı zamanda hiç durmak sızın manastırların, tapınakların vs. etrafında yürüyerek kendilerini temizleyip arındırmalarıda mümkündür. Bazı yerlerde duaları ihtiva eden kitap yüklerini taşırlar ve sık sık kendilerini boylu boyunca yere bırakırlar; yolculuklarının sonunda taşıdıkları kitaplarda yer alan bütün duaları okumuş olanlarla aynı mazhariyete nail olduklarına inanılır.

Tibetlilerin çok sayıda şenlikleri vardır, burada bunlara ancak kısaca değinebiliriz. On beş gün süren yeni yıl kutlaması deyiş yerinde ise bir tür karnavaldır; Ağustos veya Eylül’deki su şenliğinde nehirler ve göller kutsanır ve insanlar günahlarından arınmak için yıkanırlar. Buda’nın doğum günü ve ölüm yıl dönümü çok önemli günlerdendir; sonuncusunda her manastır ve tapınak ve Lhassa’daki her hane yakılan tütsülerle kararır. Kandiller şenliği, Tsong Khapa’nın göğe yükselişi ruh avcılığı ve dinî oyunların oynandığı günler Tibet’in değişik tatil günleri arasındadır. Dindarlar tarafından oruç dönemlerine, özellikle büyük şenliklerden önce riayet edilir. Elbette bunlara sarı-şapka tarikatına mensup keşişler tarafından daha fazla riayet edilir. Bu oruç dönemlerinden biri dört gün sürer, bu süre boyunca keşişler hata ve kusurlarını itiraf ederler, kusurlarının kötülükleri üzerine murakabe ve muhasebede bulunurlar. Üçüncü gün her ne türde olursa olsun hiçbir yiyecek alınmaz, hatta tükürüğün bile yutulmaması gerekir; tek bir kelam edilmez ve her bir keşiş fasılasız inkitasız sessiz dua ve itirafa dalar. Birçok keşiş her ayın dört kutsal gününü oruçlu geçirir.

Şu halde Tibet Budacılığın bir nevi Papalık merkezi gibidir. Bazı lama manastırları fevkalade zengindir. Ülkenin yarısına sahip oldukları söylenir, tereke ve teberru kabul ederler, hatta tefecilikle bile zenginleşenler vardır. Bunlardan hiçbir vergi alınmaz ve arazilerinde çok sayıda köle çalışır. Keşişlerden çoğu evlenmeme yeminlerini tutmazlar halktan insanlar baskıları nedeniyle Lamalara karşı iyi hisler beslemezler. Bu genel olarak doğru olsun olmasın, makul düşünen hiç kimse Ti bet Budizminin bütünüyle iyi olduğunu düşünemez.

 

Çin Budlzmi

 

Budacılığın Çin’deki tesiri, imparatorların himayesini kaybetmesi nedeniyle eskisi kadar yaygın olmasa da, hâlâ büyüktür; fakat önemli ölçüde değişime uğramış haliyle hâlâ varlığını sürdürür. “Pusah’a tapma” diyor Dr. Beal, “hem zengin hem fakir hanelerde, Budacı kökeni neredeyse tanınmaz haldedir; ve doğrusunu söylemek gerekirse Bodhi-satva’nın Çince formu olan Pu-sah tabiri yapılan açıklamalara göre yerel bir kökene sahiptir ve “evrensel iyilik” anlamına gelir; buna mukabil Merhamet Tanrıçası ve Göğün Kraliçesi gibi Budist tapınma objeleri cin ve perilerinin arasına konulmuştur.” Sorulduğunda Budacı olduklarını inkâr edecek yüksek devlet memurlarının ve diğerlerinin çoğunun evinde Pusah’ın heykellerine tesadüf edilir.

Çin Budizminin tarihi i.s. 61’e kadar uzanır. Rivayete göre imparator Mlng-ti rüya’sında, sarayının üzerinde asılı duran bir tanrının altın heykelini görmüş ve bakanlarından birine bunun ne anlama gelebileceğini sormuş, bunun üzerine Kendisine Batı’da Buda adında tannsal bir Kişinin doğduğu ve rüyasının da muhtemelen onunla irtibatlı olduğu söylenmiştir. İmparator bunun üzerine bu Kişiyle ilgili Kitaplar ve haberler edinmek üzere Hindistan’a bir heyet göndermiştir. Heyet muhtelif Kitap, resim ve Kutsal Kalıntı ve beraberinde iki Budacı Keşişle birlikte i.s. 67’de geri dönmüştür. İmparator onları büyük bir istekle dinlemiş ve başkent Loyan’da (şimdikİ Honan-fu) onlar için bir tapınak inşa ettirmiştir. Bu hadiselerin anlatımı Budistlerin dinlerini desteklemek amacıyla gösterdikleri çeşitli mucizeleri ihtiva eder.

Bu rahiplerin Çinlilere tanıttığı ve Çinceye tercüme ettikleri Buda’nın Kısa yaşam öyküsü özel bir öneme sahiptir, çünkü daha önce gördüğümüz gibi güney geleneğinde Buda’nın müstakil bir hayat öyküsü yoktur. Çinlilerin hayatında Buda’ya genellikle Sakyamuni, bilge Sakya denir, özel adı, Gautama nadiren zikredilir. Bu isim, Sakyamuni, Sakya adının seçkin bir Orta Asya halkına (iskitler) ait bir isme benzediğine inanılması nedeniyle Kuzeyli Budistler tarafından daha fazla benimsenmiş görünmektedir; ve bu isim Çin Budistlerinin ünvanı (Shih- Kian ya da Shih-tsen) olarak kabul edilmiştir.

Eğer yerimiz olmuş olsaydı Çince Kitaplarda anlatıldığı şekliyle Buda’nın hayat öyküsünü vermek oldukça ilginç olurdu. Çok uzun çağlar çırasında görünüp kaybolan daha önceki Budalar zikredilir; ve bu çağın Buda’sının (Sakyamuni) daha önceki çağlarda birçok yükselme aşamasından geçmiş olduğu söylenir. En nihayet, şimdikinden hemen önceki çağda Sakya bir Bodhi-satva olmuş ve Tushita göğünde doğmuştur; ve sonunda altı dişli beyaz bir filin üzerinde yeryüzüne inmiştir. Bunu takiben anlatılanlar, daha önce vermiş olduğumuz hayat öyküsüyle tutarlı bir şekilde açıklanabilirse de, birçok abartı ve efsaneyle örülmüştür. Ve yaşam öyküsü kuzey geleneğinin birçok Kitabının menşei ve muhtevasını açıklayacak şekilde, düzenlenmiştir. Dolayısıyla bir vakit gelir Sakya Bodhi-satvalara öğretmenlik eder, bir başkasında Hindu tanrılarının bulunduğu göğe yükselir, lndra’ya Rama’ya vb. kılavuzluk eder. Bütün bunlar Bodhi-satva mitolojisinin gelişimine dönük bir dekor olarak hizmet görür. Uzun bir perhiz ve tefekkür döneminden ve Maralann kiralının şiddetli ayartılarından sonra Sakyamuni kusursuz bir Buda olmuştur (yani Çince ifadesiyle Pu-sa’dan sonra Fo olmuştur). Hakikati insanlara basitçe ve onu anlayabilecekleri şekliye ulaştırmak için bir çileci kılığına bürünmüş, dört temel hakikati vazetmiş, keşişler tarikatini tesis etmiş ve onları öğretisini yaymak için dört bir tarafa göndermiştir. Bundan sonra azgın bir ejderhaya boyun eğdirdiği ve ona tarikat yemini ettirdiği; Maraların kralının en vahşi ayartılarına büyük bir sebatla karşı koyduğu ve annesi Maya’yı öğretip aydınlatmak üzere Tushita cennetine gittiği söylenir. Oğlu Rahula ve diğer erkek çocukların tarikata namzetler olarak kabulünü, kadınların kabulü ve tarikat usûllerinin ihdası takip etmiştir. Seylan’a Sakya’nın kendisinin gittiği, orta kattaki cennetleri ziya-

ret ettiği, öğretisinin koruyuculan olarak tannlan (devaları) koruduğu ve Visvakarma ve devalann on beş kızkardeşini Çin’in hamileri olarak gönderdiği söylenir. Günlük ayin ve ibadetleri ihdas, kitaplannı takdis ettiği bildirilir. Son günlerinde dudaklarından en kusursuz sözleri, “Hayırlı Yasanın (ya da öğretinin, Dharma) Lotusu” ve “Mirvana” dökülmüş ve böylelikle talebelerinin yükseklere ulaşma azmi içerisinde olmasını teşvik etmiştir. Çinli Budist yazarlar, “Ben yok edilmeyeceğim, fakat hep öğrenim dağının zirvesinde olacağım” derken bunu kastettiğini söylerler. Buda Nirvana’ya girmekle ölmemiştir, fakat öğretisiyle yaşatmaktadır, ölümünden önce kedisine altın ve sandal ağacından heykellerinin sunulduğu ve bunları kutsayarak talabelerine teslim ettiği söylenir. Hayvan etinin yenmesini yine bu dönemde yasaklamıştır Ölümü ve yakılması zikredilemeyecek kadar çok mucizelere sahne olmuştur.

Çince kayıtlarda uzun bir Budist ruhani reisler silsilesiyle, Budacıların yasa ve kurallarının başkan ve savunucularıyla karşılaşıyoruz, bunların her biri son ruhani reis tarafından seçilmiştir, ilki Buda tarafından tayin edilmiş Maha Kashiapa’dır. Bir ruhani reis diyor Dr. Edkins “kötüye bakmayan ve ondan hoşlanmayan birisi” olarak gösterilir; “o iyi olanı gördüğünde de ona ulaşmak için çok fazla çaba sarf etmez. Hikmeti bir tarafa bırakıp budalalığa yanaşmaz; yanılsamayı bir tarafa fırlatıp hakikati kavramaya da çabalamaz. Ama yine de kuşatılması mümkün olmayan büyük hakikatlere aşinadır ve Buda’nın aklına, sırrına erilemeyecek bir derinlikte nüfuz eder.” Böyle birisinin sihirli güçleri yardır, havada uçabilir, kendinden geçip translara girebilir ve insanların düşüncelerine nüfuz edebilir. Bununla beraber yine de fakirane yaşar ve vasat bir şekilde giyinir. Beşi Çinli ruhani reis olmak üzere bunların otuz üç tanesinin ismi zikredilir ve hayat hikâyeleri verilir.

Çin Budizminin yerleşmesinden itibaren batılı Budist keşişler ve bilgili insanlar Çin’e akın ettiler ve büyük bir çeviri faaliyetine girişip, bunların öğretilerini insanlara vazettiler. Dördüncü yüzyılda bir Chou prensinin izniyle Çinliler Tarikata girmeye başladılar; Loyang’da birçok pagoda inşa edildi, Kuzey Çin’e büyük manastırlar kuruldu. Budist öğretmenlerin çoğu mucizeler gösterdiklerini ileri sürdüler ve hiç şüphe yok büyücülükle uğraştılar. Çinli Budist hacılar Hindistan’ı ve diğer Budist ülkeleri ziyaret ettiler ve geri dönerlerken beraberlerinde birçok harika ve mucize öyküleri getirdiler (sözgelimi Fa-hien ve Huen-siang gibi). Beşinci yüzyılın başlarında Hindistanlı bir Budist, Kumarjiva, kendisine yardım eden sekiz yüz rahiple birlikte, Budist metinlerin Çince’ye üç yüz cildi bulan yeni bir tercümesini yaptı.

Bu dönemden sonra Çinli yöneticiler Budacılığa karşı bir müddet hasmane bir tutum sergilediler; fakat bu çok geçmeden tersine döndü ve Hindistan ve Çin’deki Budist prensler arasında karşılıklı münasebetler gelişti. Manastırlar ve tapmaklar çoğaldı, Mahayana’nın kitaplarıyla desteklendiğinden büyü ve harikalar asıl Budist inanışının üzerini kapladı. Çeşitli dönemlerde Çin imparatorları halkın da katılımıyla Budacılığı Konfüçyüsçülük ve Taoculuk ile az ya da çok uzlaştırıp birleştirme yollarını aradılar ve nadiren de olsa zaman zaman bunlardan birini yasakladılar. Çeşitli zamanlarda Konfüçyüsçüler Budacıları bastırıp sindirmeye, keşişlerle rahibeleri evlendirmeye vb. çalıştılar ve onlara karşı buyruklar yayınlayıp yasaklamalar getirdiler; ve zaman zaman mülkleri müsadere edildi ve dünya hayatına dönmeye zorlandılar. Dinî değişimle yan yana Hindu Budistler Çin imlasına, edebiyatına ve bilimine birçok yenilikler getirdiler.

Yirmi sekizinci Hindistanlı Budist ruhani reis, Bodhidharma, altıncı yüzyılda Çin’i ziyaret etti ve burada öldü. Okuma ve kitap bilgisinin aleyhine, derin tefekkürü yüceltti, gerek bunlara gerekse tapmaklar inşa etmeye ayrı bir üstünlük tanımadı. Görüşüne göre üstünlük “saflık ve aydınlanmaya, derinlik ve bütünlüğe, boşluk ve sessizlik içinde tefekkürle kuşatılmaya (yahut tefekkür içinde kaybolmaya)” dayanır. Öldüğünde Çin’deki tesiri takipçilerinin, çileciler ve mutad tapınak keşişlerinden ayrı olarak, tefekkür ehli (ya da meditasyon mezhebi, Dhyana, Çincede Chan veya Ch’an, Japoncada Zeri) adıyla yeni bir mezhep haline gelmelerine yetecek kadar güçlüydü. Zaman içerisinde mezhebi daha da güçlenmiştir; ve sadece deruni tefekkür ile mümkün olacak kendi kendini düzeltmeyi (ya da yenilemeyi) yücelterek, gelecek hayatı bekleme ve kefaret düşüncesini zayıflatmış görünür. Ölümünün ardından çok geçmeden Chi-kai adında Tien-taili bir keşiş tefekkürle suret yahut heykellere tapmayı birleştiren bir sistem geliştirdi ve zamanla büyük bir yaygınlık kazandı, kitaplan aradan birkaç yüzyıl geçtikten sonra Çin Budizminin klasikleri arasında kabul edilir oldu.

Orta çağlarda Çin Budizminin tarihi Konfüçyüsçülerin sürekli saldırılan arasında geçmiştir; kimi zaman imparatorların baskı ve tazyikine, kimi zaman destek ve himayesine ve sık sık da müdahalelerine muhatap olmuştur. Tapınakların kimisi tahrip edilmiş, kimisi yüceltilmiştir; belli manastırlar ve tapmaklar bir tapınma biçiminden diğerine, bir Budacı mezhep veya tarikattan bir başkasına geçmiştir; ve imparatorlar görünürde hiçbir zaman Budist olmamışlardır. Bununla beraber Moğol imparotorları, bilhassa Kubilay Han, sadık ve kararlı Budistler olmuşlar ve Çinlilerin imparatorluk tapınaklarını Budacı ayin ve tapınmalar için kullanmışlardır. On üçüncü yüzyılın sonlarına doğru yapılmış olan bir nüfus sayımında Çin’de 42.000’den fazla Budist tapınağı ve 213.000 civarında keşiş olduğu bildirilmektedir; buradan Buda dininin halk kesiminden çok sayıda mensup ve bağlıların olduğu anlaşılmaktadır. Moğolların Çin’den çekilmesinden sonra zaman içerisinde Budacılara bazı sınırlamalar getirilmiştir; 1662’de yayınlanan ve hâlâ belli aralıklarla halka açık olarak okunan Kutsal Buyruk dikkatlerini sadece kendi içlerine yönelttiklerinden ve gelecekteki mutluluk ve sefalet hakkında asılsız öyküler uydurduklarından dolayı Budacıları şiddetle kınar. Dolayısıyla Budacılık, her ne kadar Moğolistan ve Tibet’de Çinliler tarafından saygıyla karşılanmış ve teşvik edilmiş ise de, Çin’de resmi olarak hoş görülmemiş, soğuk karşılanmıştır,- halk nezdinde ise, yeni tapınakların yapımı büyük nisbette durmasına karşın, tapınma ve şenliklere oldukça yaygın düzeyde katılımla canlılığını korumaktadır.

Günümüzde Çin Budizmi o kadar yaygın ve değişiktir ki burada ancak önde gelen özelliklerine kuşbakışı bir gözatmak mümkündür. Birçok bakımdan Tibettekiyle aşağı yukarı aynı zaviyeyi paylaşır; ve Çinli keşişler, tıpkı Sri Lankalı biraderleri gibi Buda, Yasa ve Tarikat’a sığınırlar. Buda’ya tapınma, hatırı sayılır ölçüde maddileşmiş haliyle, hâlâ mevcuttur; fakat suret ya da heykellere tapınma, her ne kadar zayıf ve cahil güruh için cevaz veriliyorsa da, eğitimli Budistlerce hiçbir surette temel ve esaslı unsur olarak görülmez. Fakat bilinen tapınma şekline çok sayıda benzer ve daha aşağı varlıklara tapınma ilave edilir ki bu, Çin Budizmini mevcut haliyle fiilen karmaşık bir çok tanrıcılığa götürür. Halkın tavrı tapmaklar ve ayinlerle ilgili anlatılardan çıkarsanabilir.

Çindeki birçok bina gibi, Çin Budistlerinin tapınakları da bir dizi büyük binadan müteşekkildir, giriş yahut antre Tibet Budizmi incelenirken (Tashi Lunpo) zikredilmiş olan, aynı dört ağaç oyma kral tarafından korunur. Bunların üstü giydirilmiş olup çeşitli sembollerle, sözgelimi bir kılıç, şemsiye yahut bir yılan veya Doğulular için belirgin bir anlamı olan başka objelerle donatılmıştır. Bunlar geçek Budacılara her türden lütuf ve inayeti bahşeder, buna mukabil hakikati yahut öğretiyi İhmal eden krallar ve uluslardan da himayelerini esirgerler. Maitreya (Mi-ll 1ya da Moli) Fo) da aynı giriş-koridorunda görünür; hatta burada bazan Buda’nın dininin koruyucusu olarak Konfüçyüs’ün bile bir heykeli bulunur.

Giriş yahut antreden açılan büyük salonda Buda’nın, altı Bodhi-sat- vanın, Ananda’nın ve birçok azizin, değişik sembolik duruş şekilleri içinde heykelleri bulunur; Wen-shu ve Pu-hien çoğu kez Buda’nın sağına ve soluna, Kwan-yin ise kuzeye dönük olarak onların arkasına yerleştirilmiştir. Kimi durumlarda Buda önde yalnızdır, diğer üçü sıra halinde onun arkasındadır. Kwan-yin resimlerde ve heykellerde çok değişik biçimlerde görülür; bunlardan birinde çocuklar için dua eden annelere bir çocuk sunan dişil bir Figürle temsil edilir. Merkezdeki binaya heykeller, kabartmalar ve resimler barındıran diğer yapılar eklenebilir.

Dr. Edkins’e göre merkezdeki büyük binanın bir talebeler topluluğuna ders veren Buda’yı sembolize etmesi amaçlanmıştır; girişteki binanın hâkim fikri ise Budistlerin mazhar oldukları göksel varlıkların güçlü korumasını göstermektir. Bütün bunlar “Maha-yana”daki anlatılarla uyum içindedir. Bodhi-satvalara ve Budist, Hindu ve Çin mitolojisinin diğer varlıklarına adanmış birçok ikincil şapeller olabilir. Pu-sa veya Bodhi- satvaların heykelleri Buda’nın huzurunda iken ayakta, kendi tapınaklarında ise oturur vaziyettedir. Her şeyi kucaklayıcı Budist tapınaklara, Çin’in ünlü Budacılarınınkinin yanı sıra Taocuların heykeleri bile kabul edilmiştir.

Kuzey Çin’de, özellikle Pekin’de heykeller, ister pirinç ya da demir, ister ağaç veya kilden yapılmış olsun pek doğru olmamakla birlikte Çinlilerin görüşlerine göre iç organlarıyla birlikte mümkün olduğu kadar gerçeğe uygun yapmak bir gelenektir; fakat kafaların içi her zaman boştur. Karın bölgesindeki organların etrafında dua veya efsunlarla kaplı büyük bir ipek parçası vardır, içinde ise küçük altın, gümüş parçalan ve beş temel hububat türünün taneleri bulunan keseler vardır, fakat bu değerli şeylerin çoğu heykellerin içinden çalınmıştır.

Daha bilgili Budistler tapınaklarının ve heykellerinin, tamamen sembolik bir değerinin olduğunu ve sunularını ve yere kapanmalarını vb. Buda’nın öğretisinin saygıyla kabulü olarak açıklarlarken, sıradan insanlar heykellere tanrı nazarıyla bakarlar ve onlara kendilerini hastalıktan, sıkıntıdan, ıstıraptan, çocuksuzluktan, sefaletten vb. kurtarması için dua ederler. Halk arasında yaygın bir şekilde, insanların çığlıklarını işiten merhamet tanrıçası olarak bilindiğinden, Kvvan-yin’e çok özel bir şekilde tapınılır. Bu tapınma her zaman Kwan-yin’in babası Amitab-ha’ya (O-me-to) tapınmayla birleşir ve her ikisinin de mutlu Sukhavati diyarında bulunduklarına inanılır. Ancak bu cennette doğmuş olanlar parlak tasvirleri yapılan katıksız, saf neşe içerisindedirler. Bu cennet

 

Çinli Budistlerin muhayyilelerinde çok güçlü bir yer tutar ve sürekli olarak bir taraftan boncuklarını sayarken “Amita Buda”nın ismini tekrar ederler. Bilhassa Karşılıklı Kwan-yin Duası olmak üzere, bu tapınmayla ilgili fikirlerin kimisinin Fars, Arab ve İbrani kaynaklarından alınmış olması mümkündür ve bazıları buna kuvvetle inanırlar. Sınırsız bir merhametle Kvvan-yin’in, sakinlerini korumak için ne kadar dünya var ise hepsinde tezahür edeceğine söz verdiği oldukça yaygın bir inançtır. O bu amaçla aynı zamanda bütün cehennemleri ziyaret etmiştir; ziyaretlerine ve bunların hayırlı neticelerine dair ayrıntılı açıklamalar yapılır. Kwan-yin’e ibadet ve dua ile ilgili özel ve ayrıntılı törenler vardır, aynı zamanda Buda ve Bodhi-satvalar da gerektiği gibi yüceltilip ululanırlar. Bir dua şekli şu şekilde devam eder; “Her şeyi gören ve her şeye kadir Kwan-yin vaadini unutmayarak, biz onu anarken bize gelsin ve bizi üç engelden kurtarsın (saf olmayan düşünce, söz ve eylem).” Profesör Be- al Kwan-yin’e itiraf ya da “inanma edimi”nin Çince’den tercümesini verir;

 

“Kutsal, iyi, merhametli Kwan-yin!

Bıçaklar Dağına fırlatılsaydım,

Beni incitmezlerdi;

Ateş gölüne atılsaydım.

Beni yakmazdı;

Açlıktan gözü dönmüş hortlaklar etrafımı sarsaydı Bana dokunmazlardı;

İblislerin ordusu üzerime hücum etseydi Bana erişemezlerdi;

Bir hayvana dönüşseydim Yine göklere yükselirdim;

Kutsal, iyi, merhametli Kwan-yin!”

 

Kwan-yin ve Amitabha’ya tütsüler yakılır, çiçek ve yiyecekler sunulur, kutsal kitaplardan uygun parçalarla tekrar tekrar yakarışlarda bulunulur, bunların kimisi Sanskritçe’dir ve hem rahipler hem de halktan insanlar için anlaşılmazdır, bununla beraber büyülü bir etkisinin olduğuna inanılır. Gerek Çin’de gerekse Japonya’da Amitabha’nın ayrı bir tapınışı vardır; bunlara “saf ülke” (veya “an toprak”) mezhebi denir ve Amitabha’nın cennete girmelerine etki edeceğine inanırlar. Yoğun ve bölünmemiş bir dikkatle ismin tekrarının cenneti sağlayacağına inanılır; aynı zamanda kendisine “Amita Buda’yı Ululama” duasıyla da yakarılır ve ona doğru şekilde yakaranlara en abartılı ödüller vaad edilir. Bu Çin’in birçok bölgesinde yaygın olan Budist tapınma biçimidir ve Nirvana’yı erişilmezliğinden ötürü hedef olmaktan çıkarıp inanan için bir bilinçli mutluluk ve neşe cenneti sunması nedeniyle oldukça yaygındır.

Pekin’in batısında, Pi-yun-sin tapınağında, birbirine paralel altı galeri halinde dizilmiş beş yüz azizin heykellerinin bulunduğu büyük bir bina vardır; heykeller balçıktandır, oturmuş konumda ve gerçeğe yakın boyutlardadır. Bir başka avluda ölüm sonrası hayatla ilgili hayali manzaralar vardır, hepsi kilden yapılmıştır, iyilerin ve kötülerin akıbetini gösterirler. Pagodalar da bu büyük binanın bir bölümünü oluştururlar. Tien-tai bölgesinde birçok benzer binaya rastlanır.

Çinli Budistlerin ibadetlerinde müzik oldukça yaygındır, davullar, küçük ve büyük çanlar, ziller ve benzerlerine her yerde rastlanmayan mahalli nitelikte vurmalı metal çalgılar kullanılır.

Dr. Edkins, halk mitoloji ya da büyünün abartılı ayrıntılarına inanırken, ayinlerde rahiplerin hâlâ, her şeyin hiçliğini ve beyhudeliğini vazeden eski Budist kitaplardan pasolar okumayı sürdürdüğünü düşünmektedir; dolayısıyla neredeyse bütün ayinlerinde birbiriyle bir araya gelmesi mümkün olmayan zıt unsurlarla karşılaşılabilecektir.

Çin’de Budistlerin bulunduğu en ünlü bölgelerden biri, Hang-cheu’- nun yaklaşık 300 kilometre güney doğusunda bulunan bir tepeler silsilesi olan Tien-Tai’dir ve ününü ve önemini, muhteşem doğal manzarasını Budacılığın büyük azizlerinin, Arhat yahut Lohanların, ikametgahı olarak düşünüp, Budist meditasyon okulunu altıncı yüzyılda burada kuran Chi-kai’ye borçludur. Gerçekten de onların burada bir çağlayanın üzerindeki ilgi çekiçi taş köprünün yakınında şarkı söylediklerini işittiği söylenir ve şimdi onlar köprünün yanındaki beş yüz küçük taş heykelcikle temsil edilmektedir. Burada Chi-kai, Budacılık ve inkişafı üzerine, “kusursuz müşahede” dediği ayrıntılı bir yorum geliştirmiştir. Halk inancının objelerini ustaca reddederek, her şeyi Buda’nın bir tecessümü olarak görmüş ve açıklamaya çalışmıştır. Takipçilerine çeşitli tefekkür biçimleri öğretmiş, onlar da halk inancını büsbütün reddetmeyerek ve Budacı agnostisizmin aşarılıklarına düşmeden bunları muhafaza etmişlerdir. Günümüzde bütün dağlık Tien-tai bölgesinde manastırlara yaklaşık sekiz kilometre arayla rastlanır.

Çin Budizminin bunun dışında çok sayıda önemli ekolleri vardır. Bunlar isimlerini seçkin öğretmenlerden alır ve manastırların günümüzdeki başkanları bunların halefleri olduklarını iddia ederler. Öğretileri büyük bölümü itibariyle birbirinden çok büyük farklılık göstermez, fakat ayrıntılara büyük ehemmiyet verilir. Lin-tsi okulu 868’de ölmüş olan bir öğretmen tarafından kurulmuştur ve büyülü güçleri nedeniyle büyük bir üne sahipti; günümüzde Çin ve Japonya’da oldukça yaygındır. Buda’nın, elverir ki onun farkında olsun, inananın içinde olduğunu vazeder: “Buda nedir? Saf ve sakin bir zihin. Nedir Yasa? Açık ve aydınlanmış bir zihin. Tao nedir? Her yerde engel ve manaların yokluğu ve saf aydınlanma. Bu üçü birdir.” Disiplin elle yahut bastonla üç darbe, birbirini takip eden üç tazirle ve konuşmanın sessizlikle münavebesiyle sıkı bir şekilde muhafaza edilir. Çin Budizminin diğer muhtelif okullarını teker teker ele alıp üzerinde daha fazla duramayız, fakat sayılarının İngiltere’deki belli başlı muhalif topluluklara eş olduğunu söylemekle yetinelim.

Diğer ülkelerdeki Budist manastırlardan yeterince söz ettiğimizden burada da manastırları özel olarak ele alıp tasvir etmemize lüzum yoktur. Hepsinde bir tapınak yahut bir ibadet salonu bulunur. Büyük yapıların çoğunun kendi arazileri ve başka mülkleri vardır, fakat çoğu kez bunlar bütün harcamaları için kafi gelmez, keşişlerin topladıktan sadakalar, inananların getirdikleri sunularla ve dışarıdan gönderilen gönüllü bağışlarla karşılanır. Keşiş alayları sadaka toplamak üzere caddelerde yürürler, duraklamalarda bir gong ya da zil çalıp, sık sık Budacılara özgü kalıp sözleri tekrar ederler. Keşişler Çin halkından oldukça farklı giyinirler. Ayin yönetirlerken genellikle, geriye kıvrık büyük yakalı ve geniş kollu ipek ya da pamuktan san elbiseler giyerler; sair zamanlarda elbiseleri genellikle kül rengidir. Başlarını ayda iki ya da üç kez traş ettirirler ve çoğunun kafatası derisinde kor ateşle yakılmış bir ya da daha fazla yanık vardır. Evlenmeme yeminlerine bağlılıkları kati görünmektedir ve dış dünyada bir ilişkileri yoktur, insanlarla münasebetlerinde pek becerikli oldukları söylenemez. Zamanların büyük bölümünü, Hindu ya da Tibet asıllarının anlamına sahip olmaksızın, çoğu kez sadece sesten ibaret bir form içinde, kutsal kitaptan okuyarak geçirirler. Bazı manastırlar büyük çanların gece gündüz sürekli çalarlar, dolayısıyla ses hiç kesilmez.

Büyük bir manastırın, bir kütüphane, çalışma odası, seçkin konukları kabul odaları, bakıp beslemek için değil, fakat erdemli bir iş olarak canlı hayvanları barındırma yeri gibi özel kullanımlara tahsis edilmiş çok sayıda odası vardır. Bazılarında yakalanmaması veya yenmemesi gereken güzel balıklarla dolu bir havuz bulunur. Sığır, domuz, keçi, tavuk vb. hayvanlar için yem ve yiyecekler hazırlanır, bunların çoğu ölünceye kadar beslemek için gerekli para ve sair zahireyle birlikte, bir yemin veya adağın tahakkuku olarak halktan insanlar tarafından bırakılmıştır. Keşişler görünüşte her türlü hayvan etini reddederler, fakat bazılarının buna uymadığına inanılır. Genel olarak Çinlilerin büyük çoğunluğunun Budist keşişlere pek saygı göstermedikleri görülür, bunun nedeni Çinliler arasında çok derin kökleri bulunan ebeveyne saygı ve itaat ilkelerine aldırış etmemeleridir; bununla beraber birçok durumda, gerek yeni ölmüş kişiler, cehennemde acı çekenler için, gerekse hasta ve dermansız olanlar için düzenlenen özel dinî törenleri yönetmek üzere davet edilirler. Manastırlara yeni namzetler -çoğu durumda erkek çocukların ebeveynlerinden- satın alınarak sağlanır.

Manastırların sakinleri arasında çoğu kez çileciler vardır, bunlar yıllarca dış dünya ile hiçbir temas kurmazlar, mütemadiyen hücrelerinde sessiz kesintisiz bir tefekkür içerisinde otururlar, yemeklerini kapıdaki bir delikten alırlar, ölmüş keşişlerin cesetleri genellikle özel bir ölü yakımı binasında yakılır, küller ve diğer yanmamış kalıntılar toplanıp bir toprak kapta, tapınağın özel bir odasında veya binasında korunur.

Çin’de Kvvan-yin’in özel himayesi altında çok sayıda Budist rahibeler manastın vardır, birçokları kendi rızaları ile katılırlarken, diğerleri genç kızken satın alınırlar. Rahibeler erkekler gibi başlarının tamamımı traş ederler, ayaklanın büyümemesi için sıkıştırmazlar ve keşişlerinkine benzer bir giysileri vardır. Bazıları Budist kitaptan okumasını öğrenirler ve tapınaklarda ibadet edenlere refakat’ ederler. Keza hasta ve sıkıntılı olanları ziyaret ederler ve kendilerini manevi I bakımlarına bırakmış olanlara özel bir ihtimam gösterirler. Her ne kadar evlenmeme I yemini etmişlerse de, Tibet’de olduğu gibi  rahibeler genellikle yeminlerine sadakatsizlikle suçlanırlar; ve bazı bölgelerde Çinli yüksek memurlar bu yüzden rahibeler manastırının tümünü kapatmışlardır.

Çin nüfusunun büyük bölümü Budacılığa ateşli bir imanla bağlı değilse de, kuşku yok ki ona karşı hatırı sayılır bir saygı gösterirler; kalıp sözlerine ve muhtelif uygulamalarına, bilhassa büyüyle ilgili olanlara bir tedbir ve önlem meselesi olarak yaygın bir şekilde başvurulur. Halk anlamadığı sözcükleri, kötü etkileri uzaklaştırmada müessir olduklarına inanarak sürekli olarak tekrar eder. Zenaatkar sabah işine başlamazdan önce üzerine büyülü sözler yazılmış kağıdı yakar, Budacılığı küçümsediklerini gösteren eğitimli insanlar ise Ling-yen-king’in büyülü cümlelerini veya Kalb Sutrasını ezbere bilirler.

Her ne kadar Burma’daki kadar bir nümayiş vesilesi haline getirilmeseler de, Budacıların takvimi de eksiksiz bir şenlik ve toplu yürüyüşler takımı ihtiva eder. Elbette imparator ve imparatoriçenin doğum günleri, imparatorun ölüm yıldönümü ve dört aylık şenlikler, ayrıca eski Hindu mitolojisinin devalarına tapınma, ay ve güneş tutulması (on- lan kurtarması için Buda’nın gücüne yakarılır, Pu-sahlar veya Bodhi-sat- valar diye tanınır), aya kurban sunma, iyi hava veya yağmur için dua etme günleri vardır. Deva Wei-to’ya (gerçekte Veda) koruyucu olarak yalvarılır, keza diğer tanrısal koruyuculann, savaş tanrısının, Buda’nın, her bir Bodi-satvanın doğum günleri kutlandığı gibi, onun doğum günü de, ayrıca büyük Çinli Budist azizlerin ve bir manastır kurucusunun vb. ölüm yıldönümleri kutlanır. Fakat bu liste kolaylıkla bir bu kadar daha uzatılabilir.

Budacılık, mensuplarından bağımsız olarak Çin dininin karakterinin yumuşamasında büyük bir tesir icra etmiştir. Kurbanları hoş görmeyerek, hayvanların hayatına gösterdiği şefkatle, dinde bir manevi hedef anlayışı ile ve fevkalade önem verdiği kendi kendini sınırlama düşüncesi ile Çinliler üzerinde bu denli geniş etkili olmaması zaten düşünülemezdi. insanlığı düşünen hayırhah bir arzuyla dünyayı kurtarmak için doğan Buda örneği, onun sabn ve daha sonraki hayatları için kendini

feda edişi, soylu yol öğretisi ve bu hayatın engellerinden Kurtulmanın arzuya şayanlığı, bütün bu özellikler halk inanışlarının yücelmesine Katkıda bulunmuştur. Budacılığın, maddi cehennem inanışının yaygınlaşması üzerindeki tesiri daha kuşkuludur. Çok çeşitli işkenceler ve cezalandırılma manzaraları tasvir edilir ve iblisler insanın acı ve ıstıraplarından zevk duyar gösterilir. Bir yandan genel olarak inancın bu tür büyük işkence ve cezalan davet ettiği söylenen suçların önlenmesine katkıda bulunduğu, diğer taraftan halk muhayyilesinin böylelikle korkunç gaddarlıkların resim ve tasvirlerine aşina hale geldiği ileri sürülmektedir.

Çin’de dine karşı hatırı sayılır bir kayıtsızlığın yayılmasında Budacılığın telkin ve tembih ettiği müsamahanın da etkisi olmuş, ama aynı zamanda bu durum onun burada kök salmasını da kolaylaştırmıştır. Çinliler arasında diğer konularda olduğu gibi dinî meselelerde de karşılıklı kabul ve uzlaştırma, bilhassa bir cansızlık yahut kayıtsızlık belirtisinden ibaret değilse, oldukça güzel bir özelliktir. Budacılar da itimadı ha- kederler, çünkü Buda ve Bodhi-satvalarının temsillerinin başta gelen özelliği merhamettir, her ne kadar bir kötülük olarak ıstıraba itirazları onların tıbbi ve faydalı etkilerini geri plana itiyorsa da. Budacılık da Çin’de anne babaya saygı ve bağlılığa (xlao) başka her yerdekinden daha büyük saygı göstermiştir.

Burada Budacılığın Çinlilerin edebi ve sanatsal gelişmelerine büyük katkıda bulunduğuna da işaret etmeliyiz. Pagoda formu özellikle onlara özgüdür. Sözcüğün kökeni daha önce de işaret edildiği üzere tope yahut dagobadır; temel yahut platform toprağı, onun üzerini örten yarı dairevi yapı havayı ve yukarıdaki tırabzan göğü işaret eder; kule ve şemsiyeler ardıl katlar veya platformlar halinde genişler ve göklerin üzerinde birbirini takip eden dünyaların simgesidir. Bununla beraber birçok durumda Çin pagodalarının dini bir anlamı yoktur ve halk arasında yaygın olan toprak falıyla ilgilidir. Budacıların büyük önem verdiği kutsal kalıntıları ihtiva edenler her zaman manastırlarla irtibatlıdır. Bazıları tuğladan, diğerleri çiniden ve dökme demirdendir. Şimdilerde birçoğu çürümeğe terkedilmiştir, yenileri nadiren yapılmaktadır. Çiçek yetiştirme Çin ve Japonya’daki, Budist çiçek sunularıyla irtibatlı bir diğer sanatsal özelliktir; tapmak ve manastır bahçelerinde sunu olarak ve süslemelerde kullanılmak üzere birçok güzel çiçek yetişir.

Çin Budizmiyle ilgili bu açıklamalarımızı on altıncı yüzyılın başlangıcından itibaren aşağı tabakadan Çinliler arasında hatırı sayılır bir gelişme göstermiş olan ve IVu-ıveAkian yahut “eylemsizlik mezhebi” diye bilinen ilginç bir reformcu Budist mezhebe işaret etmeksizin sona erdirenleyiz. Bunlar her türlü “surete dayalı tapınmaya’ karşı çıkarlar, fakat ona ibadet etmeksizin Buda’ya inanırlar. İçinde hiçbir heykel yahut suret olmayan, fakat saygı ve hürmet göstermek için uygun objeler olarak sadece göğe, yere, krala, ebeveyn ve muallimlere adanmış bildik Çince tabletler ihtiva eden basit binalarda biraraya gelirler. Kişinin kendisini sadece tefekkür yoluyla erdemle mücehhez kılmasını ve insanın içinde ve bütün tabiatta olan her şeyi kuşatan Buda’ya deruni bir saygıyı telkin ve tavsiye ederler. Kurucuları Lo Hvvei-neng Lo-tsu Unvanını almıştır (ruhani reis Lo); doğum ve ölüm yıl dönümleri, yeni yıl ve sekizinci ayın ortasında birlikte çay içmek ve ekmek yemek üzere toplanırlar. Sıkı birer vejeteryandırlar, güçlü bir şekilde ruh göçüne ve hayvan hayatına kastetmenin günahına inanırlar. Mezhebin bir keşişler yahut rahipler tarikatı yoktur. Maddeyi geçici olarak görürler ve dünyanın sonunda, ruhun anası olarak kabul ettikleri altın anne Kin-mu tarafından cennete alınacaklarına inanırlar. Gerçekten de bu mezhep için Kin-mu Buda’dan daha fazla bir tapınma objesidir. Onu felaketlerden ve hastalıktan, görünmeyen dünyadan gelecek acı ve sefaletlerden koruyucu olarak görürler. Bu saf Budacılık formuna bile birçok Taocu görüş ve inanış sirayet etmiştir.

 

Japon Budizmi

 

Budacılık Japonya’ya yolunu hem Çin’den hem Kore’den İ.S. altıncı yüzyılda bulmuş, fakat dokuzuncu yüzyıla kadar, yani rahip Kukai yahut Kobo Daishi’nin, Şinto tanrılarının Budist tanrıların transmigrasyonları olduğunu ileri sürmek suretiyle Şintoculuk ile Budacılığın nasıl telif edileceğini (Şintoculuğun diğerine nasıl uydurulacağını) gösterince- ye kadar büyük bir etki kazanamamıştır. Bu şekilde açıklanınca Budacılık büyük üstünlük kazanmıştır. On yedinci yüzyılda felsefi bir aydınlanma meydana gelmiş, insanlara mükemmeliyeti arzulama, ruhların birbiri ardınca yeniden bedenlendiklerine inanma, mükemmel ödülü Buda’da kaybolmanın (nirvana) yollarını arama öğretilmiştir. Şinto tapınaklarından daha şatafatlı ve zengin, tapınma için fevkalade çeşitli heykeller barındıran çok sayıda Budist mabetleri ve tapınakları mevcuttur, bunları son zamanlara kadar, halkı mümkün olan her yolla temsillerle, oyunlarla, çekilişlerle, hatta atış poliganlarıyla cezbetmeye çalışan çok sayıda rahip ayakta tutmaktaydı. Bununla beraber son zamanlarda patlak veren devrim rüzgârları Budacılığın da altını üstüne getirmiş, tapınaklar ve manastırlar tahrip edilip sindirilmiş, iş para basımı için çanların eritilmesine kadar varmıştır vs„- şimdilerde din ancak hoşgörü ile varlığını sürdürmektedir ve halk üzerindeki manevi etkisini yeniden kazanması için yoğun bir çaba gösterilmektedir.

Ana gövdesi itibariyle Çin’dekilere tekabül eden kimisi meditasyoncu, kimisi gizemci, kimisi popüler törenlere ağılık veren çok sayıda mezhep vardır. Shin-shin bağlıları özellikle kendisine inananları kurtarmayı arzu eden ve buna muktedir olan Amitabha’ya hürmet ederler. Bunlar şimdiki hayatta mutluluk için dua etmezler ve ahlâkın inançla eşit önemde olduğunu vazederler. Japonya’daki en güzel tapınaklardan çoğu bunlara aittir ve Çin ve Kore’deki etkin misyonerlik faaliyetleri ve bilhassa yüksek eğitim standartları bakımından kayda değerdirler. Rahiplerin evlenmelerine ve et yemelerine izin verilir. Mezhebin inanç esastan önde gelen rehberlerinden biri tarafından ifade edildiği şekliyle şöyledir:

“Her türlü dinî sertlik ve haşinlik ve bu yöndeki diğer uygulamaları reddederek, her türlü güç iddiası ve ilgili mülahazalardan vazgeçerek, en önemli şey olan gelecek hayattaki kurtuluşumuz için bütün kalbimizle Amita Buda’ya güveniriz, Amita Buda’ya inancımızı izhar ettiğimiz anda kurtuluşumuzun yakın olduğuna inanırız. Bu andan itibaren Buda’nın merhametine minnet ve şükran ifadesi olarak onun adına dua ve yakarışa başlarız. Bundan başka karanlık bir gecede ışık kadar insanların iyilik ve hayrına olan ve en az onun kadar el üzerinde tutulması lazım gelen öğretilerin vazedicisi ve onun halefi durumundaki baş rahiplerden bu öğretinin kabulüne bir minnettarlık nişanesi olarak bütün hayatımız boyunca üzerimize ödev ve vecibe olarak bırakılan ya- salan da aziz bilmeli ve onlara riayet etmeliyiz.”

YAZIYI İNDİR