Hakkı yerine getirmekten kaçınma, şu yasal öğretiden dolayı olmuştur: Tek Tanrıya (herhangi bir Tanrı yeterlidir) ve ahirete inandığını kabul etmeyen bir kimsenin bir adalet mahkemesinde şahitlik yapmasına izin verilmez. Bu ise, böyle kişilerin yasa dışı olduklarını, mahkemelerin koruması dışında tutulduklarını söylemekle aynıdır. Çünkü buna göre, eğer olay sırasında yalnızlarsa ya da onlarla aynı düşüncede olanlardan başka kimse bulunmazsa bu adamları hiç cezasız soymak veya onlara saldırmak imkânı vardır. Aynı şekilde eğer olayın kanıtlanması için onların tanıklığı kabul edilmiyorsa, başka herhangi bir kimse onların yanında hiç cezasız soyulabilir ya da saldırıya uğrayabilir. Bunun dayandığı varsayım da şudur: Ahirete inanmayan kimsenin yemininin kıymeti yoktur. Bu varsayım, onu benimseyenlerin hiç tarih bilmediğini göstermektedir. Tarihsel olarak doğru olan, bütün çağlarda inanmayanların büyük bir kısmının oldukça namuslu ve şerefli insanlar olduğu gerçeğidir. Hem erdemleriyle hem de başarılarıyla dünyada en bilindik ün sahibi olanların büyük kısmının inançsız oldukları, en azından yakın arkadaşları tarafından bilinen bir gerçektir. Ayrıca bu kural kendini yok eden, kendi temelini yıkan bir kuraldır. Tanrıya inanmayanların yalancı olmaları gerektiği bahanesi altında, yalan söylemeye razı olan, Tanrıyı kabul etmeyenlerin şahitliğini kabul eder; yalnız, batıl olan bir şeyi kabul etmektense nefret edilen bir inancı açıkça kabul etmenin kötü görülmesini göze alanların şahitliğini reddeder. Böyle kendiliğinden saçmalıkla mahkûm bir kural, varsayılan amacı bakımından, ancak bir kin belirtisi, bir zulüm kalıntısı olarak yürürlükte tutulabilir. Bu aynı zamanda, şu tuhaflığı bakımından da bir zulümdür: Bir insanın kendi hakkı olmadığının apaçık belli olması, ona tâbi tutulması için aranan şart oluyor. Adı geçen kural ve içerdiği, inananlar için de, inanmayanlar için olduğu kadar aşağılayıcı bir şeydir. Çünkü ahirete inanmayan kimse mutlaka yalan söylerse, bundan şu sonuç çıkar: Ahirete inanan kimseler yalan söylemekten sadece cehennem korkusu ile sakınmaktadırlar, onu da başarabiliyorlarsa. Bu kuralı koyup destekleyenlere karşı, Hristiyan erdemi üzerine edindikleri bu görüşü kendi vicdan anlayışlarından çıkarmış olduklarını varsaymak haksızlığında bulunmayacağız.

Kim din yüzünden eziyet döneminin artık geçtiği ve asla geri dönmeyeceği hayaline kendini kaptırabilir?

Köklü bir düşünceye sahip olan bir kimse, düşüncesinin yanlış olabilmesi olasılığını ne kadar istemeyerek kabul eder olsa da, şu düşünceyle hareket etmelidir: Kendi düşüncesi ne kadar doğru olursa olsun, eğer o düşünce tamamen, ısrarla ve korkusuzca tartışılmazsa ona canlı bir hakikat diye değil, ölü bir dogma olarak inanılır.

Nitelikleri gereğince zihin üzerinde en derin etkiyi yapmaya elverişli olan öğretilerin hayal gücünde, duygularda ya da kavrayışta hiç anlaşılmadan zihinde ölü düşünceler hâlinde ne dereceye kadar kalabileceğine, Hristiyanların çoğunun bu dinin öğretilerine inanış tarzları bir örnek oluşturur. Bu Hristiyanlıktan kasıt bütün kilise ve mezheplerde Hristiyanlık sayılan şey, yani Yeni Ahit’in içindeki esaslar ve temel kaidelerdir. Bunlar, Hristiyanım diyen herkesçe kutsal savılmakta ve yasa diye kabul edilmektedir. Böyle olmakla birlikte, Hristiyanların binde biri dahi kendi kişisel davranışını bu yasalara başvurarak yönetmez ya da ölçüye vurmaz. Onun, davranışında başvurduğu ölçü kendi milletinin, kendi sınıfının ya da kendi dini uğraşısının töresidir. Böylece bir elinde yanılmaz hikmet tarafından ona kendini yönetmesi için kurallar olarak bağışlanmış olduklarına inandığı bir ahlâkî vecizeler derlemesi, öbüründe ise, bir dizi gündelik kararlar ve uygulamalar vardır. Bunlar o kuralların bazılarına bir dereceye kadara uyar, ötekilerine pek o kadar uymazlar. Bazılarına da taban tabana zıttırlar ve bir bütün olarak ele alınırsa Hristiyanlık inancıyla dünyevî yaşamın çıkarları ve telkinleri arasında bir uzlaşmadan ibarettirler. Bu ölçülerden birincisine saygı gösterir, gerçek bağlılığını ise öbürüne saklar.

Bütün Hristiyanlar, Tanrının sevgili kullarının yoksullar, alçak gönüllüler ve toplum tarafından horlanan kimseler olduğuna ve bir zenginin cennete girmesinin bir devenin iğne deliğinden geçmesinden daha zor olduğuna inanırlar. Bununla birlikte, kendileri hakkında hüküm verilmemesi için başkaları hakkında hüküm vermekten sakınmaları, hiç yemin etmemeleri ve komşularını kendileri gibi sevmeleri gerektiğine inanırlar. Biri abalarını alacak olursa, ona hırkalarını da vermenin doğru olduğuna, yarını düşünmemeleri gerektiğine, mükemmel olmak için ellerindekini satıp tüm bedelini yoksullara dağıtmalarının gerekli olduğuna iman ederler. Bunlara inandıklarını söyledikleri zaman da samimiyetsiz değildirler. Bunlara kesinlikle inanırlar. İnsanların her zaman övülüp de hiç tartışıldığını duymadıkları şeylere inanmaları gibi inanırlar.

Fakat, insanın davranışını düzenleyen o canlı inanç anlamında düşünüldüğünde bu öğretilere, ilkelere ancak onlara uygun olarak hareket etmenin alışılmamış olduğu noktaya kadar inanırlar. Doğru olmaları itibariyle, ilkeler karşıtları taşlamakta işe yararlar. Bundan başka söylemeye gerek yoktur ki, insanlar düşüncelerine göre övülmeye değer ne yaparlarsa onu ilke aşkına yaptıklarını da öne sürerler. Fakat, kuralların ve ilkelerin insanlardan yapmayı akıllarından bile geçirmedikleri şeyler istediklerini unutmamalıyız. Öğretilerin sıradan inananlar üzerinde hiçbir etkisi yoktur. Çünkü öğretiler onların zihinlerinde bir kuvvet değildirler. İnananların öğretilerin sözlerine karşı alışkanlıktan ileri gelen bir saygıları vardır. Fakat kelimelerden nesnelere yayılan ve zihni bu nesneleri algılayıp inanç formülüyle bağdaştırmaya zorlayan hiçbir duyguya asla sahip değillerdir. Ne zaman inançların uygulamaya geçirilmesi gerekse, İsa’ya ne dereceye kadar itaat edebilecekleri hakkında kendilerine yol göstermesi için etraflarında bir Bay A veya Bay B aranırlar.

Şimdi iyice emin olabiliriz ki, ilk Hristiyanların durumları böyle değil, bambaşkaydı. Eğer böyle olmuş olsaydı Hristiyanlık hiçbir zaman hor görülen İbraniliğin silik bir mezhebi hâlinden, Roma İmparatorluğu’nun dini hâline gelip yayılamazdı. Düşmanlarının “bakın Hristiyanlar birbirlerini nasıl seviyorlar” dedikleri zamanlarda (şimdi hiç kimsenin yapmayacağı bir saptama), Hristiyanlar muhakkak ki inançlarının anlamı üzerinde o zamandan bu yana taşımış olduklarından çok daha canlı bir duyguya sahip bulunuyorlardı. Hristiyanlığın alanını genişletmekte bugün bu kadar az ilerleme kaydetmesi, on sekiz asırdan sonra hâlâ sadece Avrupalılar ve Avrupalıların soyundan gelenlerle sınırlı kalması belki de başlıca bu sebepten ileri gelmektedir.

Düşünce özgürlüğü ile ifade özgürlüğünün, insanlığın bütün mutluluklarına kaynaklık eden düşünsel mutluluk için zorunlu olduğunu dört ayrı sebebe dayanarak ifade etmiş olduk. Şimdi bunları kısaca tekrarlayalım:

Birincisi; herhangi bir düşünce susmaya mahkûm edilse bile; bu düşünce, bizim kesin olarak bilebileceğimiz şeylere rağmen, doğru olabilir. Bunu kabul etmemek yanılmaz olduğumuzu” zannetmektir.

İkincisi; susturulan düşünce yanlış dahi olsa, bunda hakikatin bir kısmının bulunması mümkündür. Nitekim, pek çok defa böyle olmuştur. Yani, herhangi bir konuda çoğunluğun paylaştığı düşünce veya üstün gelen düşünce nadiren hakikatin tamamı olabilir. O hâlde, hakikatin geriye kalan kısmının tamamlanması ihtimali ancak karşıt düşüncelerin çarpışması yoluyla gerçekleşir.

Üçüncüsü; doğruluğu inkâr edilemez kabul edilen düşünce yalnız doğru değil, aynı zamanda gerçeğin bütünü bile olsa, o düşünceye kuvvetle ve ciddî olarak itiraz edilmesine katlanılması gerekir. Hatta bu düşünceye bil fiil itiraz edilmelidir. Aksi hâlde, onu değişmez bir hakikat diye anlayanların çoğu, gerçek sebeplerini pek az anlayarak o düşünceye bir peşin hüküm tarzında inanır.

Dördüncüsü; asıl doktrinin kendi anlamını kaybetmesi, zayıflaması ve insan karakteri ile hareket tarzı üzerindeki hayatî etkisini yitirme tehlikesidir. Dogma, bütünüyle etkisiz, gereksiz yer işgal eden; Fâkat herhangi hakiki ve yürekten duyulan bir kanaatin akıl veya kişisel tecrübe yolunda açığa çıkmasını yasaklayan, sadece görünüşte bir kabul hâlini alır.

 

 

John Stuart Mill-Hürriyet Üzerine İnceleme YAZIYI İNDİR