Kadınların hakları ve davranış biçimleri üzerine bir incelemede, özellikle kadınların durumunun iyileştirilmesi için yazılan yapıtlar es geçilemez; özellikle de kadınlar sahte inceliklerle donatılarak daha zayıf hale getirilirken. Yüksek zekâlı erkek yazarların elinden çıkmış kitaplar dahi sığ ürünlerle aynı eğilimi sergiliyor; insanı vahşi hayvanların üstüne çıkaran ve zayıf bir ele doğal bir kraliyet asası veren şeyin, geliştirilebilir akıl olduğu genel kabul görürken, kadınlara Muhammediliğin özüne uygun olarak, insan türünün bir parçası olarak değil, doğuştan erkeğe tabi olan varlıklar olarak bakılıyor.

Bununla birlikte okurlarımın, salt kadın olduğum için, cinsiyetlerin eşitliği ya da birbirine oranla üstünlüğü konusunda sürüp giden tartışmanın üstüne körükle gittiğimi düşünmesini istemiyorum. Bu konu tam da benim yolumun üstüne çıkıyor; bu konuyu ele almazsam muhakememi zedelemiş olurum. Bu nedenle, durup birkaç sözle de olsa, bu konudaki görüşlerimi aktarmam gerekiyor: – Fiziksel dünyanın idaresinde, güç açısından kadınların erkeklere göre daha aşağı bir konumda bulunduğu gözlemlenebilir bir olgudur. Bu, doğa yasasıdır kadınların lehine askıya alınamaz ya da ortadan kaldırılamaz. Bu nedenle erkeklerin fiziksel üstünlüğü yadsınamaz – bu elbette erkekler açısından soylu bir ayrıcalıktır! Ama doğanın kendilerine bahşettiği bu üstünlükle yetinmeyen erkek cinsi bizleri daha da aşağı bir konuma çekmeye çalışıyor tek beklentileri bizlerden kısa bir süre için alımlı nesneler olarak yararlanmak; kadınlar da duyusal hazlar peşinde erkeklerin kendilerine gösterdikleri hayranlık duygularıyla başları döndüğünden, erkeklerin kalplerinde kalıcı bir dostluk duygusu uyandırmayı ya da tatmini toplum içinde bulan erkeklerin arkadaşları olmayı amaçlamıyorlar. Tam da bu noktada bir itiraz getirilebileceğinin farkındayım: – Dört bir yanda erkeksi kadınlar karşısında korku ve tiksintiyle haykırıldığını duyuyorum; peki, hangi kadınlara erkeksi kadın diyoruz? Eğer erkeklerin bu hoşnutsuzluğu avlanma, silah kullanma ve kumar oynama hevesine yönelikse, bu haykırışlara ben de yürekten katılırım; ama aynı hoşnutsuzluk erkeklere özgü erdemlerin taklit edilmesine ya da doğru bir deyişle, insan karakterini güçlendiren, dişi cinsi hayvanlar seviyesinin üstüne çıkararak kapsayıcı bir şekilde insanoğlu diye adlandırılan sınıfa dahil edecek beceri ve erdemlerin edinilmesine yönelikse; – kadınları felsefi bir açıdan gözlemleyen herkesin, benimle birlikte kadınların her geçen gün biraz daha erkeksileşmesini dilemesini beklerim.

 

“Sen beni yedek olarak yaratıp koymadın mı buraya,

Ve yerleştirmedin mi benden aşağı olanları altıma?

Eşitsiz olanların arasında hangi toplum

Sınıflandırılabilir, hangi uyum ya da gerçek zevk?

Karşılıklı olmalı bunlar, oranları açısından

Hakça verilip alınmalı; oysa uyuşmazlık içinde

Biri çok yoğun, ötekiyse hâlâ dağınık

Uyuşamaz biri ötekiyle, tersine, bakarsın ki

Tekdüzelikte benzemişler birbirine:

Eşitlikten söz ediyorum ben

Peşinde koştuğum türden, katılmasına uygun düşecek

Bütün akılcı sevinçlerin “

 

 Toplum farklı bir şekilde düzenlenmediği sürece, eğitimin kendisinden fazlaca bir şey beklenemez.

 

Aşk üzerine konuşurken bu duyguya gereken saygıyı göstermemenin, genel olarak tüm güzel duygulara ve duyarlığa karşı suç işlemek olduğunu bilmiyor değilim, ama hakikatin yalın diliyle konuşmak ve yüreklerdense zihinlere seslenmek istiyorum. Dünyadan aşkı atıp yerine aklı oturtmaya çalışmak, Cervantes’ten Don Kişot’u atmaya çalışmaya benzer ve sağduyuya karşı işlenmiş bir suçtur elbette, ama bu şiddetli tutkuyu dizginlemeye çalışmak ve daha yüce güçleri alaşağı etmesine ya da anlayış gücüne ait olan asayı eline alıp onu kötüye kullanmasına izin verilmemesi gerektiğini kanıtlamak, bunun kadar vahşi bir suç sayılmasa gerek.

 

Kibirli saçmalıkları bizleri her yönden çarpıyor olmasa erkeklerin, yaşamlarındaki birincil haz kaynağı olan kadın cinsini yozlaştırmaya ne denli hevesli olduklarım gözlemlemek insanda horgörüyle karışık bir gülümsemeye neden olurdu. Pope’un bu konudaki yergilerine de sıklıkla yanıt vermişimdir; açıkça söylemek gerekirse, onun kadınlar hakkında söyledikleri bana tüm insan ırkı için geçerliymiş gibi geliyor. Haz sevgisi ve isteği insanlığı bölüyormuş gibi görünüyor; kendi hareminin hâkimi koca yalnızca kendi hazzını ya da rahatını düşünür. Taşkın bir haz sevgisi bitkin düşmüş hovardaları ya da bazen aklı başı yerinde kimi erkekleri öyle noktalara getirir ki, bunlar el altında bulundurabilecekleri bir yatak arkadaşları olsun diye evlenir, karıları olacak kadını bu nedenle baştan çıkarırlar. – Kızlık zarıyla birlikte alçakgönüllülük de ortadan kalkar ve saflık sevgisi bir daha gelmemecesine kaçar gider. Hayvansı bir iştiha olarak alındığında aşk kendisini tüketmeden uzun süre var olamaz. Kendi ateşiyle kavrularak ortadan kaybolma aşkın dehşet verici ölümü olarak adlandırılabilir. Ama ahlaksızlığa itilmiş bir eş, kocasının ilgisini kaybetmenin bıraktığı boşluğu büyük olasılıkla doldurmaya çalışacaktı çünkü bir tanrıça muamelesi gördükten sonra, kıymetli bir hizmetli muamelesi görmeyi kaldıramaz. Güzelliğini hâlâ yitirmemiştir; sevgisini çocuklarına yönlendirmek yerine, yaşamın günışığının tadını çıkarma hayalleri kurar. Ayrıca hem sağduyudan, hem de çocuk sevgisinden o denli yoksun kocalar vardır ki, bunlar şehvet duygularıyla başlarının döndüğü o ilk dönemlerde eşlerinin çocuklarım emzirmesine dahi izin vermez. Onların gözünde eşlerinin tek görevi güzel giyinip kendilerine haz vermektir: Görev duygusu müsamahaya feda edildiğinde sevgi de – masum sevgi dahi – aylaklığa gömülüp gider. Kişisel bağlılık arkadaşlık için uygun bir temeldir, ama erdemli iki genç evlendiğinde dahi, belli koşulların onların tutkularını denetim altında tutması yerinde olacaktır. Bu koşullar daha önceki bir bağlılığın ya da mutsuz sonlanan bir sevginin anısı olabileceği gibi, saygı da olabilir. Bu durumda çift, o anın ötesini görebilecek, yalnızca ölümün bozabileceği bir arkadaşlık kurmanın bir yolunu bularak yaşamın bütününü saygın kılabilecektir.

Arkadaşlık önemli bir sevgi türüdür; sevgilerin en yüce olanıdır, çünkü ilkeleri temel almış, zamanla güçlenmiştir. Aşk içinse bunların tam tersi söylenebilir. Aşkla arkadaşlığın aynı yürekte yaşayabildiği nadir görülür: Bu duyguları uyandıran kişiler farklı olsa bile, bu iki duygu birbirini zayıf düşürüp yok eder; bu duyguları tek bir kişi uyandırmışsa da, bu ancak sırayla olabilmiştir. Aşkın ateşini harlayan esintiler olan beyhude korkular ve kıskançlıklar taşkın bir biçimde de yaşansa, tadında da bırakılsa, arkadaşlığın yumuşak güveniyle ve samimi saygısıyla örtüşmez.

 

Erkekler, kadınlar ve uğraşları üzerine konuşurken şunu söylemek gerekir: Düşüncelerin hangi uğraşlar üzerine yoğunlaştığı, hem cinslerin, hem de bireylerin karakterini belirler. Kadınların düşünceleri hep kendilerine odaklanır; böyle bir durumda en çok değer verdikleri şeyin kendileri ve görünüşleri olmaları şaşırtıcı mıdır? Ama bir insanın oluşabilmesi için zihnin belli ölçüde özgür olması gerekir; bazı kadınların cinsiyetleri dışında çekici hiçbir özellikleri bulunmamasının nedeni de bu olabilir. Buna, boş işlerin kadınların çoğuna kolayca hastalığa yakalanan bünyeler kazandırdığım, kadının mükemmeliyetine ilişkin yanlış görüşlerin onları kırılganlıklarıyla övünür hale getirdiğini – ve bu arada dikkati yalnızca beden üzerine çekerek, zihnin etkinliğini kısıtladığım – ekleyelim.

 

Sevimli ve yararlı ama akılsız bir eşle yaşamaktan şikayeti olmayacak bir erkek, daha ince zevklerin tadını şehvet içinde yitirmiş demektir; cennetten düşen bir çiy tanesi gibi susuz kalmış yürekleri serinleten – ancak sevdiğini anlayan bir kadının sunabileceği – o sakin tatmin duygusunu hiç yaşamamış demektin – Bu adam, karısının arkadaş topluluğu içinde yalnız kalmaya mahkûmdur, elbette kendisi de bütünüyle ilkel değilse. Aklı başında bir düşünür şöyle diyor: “Bu yaşamda insana en çekici gelen şey duygudaşlıktır; hiçbir şey bize bir başkasının da bizim duygularımızı paylaştığını görmekten daha fazla mutuluk vermez.”

 

İnsanların, gölgeler peşinde koşan, makul bir amacı olmayan bir koşuşturma içinde enerjilerim boşa harcayan oğullarım ve kızlarını görüyorum. Yalanlarla beslenen bu kör itkilerin kılavuzluğundaki imgelemleri onları uzağı göremeyen ölümlüler haline getirmiş; her biri hayali bir anlık çıkar peşinde sürükleniyor. Her şeyi bu biçimde gördükten sonra, bu dünyanın daha yüce varlıkları eğlendirmek için her gün sahneye konan aptalca bir oyun olduğunu düşünmek hayalcilik olmaz. Hırslı bir adamın bir hayalet, “topun ağzındaki ün hayali” peşinde kendi kendini tüketmesini izlemek eğlenceli olabilir. Öte yandan bu yüce varlıklar insana acır da, ona yüce ve önemli şeylere giden dikenli yolu, bu yolda ilerlerken karşılaşacağı zorlukları ve tam ulaşacakken amacının nasıl da elinden kayıp gideceğini gösterirlerse, o insan da bu yüce varlıkları eğlendirme işini başkalarına bırakıp anın tadını çıkarmaya çalışmaz mı? Bizler hep umut ve korkunun köleleriyiz! Un bu dünyada insanın gözlerini en fazla kamaştıran ve sonunda mahvına dahi yol açabilen en parlak yıldızdır. – Ama her şeyin anlamını yitirdiği bir dünyada ünün ne anlamı kalır? İnsan ölümlü olsun, ölümsüz olsun, bu soylu tutkuyla türdeşlerinin üzerine çıkamayacaksa, neden ün uğruna savaşımlar versin? Ya aşk! Aşk da insanları izleyen yüce varlıkları eğlendirecek durumlara düşürmez mi bizleri? – Pantalon’un oyunları delilik gibi görünüyor olmalı. Bir ölümlünün başka birini önce hayali özelliklerle süsleyip, sonra kendi yaratmış olduğu bu idole tapması – ne saçmadır! Peki insandan bu küçük mutluluk çekip alınsa, insan cinsel arzudan başka bir şey hissetmese, diğer bütün işlerini daha tatminkâr biçimde yapmaz mı? Sevgi nesnesi o hayali süslerinden arındırılınca, aşk da salt iştihaya indirgenmez mi? Öte yandan, insanları diğer canlılardan ayıran soylu akıl, insanı gündelik koşuşturmanın üstüne, tam da bu tutkuyu, aşkı güçlendirerek çıkarır. Akıl insana tüm mükemmeliyetin kaynağı olan merkezi sevmeyi öğretir. İnsan, aklı geliştiği, düşüncesi derinleştiği oranda ve bu arada tutkudan kaynaklanan savaşımları onda bir düzen sevgisi uyandırdığı oranda, doğada kendini gösteren o yüce bilgeliği daha açık görür.

Nesneleri ne denli yanıltıcı olursa olsun, düşünme alışkanlığıyla, herhangi bir tutkunun sonucunda ortaya çıkan bilginin aynı derecede yararlı olduğu gösterilebilip çünkü tüm iyilikleri Yaradan bireylerin yetilerini güçlendirmek için vermiştir. İnsan çocuklar gibi belli şeyleri yapar, ama bunları niye yaptığını tam olarak bilmez. Çıktığım yüksek yerden aşağıya inip diğer insanların arasına karışıyor, onlarla paylaştığım yaşamın akıntısına kapılıyorum: Aklımız bize onların tüm vaatlerinin birer yalandan ibaret olduğunu söylese de, hırs, aşk, umut ve korku o alışılmış güçleriyle hüküm sürüyorlar. Ama sakınganlığın soğuk eli bu bereketli duygulan üzerimizde hiçbir kalıcı iz ya da alışkanlık bırakmadan budasaydı, geriye içgüdüden biraz fazlası olan bencil bir sağduyudan başka ne kalırdı? Jonathan Swift’in çirkin Yahoolar’ını ve sıkıcı Houyhnhnm’i betimleyişini okuyup da felsefi açıdan değerlendirenle^ tutkulara gereken önemi vermemenin ya da tutkularından arınmış sakin bir insan idealinin ne denli beyhude olduğunu anlayacaktır. Gençler eyleme geçmelidir, çünkü kır saçlıların deneyimine sahip olsalardı, yaşamdan çok ölüme uygun olurlardı. Doğru, erdemleri yüreklerinden ziyade, kafalarında olurdu, ama büyük hiçbir şey üretemezlerdi; bu dünya için hazırlanmış olan anlayış güçleri, daha iyi bir dünyada kendileri için bir yer bulma iddiası da taşıyamazdı. Ayrıca, bir gence yaşama ilişkin olarak doğruluğundan kuşku duyulmayacak bir fikir vermek de mümkün değildir. Bu gencin, kardeşini kötülüğe sürükleyen şeylerin ne denli baştan çıkarıcı olabileceklerini görebilmesi için, kendi başına tutkularıyla savaşması gerekir. Bu yaşama adım atanlarla bu yaşamdan çekilmeye hazırlananlar, dünyaya çok farklı açılardan bakarlar; bunların ilkinin genç aklı henüz kendi başına bir savaşıma girmiş değilse, bu ikisinin benzer düşüncelere sahip olması imkansız gibidir. Cüretkâr bir suç işlendiğini duyduğumuzda – bu ahlaksızlık bizde tiksinti uyandırır, ama bu karanlığı izleyen gözün daha müsamahalı olması gerekir. Dünya kayıtsızlıkla izlenemez; bizler de kalabalığa karışmalı ve duygularım yargılamaya soyunduğumuz insanları önce anlamaya, onlar gibi hissetmeye çalışmalıyız. Kısaca, bu dünyada daha bilge ve daha iyi olabilmek için yaşıyorsak, tek amacımız yaşamdaki iyi şeylerin tadını çıkarmak değilse, kendimizi tanırken başkalarını da tanımalıyız – başka yollarla edinilen her türlü bilgi yüreği katılaştırır, anlayış gücünü çarpıtır.

Bu yolla edinilen bilginin bedelinin fazla ağır olduğu söylenilebilir. Buna verilecek yanıt, her türlü bilginin ancak emek ve üzüntü sonucu edinilebileceğidir; çocuklarım bu ikisinden korumak isteyenler çocukları büyüdüğünde ne bilge, ne de erdemli olurlarsa, yakınmamalıdır. Çocuklarım ölçülü insanlar olarak yetiştirmek isteyen onlardı; erken yaşta edinilen ölçülülük de ancak cahilce bir kendini beğenmişlik getirebilir. Eğitimlerine özel bir özen gösterilen gençlerin genellikle yüzeysel ve kibirli olduklarına, gençliğin sıcaklığına da, yaşın getirdiği sükunete de sahip olmadıklarından, çekici hiçbir yanları bulunmadığına tanık oldum. Hiç de doğal olmayan bu sonuçtan, hazır olmayan gençlere verilen erken eğitimi sorumlu tutuyorum. Bu tür eğitim, genci pek çok temelsiz savı altı boş bir güvenle yineleyip durmaya, dolayısıyla da yaşamları boyunca önyargıların kölesi olmaya itiyor. Bedensel güç harcamak gibi zihinsel güç harcamak da yorucudur; öyle ki pek çokları kendileri için çalışma ve düşünme işini seve seve başkalarına bırakırlar. Sıkça aktardığım bir gözlem, söylediklerimi daha açık kılacaktır. Ortalama yetenekleri olan bir insan, yabancılardan ya da tanıdıklarından oluşan bir topluluk içinde bir önyargıyı büyük bir hararede savunabilir. Bu önyargı, kişinin bir yakınından ya da arkadaşından duyduğu ve tam olarak anlamadan yinelediği bir önyargıdır ama bunu ilk söyleyen kişi, söylediklerinin ne denli büyük bir inat ve ısrarla savunulduğunu duysa, herhalde önce kendisi şaşırırdı. Günümüzde önyargılara ilişkin olarak yeni bir modanın hâkim olduğunu görebiliyorum. Biri, insanlığı ve aklı da arkasına alarak da olsa, önyargılara karşı çıkmaya kalktığında, kendisine atalarının aptal olduğuna mı inandığı soruluyor. Buna, hayır diye yanıt vermeliyim; başlangıçta her türlü fikrin bir biçimde akla dayalı olduğuna inanıyorum, ama pek çok zaman yerel ve geçici bir fikir daima makul olma iddiası taşıyan temel bir ilke haline getiriliveriyor. Ama işte temel aldıkları akıl artık akıl olmaktan çıkmış olan bazı küflü fikirler; salt uzun zamandır var olmalarının onlara kazandırdığı saygınlık nedeniyle önyargıya dönüşüyor. Neden önyargıları salt önyargılar oldukları için seviyoruz? Önyargı dediğimiz, akılla kanıtlayamadığımız ama gene de ikna olduğumuz bir fikirdir; akılla temellendirebildiğimiz anda bu fikir, hatalı dahi olsa önyargı olmaktan çıkar: Öyleyse aldın muhalefet ettiği fikirleri el üstünde tutmamızın öğütlenmesi doğru mu? Bu tür savlama, elbette buna savlama denebilirse, bana kadınlara özgü muhakeme denen şeyi anımsatıyor. Kadınlar bazen bir şeyi sevme nedenleri olarak gene yalnızca o şeyi sevmelerini gösterirler. Söyleneni yalnızca olumlayan ya da olumsuzlayan insanlarla konuşmak imkansızdır. Böyle insanlarla en basit bir konuşma yapabilmek için bile, gücün kafasına kaktığı önyargıların temelinde yatan ilkeleri sorgulamak gerekir ama çok büyük bir olasılıkla tez elden, bazı ilkelerin uygulamada yanlış olsalar dahi soyut düzlemde doğru olduğu yolundaki pek felsefi önermeyle durdurulursunuz.43 Elbette varılması gereken çıkarım şudur: İnsanlar bir fikri hararetle savunurken yalpalamaya, ikna edici savlar ortaya koyamamaya, rakiplerinin söyledikleri kendi fikirlerine karşı kuşkular uyandırmaya başladığında, içlerini kemiren kuşkular onları sinirlendirir. Sorun şu ki, insanlar eğitimden, eğitimin veremeyeceği şeyleri bekliyorlar. Zeki bir ebeveyn ya da öğretmen, çocuğun bedeninin güçlenmesine ve bilgi edinmesinde kendisine yardımcı olacak araçların bilenmesine yardımcı olabilir ama çocuğun ödülü onun kendi emeğinin ürünü olmalıdır. Ayrıca, bir genci başka birinin deneyimleriyle bilge kılmaya çalışmak, bir bedenin başkalarının yaptığı egzersizle güçlenmesini beklemek kadar saçmadır. Eğitimi fazla yakından takip edilen pek çok çocuk büyüyünce zayıf insanlar olur, çünkü eğitmenleri onların zihinlerini, kendi otoritelerinden başka bir temeli olmayan fikirlerle doldurmuştur; bu eğitmenler bir de sevilen ya da saygı duyulan eğitmenler olursa, çocuğun zihni daha erken yaşta sakatlanır. Çocuğun kendi yargı gücünü geliştirmesine izin vermeden, talimat üzerine talimat yığan ana babalar onun bu ödünç fikirlerin ışığında, kendi kendine aydınlanmışçasına davranabilmesini beklerler. İnsan bedenine benzetilebilecek ağaçların da tam olgunluğuna erişmeden, odun borularının güçlenmediğini düşünmüyorlar. Zihinde de benzer bir durum söz konusudur. Duyular ve imgelem, çocukluk ve gençlik boyunca kişiliğe biçim verir, yaşam ilerledikçe anlayış gücü, erdemin yüreğin içgüdülerinden değil de aklın kanaatlerinden kaynaklanmasını, ahlakın fırtınalara hiç yılmadan göğüs geren bir kaya temeline oturmasını sağlar. Dinin de aklı temel almadığı sürece, bu türden bir güçlendirici etkisi olmadığını söylediğimde yanlış anlaşılmayacağımı umarım. İnsanın kendisine ilişkin bilgisine ve Tanrı’nın niteliklerine ilişkin akılcı bir fikre dayanmadıkça, yalnızca zayıf insanların ve sofuların sığınağı olarak kaldıkça, dinin ne üretmesi beklenebilir? İnsanın duygularını ve hayal gücünü harekete geçiren din yalnızca şiirseldir; bireye bazı hazlar yaşatabilir, ama onu ahlaklı kılamaz. Dünyevi hazlar peşinde koşmanın yerine geçebilir, ama yüreği genişletmekten ziyade, darlaştırır: Erdemde mükemmeliyete ulaşmak isteyen insan, onu kendisini kötülüklerden uzak tuttuğu için değil, kendi yüceliği için sevmelidir. İnsanlar görevlerini bir yana bırakıp kendilerini dine verdiler diye, bu dünyada yaşadığı hayal kırıklıklarını, gelecek bir dünyada hayali şatolar inşa ederek telafi etmeye çalışıyorlar diye ahlaklı olmazlar. Yaşamda pek çok başarı olanağı, hem Tanrı’ya, hem de maddi servete tapınabileceğim sanan insanların bu çelişkili şeyleri bir arada götürmeye çalışmaları nedeniyle yitip gider. – Oğlunuzun zengin olmasını istiyorsanız, izlemeniz gereken bir yol vardır – onun erdemli olmasını istiyorsanız, o zaman başka bir yol izlemeniz gerekip ama bir yoldan diğerine geçebileceğinizi sanıyorsanız, bunu yolunuzu kaybetmeden yapabileceğinizi sanmamalısınız

 

Kadınlar, cinsiyetleri genel olarak ele alındığında, erkeklerden daha namuslu olurlar; alçakgönüllülük de namuslu olmakla bağlantılı görülür. Dolayısıyla alçakgönüllülüğün de daha çok kadınlara özgü bir erdem olarak kabullenilmesini beklenebilir, ama benim bu konuda tereddütlerim var: – Davranışlarda ölçülülük sağlasa da, namusluluğun alçakgönüllülüğü beraberinde getireceğinden kuşkuluyum, çünkü namusun korunmasına bu denli özen gösterilmesinin öncelikli nedeni diğer insanların kınama ve suçlamalarına maruz kalma korkusudur; namus korunsa da koketlikle ve şehvet öyküleriyle dolu romanlarla ilgilenen kadınlar alçakgönüllülükle hiç bağdaşmayan fikirler benimsemiş durumdadırlar. Hayıç deneyim ve akıl bana şunu gösteriyor ki, alçakgönüllü erkekler sayıca alçakgönüllü kadınlardan fazladır; çünkü onlar anlayış güçlerini kadınlardan daha çok kullanır. Bununla birlikte, davranışlarda ölçülülük söz konusu olduğunda, kadınlar açıkça daha avantajlıdır. Erkeklere özgü olarak görülen hovardalık, karşı cinsin her karşısına çıkan üyesine utanmazca gözlerini dikme alışkanlığından daha tiksindirici ne olabilir? Bu davranışı karşı cinse saygı duymakla bağdaştırabilir miyiz? Hayıp bu lakayt davranış o denli yerleşmiş bir yozlaşmanın, zihinde o denli bir zayıflığın göstergesidir ki, erkekler kadın cinsine kösnül düşkünlüklerini törpülemeden; küstahlığı bırakıp kadın olsun, erkek olsun, başkalarına saygı göstermeden; her iki cins de daha alçakgönüllü olmadan, bu davranışın hâkim olduğu bir toplumda kamusal olsun, özel olsun, herhangi bir erdemin yeşermesini beklemek beyhudedir. Elbette burada genel olarak insanlara gösterilen türde saygıdan söz ediyorum – kadınların gözleri – ne girmek için yapılan sahte kibarlıktan ya da o küstah, korumacı horgörüden değil. Alçakgönüllülük aynı zamanda, bir erkeği başkalarının yanındayken yüzü hiç kızarmadan ahlaksız benzetmeler, açık saçık şakalar yapmaya iten fesatlıktan kaçınmayı gerektirir; bu tür davranışların çevrede bir kadın varken yapılmasından söz etmiyorum, bu duruma ilkellik deniyor çünkü. İnsana insan olarak saygı göstermek en soylu davranışlardan biridir. Yüksek sesle açık saçık konuşarak bir yemek davetinin tadını kaçıran adamın, iştihasına ve arzularına yenilen bir zamparadan daha alçakgönüllü olduğu söylenebilir mi? Alçakgönüllülüğün değerlendirilmesinde cinsiyet ayrımına gitmek, erdem anlayışına ve mutluluğa ölümcül darbeler indirmek anlamına gelir. Ama çevremize baktığımızda bununla da yetinilmediğini görürüz; eğitim yoluyla duyarlığa köle edilmiş kadından, o zayıf kadından(!) çoğu durumda aynı duyarlığa direnmesi beklenir. Knox şöyle diyor: “Kadını hem sürekli bir cehalet içinde tutmak, hem de kendisini baştan çıkarabilecek şeylere direnmesi konusunda ısrar etmek kadar saçma bir şey daha olabilir mi?” – Tutkuları dizginlemek sorumluluğunun kadınların omuzlarına yüklenmesi akla da, gerçek alçakgönüllülüğe de aykırıdır, çünkü bırakalım cesaretin getirdiği yükümlülük altına girmekten çekinmeme özelliğinin erkeklere özgü bir erdem olarak kabul edilmesini, akıl bu sorumluluğu her iki cinsin paylaşmasını öngörür.

Erkekler daha namuslu davranmadıkları sürece, kadınlar da daha alçakgönüllü olmayacaklardın Alçakgönüllü kadınları, mevcut koşullar altında tiksinti duymayacakları kocaları nereden bulacaklar? Alçakgönüllülük her iki cinste de aynı derecede aranan bir erdem olmalıdır; aksi takdirde bu erdem yalnızca bir sera bitkisi olarak kalır ve bu seradan bir incir yaprağı ödünç alınırsa, bu ancak kösnül hazza biraz daha heyecan katmaya yarar. Erkekler büyük olasılıkla gene de kadınların erkeklerden daha alçakgönüllü olması gerektiğinde ısrar edecektir, ama aldı temel alan tarafsız okurların düşüncelerime karşı çıkacağını sanmıyorum. Hayır, dışarıdan kadınlara saygı duyu- yormuş gibi görünen, ama içten içe onları zayıf yaratıklar olarak hor gören erkekler, ikiyüzlü erkeklerdir. Bunlar erdemin Epikürcülüğü olan özgeciliğin tadım alamadıkları gibi, en yüksek duyusal tatmine de arkalarını dönemezler.

 

Öyle kadınlar tamdım ki, kocalarım da, başka erkekleri de sevmiyorlardı; böylece ev içindeki her türlü görevlerini de ihmal ederek kendilerini bütünüyle yüzeyselliğe ve rehavete bırakıyorlar yaşamlarım küçük çocukları için biriktirmeleri gereken paranın hepsini etrafa saçmakla geçiriyorlardı.

àDeneyimim bana şunu gösteriyor ki, iki insan erdem açısından aşağı yukarı eşitse, daha olumsuz özellikler taşıyanı daha fazla takdir görecektir. Bunun karşılığında diğeri özel hayatında daha çok dosta sahip olacaktır. Büyük insanların erdemlerinde saklı olan inişler ve çıkışlar, bulutlar ve gün ışıkları birbirlerini etkilerler; saygı duyulacak erdemler, temelinde zayıflık olan kıskançlığı harekete geçirebilir, ama gerçek erdemler önlerine çıkan tüm engellere rağmen aydınlığa giden yolu bulacaktır

 

İki cins karşılıklı olarak birbirini yozlaştırır ve iyileştirir. Bu tartışmasız hakikatin her türlü erdemde geçerli olacağına inanıyorum. Namus, alçakgönüllülük, toplumun yararım düşünme ve bunun gibi başka soylu erdemler, toplumsal mutluluğun temelini oluştururlar ve tüm insanlık tarafından anlaşılıp geliştirilmedikçe gerçek bir etki gösteremezler. Kadınlar kötücüllüğe ya da aylaklığa yaslanarak bu kutsal görevleri ihlal ettiklerinde, bunu onların cinslerinden beklenen şeylere bağlamamalıyız. Doğa bu konuda bir cins ayrımı yapmamıştır. Namuslu olmayan erkekler doğanın amaçlarını iki kez ihlal etmiş olurlar; bu erkekler hem kadınları kısırlaştırır, hem de kendi bedenlerine zarar verirler. Ama bu suçu işleyen kadının kaçınılmaz olarak duyacağı utancı duymak zorunda kalmazlar. Bunlar nihayetinde sadece fiziksel sonuçlardır. Ahlaki sonuçlar çok daha yıkıcıdır; yurttaşlar, kocalar, karılar, babaları, anneleri ve aile reisleri görevleri yerine getirmek yerine bencilce yaşarlarsa, erdem diye bir şey – den söz etmek de mümkün olmaz. Bu durumda filozofların toplumun yararının nasıl sağlanabileceğini düşünmeleri beyhude olacaktır. Toplumun yararı kişisel erdemle yakından bağlantılıdır. Erdem olmayınca, geriye yalnızca kadınların iyi ünlerini, erkeklerinse başkalarının gözündeki saygınlıklarım korumak için başvurduğu yapmacıklıklar kalır. Görevleri ihmal etmenin alışkanlık haline getirilmesi, ahlaki yasanın bütününün de çiğnenmesi anlamına gelir.

 

Düşünen zihin açısından bu dünyayı trajik bir sahne haline getiren kötülüklerin çoğunun kaynağı, mülke gösterilen saygıdır. Toplumsal arazlar, zehirli bir pınardan akar gibi bu saygıdan akar gelir. Çoğu uygar toplumda zararlı sürüngenler ve zehirli yılanlar, soylulara özgü ayrıcalıkların oluşturduğu çalıların gölgesi altında saklanır. Bu ortama hâkim olan sıcak ve hareketsiz havada şehvet gelişirken, her türlü saygın özellik olgunlaşıp erdeme dönüşmeden önce canlılığını yitirir. Saygınlık mülkiyete göre gösterildiğinden, bir sınıf diğerini ezer; mülk de bir kez edinildiğinde, yetenekleri ve erdemi ezer. Zorunlu görevlerini ihmal eden insanlara yarı tanrılar gibi davranıldığı görülür. Din, gösterişli törenlerle ahlaktan ayrılın Tüm bunlar olurken, dünyanın değersiz insanların ve zalimlerin inine dönüşmesine şaşırmamak gerekir. Aklı temel alan yaygın bir deyiş vardır: Şeytan, aylak bulduğunu kendi hizmetine alır. Peki miras yoluyla kalan servet ve ayrıcalıklar sürekli bir aylaklık durumundan başka ne doğurabilir? İnsan öyle yaratılmıştır ki, yetilerini ancak onları doğru bir şekilde kullanarak geliştirebilir ve eğer bu yetiler herhangi bir zorunluluk nedeniyle harekete geçirilmezlerse, hiçbir zaman gelişemez. Erdem de benzer şekilde bazı görevlerin yerine getirilmesi yoluyla edinilir, ama dalkavukların övgüleriyle insanlıktan çıkarılan bir varlık bu kutsal görevlerin önemini anlamayacaktır. Toplumda belli bir eşitlik sağlanmadıkça, ahlakın hüküm sürmesi de beklenemez: Erdem bir kaya dahi olsa, bazı insanlar cehaletlerinden ya da içi boş gururlarından sürekli olarak onun altını kazdıkları sürece sağlam bir temele oturamayacaktır.

Babadan kalan servet insanın zihnini bulandırır; böyle bir servetin kurbanları doğuştan lanetlenmişlerdir ve bedensel ya da zihinsel yetilerini nadiren geliştirebilirler. Her şeyi tek bir açıdan, üstelik yanlış bir açıdan değerlendirdiklerinden, gerçek başarının ve mutluluğun nerede yattığını da bilemezler. Böyle bir durumda insan bir maskeli balodaymışçasına aylakça dolaşır; güçsüz bacaklarını bir sefahat sahnesinden bir diğerine bön bir kayıtsızlık içinde sürükler; boş bakan gözleri bizlere onun hiç akıl sahibi olmadığını gösterir. Buradan şu sonuca varabiliriz: Erkeğe de, kadına da ancak üstlerine düşen görevi yerine getirdiklerinde saygı gösterilmelidir; insan sorumluluk sahibi olmaya bu şekilde zorlanmadıkça, toplumun da doğru şekilde düzenlenmiş olduğu söylenemez. Servete ve cazibeye gösterilen saygı, her türlü gerçek duygu ve erdemi kurutan poyraz gibidir. Doğa büyük bir bilgelikle, görevlere tatmin duygusunu eklemiştir. Böylece, işler külfet olmaktan çıkar ve ancak yüreğin onlara verebileceği bir canlılık kazanır. Kişinin kendisine ait olmayan, miras yoluyla edindiği özelliklerse, kendi başlarına asla gerçek bir tatmin duygusu getirmezler Görevlerini ihmal etmesine rağmen, bu türden ayrıcalıklara sahip olan kişilere getirilen tüm övgülerin içi boştur; doğa kandırılamaz.

Yoksulluğun kötülükten daha fazla utanç veren bir özellik olduğu bir toplumda ahlak diye bir şeyden söz edilebilir mi?

Erkekler kölece itaatimiz yerine, akılcı arkadaşlığımızı tercih edip zincirlerimizi kırmamıza cömertçe yardım etselerdi, bizlerin daha dikkatli kız çocuklara, daha duyarlı kız kardeşlere, daha sadık eşlere, daha akılcı annelere – kısaca daha iyi yurttaşlara – dönüşeceğimizi görürlerdi. O zaman onları daha gerçek bir sevgiyle severdik, çünkü kendimize saygı duymayı öğrenirdik. Değerli bir adamın akılcı huzuru da eşinin aylakça yüzeyselliğiyle bozulup durmaz, bebekler annelerinin kucaklarında gerçek bir yuva bulamadıklarından yabacıların kucaklarında yetişmek zorunda kalmazdı.

 

Mary Wollstonecraft-İnsan Hakları ve Kadın Hakları Üzerine İnceleme  YAZIYI İNDİR