“Hume’un birbirini tamamlayan iki yapıtı, Dinin Doğal Tarihi ile Doğal Din Üstüne Söyleşiler’in, bugün gevşekçe de olsa genellikle din felsefesi denilen şeyin başlangıcını oluşturduğu pekâlâ ileri sürülebilir.” H. E. Root

Doğanın bütün çatısı, zeki bir yaratana tanıklık eder ve akıllı hiçbir araştırıcı, ciddi bir ölçünmeden sonra gerçek Tanrıcılık ve Dinin birincil ilkelerine inanmaktan bir an bile uzak kalamaz.

Gezginlere ve tarihçilere inanmak gerekirse, hiçbir Din duygusu olmayan kimi uluslar bulunmuştur ve bırakın iki ulusu, herhangi iki insan bile, hiçbir zaman tam aynı duyguları paylaşmakta anlaşmamıştır.

Çağların ne denli eskisine gidersek, insanlığı çok tanrıcılığa o denli dalmış görüyoruz. Daha yetkin bir dinden ne bir iz, ne bir belirti. İnsan soyunun en eski kayıtları, o sistemin en yaygın ve yerleşik [dinsel] inanç olduğunu bize hâlâ göstere duruyor. Yazının ya da tarihin erişebildiğince, insanlığın tümü eski zamanlarda çok tanrıcı olmuş görünüyor.

Zihin, aşağı olandan üstün olana yavaş yavaş yükselir: yetkin olmayandan soyutlamayla bir yetkinlik ideası oluşturur: kendi yapısının soylu yanlarını kaba yanlarından yavaş yavaş ayrımlayarak, kendi tanrısal varlık tasarımına yalnızca bu soylu yanları çok daha yücelterek ve saflaştırarak  aktarmayı öğrenir.  Hiç­ bir şey düşüncenin bu doğal ilerleyişini bozamaz, ancak doğ­ruluğu besbelli, karşı konamayacak bir kanıtlama, zihni doğ­rudan doğruya tanrıcılığın salt ilkelerine götürebilir ve ona, insan doğasıyla tanrının doğası arasındaki geniş boşluğu bir adımda artırabilir. Fakat ben, evrenin düzen ve yapısının iyice incelenince insanı böyle bir kanıtlamaya götürebileceğini teslim etmekle birlikte, insanlar din üstüne ilk kaba anlayışlarına yeni yeni eritmişlerken, bu düşüncenin onları etkilemiş olabileceğini hiç sanmıyorum.

Âdem, yetilerinin olanca yetkinliğiyle bir kez cennette ortaya çıkınca, Milton’un bize anlattığı gibi, doğanın, göğün, havanın, yerin, kendi bedeninin ve organlarının görkemli görünüşlerine doğal olarak şaşıracak ve bu harika görünümün nereden çıktığını sormak isteyecekti. Fakat (toplumun ilk doğuşu sırasındaki insan gibi) öylesine çeşitli istek ve tutkuların baskısı altında bulunan barbar, yoksul bir hayvan, doğanın düzenli yüzüne hayran olacak ya da bebekliğinden beri göre göre alıştığı o nesnelerin nedenine ilişkin soruşturmalar yapacak boş vakit bulamaz. Tersine, doğa ne denli dü­zenli ve tekbiçimli, yani yetkin görünürse, ona o denli alışmış olur ve doğayı inceleyip araştırmaya o denli az eğilim duyar. Bir ucubenin doğması böyle birinin merakını gıcıklar ve bunu pek olağanüstü bir şey sayar. Yeniliğinden ötürü, bu onu ürkütür; hemen titremeye, kurbanlar kesmeye, dualar etmeye koyulur. Fakat tüm bedeni ve organları tastamam bir hayvan, onun gözünde olağan bir görüntüdür, onda hiçbir dinsel görüş ya da duygu uyandırmaz. Ona, bu hayvanın nereden çıktığını sorun; size, ana babasının çiftleşmesinden diyecektir. Ya onlar? deyin. Onlar da, kendi ana babalarının çiftleşmesinden. Geriye doğru birkaç adım, böyle bir kimsenin merakını köreltir ve nesneleri öylesine uzaklaştırır ki, ona büsbütün görünmez olurlar. İlk hayvanın nereden geldiği üstüne soru sormaya başlayacağını sanmayın, hele bütün sistemin, evrenin kaynaşmış dokusunun nereden geldiğini hiç sormayacaktır. Yahut siz ona bu gibi bir soru sorarsanız, böylesine uzak, böylesine ilginç olmayan ve yeteneğinin sınırlarını böylesine aşan bir konuda herhangi bir merakla kafa yormasını beklemeyin.

Çoktanrıcılığı benimsemiş olan bütün uluslarda ilk din fikirlerinin, doğada olup bitenleri seyretmekten değil, yaşamın olaylarıyla ilgili bir kaygıdan ve insan zihnini işleten bitmek tükenmek bilmez umut ve korkulardan doğduğu sonucuna varabiliriz.

Dayanaksız ve didinen insan soyu kendi zayıflığını düşünerek, öyle bölümler ortaya çıkarır ki, herkes en çok neye gereksinim duyuyorsa, orantılı olarak ona ilgi gösterir.” Plinius

Hesiodos’un zamanında 30.000 tanrı vardır. Fakat bunların yapacakları görev, yine de sayılarından çok daha fazla görünüyor. Tanrıların yetki alanları öylesine alt bölümlere ayrılmıştı ki, bir hapşırma tanrısı bile vardı.  Aristoteles

Biz bu dünyaya, her olayın gerçek kaynak ve nedenlerinin bizden bütünüyle gizlendiği büyük bir sahneye çıkarılır gibi yerleştirilmişizdir; bizi durmadan tehdit eden o kötülükleri önceden kestirmemize yetecek kadar bilgeliğimiz ya da bunları önleyecek gücümüz de yoktur. Yaşamla ölüm, sağlıkla hastalık, bollukla yokluk arasında sürekli olarak boşlukta asılı dururuz: bunların insanlara dağıtılmaları gizli ve bilinmeyen nedenlerle olur, işleyişleri çoğu kez beklenmediktir ve hiçbir zaman açıklanamaz. Dolayısıyla, bu bilinmeyen nedenler umudumuzun ve korkumuzun hiç değişmeyen konusu olur; olayları merakla beklemek tutkuları sürekli bir uyarılmışlık durumunda tutarken, bir yandanda imgelem öylesine bağımlı bulunduğumuz o güçlere ilişkin fikirler oluşturmakla uğraşır.

“Yeryüzünde güvenilir hiçbir şey yoktur: ne görkem ne varlık. Tanrılar, biz hepimiz, bilisizliğimiz içinde, onları daha çok sayalım diye, bütün yaşamı karmakarışık eder, her şeyi tersiyle karıştırırlar.” Euripides

Kötü sonuçla her rastlantı bizi telâşa verir ve bunun hangi ilkelerden çıktığı konusunda soruşturmalara iter: geleceğe ilişkin kaygılar başgösterir: güvensizlik, dehşet ve hüzüne dalmış olan zihin, kaderimizin bütünüyle bağlı olduğu varsayılan o gizli zeki güçleri yatıştırmak için her yönteme başvurur.

Çinliler, duaları yerine gelmeyince putlarmı döverler. Laponların tanrıları, buldukları, alışılmamış biçimli rastgele bir iri taştır.Mısır efsanlerini inceleyenler, hayvanlara tapınmayı açıklamak için, tanrıların, düşmanları olan yeryüzü doğumlu insanların dehşetinden kaçmak amacıyla eskiden kendilerini hayvan biçimine sokarak saklamak zorunda kaldıklarını söylemektedirler. Küçük Asya’da bir ulus olan Kaunoslular [Karya], aralarına yabancı tanrıları sokmamak kararında oldukları için, düzenli olarak, belli mevsimlerde, tepeden tırnağa silâhlanıp toplanır, mızraklarıyla havayı döver ve böyle yapa yapa sınırlarına dek ilerlerlermiş – kendi dediklerine göre, yabancı tanrı­ları kovmak için. Bazı Cermen ulusları Caesar’a Ölümlü tanrılar bile Suevlerle başa çıkamaz, demişlerdir.

Lord Bacon, Felsefenin birazı, der, insanları dinsiz yapar: çoğuysa, onları dine döndürür. Çünkü insanlar boşinançlı önyargılarla yanlış bir noktaya önem vermeyi öğrendiklerinden, bu onları yarı yolda bırakıp da, biraz ölçünme sonucunda, doğanın akışının düzenli ve tekbiçimli olduğunu gördükleri zaman, bütün inançları çöker ve yıkılır gider. Fakat biraz daha çok ölçünmeyle, bu düzenlilik ve- tek- biçimliliğin kendisinin tasarımın ve üstün bir zekânın varlı­ğının en güçlü kanıtı olduğunu öğrenince, ayrıldıkları inanca dönerler; şimdi artık o inancı daha sağlam ve dayanıklı bir temele oturtabilmektedirler.

Tanrısal varlığı bazen göğün ve yerin yaratıcısı diye en yü­ce renklerle boyayan, bazense erk ve yetilerini insanlarla bir düzeye alçaltan: aynı zamanda ona, ahlâkça, durumuna uygun zayıflıklar, tutkular ve yantutuculuklar yakıştıran bir din olsaydı (ki İslâm’ın böyle bir tutarsızlığı olduğundan kuşkulanabiliriz): bu din, ortadan kalktıktan sonra da, insanların sürekli övgü ve abartma eğilimlerine karşıt olarak, kaba, bayağı, doğal anlayışlarından ileri gelen o çelişkilerin bir örneği olarak anılırdı. Gerçekten, bir dinin tanrısal kökenli olduğunu, hiçbir şey, insanın doğal yapışma öylesine bağlı olan çelişkilerden arınmış bulunduğunu görmek kadar kuvvetle kanıtlayamaz (ve ne mutlu ki, Hıristiyanlığın durumu böyledir).

İnsan duygularının bu döne döne değişmesindeki putatapıcılığa dönme eğilimi öyle büyüktür ki en güçlü sakıntı bile bunu etkinlikle önlemeye yetmez. Bazı tanrıcılar, özellikle Yahudiler ve Müslümanlar bunun farkında olmuşlardır; böyle olduğu, insanlığın genel zayıflığı, putatapıcılığı ortaya çıkarmasın diye, bütün yontu ve resim sanatlarını yasaklamalarından ve insan biçimlerinin bile mermer ya da renkle tasvirine izin vermemelerinden bellidir.

YAZIYI İNDİR