Suçları önlemek istiyor musunuz? o halde, kanunları sadeleştirip mânalarını aydınlatın . Kanunları millete sevdirmeye çalışın. Bütün milleti, top yekûn bu kanunları müdafaaya gönüllü bir hale getirin . Milletin velev cüz’î bir kısmı olsun bu kanunları ihlâle gayret göstermesinler. Kanunlar milletin hiç bir sınıfı için imtiyaz tanımasın . Cemiyetin her bir üyesini müsavi olarak, müdafaa ve himaye etsin. Vatandaşlar ancak kanun önünde korkup titresinler. Zira, kanunun verdiği korku selâm ete götürür. Halbuki, insanın diğer insana verdiği korku ise, dâima suçların ve şeametin menbaı olmuştur!

 

Usbek’te n dostu Rustan’a İsfahan

Tokat’da ancak sekiz gün kaldık. Otuz beş günlük bir

yürüyüşten sonra, İzmir’e geldik… Tokat’tan İzmir’e kadar, bütün bu saha içinde kayda değer başkaca hiç bir şehir yoktur! Osmanlı imparatorluğunun zaafını büyük bir hayretle görmüş oldum. Bu hasta gövde, kendini tatlı ve mutedil rejimle ayakta tutmuyor; bil’akis gittikçe varlığını yıpratan ve devamlı surette içini kemiren şiddet tedbirlerine baş vuruyor! Paşalar ancak para kuvveti sayesinde bu mevkilere tâyin ediliyorlar. Bütün servetlerini bu uğurda harcamış ve çırıl çıplak hale düşmüş olduklarından, tayin edildikleri vilâyetlere, işgal mıntıkasına giren birer fâtih edasile geliyor ve işinin başına geçer geçmez her tarafı soyup sömürmekten başka bir şey düşünmüyorlar. Askerler mütecaviz ve küstah; keyif ve hevesatlarından başka emir ve kumanda tanımıyorlar Her taraf yıkık dökük; şehirler tenha ve perişan, köyler viran, köylüler meyus, toprak ekimi ve ticarî hayat temamile mefluç!… Bu sertlik ve şiddet rejiminde, ne gariptir ki, cezasız kalmak ümidi her tarafta hakim! Toprak mülkiyeti emniyeti yok; bu sebeple de toprağı işletme gayreti de son derece yavaş! Hükümet icra edenlerin keyfî muamelelerine karşı koyabilecek ne bir sıfat, ne de bir hak manâ taşıyabiliyor! Vahşet halinde ömür süren bu diyarda her türlü zanaat ve ince san’at ihmal edilmiş! O kadar ki, bu milletin mümtaz vasfı olan askerlik san’atı bile mühmel bir halde!..

Beri tarafta Avrupalılar, her gün daha büyük bir gayret ve ihtimamla nurlanıp yükselirken bunlar, eski cehalet devrinden bir türlü çıkmak istemiyorlar; hattâ, garbın ilmî ve fennî keşiflerini, ancak kendi aleyhlerine binlerce defa istimallerinden sonra, benimsemek zahmetine katlanmaya razı olabiliyorlar!… Bu yer insanlarının ne deniz hakkında esaslı bir bilgileri, ne de deniz seyri seferi üzerinde bir meharetleri kalmış! Ticarete ise hiç akıl erdiremiyorlar. Bütün temennileri, çalışkan ve becerikli AvrupalIların yurtlarına gelip yerleşmeleri ve kendilerine yardımda bulunmalarıdır. Bunlara tanıyacakları imtiyazlar sayesinde kendi keselerini de dolduracaklarını umuyorlar!… Bu derece geniş bir memleket sathı üzerinden geçtiğim halde, zengin ve müreffeh denebilecek bir şehir olarak, yalınız İzmir’i bulabildim. Onu da Avrupalılar bu hale getirebilmişler…

İşte böyle, aziz Rustan, bu imparatorluk için sana halisâne ve hakikat ifade edecek bir fikrimi -istermisin: bu gidişle iki aşıra kalmayacak, bu imparatorluk bazı fatihlerin muzafferiyet meydanı haline inkılâp eyleyecek, heyhat!…

İzmir, 2/Kasım/1711.

 

Rika’dan İbben’e İzmir

Bir aydan beridir Paris’teyiz. Bu müddet zarfında mütemadi hareket halinde yaşadık, diyebilirim. İnsan bir yere yerleşmeden önce, yapacağı bazı işleri bitirmesi lâzım. Evvelden kararlaştırılan kimseleri ziyaret, ihtiyacımız olan bütün noksanları ikmâl etmek ilk, ilk…. Paris, İsfahan kadar büyük bir şehir. Binaları öyle yüksek ki, insan bütün bu yapılarda astrologların oturduğunu iddia edeceği geliyor. Gözlerini bir yum! Göklere tırmanmış bir şehri düşün! Evler hep üst üste, altı yahut yedi katlı; sonra da bunların tıklım tıklım insanlarla dolu olduğunu bir hesapla! Bir de bütün bu insanların sokaklara döküldüklerini, ve nasıl neş’eli bir kalabalık meydana getirdiklerini tahayyüle çalış!…. Belki de, inanamıyacaksin amâ, doğruyu söylüyorum; bir aydır buradayız, daha doğru dürüst sokakta yürüyen birine rastlamadım! Şu yer yüzünde, Fransızlar kadar cevvâliyetin tadını çıkaran başka bir millet yoktur, emin ol! Yollarda mütemadi koşuşma ve adeta uçuşma halindedirler, denilebilir! Asya’nın o ölü ölü giden arabalarını, develerimizin o nazlı ve ahenkli adım atışlarını görseler, muhakkak ki, tahammül ve sabır ihtiyacile düşüp bayılırlar! Ben ki, oldukça dikkatli ve şaşırmadan yürürüm, bazan bir hıristiyan kadar çıldıracak hale geliyorum!

Çünkü, yanımdan geçen vasıtaların sıçrattıkları çamurlarla tepemden tırnağıma kadar ıslanıyorum! Dahası var: Ya yayalardan sık sık yediğim o dehşetli dirsekler! İşte, bunları hiç mazur göremiyor, af edemiyorum! Bir de bakıyorsun ki, arkamdan gelmekte olan bir adam, birden önüme fırlıyor, ve bana mecburî bir çark yaptırıyor! Derken karşıdan gelen bir başkası da, öyle bir göğüslemek istiyor ki, bu sefer bilmecburiye beni ilk istikametime çeviriyor! Ve böylece, ancak yüz adım yürümüşken, sanki on fersah gitmişim gibi, yorgun ve bitkin hale geliyorum!.. Bu mukaddemeye bakarak, sana AvrupalIların geleneklerinden uzun uzun bahse girişeceğimi zannetme. Benim bile bu mevzuda bildiklerim çok yavan! Şimdiye kadar bulabildiğim zaman, ancak hayret etmeme kâfi gelebilmiştir! Mamafih, sana bazı öğrendiklerimi anlatayım Fransız kıralı, Avrupa hükümdarları içinde en kudretlisidir. Bu hükümdarın, komşusu İspanya kıralı gibi altın madenleri yok. Yok, yok ama, gel gör ki, ondan da daha zengin! Çünkü, bu zeki hükümdar, bütün gelirini tebasının gururundan, tefahür ve hevesatından istihsâl ediyor! Bu ise, altın madenine nazaran daha da bitmez tükenmez bir kaynaktır!… Öyle azametli muharebeler hazırlamış ve başarmıştır ki, bunların bütün masraflarını, tebaasına sattığı şan ve şeref unvanlarının bedellerde ve beşerî gururu yücelten tantanalı cömertliklerle karşılayabilmiştir. Bu sayede doldurduğu hâzinesinden ordusunu doyurmuş, maaşlarını aksatmadan ödemiş, silâh ve teçhizatı bol bol temin etmiş ve deniz harp filolarını da mükemmelen donatabilmiştir… Bundan maâda, bu kral aynı zamanda emsâlsiz bir sihirbazdır da! O hâkimiyetini, yalnız tebaasının bedenleri üzerine tesisle iktifa etmemiş, onların tefekkür tarzına da hükmetmesini bilmiştir. Filhakika, onları kendi arzu ettiği tarzda düşündürmüş, ikna edebilmiştir. Bilfarz, iki milyon altın eküye ihtiyacı olduğu halde, hâzinesinde sadece bir milyon mu var? İşin halli onun için son derece basittir. Bütün yapacağı, tebaasına, beher ekünün iki ekü değerinde olduğunu telkinden ibarettir. Bu telkin de bu insanları iknaa kâfidir! Keza, meselâ bir harp zarureti gelip çatmıştır, ve hükümdarın hâzinesi tam takırdır! İş yine pek’dahiyâne surette halledilecektir: Hükümdar tebeasına alelâde kâğıt parçaları dağıtacak ve onlara bu yekpareleri her birinin bir altın ekü değerini taşıdığını söylemekle malî sıkıntı bu suretle hemen giderilmiş olacaktır! Hükümdarın mehareti bu kadar mı ya! Daha neler!

O, şöyle bir dokunmasile, her hangi bir tebaasının uzviyetine musallat olan bir afetten onu derhal halâs etmek kudretine de sahip olduğunu onlara inandırmıştır! Bu kral hakkında söylediklerim sakın seni hayrete düşürmesin; çünkü, ondan da yaman bir sihirbaz var! Bu beriki de, kiralın efkârına tamamen hakim durumda! Bu sihirbazın adına Papa diyorlar. Meselâ, bu da kirala, üçün hakikatta bir olduğunu inandırmış. Yediğimiz ekmek, onca hakikatte ekmek değildir! Keza içilen şarap ta. hakikatte şarap değildir. Ve bu neviden bin türlü şeyler; var sen kıyas et!…. Hükümdarı daima soluk soluğa tutmak, inanma alışkanlığından aslâ uzak tutmamak için zaman zaman kendisine akaidini takviye edici mahiyette dinî eşyalar da yollamaktadır. Bundan iki sene önce adına: Constitution adı verilen bir yazı göndermiş. Büyük ceza tehditleri altında da gerek hükümdarı, gerek etrafındaki prensleri bu fermanda yazılanların hepsine iman etmelerini zorlamış. Kral ve prensler bu inanışı hemen kabul etmişler ve kral bu hareketile bütün tebaasına da numune olmuş. Lâkin, halkın içinden bazıları baş kaldırarak bu imanı beslemek istememiş! İşte bütün sarayı, bütün imparatorluğu, bütün Fransızları birbirine düşüren hep bu ilk baş kaldırma vakasıdır. Ve bu isyanın âmil ve muharriki de, kimlerdir, bilirmisin? Fransız kadınları! Evet, onlar!

 

Rika’dan yine Ibben ’e İzmir

Paris halkı acaipliğe vardıracak kadar mütecessis insanlar! Şehre ayak basar basmaz, gökten inmişim gibi, etrafımı aldılar, garip nazarlarla beni süzmeye başladılar. İhtiyar, genç, erkek, kadın, çoluk çocuk, hülâsa bütün halk tabakası, yığınlar halinde seyrime dalmış, kendilerini unutmuşlardı, sanki!… Sokağa çıkışımla, onların pencerelerine üşüşmeleri bir oluyordu! Tuileries sarayına mı gidiyorum, hemen etrafım çevriliyor, kuşatılıyordu. Ya, o kadınların gösterdikleri merak, teheyyüç ve yakınlık! Bu nazeninler, bin çeşit renklerden bir yarım daire teşkil ediyorlar ve beni aralarına aldıktan sonra da, bu yarım daireyi tamamen kapatıyorlardı. Bir temsile gitsem, hemen yüzlerce ufak ve zarif dürbün yüzüme çevriliyor, tarassut altına alınıyordum. Velhasıl, yer yüzünde benimki kadar merakla seyredilmiş çehre yoktur desem, hiç de mübalâğa etmiş olmam! Bazan öyle konuşmalar duyuyorum ki, gülümsemekten kendimi alamıyorum. Meselâ, bütün ömründe bir defacık olsun odasından çıkmamış insanlara rastladım ki, aralarında benim hakkımda şöyle konuştuklarını duymuşumdur: (İtiraf etmeliki, dostum, bu adamda tam bir İranlı hal ve tavrı var!) Bunun gibi daha da neler!… Biraz gariptir amâ, doğrusu hoşa da gidiyor: hemen her tarafta çizilmiş resmimi görüyorum. Bunu teksir edip bütün dükkânlara, kahvehanelere koymuşlar; şöminelerin üzerine asmışlar; sanki, bana bakmaktan doymuyorlarmış gibi!….

Doğrusunu istersen, bu kadar izzet ve ikrama, bu kadar şan ve şerefe tahammül de öyle kolay değil! Evvelâ hakikat şudur ki, ben kendimi o derece merak ve iltifata lâyık, nadirattan bir insan görmüyorum. Görmüyorum amâ, gel gör ki, evvelce hiç tanışmamış olduğum bu muhteşem beldenin huzur ve sükûnunu bozacak kadar da yüreğini hoplatmış bulunuyorum! İşte, bu mahzuru göz önünde tutarak, İran kisvesini sırtımdan çıkarmağa karar verdim; Avrupalı kıyafetine girdim. Böylece çehremde hayran olunacak bir hususiyetin kalıp kalmadığını da öğrenmiş olacaktım .Bu hareketim bana, onların nazarındaki hakikî değerimi de gösterecekti. Bütün yabancı süs ve şatafattan sıyrılmış bir halde, hakkımda verilecek en doğru hükmü de öğrenecektim. Bu tasavvurumu fiiliyata çıkarayım derken, terzimin acemiliğinden dolayı canım fena halde yandı Diktiği elbisede öyle büyük kusurlar yapmış ki, her şey berbat! Bu elbiseler beni her kesin nazarında adeta acınacak hale soktu; sanki müthiş bir boşluğa fırlatılmış gibiyim! Bazan bir toplantıda bulunuyorum, aradan tam bir saat geçiyor da, yine birinin gözüne çarpmiyorum; ben de cesaretsizlikten ağzımı açıp kimseye bir tek söz söyleyemiyorum. Lâkin, kalabalıktan biri tesadüfen, yanımdakinin bir İranlı olduğunu öğrense, hemen harekâtı, tavrı değişiyor, bir fısıltı başlıyor; etrafım sarılıyor ve aralarında tehalükle mırıldanıyorlar: (Ah! Ah! Bu bey İranlı imiş, öylemi? Ne harikulade şey, Rabbim! Ah! Acaba, insan nasıl olur da, İranlı olabilir?)

Paris. 6/Aralık/1712

 

Rika’dan İbben’e İzmir

Buradaki insanlar arasında büyük bir münakaşadır,almış yürümüş: acaba, diyorlar, kadınların malik oldukları hürriyetleri onlardan istirdat etmek mi, yoksa onlarda bırakmak mı, faydalıdır? Fikrimce, mes’elenin her iki şekline de hak verecek burhanlar vardır. Şayet. Avrupalılar bize, sevilen insanların ihsan ve ikramlarından hiç hüsrana uğranılmaz, diye bir itirazları olursa, onları haklı gibi gösteren bu sözlerine, biz Asyalılar da diyebiliriz ki, tabiatın erkeğe, kadrolara karşı tanıdığı üstünlük ve hâkimiyetten vazgeçmekle de, erkeklik alçaltılıp düşürülmüş olur. Buna mukabil bize, bir yere kapatılmış kadınların büyük üzüntü ve sıkıntılarla kıvrandıkları ileri sürülürse, buna da, bir yere kapatılmış, muti on kadının üzüntü ve sıkıntısı, serbest olan bir tek kadının sıkıntı ve üzüntüsünden azdır, diyebiliriz. Keza, onlar bize, esasen Avrupalı bir erkeğin, sadakatından şüphe ettiği bir kadınla mes’ut olamıyacağım söylerlerse, onlara deriz ki, bu kadar övündükleri bu sadakat, tam surette tatmin edilmiş bir ihtirası hemen tâkip eden istikrâh ve iştahsızlığı aslâ önleyemez!. Onları kıskanıp muhafazada titizlik göstermekle, biz kadınlarımıza daha çok mâlik oluyoruz ve arzulu bulunuyoruz. Huzur ve sükûn içinde tam bir vuslât, heyhât, insanda ne merâm, ne de endişe yaratabilir, artık! Halbuki, bir parça işve, biraz şuhluk şehveti kamçılar, aşkın hem en hakikî tadı ve tuzu olur, hanı de bu aşkın dağılıp bozulmasını önler! Şimdi onların mülâhazalarına bir bakalım: (Her şey bir yana, diyorlar, kocalık sıfatile kendimizi betbaht duyduğumuz vakit, çaresini bulur, başkalarına aşık oluruz. Zaten bir erkeğin, haklı olarak karısının sadakatından şikâyet edebilmesi için yer yüzünde üç erkeğin mevcudiyeti kâfidir. Hele bu adet dörde çıkarsa, sadakatsizlik muhakkak vuku bulmuştur!)

Tabiat kanununun, kadını erkek hâkimiyetine koymuş olup olmadığı hususunu tayin ise, tamamen ayrı bir mes’eledir Bu hususa dair, son derece zarif ve keskin zekâlı bir filozof, geçen gün bana şöyle diyordu: (Tabiat aslâ böyle bir kanun vaz’etmemiştir! Kadınların üzerinde malik olduğumuz hâkimiyet, hakikî bir gaddarlık, düpedüz bir zulüm ve istibdaddan başka bir şey olamaz! Onlar sadece bize nazaran, çok daha nazik ve yumuşak oldukları için, bu hâkimiyetin altına girmiş bulunuyorlar. Binaenaleyh, onlar haiz oldukları bu naziklik ve yumuşaklık faikiyetleri dolayısile, bize nazaran çok daha ulvî bir insaniyete ve ihatâlı bir muhakemeye malik bulunuyorlar. Ve şayet biz erkekler, hakikaten makûl ve munsif davranabilseydik, kadınların bu vasıf faikiyetlerini nazara alır, kendilerinden gasbetmiş olduğumuz hâkimiyeti onlara terkle üstünlüklerini kolayca kabul ederdik!) Bu sözlerden sonra, derin derin düşünen zeki muhatabım, ilâve etti: (Şimdi bir düşünelim, bu hâkimiyetimiz şayet hakikaten bir zulüm ve gaddarlıktan ibaretse, bu takdirde onların, bizim üzerimizde tabiî bir hâkimiyetleri olduğunu kabule mecbur kalırız! Bu hâkimiyet de hiç şüphe yoktu r ki, güzellik vasıtalarından doğmaktadır. Bu İlâhî kuvvetlerine mukavemet edebilecek dünyada kimse var mıdır, acaba! işte diğer bir burhan veriyorum: Bizim hâkimiyetimiz zamanımıza ait olup, sadece bizlere şamil bulunmaktadır. Halbuki, kadınların güzellik hâkimiyetleri, geçmiş zamanları da kucaklamakta ve bütün cihanı içine almaktadır. Hakikat böyle iken, biz erkekler kendimize bir imtiyaz tanınmasını isteyemeyiz! Kuvvet ve cesaret öne sürülüyorsa, bu da işin ispatına yetmez. Bir kerre, kadınların cesaret ve kuvvetini ezip çiğnemek, onları korkutmak için, acaba erkeklerin baş vurmadıkları dünyada hangi çareler kalmıştır? Meselâ, tahsil ve terbiyeyi ele alalım; şayet bu sahada kadınlara da müsavi hak ve muamele tanınmış olunsaydı, erkeklerin bu günkü üstünlükleri olacakmi idi? Bunun tecrübesine kat’iyyen girişilmemiştir!) Geleneklerimizi kökünden sarsmasına rağmen, itiraf etmeli ki, en medenî, ilim ve san’atta en ileri ve ince milletlerde kadınlar hep kocaları üzerine hâkimiyet tesis et-mislerdir. Bilfarz, eski Mısırlılar İsis’in şerefine; Babilonyalılar Semiramis şerefine isdar edilmiş kanunlarla bu milletlere mensup kadınların kocaları üzerindeki hâkimiyetleri tesçil edilmiştir. Keza, Eski Romalılar için; (Romalı erkekler, bütün milletlere hükmederlerdi; fakat kendi kadınlarına da tam bir itaat gösterirler, onların hâkimimiyetinde bulunurlardı.) dendiği de meşhurdur. Sevgili îbben, bu memlekete ne çok ısındığımı görüyorsun. Buranın insanları, en fevkalâde fikirlerin müdafaasına girişmekten ve bu fikirleri en garip hale sokmaktan zevk alıyorlar. Halbuki, Peygamberimiz bu mes’eleyi bir çırpıda halletmiş ve her iki cinsiyetin hukukunu tesbit eylemiştir: (Kadınlar kocalarını şereflendirirler; kocalar da kadınlarını şereflendirirler. Lâkin, kocaların karılarından bir derece üstünlükleri vardır.) Paris, 26/Ağustos/1713.

Usbek’ten İbben’e İzmir

Bir Büyük ölür ölmez, hemen bir kilisede toplanıyorlar ölünün duasını yapıyorlar ve arkasından da methü senâsına girişiyorlar! O ne nutuk Rabbim! însan bu methü senâ nutkunu dinledikten sonra, ölenin, hakikaten bir insan olduğuna inanmakta güçlük çekiyor! Ah! Elimde olsaydı, bütün bu cenaze alaylarını, şatafat ve tantanaları defederdim! Halbuki, insana doğuşunda ağlamalı, yoksa ölümünde değil! Ölen bir insan için, onun dünyadan elini eteğini çektiği bu anları için, bütün bu debdebe ve merasime, bütün bu gam ve keder verici hayhuylara, aile efradının akıttığı göz yaşlarına, dostların elem ve kederlerine de ne lüzum var, sanki? Öte yandan, bari bütün bu insanların yüreklerinde açılmış olan boşluğun büyüklüğü kadar yansalar, yine neyse; lâkin ne gezer, bin kerre fazlasına giderler!… Heyhat! Gözlerimiz bağlı, öyle gafil, öyle körüz ki, daha ne zaman iztirap çekeceğimizi, hangi zaman gülüp sevineceğimizi dahi bilmiyoruz! Bütün teessürlerimiz yalan, bütün neş’eler sahte!…

Paris , 20/Eylûl/1713,

 

Usbek’ten Rhedi’ye Venedik

Burada, durup dinlemeden din hakkında münakaşa eden insanlara rastlıyorum. Lâkin öyle zannediyorum ki, üzerinde bu kadar nefes tükettikleri bu mevzuun ahkâm ve avâmirine de en az riayet edenler yine onlar oluyor! Bunlar kusursuz denebilecek Hristiyan kimseler olmadıkları gibi, mükemmel vatandaş da sayılmazlar; zaten bana en dokunan cihet de bu ya!.. Zira, hangi dine mensup olunursa olunsun, kanunlara itaat, insanlara aşk, ebeveyne acıma ve riayet, bütün bunlar her dinin başta gelen ahkâm ve amellerindendir…

Filhakika, dindar bir adamın ilk hedefi, o dini tesis ve talim etmiş olan ulûhiyetin muhabbetini kazanmak değil midir? Lâkin, bu maksada vasıl olmak için en emin çare de şüphesiz ki, cemiyetin vazetmiş olduğu nizamlara itaat ve riayet etmek, beşer nevine hâs vazifeleri tehalükle yerine getirmektir. Çünkü, hangi dinde yaşanırsa yaşansın, ortada bir din olduğu farz olununca, Ulu Tanrı’nın da insanları sevdiğini ve zira, din müessesesini insanları mes’ut etmek için kurmuş bulunduğunu mülâhaza ve kabul etmek mecburiyetindeyiz. Ve şayet, Allâh’ın insanları sevdiği hakikati kaçınılmaz bir hakikat ise, bu kutsal sevgi dolayısiyle, insanlarda merhamet ve insaniyete müteallik vecibeleri yerine getirmek ve himayesinde yaşadıkları kanun hükümlerini aslâ ihlâl etmeden pâyıdar olmak suretiyle Cenabı Hakkın indindeki itibar ve aşklarını kaybetmemek mecburiyetini hissederler. Ulu Tanrı’nın aşk ve itibarına nail olmak için en emin çare budur ve bu yol, dinî âyin ve ibadetten de üstündür. Filhakika, sadece âyin ve ibadetlerin her hangi bir iyilik ve insaniyet tarafı mevcut değildir. Olsa olsa bunlar Allâh’ın emir ve iradelerile ifa edildiklerinden yapanlar derin bir hürmete lâyık olurlar; o kadar!… Diğer taraftan, bu ayin ve ibadetlerin tarzı üzerinde beşer kolaylıkla aldanabilir de! Çünkü, dünyada mevcut iki bin dinden seçilebilecek hangisinin acaba âyin ve ibadetleri diğerlerinden üstündür? Bu cihet de büyük bir münakaşa mevzuudur. Bir adam , her gün Cenabı Hakka şu duayı yaparmış:

(Rabbim, hakkınızda reva görülen bitmez tükenmez münakaşalardan şaşırdım, kaldım. Halbuki, ben kulunuz emir ve iradelerinize göre kulluğumu yapmak isterim. Böyle iken, buhususta fikrini sorduğum her insan istiyor ki, kendi meramına göre hareket edeyim! Size dualarımı hangi dilden yapacağımı, size hangi dilden yalvaracağımı bilemiyorum ! Bu niyaz anlarımda hangi vaziyette duracağımı da şaşırdım, kaldım. Birisi, size ayakta dua edebileceğimi söylüyor; diğeri oturmamın daha uygun olacağını bildiriyor; bir başkası da diz çökmemin en münasip olacağını yeminlerle ısrar ediyor! Daha bitmedi! Bazı kimseler, her sabah soğuk su ile yıkanmamın şart olduğunu öne sürüyorlar; diğerleri ise, şayet etimden bir parçayı koparmazsam göklerden en büyük öfke ile bana bakacağınızı söylüyorlar! Hey, büyük Tanrım! dahası var: bir kaç gün evvel bir kervansarayda oturmuş, pişmiş bir tavşan yiyecektim. Yakınımda oturan üç kişi beni çılgına çevirdiler, adeta! Her üçü de sizi tezyii ve tahkir ettiğimi, çok büyük günâh işlediğimi söylediler. Birisi zira, bu hayvanın murdar olduğunu ileri sürdü; diğeri zira, bu hayvanın boğulmuş olduğunu söyledi: üçüncüsü  de buna sebep olarak, tavşanın bir balık sayılamıyacağını gösterdi! O sırada , oradan bir Brahman geçiyordu. Bu ihtilâf hakkında hakimlik yapmasını ve hükmünü vermesini rica ettim . Mes’eleyi dinledikten sonra, bana döndü : (Onlar haksızdır, çünkü tavşanı sizin öldürmediğiniz aşikâr!) deyince, (Evet, ben öldürdüm!) cevabını verdim . Bu cevabım Brahmanın aklını oynatmıştı, sanki; hışımla bana döndü: (Nasıl? Siz mi öldürdünüz? Kendi elinizle ha! Lâkin siz son derece iğrenç bir iş yaptığınızın farkında mısınız! Ulu Tanrı sizi asla affetmeyecek!) diye bağırdı. Sonra bana daha fazla yaklaşarak bir sır tevdi ediyormuş gibi yavaşça: (Ne biliyorsunuz, belki de babanızın ruhu bu hayvana intikal etmişti?) dedi.

Ey büyük Tanrım! Bütün bu şeyler beni tahammül edilmez sıkıntılara ve kararsızlıklara, büyük tereddüt ve baş döndürücü müşküllere yuvarlıyor! Size belki hakaret olur diye başımı bile boynumun etrafında hareket ettiremiyorum! Halbuki, size lâyik bir kul olmak, aşkınızı kazanmak ve bu tarzla bana verdiğiniz ömrü tamamlamaktan başka isteğim yol! Belki de yanılıyorum ama bana öyle geliyor ki, bu gayeye vasıl olmak için tek çare, içinde bana hayatı gülümsettiğiniz bu toplulukta iyi ve mutibir vatandaş olmak ve bana lütfetmiş olduğunuz aile kucağında faziletli bir baba olarak yaşamaktır!

8/Ekim/1713.

 

Zaki’den Usbek’e  Paris

Sana büyük bir haberim var: Zafis’le barıştık, aradaki soğukluk kalktı. Saraydaki ikilik te nihayet buldu. Şimdi bu sulh ve sükûn cennetinde bir sen eksiksin! Sen de gel ki, sevgili Usbek, aşk bütün ihtişamile doğmuş olsun!..

Bu musalâhayı tes’it için Zafis’in şerefine büyük bir ziyafet çektim; annen, bütün karıların, odalıkların da dâvet edildiler; halaların, teyzelerin, yeğenlerin hepsi, hepsi yüzleri kalın peçelerle, üstleri ağır elbiselerle atlarına binmiş geldiler…. Ertesi günü de hep birlikte kıra çıktık. Güya biraz hava alacaktık. Develerimize binmiştik; her deve sırtı locasına dört kişi kurulmuştuk. Hareketimiz anî olduğundan, bazı kargaşalıklar olmuş, etraftaki kalabalık dağıtılamamış ve develer sıralanamamışlardı. Lâkin işinin erbabı baş haremağası bunun da çaresini bulmuş ve bizi hazurunun bakışlarından korumak için kurnazca bir şey bulmuştu: Etrafımıza gerilmiş ve bizi görünmekten koruyan örtüye daha kalınını gererek, bizim de onları görmemizi önlemişti….

 

Geçeceğimiz ırmağa geldiğimiz zaman, adet olduğu gibi birimiz tahtarevan şeklindeki bir sandukaya yerleştirildik ve bunlarla sala taşındık .Bize söylendiğine göre, ırmakta çok insan varmış. Bunlardan biri merakını yenemiyerek yanımıza kadar sokulmak ihtiyatsızlığını gösterdi ve bu cür’etini hayatile ödedi. Bir başkası, kıyıda anadan doğma yüzerken görüldüğü için, ayni akibete uğradı!… Ya, işte böyle, senin haremağaların, senin bu sadık kulların, senin ve bizim mutluluğumuz için, bu iki biçareyi bir anda fedadan çekinmediler!… Lâkin, maceramızın sonunu dinle! Irmağın ortasına

geldiğimiz zaman, öyle şiddetli bir rüzgâr esmeye başladı. gök öyle siyah bulutlarla karardı ki, gemiciler müthiş bir ümitsizliğe düştüler. Bize gelince, hepimiz korkumuzdan titremeye başlamıştık. Çoğumuz bayıldı. Ben haremağalarının münakaşalarını halâ kulağımda hissediyorum. Bunlardan bir kısmı tehlikeden haberdar edilmekliğimizi, ve kapalı bulundurulduğumuz yerlerden dışarı çıkarılmamızı muvafik görüyordu; fakat şefleri ise. efendilerinin şeref ve itibârına böyle bir leke sürmektense, ölmeyi tercih edeceğini musirrane müdafaa ediyor; ve böyle pervasızca ve cür’etkârane tekliflere kalkacak olanların kalblerine hiç tereddüt etmeden hançerini saplayacağını söyleyerek onları tehdit ediyordu. Esirlerimden biri, kendini kaybetmiş, tamamile çıplak denecek bir kiyafetle yardımıma koşmuştu. Lâkin siyahı bir haremağası, onu valışiyâne bir tarzda yakalayarak çıktığı yere soktu. Ve işte o sırada de ben bayılmışım! Ancak, tehlike atlatıldıktan sonra ayılabildim. Rabbim! Kadınlar için seyahatlar ne müşkülmüş meğer! Tehlikeler erkekler için olsa olsa, hayatlarını tehdit edebiliyor; halbuki, biz kadınların hem hayatımızı, hem namuzumuzu daimî tehdit altında tutuyor.

Allah’a ısmarladık, benim sevgili Usbek, seni her zaman seveceğim. Fatime sarayından ,

2/Kasım/1713.

 

İran’nın Rusya mümessili Nargum’dan Usbek’e Paris

İsfahan’dan bana yazdıklarına göre, İran’dan ayrılmışsın; halen de Paris’de bulunuyormuşsun. Eğer böyle ise, neye sen ortada iken, haberlerini başkalarından alayım?

Şehinşah hazretlerinin emir ve fermanlarile, beş senedenberidir bu memlekette bulunuyorum ve o zaman bu zamandır, nice önemli müzakerelerde bulundum ve bunları neticelere bağladım… Bilirsin ki, Hristiyan tâcidârlar içinde menfaati İran’la müşterek yegâne hükümdar, Çardır; çünkü, o da bizim gibi Türk düşmanıdır…. Onun imparatorluğunun genişliği bizimkinden de ziyadedir. Zira, tâ Çin hudutlarına dayanan tâbi devletleri hesaplarsak, bu vus’atı zihninde tasarlayabilirsin!… Çar, tebaasinin malları ve canları üzerinde mutlak hakimiyete sahiptir. Bu tebaanin hepsi, yalnız dört aile müstesna, evet hepsi esir sürülerinden ibarettir. Kendisi ise, İsa’nın vekili, kuralların kıralı, arşı âlaya bile hükme muktedir, muhteşem bir varlıktır!.. Moskova’nın müthiş soğuklarına rağmen, mühim bir şahsiyet gözden düşünce, onu Sibirya’ya sürgüne gönderirler; çünkü, buranın hatırı sayılır derecede eziyetli hapishane hayatının onlara nimet olacağını bilirler!.. Bizim büyük Peygamberimiz, bize şarabı nasıl haram etmişse, Çar da Ruslara men’etmiştir… Ruslar, misafirlerini İran ’da olduğundan tamamile başka tarzda ağırlarlar. Bir yabancı bir Rus evine girer girmez, evin erkeği misafirine hemen karısını takdim eder; misafir de kadını hararetle öper, ve bu hareket kocaya derin bir hürmet ve nezaket ifadesidir… Her ne kadar evlenme akitnamelerinde, babalar kızlarının kocaları tarafından kırbaçlanmamalarını şart koşarlarsa da, Rus kadınlarının hakikatte bu kırbaçlara nasıl hasret çektiklerini anlatamam!… Onlarca, kocalarını fethettiklerine en büyük burhan, ancak onlar tarafından atılan kırbaçlar olabilir. Bir kerre iyice kırbaçlandılar mı, artık iyice sevildiklerine inanırlar! Bunun aksine bir muameleye maruz kalmaları da ister istemez beni, istediğim tarzda sevecektir! Arzuladığım gibi okşayacaktır! Hele bir küçük fiske ile bana bir dokundumu, işte kızıl kiyametler kopacak, bütün dünyaya ayaklandıracağım! Çağıracağım, bağıracağım ve böylece herkes işlerin yolunda gittiğini anlayacak! Ve şayet komşulardan kurtarmağa gelenler olursa, onların boğazına sarılıp bütün intikamımı onlardan alacağım!… Sizden rica ederim, anneciğim, kocamla bir görüşün, bana lâyık olduğum tarzda muamele yapmasını bir kere de siz hatırlatın…. Bu kadar ağırbaşlı ve faziletli olan babam bile, böyle davranmazdı! Şimdi iyice hatırlıyorum, daha ben küçücük iken, bazan öyle bir coşup taşardı ki, sana olan sevgisini bütün şiddetle ispat ederdi; öyle değil mi? Seni öperim, benim biricik sevgili anneciğim.) Ruslar seyahata çıktıkları vakit imparatorluğun hu dudunu aşamazlar. Böylece, dahili nizamlara tabi olarak, diğer milletlerden tamamen ayrı yaşamağa mecbur kaldıklarından, eski geleneklerini büyük bir titizlikle muhafaza etmiş bulunuyorlar; o derecede ki, dünyada başka türlülerinin mevcut olabileceğine artık inanamıyorlar!… Lâkin, şimdiki Çar da her şeyi değiştirmek hevesine kapıldı; kapıldı amâ, daha ilk adımda başı ağrımaya başladı: İlk önce tebaasının sakallarını kestirmeğe kalktı; bu yüzden halk arasında büyük kargaşaklıklar çıktı; ruh ban sınıfı da bu ayaktakımlarının yanında yer aldı! Yine bu tâcidar, bütün güzel san’atların gelişmesi için oldukça gayret sarf etmekte, cihan devletlerinin unuttukları Rusya’yı Avrupa ve Asya ülkelerinde tekrar tanıtmak hevesile hiç bir fedakârlığı esirgememektedir. Endişeli, ve mütemadi müteheyyiç hükümdar, geniş imparatorluğuna bağlı devletleri dolaşmakta, her yerde tabiî surette sert mizacının ağır havasını bırakıp ayrılmaktadır.

Sanki, imparatorluğu, Asya kıt’asındaki topraklarının yükünü artık taşıyamıyormuş, bunları artık istemiyormuş gibi terketmekte; buna mukabil Avrupa kıt’asında kendine yeni yeni eyâletler ve kırallıklar aramaktadır.. Seni hürmetle öperim, sevgili Usbek, bana kendinden bahset, yalvarırım kardeşim,

Moskova, 2/Aralık/1713.

Rika’dan Usbek’e ;

Bana kalırsa, sen ömrünü taşrada geçirmek sevdasına düşmüşsün. Önceleri, en çok iki yahut üç gün için senden ayrılırken, aradan on beş gün geçtiği halde yine de kayıplardasın. Mükemmel bir evde, hoşlaştığın bir kalabalık içinde yaşadığın muhakkak. Tabiî, bu şeraitte de istediğin gibi tefekkür âlemine dalabiliyorsun; böyle olunca da, bütün cihanı unutursun elbette!… Bana gelince, evvelce görmüş olduğun hayat tarzını hiç değiştirmeden yaşıyorum. Ben de her kese karışmış, kendimi aralarında unutmuş, akıntılarına kapılmış bir haldeyim ve onları tanımağa çabalıyorum…. Mütefekkirem yavaş yavaş, hissettirmeden, Asyai ne varsa hepsini terk ediyor. Avrupai alışkanlıklara tâbi oluyor. Şimdi artık bir evde beş altı kadını, beş altı erkekle görmekten hayretlere düşmüyorum; hattâ, bu adetin fena bir şey olmadığına da kanaat getiriyorum. Seninle açık konuşayım: ben kadınları ancak burada tanıyabildim. Onlar hakkında bir ay içinde öğrendiklerimi, otuz yıllık saray hayatında öğrenemezdim!.. Bizde karakter bir biçimdir. Bu da kuvvetin zor ile husule gelmiştir, insanları orada oldukları gibi görmek mümkün değildir; belki olmağa mecbur tutuldukları gibi görünürler. Bittabi, bu kalbi ve fikrî esaret hayatı içinde de, korku ve endişeden başka söz edilmez! Halbuki, tabiî halinde dil, mizacın değişik ahvaline göre, başka başka beyanlar, tahassüsler ifade eder. Bizim için o kadar zarurî ve salgın olan mürailik ve gizlilik hüneri, burada adeta meçhuldür. Her şey söylenir; her şey görülür; her şey duyulur; yüz burada kalbin aynasıdır. Geleneklerde, faziletlerde, hattâ kötülüklerde bile, insan daima bir açıklık, bir saflık, bir berraklık ve masumiyet müşahede eder…

Burada, bazı meziyetler ve kabiliyetler , insanı daha fazla kadınlara ısındırır: buda, onlara iltifat etmeğe, mizâh ve lâtifeler de bulunmaya istinat etmektedir. Önce kadınların süslerine sarf edilen bu  iltifatlar, zamanla mânasını genişletmiş, mizâh ve lâtifelere inkılâp ederek, milletin karakterine nufuz etmiş bulunuyor. Şimdi artık bunu her tarafta görüyoruz: bir kabine toplantısın da lâtife yapılıyor; bir ordunun başında lâtife yapılıyor. Hattâ, bir meslek ne kadar ciddiye, asık çehreliğe kaçarsa, o nisbette de gülünç telâkki ediliyor! Meselâ, bir doktoru ele alalım ,bu doktor kıyafette ruha hüzün ve ağırlık veren tarzda uzaklaştığı nisbette, gülünç olmaktan kurtuluyor; ve hele hastasını öldürürken dahi şayet onunla lâtife etmekten kendini alamamışsa, mesleğinin en dirayetlisi oluyor!

Paris , 10/Mayıs/1714.

 

Usbek’ten Rhedi’ye Venedik

Sana itiraf etmeliyim, Rhed’i Müslümanların dinlerine besledikleri kanaat ve imanı Hristiyanlarda görmedim. Zaten onlardaki bu zâaf ve gevşeklik her şeylerine, mesleklerinden tutta, amel ve ibadetlerine kadar girmiş. Din onlarda, bir mukaddesat mevzuu olmaktan ziyade, her kesi içine alan bir münakaşa ve kavga mevzuudur. Saray mensupları, muharipler, hattâ kadınlar ruhban sınıfı aleyhine ayaklanmışlar, inanmadıkları şeylerin ille de ispatını isterler!.. Onlar; n bu ret ve inkârları kalbi ve aklî de değildir.

Öyle, hakikati bulup kucaklamak için ettikleri bir gayret yoktur. Dinin esassızlığına bu yollarla varmış bulunmuyorlar; bunlar, girecekleri boyunduruğun mahiyetini daha bilip öğrenmeden ürkmüşler ve onu sallayıp sarsarak kurtuluş çareleri arayan birer asiden başka kimseler değillerdir! Hattâ, onların imanlarındaki bu zaaf, inkârlarında da aynen mevcuttur. Tıpkı, bir met ve cezir içinde gibidirler, önce enginlere doğru açılırlar, sonra da toplanıp gerilerler; böylece gidip gelirler! Bunlardan biri bana bir gün şöyle dedi: (Ben, ruhun ölmezliğine her altı ayda bir inanıyorum. Benim müfekkirem, bedenimin gösterdiği gelişme tarzına göre faaliyet gösteriyor. Fikren cevvaliyetimin azalıp çoğalmasına, yediğim etlerin yumuşaklık veya sertliğine, Spinosa felsefesine meclup bulunup bulunmayışıma, Socinien olup olmayışıma, katolik, dinsiz veya zahit bulunuşuma göre hissiyatım değişiyor. Hekim başımın ucunda iken günâh çıkaran papaz, öyle kolay kolay benden bir itiraf alamaz. Sıhhatim yerinde iken, dinin huzur ve rahatım ı bozmasına aslâ müsaade etmeyeceğim. Ama, hastalanırsam, beni teselli ve teskin etmesini de ret edemem doğrusu! Artık benim için hiç bir tarafta ümit şulesi yanmayınca, din imdadıma yetişir ve vahitlerile kalbimi ferahlandırır, işte, bu suretle kendimi tamam ile dine terk eder, ümidin geniş kanatlarında ölüm diyarına rahatça uçmak isterim!..) Uzun yıllar “var ki, Hristiyan tâcidarlar, ülkelerindeki esirleri âzat edip hürriyetlerine kavuşturdular. Onlar, bunu yaparken, İncil’in emrini yerine getirdiklerini, zira, Hristiyanlıkta bütün insanların hür ve eşit olduğunu ileri sürmüşlerdi. Hiç şüphe yoktur ki, bu dinî sebep, bu tâcidarların çok işine yaramıştı; çünkü, ancak bu sayede derebeylerin sefil tabakaya dayanan kuvvet ve hâkimiyetlerini yıkabileceklerdi. Bu iş olup bittikten sonra, bu tâcidarlar öyle diyarlarda fütuhata giriştiler ki, buralarda hüküm süren esareti kendi menfaatları için bulunmaz bir nimet sayarak, bu müesseseyi aslâ yıkmayı düşünmediler. Bil’âkis, bu esirlerin satın alınup satılmalarına geniş müsaadelerde bulunmuşlar, ve baktile üzerine o kadar titrer göründükleri Hristiyanlık dinindeki eşitlik prensibini ise hiç hatırlamak dahi istememişlerdir!… Daha ne deyeyim, bilmem ki? Bir devir için hakikatin tâ kendisi olan şey, diğer bir devir için vehim ve hatâdan ileri gidemiyor! Acaba, biz de Hristiyanlar gibi niçin mi yapmıyoruz?

Çünkü, biz mes’ut iklimlerde kolayca kurulmuş müesseseleri ve yapılmış fütuhatları ret edebilecek hâlis ve sade insanlarız da ondan! Bunlardan yüzümüzü kolayca çevirebiliriz, çünkü, mukaddes Kur’anımızın evamirine göre, yıkanabileceğimiz bir su bile oralarda yoktur h Kadiri mutlâk olan Allâh’a hamd ve senâlar olsun ki,bize gönderdiği büyük Peygamberi, indiği gökler kadar temiz ve berrak, o yüce ki, bize tâlim ettiği dinle, beşerin yaralarını sarıp sarmalaya biliyor ve bununla iftihar ediyoruz

13/Nisan/1715

 

Rika’dan Usbek’e

Sana, İspanya’da bulunan bir Fransızın yolladığı mektubun kopyasını gönderiyorum; okuyunca, çok memnun olacağına eminim… (Altı aydan beri İspanya ve Portekiz’i dolaşıyorum.

Diğer bütün milletleri hakir gören bu insanlar, nefret etmek şerefini sadece, Fransız milletine bahşediyorlar…. Bu iki ülke halkının mizacı ağır ve soğuk kanlıdır. Bu vasıfların da iki tezahürü vardır: Gözlükler ve bıyık. Gözlükler, kendilerini ilme vakfetmiş, ve bütün vakitlerini okumağa hasreylemiş olmanın nümayışkâr delilini teşkil ediyor; zira, ancak bu çare ile zayıflayan gözler derman bulabilmektedir. Bu gözlüklerle süslenmiş, yahuttâ yüklenmiş burunlar, hiç itirazsız, bir âlimin burnu olarak hürmet ve riayet görür!… Bıyıklara gelince, tevlit ettiği neticelerden müstakil olarak, bizzat kendisi şayan hürmettir; mamafih, bazan da, Prens hazretlerine ve milletin şeref ve itibârina büyük hizmetlerde de kullanıldığı vakidir; nitekim meşhur Portekiz generalinin Hindistan’da bu sayede yaptığı hizmet aslâ unutulamaz!

Filhakika, bu kumandan para sıkıntısına düşünce, bıyıklarından birini kesti ve GOA sakinlerine göndererek kendilerinden ödünç olarak ve bıyığını rehin etmek suretile, yirmi bin tabanca satın aldı; zamanı gelince de, bıyığını şerefile rehinden kurtardı. Soğuk, ağır ve ciddî tavırlı milletlerin, pek de gururlu oldukları kolayca kabul edilebilir. İşte, İspanyollarla Portekizliler de bu gurura mâliktirler ve buna da iki sebep gösteriyorlar: Bir kere kendi topraklarında yaşayan insanların kalben çok yüksek olduklarını iddia ederler; nazarlarında onlar, kendi tabirleri ile eski Hristiyanlardır. Bundan da, şu son asırlarda ruhanî mahkemenin işkence ile Hristiyan dinine soktukları bir nesilden gelmediklerini bildirmek isterler. İkinci sebep ise, bilhassa, Hindistan’da bulunanlara aittir; zira, bunlar daha da mağrurdurlar; çünkü, onlar orada, yine kendi deyişlerile, beyaz tenli insanlardır. Bu ise, öyle ulvî bir vasıftır ki, başları tâ göklere kadar değmektedir!. O kadar ki, ne haşmetli imparator hazretlerinin sarayındaki sultan güzelliğinin füsunile bu derece göz süzer, ne de Meksika’daki bir şehirde, kapusunun önüne çömelmiş ve elleri kenetli çirkin acuze derisinin zeytunî beyazliğile bu derece mağrurdur!… Şimdi böyle bir adam, bu derece mükemmel bir yaratık, dünya hâzineleri verilse bile yine de çalışmaz, tabiî! Alelâde ve mihaniki sanayi işleri için de derisinin ihtişam ve haysiyetini ayaklar altına da atamaz! Şu husus dahi bilinmeli ki, İspanya’da bir adamın fazladan da bazı liyâkatları varsa, meselâ biraz evvel söylediklerime, bir de kocaman bir kılıç sahibi olmak sıfatı, yahut babadan kötü bir gitar çalmak mirası da eklenebidir. Onlar izdivacın keder ve gailesinin sürüp gideceğinden titreşip dururlar. İşte, bu yüzden de izdivaç hayatı müthiş bir tatsızlık, şiddetli geçimsizlik, karşılıklı tezyif ve hakaretlerle örselenmeye başlar ve gittikçe çoğalıp gelişerek doğacak nesli de kurutup harap ederler. Hattâ, izdivaçların üzerinden daha üç yıl geçmemişken, bu âkibetler meydana çıkar, izdivaç hayatının gayeleri tamamen ihmale uğrar; bundan sonra otuz sene mutlak bir soğukluk ve meyusiyet içinde ömür sürülür; aile birliğinin mahrem hayatında tam bir ayrılık ve uzaklık hüküm sürer. Aile birliği halinde geçen bu mahrem ayrılık ve uzaklık o derece tehlikeler ve şeametler doğurur ki, aşikâr ayrılık ve uzaklıklar bunun yanında hiç mesabesindedir. Her biri kendi başına, kendi köşesinde yaşamağa nefsini hasreder. Ve işte bütün bu hallerin şeametleri müstakbel nesillerin üzerine yıkılıp kalır. Çok geçmez, ebediyen mahkûm olduğu kadından artık iğrenmiş olan erkek, kendini bir fahişenin kollarına atar! Bu hicâp verici ticarî münasebet cemiyet için pek bahtsızlık ve tehlikelerle doludur! Şimdi, böylece birleşmiş iki insanı düşünelim; bunlardan birisi gerek mizacı, gerekse yaşı itibarile tabiatın koyduğu esas ve maksatlara ve beşer nevinin gelişip çoğalmasına elverişli bir bünyede değildir; işte bu insan, diğerini de kendisile birlikte uçuruma yuvarlayacak ve onu da tıpkı kendisi gibi faydasız bir cisim haline sokacaktır! O halde, Hristiyanlık âleminde bu kadar izdivaçlar olurken, neden vatandaşların sayısı artmıyor, diye hayrete düşmemek lâzımdır. Onlar arasınıda boşanma lağvedilmiştir. Yekdiğerine denk olmayan çiftlerin izdivacı ise, aslâ gayeyi temin etmiyor, felâh bulmuyor. Buradaki kadınlar, Romalılarda olduğu gibi, müteaddit defalar izdivaç yapabilmek ve bu suretle evlilik saadetini bir gün tatmak imkânından tamamen mahrum bulunuyorlar. Cesaretle şu misâli de verebileceğim: İnsaniyet La-cademone gibi bir Cumhuriyet devleti idaresini idrâk etmiştir. Orada bütün vatandaşlar, son derece istisnaî ve ince kanunlarla idare edilirlerdi, bütün Cumhuriyet bir tek aileden kurulmuştu. Bu Cumhuriyet idaresi mevzuatı, erkeğin her sene karısını değiştirmesini şart koşmuştu; böylece de devletin nüfusu hesapsız bir şekilde artmıştı. Hristiyanlığın boşanmayı lağvetmesi sebebini anlamak çok zordur; izdivaç dünyanın bütün milletlerinde her çeşit itilâfa müsait olup, sadece bu birliği zaafa uğratacak hususlara cevaz verilmez. Lâkin, Hristiyanlar bu noktai nazara hiç kıymet vermezler. Hattâ, bu hakikati beyan etmekten ise, ölmeyi tercih ederler. Onlar izdivacı duyguların karşılıklı anlaşıp sevişmesine bağlamak istemezler. Bilâkis, sana evvelce de söylemiş olduğum gibi, ellerinde olsa, bu duyguları beşerin kalbinden söküp atmak isterler! Lâkin heyhât! Bu bir hayâlden ibarettir; bir şekil ve tasavvurdan, bir türlü akıl erdiremediğim garip ve esrar dolu bir vehimden başka bir şey değildir!…

Paris, 19/Ekim/1718.

 

Usbek’ten Rhedi’ye Venedik

Hristiyan diyarlarında nüfusun azlığına sebep, yalnız boşanmanın ilgası değildir. Aralarında büyük bir yekûn tutan harem ağalarının da bu işte tesiri büyük olmuştur.

Buraca bahsettiğim harem ağalarından maksadım, erkek olsun kadın olsun, ruhanîler, yani rahipler ve rahibelerdir. Bu iki cins insanlar da nefislerini ebedî surette riyâzate hasrederler ve cinsî birleşmelerden çekinirler. Bütün nefsânî zevklerden uzaklaşma, bu paklık ve perhizkârlık, Hristiyan için en ulvi bir fazilettir. Lâkin neticesi hiç bir şey olmayan böyle bir faziletin bu derece ulvileştirilmesi nedendir, bunu da bir türlü anlayamıyorum, Hristiyanlık dininin Uluları, bir yandan izdivaca büyük kutsiyet ;zafer ederlerken, diğer yandan cinsî hayatı günahlayıp ondan uzaklaşmayı göklere çıkararak alkışlamaları çok vahîm bir tezattır. Çünkü, gerek Mukaddes Kitaplar, gerek dinî akideler bir kerre iyi sayılan şeyin, daima tercihe şayan olduğunu emrederler. Böylece, bekâr kalmağı meslek idinen insanların ade­di akıl durduracak kadar fazlalaşmış bulunmaktadır Eskiden babalar daha beşikte iken çocuklarını bu dini mesleğe alıştırıyorlar ; böylece onların ebediyen bekâr kalmalarını temin ediyorlardı. Şimdi ise, bu çocuklar on dört yaşına basınca, kendiliklerinden bu mesleğe dahil oluyorlar ki, netice hep ayni demektir Ben burada sana sadece, Katolik memleketlerden bahsediyorum. Protestan dinine tabi ülkelere gelince, oralarda her kesin çocuk yapmak hakkı kabul edilmiş bulunmaktadır. Keza onların ruhanîleri de bundan müstesnâ tutulmam ıştır Ve eğer her şeyi ilk zamanlara irca eden bu dinin müessisleri, ifrat ve itidalsizliği mütemadi surette itham ve mahkûm etmemiş olsalardı, hiç şüphe edilmesin ki, izdivacı umumileştirmelerine rağmen, boyunlarındaki boyunduruğu aslâ oynatıp kımıldatamayacaklar, ne de hattâ gevşetebilecekler ve burada kendi sahalarını Hazreti Muhammed ve Nazareen’inkinden 4 zinhar ayırt edip kurtaramıyacaklardır!… Lâkin, ne olursa olsun, Avrupa’nın bu günkü haline bakılırsa, Katolik dini daha beş yüz sene yaşayamayacaktır!…. İspanya hâkimiyetinin inhitatından önce, katolikler -Protestanlardan çok daha kuvvetli idiler. Bu sonuncular, yavaş yavaş onlarla bir hizaya geldiler. Ve Protestanlar her gün daha zengin ve daha kudretli olacaklar, buna mukabil katolikler gittikçe zaafa uğrayıp eriyeceklerdir!.. Protestanlar, Katoliklerden daha kalabalık olacaklardır; zaten bu gün dahi daha kalabalık bulunuyorlar. Bundan da şu neticeler çıkıyor, demektir: evvelâ, Protestan milletlerin devletlerine ödedikleri vergiler çok daha azametlidir; çünkü, ödeyenlerin nisbeti daha fazladır. İkinci olarak, bu milletlerin toprakları daha güzel işleniyor ve daha verimli kılınıyor. Ve nihayet, ticaret hayatı Protestan milletlerde çok daha canlı ve daha verimli hale getirilmiş, milletin serveti artmış, millî hazine sür’atle dolmaya yüz tutmuştur. Zira, serveti yapıp arttıran eller onlarda daha çok, dolayısile daha bereketli ve ihtiyaçların daha bol ve büyük olmasile de bunları karşılamak için her yönden gayrete mecburiyet ve zaruret duyuluyor demektir. Toprağın işlenip veriminin arttırılması için kâfi m iktarda insan bulunmadığı zaman, ticaret hayatının da donup hareketsiz kalması zarurî olacaktır. Ticaret hayatını canlandırıp geliştirecek zaruretler olmayınca da, toprağın münbit ve mahsuldar hale sokulması imkânı mahvolacaktır. Bu şu demektir: Her iki nimetin ayni zamanda o milletin başına düşmesi lâzımdır. Çünkü, bunlardan yalınız birine nail olmanın şevki ile iktifa edilerek diğerinin ziyaı büyük hüsran tevlit edecektir. Katolik memleketlere gelince, oralarda toprak yalınız ihmâl edilmemiş, lâkin sanayi dahi muzur ve tehlikeli sayılmıştır. Bu dinin saliklerinden bütün istenen şey, eski ölmüş bir lisandan bir kaç kelime öğrenebilmekten ibarettir. Bir kere bu kelimeleri öğrenmiş bir insan için, artık talinden şikâyete, müşkülâta uğramaktan korkuya mahal kalmamıştır. Manastırın kaim ve donuk diyarları arasında bulacağı rahat ve sakin hayatı, dışarıda ancak nice acılarla ve bir çok alın terleri dökerek temin edebilecektir! Hepsi bu kadar değildir, bu rahipler hemen bütün devletin hazînelerine malik bulunuyorlar. Kendileri ise, son derece cimri bir cemaattır; daima alırlar, ve aslâ bir şey vermezler. Bütün ömürleri boyunca verilenleri biriktirirler ve hepsini mala yatırırlar. Böylece, dünyalar kadar servet donmuş, kötürümleşmiştir. Artık ne intikal mevzuu, ne ticaret, ne san’at, ne de hattâ imâlat vardır, hepsi hepsi mahvolmuştur. Dünyada hiç bir Protestan tâcidar, Papa’nın kendi

Kaotik tebaasından daha fazla vergi almaz; böyle iken, Papa’lar her zaman yoksulluk içinde kıvrandıkları halde, Protestan tâcidarlar bolluk ve ihtişam içinde pâyıdar olurlar. Çünkü, o fâcidarların ülkelerinde ticaret hayatı her gün daha da canlı ve bereketli ellerle halkın ceplerini nimetle doldururken, berikilerde mutlakivet idaresi her tarafa ölüm ve kıtlık saçmaktadır!

Paris, 26/Ekim /1718.

 

Usbek’ten Rherii’ye Venedik

Müstemlekelerin tabiî sonuncu, koparıldığı diyarın, zayıflayıp yoksul düşmesi ve bura yerlilerinin gönderildiği memleketlerin de nüfusça her gün gerileyip fakirleşmesidir… İnsanlar, yaşadıkları yerlerde kalmalıdırlar; bazı öyle hastalıklar vardır ki, iyi iklimin kötü iklimle değişmesinden hasıl olur; yine öyleleri vardır ki, bir iklim kötüleşmesi olmadan sadece o yaşanan havanın değişmesinden meydana gelir… Her memleket de, tıpkı orada yetişen nebatlar gibi, havası da o diyarın zerrelerde doludur. Hattâ, bu zerreleri muhtevi hava bizim meyillerimizi, huylarımızı yapacak kadar müessir olur. Başka bir diyara gönderildiğimiz zaman, hastalanırız. Mayilerin nasıl muayyen kıvamı, koyuluğu olursa; sulp cisimlerin nasıl muayyen bir incelme ve düzleşme kabiliyeti varsa, ve her iki nevi scsamın muayyen bir hareket ve kımıldanma derecesine malik olup bu derecenin fevkine çıkma takatları bulunmazsa, insanlar da öyledir; yeni bir hava ve yeni bir iklime öyle kolay intibak edemezler, mukavemet gösteremezler, mahvolurlar. Bir memleketin nüfussuz kalması, çöle benzemesi, o memleketin bazı tabii felâketlere (ister toprak, ister iklim) maruz bulunduğuna alâmettir. Bunun gibi, insanları mesut bir diyarın semasından alıp, başka bir diyarın ortasına fırlatmakla, muhakkak surette ümit edildiğinden, tamamen başka neticelerin meydana gelmesine sebebiyet verilmiş olur. Eski Romalılar tecrübe ile bunu biliyorlardı. Onlar bütün mücrimleri Sardunya adasına sürerlerdi. Orada, onları Yahudilerle mezcederler ve Yahudileştirirlerdi. Sonra da bu kayıplarını unutmak için, teselli ararlar, ve garip bir sonuç hasıl olurdu. Filhakika, bu sefil kitleye besledikleri zillet ve istihkar hissi, bu kaybın tesellisini onlara kolaylıkla verirdi! Büyü Şah Abbas, Türklerin hudut boylarında büyük ordular besleme imkânını yok etmek için, oralarını yurt edinmiş Ermenilerin heosmi buradan çıkardı; bunlardan yirmi binden fazla aileyi Guilan yaylalarına yerleştirdi. Lâkin bütün bu kitleler çok geçmeden mahvolup gitti. Constantinople şehrinin kalabalıklaşması için, civardan getirilen büyük kitlelere rağmen, bu gayede aslâ muvaffak olunamamıştır. Şaşılacak kadar çok Afrika zencilerinin doldurulmasına rağmen, Amerika kıt’ası çöl olmaktan kurtulamamıştır. Adrien’nın hükümdarlığı zamanında vuku bulan Yahudi katliamından beri Filistin’de nüfus yoktur. Demek ki, büyük katliam ve imhaların telâfisi mümkün değildir; bunu açıkça itiraf etmek lâzımdır. Çünkü, bu dereceye kadar tahrip edilen bir millet, kolay dirilemiyor; ve şâyst bir gün kaderin yardımile kendini toplayabilse bile, bunun için asırların arka arkaya gelip geçmesi icabedecektir. Millet zaaf ve gevşeklik içinde şaşkın, ve o sana bahsettiğim basit gibi görünen ahval de inzimam ederse, işte azizim o zaman işler büsbütün karışıp perişan olur; u takdirde artık o millet için yalınız felân ümidi yıkılmış olmaz, fakat her gün biraz daha eriyüp dağılmağa başlamak suretile, nihayet o milletin inkıraz bulmasına kadar dayanır! Maurlar’ın İspanya’dan koğulmasından sonra hasıl olan boşluğun, ilk günkü şiddeti halâ duyulmaktadır. Bu boşluğun doldurulması şöyle dursun, her gün daha da derinleşip genişlemektedir.

Amerika’nın ıssızlaşıp çöl haline gelmesinden beri, eski yerli halkın yerini alan İspanyollar, bu kıt’ayı aslâ nüfusla güldürmediler; bil’âkis, İlâhî adalet diye isimleştirmekten kendimi alamadığım bir şeametle, bu diyarın yakıp yıkıcıları şimdi ayni akibete sürüklenmekte, kendirleri de yanıp yıkılmaktadırlar! Şu halde, tâcidarlar memleketlerini müstemlekeler sayesinde insanla zenginleştirebileceklerini zinhar akıllarına getirmemelidirler. Mamafih, ben böyle söylemekle bazı defa bunun mümkün olabildiğini inkâr etmiş olmuyorum. Öyle iklimler vardır ki, insanlar oralarda dâimâ çoğalıp gelişirler. Buna bazı gemilerin yanaşıp bıraktıkları hastaların çok geçmeden hayata yeniden gülümsedikleri adaları şahit gösterebiliriz 3. Heyhat, bu müstemlekeler muvaffak oldukları zaman, metbu devletlerin hâkimiyetlerini arttıracaklarına, bilakis onu parçalayıp bölerler! Şâyet, bu hâkimiyetler pek vasi olmaz ve müstemlekeler münhasıran ticaret maksadile işgal edilmiş mahdut parçalardan ibaret olursa, o zaman bahsettiğimiz hâkimiyetin parçalanıp bölünmesine de lüzum ve zaruret kalmamış olur. İspanyollar gibi, Kartacalılar da vaktile ya Amerika kıt’asını, ya da bu kıt’anın bazı büyük adalarını keşfetmişler ve buralarla hayret edilecek bir ticarî münasebet kurmuşlardı. Lâkin, yerlilerin gittikçe azaldıklarını görünce, bu akıllı Cumhuriyet hem bu ticareti, hem de bu ülkelere’ gemilerle seyahati tebaalarına yasak etmişlerdi. Cesaret edip söyleyebilirim ki, İspanyolları Hindistan ’a gönderip yerleştireceklerine, gerek hintlileri gerek melezleri yurtlarından kaldırıp İspanya’ya yerleştireceklerdi!… Bu kraliyet yer yüzünde dağılmış bütün tebaalarını bir araya toplamalı, hepsini getirip anavatana yerleştirmelidir. Ve şâyet, mâlik bulunduğu müstemlekelerden yalınız yarısını muhafaza etmek basiretini gösterebilseydi. bu devlet Avrupa’nın en çekinilecek hükümranlığı haline gelirdi. İmparatorlukları bir ağaca benzetmek kabildir; bir ağaç ki, en uzun dallar gövdenin usaresini akıtıp israf eder, ve bütün yapabildiği şey, bir parça gölge verebilmekten ibaret kalır!

Uzak ülkelerin fetih belâlarından tâcidarları daima ibretle korkutabilecek en büyük misâl İspanya ve Portekiz’dir. Bu iki galip ve muzaffer millet, geniş krallıkları aklın pek de kabul edemeyeceği bir sür’at ve suhuletle fethetmişlerdi. Galipler, mağlup milletlerin bu beklenmeyen çöküşlerinden duydukları şaşkınlıktan çok daha fazla, kendi zaferlerinin ihtişamından hayrete düşmüşlerdi; şimdi bütün endişeleri, bu mağlûp m illetlerin muhafazası idi; ve bunun için de her biri başka bir yoldan yürüdü.

İspanyollar, bu mağlûp milletleri sadakat bağı ile kendine bağlamak için, onları imha etmeyi ve yerlerine Ispanya’dan sadık kitleler getirmeyi kararlaştırdılar. Dünyada hiç bir korkunç merâm, bu derece ihtimam ve dikkatle, bu kadar plânlanmış müddeti kemal sadakatle mevkii tatbike konmamıştır! Bu barbar kitleler, o müstemlekelere ayak basar basmaz, bütün Avrupa nüfusu kadar kalabalık bütün bir milletin, top yekûn yer yüzünden silinip eridiği görülmüştür! Bu kanlı katiller. Hindistan’ı keşfederlerken, rastladıkları insanlara yer yüzünün en zalim ve kanlı devrin dahi başlamış olduğunu göstermiş oluyorlardı! Bu vahşet sayesinde, bu diyarları kendi hâkimiyetlerinde tuttular. Şimdi, sen bir muhakeme et!

Neticesi böyle olunca, fetihler milletler için ne büyük bir şeamet oluyor! Hele yegâne çare de bu olunca, var sen hesapla! Filhakika, milyonlarca insanın bir tek hâkimiyet altında itaata nasıl icbar edilebilecektir? Bu derece uzak diyarlarda, bir iç muharebeye nasıl müsamaha olunabilecektir? Diğer taraftan, şayet önlerine çıkan bu yeni ilâhlara ve onlardan kopacak yıldırımlara karşı gelmek imkânı kendilerine verilseydi, sonuçları neye varırdı, acaba?

Portekizlilere gelince, bunlar tamamen aksi bir yol tuttular. Bunlar, şiddet ve dehşet tarafına gitmediler. Amâ, bu sefer onlar, bu keşfettikleri diyarlardan tamamen kovulup atıldılar!… Hollandalılar ise , daha başka bir usul kullandılar; bunlarda mahallî eşkiyalığa yardım ve müsamaha gösterdiler ve bittabi bundanda istifade ettiler .

Şimdi bir düşünelim, acaba bu fetihlerin akıbetini hangi tâcidar arzulayabilecektir? Bu şartlar altında bu yayılmaları kim ister? Bu arzu ile yananlardan bir kısmı, girdikleri yerlerden kovuldular; bir kısmının yerleştikleri ülkeler de, terkettikleri vatan misâli, bir çöl gibi sararıp kurudu, katılaştı. Kendi memleketinin yoksulluğa düşmesi pahasına, bu başka diyarların fâtihi kahramanın kaderine gelince, er geç, heyhât, bu fethedilmiş yeni diyarlardan da atılacaktır! Yahut, eninde sonunda yıkılıp göçecek, diğer m illetlerin boyunduruğuna girecektir. Tıpkı, bütün varlığını harcayarak, kendine bir heykel satın alan ve onu denize fırlatan, yahuttâ muhteşem aynalar alıp hemen ayaklarının altında parçalayan duygusuz ve düşüncesiz insana benzer!

Paris, 18/Kasım/1718.

 

YAZIYI İNDİR