Çin’in hâkim dini Konfüçyüsçülük, tıpkı Budacılık, Zerdüştilik ve İs­lam gibi tek bir kurucuyla irtibatlandınlır. Yaşadığı dönem itibariy­le Qautama ile hemen hemen aynı -iki bin beş yüz yılı aşkın büyük bir- zaman dilimini aşıp gelse de, Konfüçyüs, sadece ahlâki ve dînî öğreti­leriyle değil, fakat tesisine ön ayak olduğu siyasî kurumlar aracılığıyla da ülke insanlannı hâlâ derin bir şekilde etkilemektedir. l.Ö. altıncı yüzyılda ‘Orta Krallık’, hemen hemen bugünküyle aynı coğrafya üze­rinde feodal bir krallık olarak Chou hanedanı tarafından yönetilmektey­di. Bütünü oluşturan birimler civardaki (modern) eyaletlerle birlikte Honan ve Shansi idi. Savaş ve barış sanatlan bakımından kayda değer bir gelişme kaydedilmiş, zengin bir edebiyat teşekkül etmişti. Birden fazla kadınla evlilik (Foligamy) çok yaygındı, kadınlann konumu onur kırıcıydı. Müesses ve müessir bir dini sistem yoktu ve insan kitleleri, kargaşa ve düzensizlikten muztarip, müzmin bir sefalet içinde yaşıyor­du. Konfüçyüs’ün büyük takipçisi Mencius’un (Mcngzi) yazdığı gibi: “Dünya çöküşün eşiğindeydi, doğru ilkeler kaybolmuştu. Ahlâksızca

mugalatalar, zorbaca işler almış yürümüştü. Krallar vekillerini, çocuk- ■l 1ar babalarını öldürüyordu. Konfüçyüs gördüğünden dehşete düştü ve vreform işini üstlendi.”

İsminin anlamı “filozof ya da Üstad Kung” anlamına gelen Kung-Fu- tze (Lâtinceleşmiş biçimiyle Konfüçyüs) işte böyle bir dönemde, t.Ö. 550 veya 551’de doğdu. Orduda cesur bir subayın, Shuh-leang Heih (fevkalade güçlü kuvvetli), eski imparatorlann soyundan gelen bir ada­mın oğluydu. Daha sonraki tarihler doğumunu mucizelerle süslerler. Konfüçyüs babasının son günlerinin çocuğuydu; babası çocuğun doğu­mundan sonra ancak üç yıl yaşadı. O nedenle çocukluğu hayli yoksul­luk içinde geçti ve erken dönem eğitimi hakkında tatmin edici bir bil­gi yoktur. Analects’de (Derlemeler) kısaca, on beş yaşında zihninin eği­time yatkın hale geldiğini ve şartlannın ağırlığı nedeniyle sıradan birçok konu hakkında yetenek edindiğini belirtir.

On dokuz yaşında evlendi ve hanımı ona bir erkek (Le) ve iki kız ço­cuk verdi. Evliliğinden hemen sonra bölgenin yöneticisinin gözetimi al­tında tahıl amban muhafızlığına ve bunu takiben de otlak ve sürülerin müfettişliğine getirildi ve bu görevlerden, kendisini zenginleştirmeye çalışmaksızın övgüye değer bir tarzda çekildi.

Yirmi iki yaşında (l.Ö. yaklaşık 530) Konfüçyüs, öğretmenlik mesle­ğine başladı, hiç şüphesiz bir taraftan çalışmalanna ara vermeksizin, daha önceki işlerini sürdürdü. En büyük arzusu etrafına, yüksek ücret­ler ödeyebileceklerden çok, zeki ve kararlı öğrencileri toplamaktı. Do­layısıyla en küçük bir ücret ödeme durumu olmayanları bile geri çevir­medi. Bundan iki yıl sonra annesini kaybetti, oğlu yasını samimi bir şe­kilde ve uzun süre tuttu. Bu dönemde geleceğiyle ilgili bazı şeyleri za­ten sezinlemeye başlamış gibidir. “Eşit derecede kuzeye ve güneye. doğuya ve batıya ait olan bir insanım ben” diyordu. Bundan sonra ça­lışmalarını sürdürdü ve otuz yaşma geldiğinde, öğreniminde ‘kıvama ve karara erişmişti”; l.Ö. 517’de şöhreti, Lu eyaletinin yönetiminden sorumlu birinci kişinin ölüm döşeğinde oğluna ve kardeşine onunla ça­lışmasını tavsiye etmesini sağlayacak derecede yaygınlaşmış ve yerleş­mişti. Anlaşılan bu onun konumunu güçlendirmiş ve başkenti, Lo şeh­rini, ziyaret etme kararını etkilemiştir. Burada kraliyet kütüphanesi, ta­pınak ve kutsal yerlerde incelemelerde bulunmuş ve en samimi hisler­le yaklaştığı -daha sonra Taoculuğun kurucusu olarak ünlenecek -Lao- tze ile görüşmüştür. Lao-tze’nin takipçilerinin anlattıklarına göre, üstat­ları ona pek fazla ehemmiyet vermemiştir; ziyaretçisine şunları söyle­diği bildirilir; “Senin söz ettiğin bu kimseler öldüler, kemikleri toprağa karıştı; geriye onlardan sadece söyledikleri kaldı. … Bu kendini beğen­miş halini, arzu ve heveslerini, insanlara yaranma itiyadını, vahşi tutku­ları bir tarafa bırak. Bunların sana bir faydası dokunmaz.” Bu söylenen­ler, daha sonra görüleceği üzere, Lao-tze’nin öğretisiyle tamamen uyumludur; gerçekten de Konfüçyüs’de göze çarpan merasim düşkün-

lüğü, eskilere saygı, nefs emniyeti onun büyük çağdaşının sekindlik [quietism) ve akılcılık ruhuna karşıdır.

Lu’ya dönen Konfüçyüs’ün ünü daha da arttı, söylenilenlere göre öğrencilerinin sayısı üç bini buldu; fakat o önde gelen aileler prensi yö­netimden uzaklaştırdıklannda Lu’yu terkedip Tse’ye gitti. Kral Tse Pren­si onu çağırdı ve gelirleriyle birlikte Lin-kew şehrini sundu; fakat büyük bilge bunu “Yüce bir kişi hizmetlerinin dışında bir ücret veya hediye kabul etmez. Krala tavsiyelerde bulundum, fakat o bunları henüz yeri­ne getirmedi ve şimdide tutmuş bana burayı bağışlıyor. Beni anlamak­tan çok uzak.” diyerek reddetti. Kral Konfüçyüs’ün tekrar ödüllendiril­mesini istediğinde, baş vekili Kralı bizim Konfüçyüs’ün çağdaşlannı na­sıl etkilediği konusunda iyi bir fikir edinmemizi sağlayacak şu sözlerle caydırdı; “Bu bilginlere,” dedi, “bizim gibilerin aklı ermez, bizim gibile­re misal de teşkil etmezler. Bunlar kendini beğenmiş, kendi görüşlerin­den başkalanmnkini görmeyen kimselerdir, o nedenle bunlar öyle kü­çük mevkilerle yetinmezler. Bunlar cenaze merasimlerine büyük değer verirler, oradakilerin elemlerini, kederlerini paylaşırlar, varlannı yokla- nnı bu büyük merasimlerde tüketirler, dolayısıyla bunlar gelenek ve görenekler için zararlıdırlar. Bu Bay Kung’un bu tür binlerce {özelliği vardır. Gelip geçen merasim ve teşrifat kurallan hakkında bütün bildik­lerini incelemek yıllar alır. Şimdi onun muaşeret kurallannı inceleme­nin zamanı değil. Eğer siz onu Tse’nin âdetlerini değiştirmek için gö­revlendirmeyi arzu ediyorsanız şunu bilin ki halkı önemsemiyor görü­neceksiniz.” Bunun üzerine Konfüçyüs herhangi bir devlet görevi al­maksızın on beş yıl kalacağı Lu’ya döndü. Devlet kargaşa içindeydi.

Lu’da kaldığı on beş yıl boyunca. Şarkılar Kitabı ve Ödevler Kitabı’nı hazırlar ve bu dönemde oğlu Le’nin ön planda yer aldığı tek bir önem­li hadise cereyan eder. Büyük adamın talebelerinden biri bir gün oğluy­la karşılaşır ve ona babasından talebelerine bellettiklerinin dışında her­hangi farklı bir öğreti işitip işitmediğini sorar. “Hayır” diye cevap verir Le. ‘Bir gün yalnız başına duruyordu, yanından hızlı adımlarla saraya geçiyordum, bana ‘Şarkılar Kitabını okudun mu?’ diye sordu. ‘Henüz değil’ diye cevaplamam üzerine, ‘Şarkılan öğrenmediysen konuşmak için hazır değilsin demektir’ diye ekledi. Bir başka gün ‘Muaşeret Ku­rallarını okudun mu?’ diye sordu, ‘Henüz okumadım’ cevabı üzerine, dedi ki; ‘Muaşeret kurallannı öğrenmediysen karakterin teşekkül ede­mez.’ ” Bunun dışında oğulun babasından işittikleri içinde özel öneme sahip başka bir şey yoktu. Talebenin yorumu Çin’de onun gibilerin ka­rakteristiğidir; ‘Ondan tek bir şey istedim, o bana üç tane verdi. Şarkı­lar Kitabından haberdar oldum. Muaşeret Kuralları hakkında bilgi sahi­bi oldum ve bu büyük adamın kendi oğluna karşı bir mesafe koyduğu­nu duydum.” Bu son uygulama Konfüçyüs’ün ilkeleriyle uyum içinde­dir; ebeveyn ile evlatları arasında olsa bile muaşeret kurallarına1 titiz­likle uyulmalıdır, dolasıyla aile içersinde bile uluorta duygu ve sevgi iz-

harına müsade yoktur. Hatta karısı öldüğünde geleneğin cevaz verdiği süre içinde yüksek sesle ağlayan oğlunu yanına çağırır ve kederine hâkim olması gerektiğini söyler.

Hizip çatışmalannı çözüme kavuşturmak için geçen uzun yıllardan sonra l.Ö. 500 civannda Chungtoo şehrinin baş yöneticiliğine getirilir. Burada katı yönetimiyle ve hayatın çeşitli kesitlerinde benimsenecek tavır ve davranışlara dair vazettiği çok sayıdaki kurallarla kendisini der­hal gösterir; ve insanlann yaşayış ve davranışlarında büyük bir reform yaptığı su götürmez görünür. Bu onun çeşitli görevlerden sonra bütün eyaletin adalet bakanlığına yükselmesine neden olur. Bütün suçlann onun bu göreve getirilmesinden itibaren azaldığını bildiren rivayetler hiç şüphesiz biraz abartılıdır.

Konfüçyüs’ün tavır ve davranıştan hakkında Derlemeler”in onuncu kitabında genel bir tabloya sahibiz ve bu tablo onun karakteriyle tama­men uyuşur. Onun için her şey bir merasim konusudur ve her davra­nış başkalan için bir emsal teşkil edecek şekilde tasarlanmıştır. Evinin dışında, köyünde, sade ve samimi görünür; sarayda ve prenslerin hu­zurunda davranışı mütevazı, fakat kararlı ve mutedildir. Bir prensin zi-yaretçilerini kabul ederken, ayaklarını altına bükerek oturur ve bir parça tedirginlik gösterirdi. Konfüçyüş giyiminde sadece uygun renkleri kullanır -koyu mavi, sa-n, karanfil kırmızısı, beyaz ve siyah; iç giysileri ipeklidir, kışın üzerine kürk, bunun üzerine de ince bir elbise giyerdi. Yemesinde, çok fazla yemese de titizdi. Yenecek şeylerin temiz, İyi pişirilmiş, taze ve göze hoş görünecek biçimde sunulmuş olması gerekirdi; yemek yerken hiçbir zaman zencefili eksik etmezdi. Yemekte sohbet etmeyi sevmezdi. Yatakta konuşmazdı. Yemeği pirinç ve sebze çorbasından ibaret olsa da ondan bir miktar bir mezara sunu olarak bırakırdı. “Yatakta bir ceset gibi yatmaktan hoşlanmaz, evde iken

resmi bir tavır takınmazdı.” Bütün bu konularda sürekli ve yegane kay­gısı iyi bir örnek oluşturmaktı. Düşüncesi şuydu: Eğer prensin izhar et­tiği arzular ve yaptığı işler iyi ve güzel İse, halk da iyi olur. Ve hiç kuş­kusuz başarılıydı; Lu eyaletinin gücüne güç katmış, nüfusu iyi yönetim­den ötürü artmıştı, insanlar sadık ve doğru, kadınlar iffetli ve uysal ha­le gelmişti. Halk ondan coşkuyla söz ediyor, işlerinde ona övgü için şarkı söylüyordu.

Fakat bu parlak başan dönemi uzun sürmedi. Komşu eyalet-devle- tin prensi, Lu örneğini takip etmek yerine ondan tedirginlik duyup ürk- lii; Lu’nun üstün olacağını ve Tse’yi yutacağını düşündü. Dolayısıyla da­nışmanlarından birinin tavsiyesine uyarak komşusuna bu denli büyük bir ün sağlamış olan devlet adamını gözden düşürmeye çalıştı. Bunun için Doğu’nun saray adetlerini ustaca kullanarak Lu prensine seksen güzel kız, güzel dansçılar ve yüz yirmi beş binek atından oluşan bir he­diye kervanı gönderdi. Harem ve atlann büyüsü etkisini gösterdi, ba­kan ve danışma meclisi gözden düştü. Ve Konfüçyüs Göğe sunulan bü­yük kurbanların düzenli tekran için bir değişiklik yapma umudu kalma­dığını ve büyük bir düzensizlik içinde her şeyin birbirine kanşıtığma gö­rünce Saraydan üzüntüyle ve sessiz sedasız uzaklaştı. Kimse de geri çağırmadı. Böylece gezginlik yıllan başlamış oldu.

Konfüçyüs bunlardan sonra bile komşu eyalet-devletlerde yetenek­leri için uygun iş bulma umudunu yitirmedi. ‘Şayet herhangi bir prens’ diyordu, ‘beni on iki aylığına yöneticiliğine davet etse, kaydadeğer bir şeyler başarabilirim; üç yılda umutlanmı bütünüyle gerçekleştirebili- rim.’ Yöneticilere nasıl davranmalan, neleri teşvik edip neleri yasakla- malan gerektiğini öğretebileceğine inanıyordu. Kral kral, vekil vekil gi­bi, baba baba, evlat da evlat gibi olduğunda iyi bir yönetim gerçekle­şecektir. Bu otorite ve itaat demektir, yükseklikçe aşağıda bulunanın yukarıdakine itaat etmesi demektir. Fakat ilkelerine olan sağlam ve sarsılmaz inancına rağmen, elli altı yaşında Lu’dan ayrılığı boğucu bir hüzne dönüşmüştü, anlamca aşağı yukarı aşağıdaki dizeleri andıran şi­irler söylemeye başlamıştır:

Hâlâ Lu’ya bakmaktayım.

Fakat bu Kwel tepesi önüme engel.

Bir baltayla kırsam çalılıkiannı blrbir

Boş düşüncel bir dağa karşı ne yapabilirim ki?

Nasıl olur, ey masmavi Qök, bu kadar uzak düşerim yurdumdan.

uzun yollar var arada yollar tenha ve ıssız.

Karanlık, karanlık insanların kafalan; Karanlığı dağıtacak olan karanlığın dışında. Yıllarım bir su gibi akıyor Yaşlılık, umutsuzluk çöküyor.

Yolculuğu boyunca birçok kimse onu iyi karşılamış, birçok yerde hüsnü kabul görmüş, ama aradığı işi bulamamıştı. Kanşık, uğursuz bir zamandı, imparatorluğun çeşitti eyaletleri arasında iç huzursuzluklar, Chou Devletinin dağılmasının habercisiydi; ve bu sülaleyi güçlendir­mek için çabalayan Konfüçyüs, kendi çıkartan için çatışanlarca kabul edilemezdi. Hatta talebelerinin arasında bile zamana uymasını söyle­yenler vardı; fakat o “İyi bir hane reisi toprağı sürüp tohumu ekebilir fakat mahsülü muhafaza edemez. Bir zanaatkar mesleğinde kusursuz olabilir, fakat mallanna bir pazar tedarik edemez. Aynı şekilde yüce bir kişi ilkelerini olgunlaştırabilir, fakat insanlara onlan kabul ettiremez.” Nitekim Wei’de hasıl olan netice bu sonuncu gerçeği doğrulamıştı; her ne kadar gittiği yerlerde büyük bir hüsnü kabul görmüş ise de, insan­lar onu küçümsemişler ve avam “Hırs önde. Fazilet arkadal” diye ba­ğırmıştı ve Konfüçyüs ıstırapla “Erdemi de güzellik kadar seven birisi­ne rastlamadım.” demişti.

Konfüçyüs VVei’den Chin’e giderken yolcuğu esnasında Sung’un su- baylanndan biri onu öldürmeye azmetmiş, çığlık atarak dört bir tarafa yayılan talebelerine en ünlü sözlerinden birini söylemişti: “Oök içimde­ki erdemi hasıl etti; bana Hwan Twy’nin adamlan ne yapabilir?” Yolcu­luğunun daha ileriki bölümünde talebelerinden ayrıldı ve Ching’de ta­kipçilerine tarifi verilen şehir kapısının önünde bir adamın olduğu ha­beri ulaştı ve ilave edilmişti: Başıboş bir köpeğin Umütsiz, kederli hail vardı üzerinde. Tarif üzerine üstat hemen bulundu ve kendisi hakkın­da yapılan tarifi işittiğinde bundan oldukça hoşlandı: “Harici görünüş’ dedi, “önemsiz bir meseledir; fakat benim başıboş bir köpeğe benze­diğimi söylemek harikal harikal”

İ.Ö. 495 yılı boyunca Konfüçyüs Chin’de kaldı. 493’de Wei’ye geri dönmeye karar verdi; fakat Pel’de asi bir subay tarafından yolundan alı- konuldu ve onu bırakmazdan evvel VVel’ye gitmeyeceğine dair söz ver­dirdi. Fakat Konfüçyüs bu sözünü tutmadı; bu davranışının ahlâka uy­gun olup olmadığının sorulması üzerine, o zorla verilmiş bir sözdü, ruhlar ona İtibar etmezler diye cevap verdi. Sonra Wcl’ye gitti ve bura­da Prens Ung tarafından İyi karşılandı, fakat, belki de Chou hanedanı­na ve yaşlılara duyduğu büyük saygıyı hoş görmediğinden ötürü, ona bir görev vermedi. Yolculuğunu biraz daha sürdürdükten sonra Kon-

füçyüs Chin’e döndü ve ardından İ.Ö. 490’daTsae’e gitti. Seyahati bo­yunca beraberindekiler çok ciddi sıkıntılarla ve yokluklarla karşılaştı. Talebelerinden biri, şaşkınlık ve mahcubiyet içinde, “Üstün insan (jun- zi) gerçekten bu şekilde katlanmalı mı?” diye sordu, Konfüçyüs, “Üstün insan yokluğa katlanmasını bilmeli, fakat bayağı insan yokluk ve sıkın­tı içerisindeyken, bunu her türlü ahlâksızlık için bir özür telakki eder”.

Bu ikisi arasındaki fark gösterilerek bu tür felaketlerin nasıl doğduğu­na gerektiği gibi işaret edilmiş oluyordu. Bu sıkıntı ve zaruretler boyun­ca büyük bilge sükûnetini ve metanetini korudu, hatta lavtasını çalıp şarkı söylediği bile oldu.

488’de Konfüçyüs, bölge yöneticisinin feodal bey ünvanını aldığı She’de idi ve böyle bir ziyaretçi hakkında ne düşüneceğini bilmiyordu, kendisine yönelen istifhamlara karşı Konfüçyüs: “Büyük bir arzuyla bil­gi peşinde koşarken, yiyeceğini unutan, ulaştıklannm neşesiyle keder­lerini unutan ve bu arada ihtiyarlığın gelip çattığını farketmeyen” birisi Olarak takdim etmişti kendisini. Hiç kuşkusuz bu yüce fikirli, hakikat için arzulu, eriştikleriyle yetinip mutlu olan bir insanın soylu bir tasvi­ridir.

Fakat görüşlerini uygulama fırsatını bulamadı: Tekrar tekrar bakan- lann ya da saray görevlilerinin kıskançlıklannın, yöneticilerin vurdum­duymazlıklarının, sefahatten ayılmazlıklannm kurbanı oldu. Sonunda Wei’ye döndü, yönetimi babasınınkiyle uyuşmayan genç bir yönetici, eski hamisinin torunu için yönetimi üstlenmesi istendi. Konfüçyüs, Un­vanı evlada yaraşmayan bir başkaldmya dayanan bir yöneticiye yardım

etmeyi reddederek bir kez daha ilkesinin gücünü gösterdi. Birkaç yıl günlerini sadece edebi eserlerini hazırlayarak ve öğretimini sürdürerek geçirdi. Bu dönemde en gözde öğrencisi Yen Hvvuy’ı kaybetti, üstadını büyük bir infial ve kedere boğdu: Konfüçyüs’ün “Gök beni mahvedi­yor!” diye bağırdığı rivayet edilir. Hanımının I.Ö. 484’de öldüğü söyle­nir.

Nihayet talebesi Yen Yeıv’den işittiği yeni övgüler üzerine Konfüçyüs 485’de güçlü Ke Kiang tarafından Lu’ya davet edildi. Talebesi, Ke Ki- ang’ı kendisiyle üstadı arasına bayağı adamlann girmesine izin verme­mesi konusunda uyaracak kadar basiretliydi. Bununla beraber dönüşü Konfüçyüs’ün konumunda gözle görülür bir ilerlemeye yol açmadı. Devlet işlerinde yer almasına izin verilmedi, o da kendisini eserlerinin tamamlanmasına verdi. Bu dönemde Shu King’e bir önsöz yazdığı, es­ki tören ve merasimlerin titiz bir hülasasını yaptığı, bir eski şiirler der­lemesi hazırladığı ve müzikte ilerlemeler kaydetmeye çalıştığı söylenir. 482’de oğlunu kaybetti ve 480’de hızla yaklaşan ölümünün habercisi­ni karşıladı. 479’da bir başka önemli talebesini, Tze-ioo’yu, yeri geldi­ğinde üstadına itiraz eden, başkalan göze alamadığında üstadına soru­lar soran Cesur, mert ve asker görünümlü adamı kaybetti.

Ve sonunda ölüm bu büyük insanın kendisine geldi. I.Ö. 478’in dör­düncü ayında bir sabah erkenden yatağından kalktı ve şunlan söyleye­rek yavaş yavaş kapıya doğru ilerledi:

“Ulu dağ er geç ufalanır, Büyük direk çöker,

Ve bilge adam da Solar gider.

Tıpkı bir bitki gibi.”

Daha sonra içeri girip kapının karşısına oturdu. Bu söylediklerini işi­tebilmek için dikkat kesilmiş olan talebesine Konfüçyüs, Yin tarzı gö­mülme biçimini tercih ettiğini bildirdi. Buna göre, ölü aynı zamanda hem evsahibi hem de konuk olarak kabul edilir ve cenaze töreni iki sü­tun arasında cereyan eder, “önceki gece” dedi, “rüyamda kendimi önümdeki sunularla birlikte iki sütünün arasında oturuyor gördüm. Ufukta aklı başında bir kral görünmüyor, koskoca imparatorlukta beni üstadı yapacak biri çıkmadı; ölümüm yaklaşıyor.” Sonra yatağına gitti ve bundan yedi gün sonra, I.Ö. 478’de yetmiş üç ya da yetmiş dört ya­şında hayata gözlerini yumdu. Lu’nun baş şehrinin kuzeyinde, Sze neh­rinin kenarına gömüldü ve talebeleri mezannın başında tam Uç yıl ar­dından yas tutmayı sürdürdü. En sadık talebesi, Tzse-kung Uç yıl yas tuttu. Şu sözler ona aittir: “Bütün hayatım boyunca gök başımın Uze

rindeydi, fakat ben onun yüksekliğini bilmem; ve toprak ayaklanırım altındaydı, fakat ben onun derinliğini bilmem. Konfüçyüs’e hizmet ederken, testisiyle su doldurmaya nehre giden ve ulaşınca susuzluğu­nu gideren, fakat nehrin derinliğinden haberi olmayan bir adam gibiy­dim.”

Konfüçyüs’ün mezanna hâlâ büyük bir saygıyla yaklaşılır ve ziyaret edilir. Yüksekçe bir duvann içerisinde mezannı meşe, servi vb. ağaçla- nndan bir koruluk çevreler. Mezann üzerinde, ağaç ve fundalarla kap­lı büyük bir höyük bulunur ve önünde de kurban için gerekli düzenle­meler vardır. Höyüğün yanında, yaklaşık yedi buçuk metre uzunluğun­da iki metre genişliğinde büyük bir tablet büyük bilgenin ismini, işleri­nin bir kaydını ihtiva eder. Oğlu Le’nin ve soyunun belli başlı kişileri­nin mezarı hemen yakınındadır.

Dr. Legge, Konfüçyüs’ün ölümünü şu şekilde yorumlar: “Sonunun et­kileyici olmadığı söylenemez, fakat bu derin ve boğucu bir hüzündü. Bir sis perdesinin ardında kaybolup gitti. Hayal kınklıkian ruhunu biteviye kemirdi, imparatorluğun ileri gelenleri öğretilerini kabul etmedi. Ardında, ona bağlılıklarının gereği vazifelerini şefkatle yapacak ne kansı ne oğlu kaldı. Bu karanlık vadiden geçip giderken bir başka hayat beklentisi içe­risinde de değildi. Dua etmedi, korku belirtileri de göstermedi.”

Ardından geçen yıllar, yetişen nesiller Konfüçyüs’e adil davrandı, hatta belki adaletten daha fazlasını. Her şeyin yerli yerinde olduğu dü­zenli bir yönetimle ilgili öğretileri için hayatı uygun olmayan bir zama­na denk geldi. Bütün hayatı az çok bir savaş, kargaşa, düzensizlik dö­neminin gölgesinde geçti. Kendi yaptıklanyla değerlendirilecek olursa hayatı bir başarısızlık olarak değerlendirilebilir: Fakat gelecek nesillere bıraktığı öğretileriyle büyük bir muvaffakiyete erişti; ve şöhreti ölümü­nün ardından o kadar yaygınlaştı ki, onu adım adım takip takip eden bütün bir yorumcular ve özgün yazarlar nesli Çin’de kutsal ya da her halükarda saygın, bir edebi metinler külliyatı oluşturdu.

Kişisel özellikleri bakımından Konfüçyüs, her ne kadar geleneği ka­bul edemesek de, oldukça uzundu. Kuzeyde esmer, güneyde açık ten­li olarak tasavvur edilir. Mezarının yakınındaki tapmakta bulunan hey­keli onu, büyük, heybetli başıyla iri yapılı birisi olarak temsil eder; fa­kat şimdi onun hakkında gerçeğe uygun bir resme ulaşabilmemiz pek mümkün görünmemektedir.

Büyük bir konuşmacı değildi. Lo’daki eski zamanlardan kalma ka­idedeki yazıta büyük değer verirdi: “Eskiler,” diyordu yazıt, “konuşma- lannda tedbirli ve temkinliydiler; onlar gibi biz de gevezelikten sakın­malıyız. Çok söz çok yenilgiyi davet eder. Çok işe birden girişmekten de sakın; çünkü çok iş çok güçlükleri getirir.” Konfüçyüs’ün talebeleri­ne yorumu şöylcydl: “Buna riayet edin çocuklarım. Bu sözler doğrudur, kendimizi aklımızın sevk ve idaresine bırakalım.”

Öğretilerini, isteksiz, hevessiz görünen talebelere zorla belletmek­ten hoşlanmazdı. “Bilgi için isteksizlere (ya da bilgiye aç olmayanlara)” diyordu, “hakikati açmam, kendisini açmaya hevessiz olanlara yardım da etmem. Ben bir konunun bir köşesini açtığım halde dinleyen bun­dan onun diğer üç köşesini öğrenemiyorsa dersimi tekrarlamam.” Baş­ka birçok büyük bilge gibi o da bebekler için süt çıkarma işinden hoş­lanmaz, güçlü dimağlar için güçlü yemekler sunmakla yetinirdi.

Nefs itimadı Konfüçyüs’ün ayırdedici özelliğidir. Otuzunda diyor, her durumda düşünülmesi ya da yapılması uygun olan hakkında bir ka­rara vardı; kırkında, şüphelerden anndi; ellisinde Göğün buyruklarını bildi (anladı); altmışında, kulağı hakikati kabulde itaatkâr bir uzuv ol­du; yetmişinde, hakka ve doğruya tecavüz etmeksizin, kalbinin arzu et­tiklerini takip edebiliyordu. Vicdanın her türlü eylemle tam bir uyuşma içinde olduğu, iç benliğin kendiliğinden bildiği doğruluk, dürüstlükle bağdaşmayan hiçbir şeyin arzu edilmediği, gerçek anlamda arzu edilir bir durumdur bu.

Toplumsal düzensizlik ve kargaşa ve bunlann insanın içindeki kötü­lükle münasebeti hakkında açık düşünceleri vardı; “Beş büyük kötülük yardır” diyordu, “söz dinlemez bir yüreği olan insan; kötü (şerir) fiille- )İine vahşi bir mizaç ekleyen insan; sözleri açıkça yalan olan insan; zih- I nini zararlı işlerle dolduran ve bunları yayan insan; kötülüğün peşinden j ayrılmayan ve onu çoğaltan insan.”

Konfüçyüs yaşlandıkça, tesir ve nüfuz kazanmak için zaman zaman ilkelerinden taviz vermeye yanaşması nedeniyle eleştirilmiştir. Bunla­rın en bilinen örneği Prens Ling’in bir memuru, Pih Hih’nin Chung Hovv kasabasında yönetime karşı başkaldırıp da Konfüçyüs’ü davet ettiğin­de, üstadın bu davet karşısında kendisinden hiç beklenmeyen tutumu­dur. Beklenilenin aksine, daveti kabul etme eğilimi içindeydi. Sebebi sorulduğunda bir asiyi görmeye gitmekle asi olunmayacağı anlamına gelen bir cevap verdi. Bununla beraber düşündüğü ziyareti gerçekleş­tirmedi. ömrünün son yıllarına doğru Konfüçyüs’ün, görüşlerini haya­ta geçirebilme fırsatını bulabilirse, katı ilkelerinin kimisini yumuşatma eğiliminde olduğunu düşündüren sebepler vardır. Süratle yaklaşan ih­tiyarlık ve ölümü düşünerek neslini şekillendirme şansını kaybedece­ğinden endişeleniyordu. Bir keresinde tuhaf bir rüyadan sonra göz yaş­larını tutamamış ve dudaklarından şu sözler dökülmüştü: “öğretimin zamanı geçiyor ve ben hiçbir iz bırakmadan yaşlanıyorum”. Açıklama İstendiğinde, “öğretinin ihmal edilmesinden, başarıya tapınılnuısından dolayı, şikâyetim Tanrısal Kayra’dan değil, insanlara da bir kusur bul­muyorum. Gök beni biliyor. Asla yüce bir İnsan arkasında bir iz, bir eser bırakmadan geçip gitmez şu dünyadan. Takat ilkelerim ve ben bir İlerleme kaydedemedik, gelecek nesiller beni nasıl görecekler?”

Gelecek nesillerin kendisi hakkında düşünecekleri ile igili olarak du­yarlı olmakla birlikte kendisini ve öğretilerini büyük bir iştiyakla bekle­miş olan geleceği öngörebildiği pek söylenemez. Onun gözünde Çin so­nu yıkım olacak büyük bir kargaşa ve düzensizliğe doğru sürükleniyor­du. Fakat öğretisi Çin insanının karakteriyle, onun doğal eğilimleri ve sı­nırlılıktan ile emsalsiz bir şekilde bağdaştı. Gerçekten de tipik bir Çinli olduğu söylenebilirdi. O halde dînî cilan içerisinde değerlendirme konu­su olabilecek ne vazetmiştir? Gerçekten bir din kurucusu muydu? Ön­ce hatırasının nasıl düşünüldüğünü, nasıl değerlendirildiğini görelim.

Ölümünün hemen ardından prens “Şimdi bana tahtta yardımını su­nacak, kılavuzluk edecek kimse kalmadı. Yazık bana!” diye haykırmış­tı. Dolayısıyla, yaşarken bu büyük adamı ihmal etmiş olan diğerleri gi­bi prens de onun için bir tapmak inşa ettirdi – yılda dört kez kurban sunulacaktı burada. Konfüçyüs’ün ölümünün ardından bir zaman son­ra, onun zarif büyüleyici sözlerinin etkisinin bir vakit kaybolduğunu; ve talebeleri de ölüp gittikten sonra, sözlerinin anlamlan üzerinde çarpıtı­cı yorumlann ve eserlerinin değişik baskılannın çıkmaya başladığını işi­tiyoruz. Küçük devletlerin çatışmalannın ortasında yorumculann öğre­tilerindeki hazin kargaşa sürüp gidiyordu; ve Tsin hanedanının kurucu­su, l.Ö. üçüncü yüzyılın sonlanna doğru, insanlan cahil bırakmak için edebi abideleri yokedebildiği kadar yoketti. Fakat Tsin hanedanının iş­lediği hatalann çoğunu tamir eden Han sülalesinin kurucusu l.Ö. 194’de Lu’dan geçip, Konfüçyüs’ün mezannı ziyaret etti, dahası ziyare­tinde bir de öküz kurban etti; talimatıyla kalan yazılan ve onun değer verdiği diğerleri titiz bir şekilde toplanıp muhafaza edildi. Bundan son­ra mezarını ziyaret eden imparatorlar birbirini takip etti; ve sülalenin en büyük imparatoru heykeli önünde üç kez diz çöktü ve her keresin­de alnını önündeki toprağa koydu. Dük Lee gibi, sonradan verilen bir dizi Unvanla yüceltildi; fakat şimdi artık Kung, kadim muallim, kusur­suz bilge adıyla bilinmektedir. Eski zamanlarda kendisine belli tazim yahut ihtiram alametlerinin gösterildiği söylenebilir; ve milattan hemen sonra imparatorluk ve prenslik okullannda kurbanlar kesilmesi bir ge­lenek olarak yerleşti. Yedinci yüzyıldan itibaren, Çin hayatında çok önemli bir yere sahip imtihan salonlannın hepsiyle irtibat içinde, onun İçin tapınaklar inşa edildi. Dolayısıyla bir zamanlann ihmal edilmiş bü­yük bilgesi şimdi tapınılma derecesinde yüceltiimektedir.

Çinlilerin Konfiîçyüs’c sadakati bir altın çağa bağlılığa benzer; o es­ki zamanın etrafında toplanan hür türlü harikuladelik onun hatırasını kuşatmıştır. Kendisini çok uzak bir geçmişe bağlayan Konfüçyüs kendi zamanında eski olan her şeyi korumuş ve hürmet göstermiştir. Kendi­si hakkında “Ben doğuştan bilgi sahibi olan birisi değilim; ben eskiye bağlı, onu yaşadığımız zamanda bulup diriltmeye çalışan, buna azimli

birisiyim.” O Kendisini bir Kurucu değil, bir taşıyıcı olaraK tanımlıyordu; ve gerçeKten de öğretisinde yeni olan şey çoK az görünür; o Kendinden önceKilerin bilgi ve tecrübesini toplamış ve sistemleştirmiş ve onu Çin Kafa yapısına uygun bir şeKilde taKdim edip peKiştirmiştir. İnsanlara ulaştıracaK tanrısal bir vahye sahip olduğu hususunda bir iddiada bu­lunmamış, zaman zaman Kadim haKiKati ve Kadim öğretileri Koruyup sürdürmeye memur olduğunu söylemiştir. Göğün vazifelerinden peK nadir bahsettiği söylenir; ancaK bir Keresinde ciddi bir hayati tehliKe içerisindeyKen, “GÖK haKiKatin zevaline izin vermez, Ki o şimdiliK be­nim içimde süKun bulmuştur, Kwang halKı bana ne yapabilir?” dediği bildirilir.

Ne yaradılışın KöKenine yahut amacına, ne de insanın ölümden son- raKi hayatına değinmiştir. Dünyanın mevcut durumu onun için yeterliy- di. Derlemelerde en sıK değindiği temalar Şiir Kitabı, Tarih Kitabı, Me­rasim ve Muaşeret Kurallarının muhafazasıdır. Dört şey öğrettiği söyle­nir: Edebiyat, ahlâK, ruh temizliği ve doğruluK. Olağanüstü şeylerden, güç, Kuvvet, beceri ve maharet isteyen işlerden, hastalıK durumlan ve ruhi variıKlardan bahsetmeyi sevmezdi, öyle ise ruhi varlıKlar inancının özü tam olaraK nedir?

Dr. Legge, Konfüçyüs’ün Kişisel tann inancının, Shi-King ve Shang- Tse’de görüldüğü gibi, seleflerininKinden daha belirsiz olduğu görü­şündedir. Adı geçen eserlerde Te (T.) yahut Shang-Te’den (Şang-T) ulustan yöneten, iyiyi ödüllendirip Kötüyü cezalandıran Kişisel tann ola­raK söz edilir. Konfüçyüs GÖK (T/an) tabirini tercih eder. Dolayısıyla şöy­le der: “Göğü gücendiren, Göğe Karşı günah işleyen yapayalnızdır, yal- vanp yaKaracaK Kimsesi yoKtur.” “GÖK var; o beni bilir.” O nedenle Çin­lilerin dini hissiyatını yücelttiği söylenemez. Diğer taraftan atalara ve di­ğer ruhlara tapınmaya çoK önem vermiştir, “ölülere sanKİ onlar yaşı­yormuş gibi Kurban Keserdi; ruhlara sanKi onlar elan hazırmış gibi Kur­ban sunardı.” Buna rağmen bu ibadetin temelini teşKil eden ölülerin ruhlarının varlığını sürdürdüğüne dair İnancını açıKça dile getirmemiş­tir. ölülerin Kendilerine yapılan dua yahut hizmetten haberdar olup ol- madıKları sorulduğunda Konfüçyüs “Eğer ölülerin bundan haberdar ol- duKlarını söylemiş olsaydım, ebeveynlerine Karşı saygı ve ödevlerinde Kusur işlemeyen evlatlar ve torunlar ölenlere Karşı vazifelerini yerine getirmede Kendilerine zarar vereceK Kadar ileri giderlerdi; ve eğer ölü­lerin bundan haberdar olmadığını söylemiş olsaydım, KorKartm evlat saygısından yoKsun çocuKlar öldüKlerlnde ebeveynlerini ortada bıraKır- lardı. Lüzumsuz yere, ölülerin böyle bir bilgiye sahip olup olmadıkları- nı öğrenmeye heves etmeyin. Şimdi bu meselenin acillyetl yoKtur. Da­ha sonra nasılsa bunu Kendiniz öğreneceKsiniz” diye KaçamaK cevap vermiştir. Bu tür bir öğreti. Kendisinin bu Konuda bir flKrl olmadığını ya da bunun dile getirilmesi halinde değiştireceği bir şey olmadığından İfade etmeye çalışmadığını İma ctmeKtedlr; ve bütün hayatının ve dav-

birisiyim.” O Kendisini bir Kurucu değil, bir taşıyıcı olaraK tanımlıyordu; ve gerçeKten de öğretisinde yeni olan şey çoK az görünür; o Kendinden önceKilerin bilgi ve tecrübesini toplamış ve sistemleştirmiş ve onu Çin Kafa yapısına uygun bir şeKilde taKdim edip peKiştirmiştir. İnsanlara ulaştıracaK tanrısal bir vahye sahip olduğu hususunda bir iddiada bu­lunmamış, zaman zaman Kadim haKiKati ve Kadim öğretileri Koruyup sürdürmeye memur olduğunu söylemiştir. Göğün vazifelerinden peK nadir bahsettiği söylenir; ancaK bir Keresinde ciddi bir hayati tehliKe içerisindeyKen, “GÖK haKiKatin zevaline izin vermez, Ki o şimdiliK be­nim içimde süKun bulmuştur, Kwang halKı bana ne yapabilir?” dediği bildirilir.

Ne yaradılışın KöKenine yahut amacına, ne de insanın ölümden son- raKi hayatına değinmiştir. Dünyanın mevcut durumu onun için yeterliy- di. Derlemelerde en sıK değindiği temalar Şiir Kitabı, Tarih Kitabı, Me­rasim ve Muaşeret Kurallarının muhafazasıdır. Dört şey öğrettiği söyle­nir: Edebiyat, ahlâK, ruh temizliği ve doğruluK. Olağanüstü şeylerden, güç, Kuvvet, beceri ve maharet isteyen işlerden, hastalıK durumlan ve ruhi variıKlardan bahsetmeyi sevmezdi, öyle ise ruhi varlıKlar inancının özü tam olaraK nedir?

Dr. Legge, Konfüçyüs’ün Kişisel tann inancının, Shi-King ve Shang- Tse’de görüldüğü gibi, seleflerininKinden daha belirsiz olduğu görü­şündedir. Adı geçen eserlerde Te (T.) yahut Shang-Te’den (Şang-T) ulustan yöneten, iyiyi ödüllendirip Kötüyü cezalandıran Kişisel tann ola­raK söz edilir. Konfüçyüs GÖK (T/an) tabirini tercih eder. Dolayısıyla şöy­le der: “Göğü gücendiren, Göğe Karşı günah işleyen yapayalnızdır, yal- vanp yaKaracaK Kimsesi yoKtur.” “GÖK var; o beni bilir.” O nedenle Çin­lilerin dini hissiyatını yücelttiği söylenemez. Diğer taraftan atalara ve di­ğer ruhlara tapınmaya çoK önem vermiştir, “ölülere sanKİ onlar yaşı­yormuş gibi Kurban Keserdi; ruhlara sanKi onlar elan hazırmış gibi Kur­ban sunardı.” Buna rağmen bu ibadetin temelini teşKil eden ölülerin ruhlarının varlığını sürdürdüğüne dair İnancını açıKça dile getirmemiş­tir. ölülerin Kendilerine yapılan dua yahut hizmetten haberdar olup ol- madıKları sorulduğunda Konfüçyüs “Eğer ölülerin bundan haberdar ol- duKlarını söylemiş olsaydım, ebeveynlerine Karşı saygı ve ödevlerinde Kusur işlemeyen evlatlar ve torunlar ölenlere Karşı vazifelerini yerine getirmede Kendilerine zarar vereceK Kadar ileri giderlerdi; ve eğer ölü­lerin bundan haberdar olmadığını söylemiş olsaydım, KorKartm evlat saygısından yoKsun çocuKlar öldüKlerlnde ebeveynlerini ortada bıraKır- lardı. Lüzumsuz yere, ölülerin böyle bir bilgiye sahip olup olmadıkları- nı öğrenmeye heves etmeyin. Şimdi bu meselenin acillyetl yoKtur. Da­ha sonra nasılsa bunu Kendiniz öğreneceKsiniz” diye KaçamaK cevap vermiştir. Bu tür bir öğreti. Kendisinin bu Konuda bir flKrl olmadığını ya da bunun dile getirilmesi halinde değiştireceği bir şey olmadığından İfade etmeye çalışmadığını İma ctmeKtedlr; ve bütün hayatının ve dav

ranışlannın istiKameti zihninin ölümden sonraKi hayatla meşgul olma­dığını, bu Konuda Kendisine belli ölçüde bir içtenliKsizliğe izin verdiği­ni veyahut hiç olmazsa gerçeK görüşlerini gizlediğini düşündürmekte- dir. ÇoK sıK rastlanan doğruluK ve içtenliK övgülerine rağmen Kimi za­man sözünde durmadığı yahut doğru olmayan bir sebebi bahane etti­ği vaKidir ve bunun hiç şüphe yoK Çinlilerin KaraKteri üzerinde zararlı bir etKisi olmuştur.

Her ne Kadar bir din oluşturacaK Kadar etkili olmuş iseler de bura­da Konfüçyüs’ün yönetimle ilgili görüşlerine giremeyiz. Yoğun bir ev ilişkileri felsefesi olan aile haKKmda söylediKleri bizim için daha önem­lidir. “İnsem Göğün veKilidir ve bütün diğer variıKlardan üstündür. Ka­dın erKeğin buyruKlanna itaat etmelidir ve onun ilKelerinin hayata ge­çirilmesine yardım etmelidir. Bu baKımdan o hiçbir şeyi Kendi Kendine Kararlaştıramaz ve üç itaat Kuralına tâbidir. GençKen babasına ve ağa­beyine itaat etmelidir; evlendiğinde Kocasına itaat etmelidir; Kocası öl­düğünde oğluna itaat etmelidir. İKinci kez evlenmeyi düşünmemelidir. Evden hiçbir Karar ya da buyruK dışarıya yayılmamalıdır. Kadının işi şa­rap ve yemeK hazırlamaktan ibarettir. Evinin eşiğinin dışında ne iyiliği ne Kötülüğü ile bilinmelidir. … Evlenilmemesi gereKen beş tür Kadın vardır: İsyanKâr bir evin Kızı, düzensiz bir evin Kızı, bir nesilden fazla suçlu yetiştiren bir evin Kızı, çüzzamlı bir evin Kızı, babasını ve ağabe­yini Kaybetmiş Kız. Bir Kadın şu yedi nedenden dolayı boşanabilir, bun­ları şu üç mülahaza bertaraf edebilir: Kocasının ebeveynine itaatsizliK, erKeK çocuK doğurmazlıK, ahlâKstz davranış, kıskançlık, gevezelik, hır- sızlıK. Bu nedenleri hüKümsüz hale getiren üç mülahaza şudur: Bir ev­den âlınmış olup da, artıK döneceği evi yoKsa; Kocasının ebeveyniyle Kocasıyla birlikte üç yıl geçirmişse. Kocası faKirKen zengin olmuşsa’ (Legge). Görüyoruz Ki Konfüçyüs’ün Kadınlarla ilgili görüşü günümüzün yaygın telaKKileriyle bağdaşmamaKtadır.

Şayet Konfüçyüs’de özel bir şey varsa, bu onun iKtidar sahibi olan- lann doğru davranma gerekliliği ve emsal teşKil etme yeteneğiyle ilgili öğretisidir. ‘Şayet siz insanlara doğruluKla önder olursanız, doğruluk- tan sapmaya Kim cüret edebilir?” Ne yazıK Ki bu bir teoriden öte bir an­lam teşKil etmez, bununla beraber iyi örneğin tesiri tartışmasızdır. Hiç şüphesiz eKeceği tohum için yeryüzünde bulabileceği Kadar iyi bir top­rağa sahipti ve hasat herhangi bir yerde rastlanabiieceK Kadar iyiydi. “İzhar ettiğiniz arzulannız İyiye yönelsin, insanlar iyi olacaKtır. Yukarı- daKiler ve aşağıdahilcr arasındaki ilişKİ rüzgâr ile otlar arasındahi ben­zer: Rüzgâr estiğinde otlar boyun eğeceKtir.” Konfüçyüs bu itaat için yeterince güçlü bir neden göstermez, İnsanın ahlâKİ doğasına dair ye­terince gerçeK ve derin bir Kavrayış da sergilemez. En önemli tavsiye­leri harici şeylerle İlgilidir. ‘Kendi Kendini doğrultma (düzeltme) ve arın­dırma” der, ‘özenli bir giyimle birliKtc, muaşeret Kurallarına zıt davra­nışta bulunmama; bu aKıllı bir yöneticinin Kilişiğiııl geliştirme yoludur.”

Son olarak bir noktaya daha işaret etmeliyiz: Isa Mesih tarafından telaffuz edilmezden önce Konfüçyüs’ün orta yol ya da Altın Kural öğre­tisine benzer bir şeyi ortaya koyduğunu kabul etmek gerekir. Derleme­lerde bir talebesi Konfüçyüs’e, bir kimsenin bütün hayatı boyunca gö- zönünde tutması gereken davranış kuralı olarak hizmet edebilecek bir sözcük var mıdır diye sorması üzerine aldığı cevap şöyledir: “Karşılıklı­lık böyle bir sözcük değil midir? Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkalanna yapma.” Fakat bu gerçekte biraz daha geniş ufuklu kendini düşünme kuralından başka bir şey değildir ve “Insanlann ken­dinize yapmasını istediğiniz her şeyi siz de onlara yapın” şeklindeki müsbet buyruğa denk olmaktan uzaktır. Konfüçyüs’ün kusursuz er­dem düşüncesi, “inzivada telaşsız ve heyecansız bir şekilde vakur; iş­lerin başında iken saygılı bir şekilde dikkatli; başkalarıyla münasebet­lerde olabildiğince içten olmakltır).” Bir insan ilkel, vahşi kabileler ara­sına gitse bile bu nitelikler ihmal edilmemelidir.

Konfüçyüs’e haksızlığa nezaketle mukabele edilip edilmeyeceği ko­nusunda ne düşündüğü sorulması üzerine “O zaman nezakete ne ile karşılık vereceksin? Haksızlığı adaletle karşıla, nezakete naziklikle mu­kabelede bulun.” Fakat büyük suçlarla ilgili olarak aşağıdaki düsturla- n buluyoruz: “Babasının katiliyle bir insan aynı gök altında yaşayamaz; kardeşinin katiline karşı, bir insan asla evine silaha sarılmaya koşma- malıdır; arkadaşının katiliyle bir insan aynı devlette yaşayamaz.” Dola­yısıyla intikam kanununa bir şey eklenmemiştir; ve bunun zararlı etki­si Çin’de günümüze kadar sürmüştür.

“Karakteri ve görüşlerini uzun bir zaman tetkik ettikten sonra” diyor Dr. Legge, “onu büyük bir adam olarak gördüğümü söyleyemem. Ça­ğından önce doğmamıştır, her ne kadar zamanın memur ve bilginleri­nin üzerinde ise de. Karşılaştığı sorunlardan herhangi birine dünya ça­pında ilgiye mazhar olabilecek yeni bir ışık getirmemiştir. Dine bir iv­me kazandırmamıştır. İlerlemeye bir yakınlık duymamıştır. Tesiri hay­ranlık uyandırıcıdır, fakat bundan sonra zayıflayacaktır.”