Filozof olun; olun ama, tüm felsefeniz içinde, yine insan kalın.

Gerçekten de karanlık, göze olduğu kadar zihne de acı vericidir ; ama karanlıktan aydınlık çıkarmak, ne çeşit çaba ile olursa olsun, ancak zevk ve sevinç verir.Gezegenlerin doğru bir sistemini vermeği ve bize çok uzak olan bu cisimlerin yerlerini ve düzenlerini saptamağı bir filozofun çabalarına değer sayacağız da, bizi bu kadar yakından ilgilendiren zihnin kısımlarının sınırlarını böylesine başarıyla çizenlere burun kıvırır gibi mi davranacağız?

Astronomlar, uzun zaman, fenomenlere dayanarak, gök cisimlerinin gerçek hareketlerini, sıralarını ve büyüklüklerini ispat etmekle yetinirlerdi : Ta ki, sonunda, bir filozof çıka ve mutlunun mutlusu bir akıl yürütme ile gezegenlerin dö­nüşlerini yöneten ye onlara yön veren kanunları ve güç­leri saptaya… Doğanın başka alanları için de aynı şeyler yapıldı. Buna eş bir uzluk ve sakıntı ile ardına düşü­lürse, zihnin yetenekleri ve İşleyişini konu edinen soruş­turmalarımızda da aynı başarının sağlanmasından umutsuzluğa düşürecek hiçbir sebep yoktur. Muhtemeldir ki, zihnin bir işlemi ve ilkesi bir başkasına dayanır; bu da daha genel ve evrensel olan bir başkasına götürülebilir.

Şiirin bütün renkleri, ne kadar pırıl pırıl olurlarsa olsunlar, doğal nesneleri, tasvirleri bir ger­çek manzara yerine geçecek şekilde çizemezler. En canlı düşünce, en sönük duyumdan daha aşağı kalır yine de. İdealarımız ya da zayıf algılarımız, İzlenimlerimizin ya da canlı algılarımızın kopyalarıdır.

Tek bir gezegen üzerinde hapsedilmiş olarak burada bin eziyetle sürünüp dururken, düşünce, bizi, bir anda, kâinatın ucu bucağına, hattâ ötesine vardırarak tabiatın bir keşmekeşten başka bir şey olmadığı sanılan sonsuz kaosun içerisine uçuruverir. Hiç kimsenin asla görüp işitmediği şey bile, tasarlanabilir: öyle ki tam bir çelişmeyi içermiyenden gayrı, düşüncenin kavrayışından kurtulabilen bir şey yoktur.Fakat düşüncemizin bağımısızlığı ne kadar sınırsız görünürse görünsün, soruya daha yakından bakınca, bu düşüncenin, hakikatta, çok dar sınırlar içerisinde sıkışmış olduğunu ve zihnin bütün bu yaratıcı kudretinin, duyularla deneyin bize sağladığı malzemeyi terkiplemek, bunlara yer değiştirtmek, çoğaltmak veya azaltmak gücünden fazla bir şey olmadığını görürüz.

Hatta daha başlangıçta, zihninin yetilerinin tam yetkiliğini kabul etmiş olsaydı bile, suyun akıcılık ve şeffaflığına bakmakla, bu öğenin kendisini boğabileceği, ateşin de aydınlık ve sıcaklığına bakarak, bu ikinci öğenin de, kendisini yakıp kül edebileceği sonucunu çıkaramazdı. Hiçbir obje, bize, duyuları­mıza arz ettiği nitelikler yoliyle, ne kendisini meydana getirmiş olan sebepleri, ne de kendisinin meydana getirmiş olduğu neticeleri hiçbir zaman ortaya koymaz; bunun gibi akıl ve idrakimiz de, deneyin yardımı olmazsa, gerçek varlıkla olguya ait şey hakkında, hiçbir zaman hiç­bir çıkarsama yapamaz.

Tıpkı din tutkusu gibi felsefe tutkusunun da şu mahzuru var gibi görünüyor ki amacı, ahlâkımızı düzeltmek ve kusurlarımızı kökünden yoketmek olduğu halde, tedbirsizce idare edildikte, İnsanın üstün gelen eğilimini besliyerek zihnini de, esasen insanın tabiat ve mizacı dolayısiyle fazla çeken tarafa doğru, büsbütün kuvvetlenmiş bir kararla çelmekten başka bir şeye yaramaması mümkündür.Esasen dikkatimizi insan ömrünün boşluğu üzerine çevirip bütün düşüncelerimizi de servet ve şatafatının hiçlik ve geçiciliğini İncelemeye hasrederken bütün yaptığımız, dünya dindinmesinden ve işgüç hayatının angarya ve hayhuyundan nefret edip kendini alabildiğiene memnun etme yolunda sebep veya bahane arayan kendi tabiî hareketsizlik ve tembelliğimizin ekmeğine, belki de, yağ sürmekten başka bir şey değildir.

Evrenin manzaraları, durmadan değişir: objeler de, birbirilerıni, ardı arkası kesilmiyen bir biribirini kovalama içinde takibedip dururlar.

Gerçek bir yaratma, bir şeyin hiçten, yoktan meydana getirilmesidir: bu ise, o derece büyük bir kuvveti içerir ki bu, ilk bakışta, sonsuz olmıyan her varlığın ulaşma alanının dışında görünebilir. Hiç değilse, bu kabil bir kuvvetin ne duyulduğu ne bilindiği, hattâ ne de zihin için idrak edilir olduğu teslim edilmelidir. Bizim duyduğumuz ne varsa, bunların hepsi, bu olayın, yani iradenin bir emrini takibedeçı bir fikrin varlığından ibarettir: lâkin bu işlevin yapılış tarzı, kendisini meydana getiren kuvvet, anlayışımızı büsbütün aşar.

Her fikir, kendinden önceki bir iz, izlenim veya duygunun kopyasıdır; şöyle ki hiçbir izlenim  bulamadığımız yerde, hiçbir fikrin var olmadığından emin olabiliriz. Cisimlerin veya zihinlerin işlevinin bütün özel hallerinde, zorunlu bir zincir yoliyle, insan aksiyonlarını Tanrılığa kadar çıkartmak mümkünse, bunların çıktıkları ve tamamen iyi ve övmeye lâyık olandan gayrı hiçbir şey ele alamıyacak olan Varlığın sonsuz mükemmelliğinden dolayı hiçbir zaman kötü olamazlar; yahut da, ikinci olarak, eğer bu aksiyonlar kötü ise, Tanrılığa yorduğumuz mü­kemmellik sanını kaldırmamız ve Tanrılığın, bü­tün yaratıklarındaki suçluluğun ve mânevi şerefsizliğin en son sebep olucusu olduğunu kabul etmemiz lâzımdır.

Muhakemesi sağlam bir okuyucunun bu harika meraklısı tarihçiler karşısında: «Ne gariptir ki böyle olağanüstü olgular zamanımızda artık olmuyor» diyeceği gelir. Fakat öyle sanıyorum ki insanların, her devirde yalan söylemesinde, şaşılacak bir şey yoktur. Siz de, herhalde, bu za’fın, birçok misallerine raslamışsınızdır. Hattâ, gene mucizelerden dem vurdukları için, ortaya atılan fakat hakîm ve aklı başında kimseler tarafından yüz bulamamak dolayısiyle, nihayet avamın bile gözünden düşen bir sürü masal ve deyimleri de işitmiş olsanız gerektir.

Muhammed’in veya Muhammet’ten sonra gelenlerin herhangi bir mucizesine inandığımız zaman, inanımızın kefili, bir avuç barbar Arabın şahitliğidir; öte yandan, kendi dinlerine ait herhangi bir mucizeyi anlatan Tite-Live, Tacitius, Plutarkhos’un, hasılı Yunanlı, Çinli ve Romen katolik olan bütün mü­ellif ve şahitlerin otoritesini itibara almamız lâzımdır: şu halde, diyorum ki, bunların şahitliğini, — sanki Müslümanlığa ait olan şu mucizeyi zikretmişlermiş gibi ve hikâye ettikleri— bu mucize lehinde gösterdikleri kesinliğin ayniyle ele almamız lâzımdır.

 

“İnsanlık, kulağa hoş gelen herşeye karşı isteklidir.” Lucretius.

 

Eski ve Yeni Ahitlerin naklettikleri mucizeleri inceli-yelim: ve fazla geniş bir alanda kaybolmamak için, yalnız Tevrat’ta bulunanları ele alalım; bunları da, bu sözde Hıristiyanların prensiplerine göre, bizzat Tanrının söz veya şahitliği olarak değil de, sırf insan olan bir yazar ve tarihçinin eseri olarak gözden geçirelim. Böylece, incelemeye konu olan kitabın, bize, barbar ve cahil bir kavim tarafından sunulmuş, bu kavmin büsbütün barbar olduğu bir çağda yazılmış ve büyük bir -ihtimale göre de, naklettiği olgulardan çok sonra kaleme alınmış olup, fazla olarak, kendisini teyideden hiçbir şahitliğe dayanmadıktan başka, zaten her milletin kendi kaynağı hakkında ortaya koyduğu efsanevi menkıbelere benziyen bir kitap olduğu meydana çıkar. Bu kitabı okurken, harika ve mucizelerle dolu olduğunu görürüz. Nitekim o, bize, dünyanın ve insan tabiatının, bugünkünden bambaşka olan durumunu, bu durumdan, biz, insanların, sözde düşüşümüzü, insan çağının, aşağı yukarı, bin yıla vardığını, dünyanın bir tufanla mahvolduğunu, sonra, bir kavmin, Tanrı gözdesi olarak, rasgele seçilmesini, — ki bu kavim de, yazarın ancak kendi yurttaşlarından ibarettir — nihayet, aynı kavmin, tasavvur edilebilen en hayret verici harikalarla esirlikten kurtuluşunu hikâye eder. Şimdi sizlerden ricam, elinizi vicdanınıza koyarak ve herşeyi etraflıca düşündükten sonra, bu çeşit bir şahitliğe dayanan böyle bir kitabın sahteliğinin, naklettiği bütün mucizelerden daha olağanüstü ve daha mucizevi olup olmadığını söylemenizdir: bu ise, kitabın, yukarda ortaya konan olasılık ölçülerine göre anlaşılması için zorunludur.Mucizeler üzerinde ileri sürdüğümüz bu nokta, hiçbir değişikliğe tabi tutulmaksızın, peygamberlik ve kâhinliklere de uygulanabilir, gerçekten de, kâhinliklerin hepsi, hakiki mucizeler olup ancak ve yalnız bu son ve değerle herhangi bir tanrısal açınsamanın (revelation) belgeleri olarak kabul edilebilirler. Eğer gelecek olayları önceden haber vermek, insan tabiatının iktidarını aşmasaydı, herhangi bir kâhinliği, tanrısal bir misyon veya Tanrıdan gelme bir otoritenin lehinde olan bir kanıt diye kullanmak, mânâsız olurdu. Hasılı, biz, Hıristiyan dininin mucizelerle elele gidişinin, yalnız başlangıçta olmuş olmayıp, bugün bile, mucizesiz olarak, aklı başında hiçbir insanın inanını elde edemiyeceği sonucuna varabiliriz. .Yalnız akıl ve mantık, bizi, bu dinin doğruluğuna inandırmaya yetmez; bu bakımdan her kim ki iman yoliyle bu dini kabule eğilimli bulunur, bu kimse, kendi varlığında, sürekli bir mucizenin şuurunu duyar; şöyle ki bu mucize, hem bu kimsenin idrakinin bütün prensiplerini altüst eder, hem de aynı kimseyi, alışkanlıkla deneye en zıt ve aykırı olan ne varsa, ona inanmaya yöneltir.

-Sizin, dedi, felsefenin olağanüstü bir talihi ve yüzünün gülmesi saydığınız şey, ancak eşyanın tabiî gidişinden meydana gelip her çağda ve her millette zaten, kaçınılmaz olan bir keyfiyettir. Felsefe için pek uğursuz diye üzüldüğünüz inatçı taassuba gelince, o, hakikatta, felsefenin çocuğudur; öyle bir çocuk ki, evvelâ yanlış inanla elbirliği ve andlaşma yaptıktan sonra hem annesinin yolundan ve çıkarından ayrıldı hem de onun can düşmanı ve en sırnaşık eziyet edicisi kesildi. Dinin, bugün böyle hararetli tartışmalara vesile olan spekülâsyonluk dogmaları, dünyanın eski çağlarında, yani insanlık tamamiyle cahil bulunup da din hakkında ancak kendi zayıf zekâ ve anlayışına uygun bir fikir tasarladığı ve kendi kutsal doktrinlerini de, asıl, kanıtlama veya tartışma konusundan ziyade geleneksel inan konuları olabilecek nakil ve hikâ­yelerden meydana getirdiği zamanlarda, ne idrak ne de kabul olunabilirlerdi. Bu sebeple, filozofların yeni prensip ve paradokslarından meydana çıkan ilk kargaşalık düzeldikten sonra, bu hoca ve üstatlar, antik çağlarda, kurulmuş yanlış inanla artık daima tam bir ahenk içinde yaşamış, ve onunla insanlığı hakça bölüşmüşler gibi gö­rünüyor, şöyle ki felsefe bütün okumuşları ve bilgeleri, yanlış inanda, avamdan ve cahillerden olan herkesi kendi payına almıştır.

Evrenin varlığının veya düzeninin sebebolucularının tanrılar olduğu kabul edilmekle bunların, eserlerinde görülen şu belirli kudret, zekâ ve iyicillik derecesine sahiboldukları sonucu belirmiş olur; fakat bu kanıtlama ve usavurmanın noksanlarını gidermek için, aşırılığa ve dalkavukluğa başvurulmadıkça, bundan fazlası asla belgitlenemez. Şu veya bu sıfatların izleri fiilen ne dereceye kadar belirmiş bulunuyorsa, bu sıfatların var oldukları neticesine, biz, o derecede ulaşabiliriz. Daha başka sıfatların varsayılması, ancak varsayımdan ibarettir; hele yerden çok ötede ve zamanın da çok uzak devrelerinde, bu sıfatların daha mükemmel bir ifadesinin ve bu hayalî erk ve erdemler için de, daha elverişli bir idare tarzının var olmuş olduğunu veya olacağını muhakkak saymak varsayımı, büsbütün ve hepsinden ziyade varsayımdan başka bir şey değildir. Gerçekten de, netice sayı­lan bir evrenden, bunun sebebi sayılan, meselâ, Jüpiter’e çıkmamız, sonra da, sanki bu ortadaki neticeler, kendi başlarına, bu Tanrıya verdiğimiz bu şanlı sıfatlara iyice lâyık değillermiş gibi, bu sebepten herhangi yeni bir netice çıkarmak üzere, tekrar aşağı doğru inmemiz, hiçbir zaman yerinde görülmemelidir. Sebebin bilinmesi, sırf ve ancak neticeden çıktığından, sebeple netice, birbirlerine hep tamamı tamamına denk ve ayarlı bulunmalıdır; bundan başka da, bunlardan hiç­biri, hiçbir zaman, ne fazla herhangi bir şeye ne de herhangi bir çıkarsama ve yeni sonuca temel olabilir. Tabiatta bazı olaylar görüyorsunuz. Bir sebep veya sebep olucu arıyorsunuz. Ve bunu buldum sanıyorsunuz. Sonradan da, sırf dimağınızın yemişi olan bu şeye o kadar gönül veriyorsunuz ki artık bunun, eşyanın şimdiki durum ve görü­nüşünden — ki bu, hayli kötülük ve kargaşalık doludur — çok daha yüksek ve mükemmel bir şey meydana getirmemesinin imkânsız olduğuna hükmediveriyorsunuz. Ancak bu son derece yüksek zekâ ve iyicilliğin iyice hayalî olduğunu, hüküm ve mantıkça hiçbir temele dayanmadığını, bundan başka da, bu varlığa, eserlerinde hakikaten meydana koyup geliştirdiği niteliklerden başka nitelikler yormak yolunda hiçbir sebep ve hikmete malik olmadığınızı unutursunuz. Dilerim ki tanrılarınız, ey filozoflar, tabiatın haldeki görünüşlerine uygun olsunlar! Ve gene dilerim ki tanrılıklarınızı, kendilerine seve seve ve özene bezene yorduğunuz bu sıfatlara uydurmak için, bu görünüşlerin tabiatını, rasgele varsayımlarla değiştirmeyi caiz görmiyesiniz!

Erdem yolunda giden bir hayatla düjkünlük ve fenalık dolu bir hayat arasında asla tereddüt etmem, hattâ, aklı başında bir insan için, bütün avantajların, birincisi lehinde olduğunu da anlamış bulunuyorum. Zaten siz de, bütün varsayımlarınız ve bütün usavurmalarınızla, beraber daha fazla ne söyliyebilirsiniz ki? Gerçi bana, eşyanın bu düzen ve durumunun zekâ ve maksattan ileri geldiğini söylüyorsunuz. Fakat nereden ileri gelirse gelsin, saadet veya felâketlerimizin tabi bulunduğu su durum ve düzenin kendisi, ve dolayısiyle de, bizim davranışımızla hayatta davranmamızın tarzı, daima aynı kalır. Sizin için olduğu gibi, benim için de davranışımı, geçmiş olaylardan edindiğini deneye göre ayarlamak hep kabildir. Ve eğer, siz, evrende bir Tanrı takdiri ile lâzım ve dağıtıcı bir adalet bir kere kabul edilince, olayların alelâde gidişinden başka, bir de, iyiliğin de kötülüğün de daha özel birer mükâfatını beklemekliğim gerektiğini iddia ederseniz, biraz evvel meydana koymaya çalıştığım aynı yanlışlığı burada da bulmuş oluyorum. Şu noktayı tasarlamada ısrar ediyorsunuz ki uğrunda bu derece hararetle çabaladığınız şu tanrısal varlığı şayet biz de kabul edecek olursak, siz de, bundan, korkusuzca, neticeler çıkarabileceğinizi ve, deneyle gö­rüldüğü üzere, tabiatın düzenine, Tanrılarınıza verdiğiniz sıfatlardan çıkarsamalar yapmak yoliyle bir şeyıer katabileceğinizi hayal etmekte devam ve  ısrar ediyorsunuz.

Dünyada adaletin belirtileri var mıdır? Eğer bu soruya olumlu cevap veriyorsanız, o halde, mademki dünyada adalet var, şu halde yerini bulmuyor neticesini çıkarıyorum. Diğer cevabınız olumsuzsa o zaman, adaleti bizim anladığımız mânada tanrılara yormamızda hiçbir sebep ve mâna olmadığı neticesine varıyorum. Yok eğer Tanrıların adaletinin, olanca kaplamiyle değil de, fiilen ancak kısmen geçer olduğunu söylemekle olumlu ile olumsuz arası ortalama bir durum tutarsanız, cevabım, sadece ve fiilen meydana vurma durumundan başka adalete herhangi özel ve belirli bir durum yormak için elimizde hiçbir sebep bulunmadığı alanında olacaktır.

Dünyanın bütün felsefesi öte yandan da, bir çeşit felsefeden başka bir şey olmıyan olanca dini, bizi, ne de alışılmış ve alelâde gidişinin ötesine götürmeye ne de düşüncelerin her günkü hayat üzerine sağladıkları davranma (behaviour) ve aksiyon ölçüleri vermeye hiçbir zaman kabiliyetli olamıyacaklardır. Şu halde dinsel varsayımdan esasen pratik ve gözlem yoliyle bilinenden öteye gidilerek herhangi yeni bir olgu asla çıkarsanamıyacağı gibi hiçbir olay da, önceden görülüp önceden haber verilemez. Bunun gibi gene pratik ve gözlemle bilinenden ötesinde, ne beklenilen bir mükâfat, ne de kendisinden korkulan bir ceza vâki olmaz. Şu kadar ki benim Epikuros üzerindeki övmem daima sağlam ve memnun edici görüneceğinden başka öte yandan, cemiyetin siyasal ilgi ve çıkarlarının metafizik ve dine ait felsefi çekişmelerle hiçbir bağlantısı yoktur.

Karşımızda gördüğümüz masa, biz kendisinden uzaklaştık mı küçülür gibi olur; lâkin bizden bağımsız olarak var olan gerçek masanın kendisi, hiçbir değişikliğe uğramaz; demek ki bizim zihnimizde var olan, masanın imajından başka bir şey değildi. İşte akıl ve idrakin açık gerektirmeleri bunlardır; şöyle ki usavurma yürüten herhangi bir insan, meselâ, şu ev ve şu ağaç dediği zaman, göz önüne getirdiğimiz varlıkların, sadece zihindeki bazı kavrayışlarla birörnek ve bağımsız kalan başka varlıkların geçici kopya veya tasarıları olduklarından hiç şüphe edemez.

Göz önüne ne ikizkenar, ne de çeşitkenar olan, ve yanlarının ise hiçbir belirli uzunluk veya oranı bulunmıyan bir üçgen getirmeye çalışılsın: çok geçmeden soyutlama ve genel fikirler üzerindeki bütün skolâstik kavramların saçmalığı, mutlaka meydana çıkıverir. {Berkeley}

Kütüphanelerimizi gözden geçirdiğimizde, neleri feda etmemiz gerekmez! Elimize, meselâ, theoloji veya skolâstik metafiziğe ait bir eser alırsak, kendimize şunu soralım:

”Bu eserde acaba nicelik veya sayıya dair soyut usavurmalar var mı?”

— Hayır.

“Olguya ve varlığa ait şeyler üzerinde deneysel usavurmala var mı?”

— Hayır.

— O halde, eseri ateşe atınız: zira, içinde, safsata, kuruntu ve boş hayalden başka bir şey bulunamaz.

 

YAZIYI İNDİR