İnsan öylesine karmaşık bir makinadır ki onun, hakkında kesin bir fikir edinmek ve dolayısıyla onu tanımlamak ilk başta olanaksız gibi görünür. İşte bu nedenledir ki filozofların â priori yani, bir bakıma ruhun kanatlarından faydalanmayı isteyerek yaptıkları araştırmalar sonuçsuz kalmıştır. Böylelikle yalnızca â posleriori veya ruhu vücut organlarından ayırmaya çalışarak insan ruhunun kökenini kesinlikle keşfetmesek bile, bu konuda en yüksek olasılık derecesine varabiliriz. O zaman deney bastonunu elimize alalım (O ve filozofların tüm boş fikirlerini bir kenara atalım. Kör olmak ve bu bastondan vazgeçilebilineceğini düşünmek artık körlüğün dik âlâsıdır. Çağdaş bir yazar yalnızca boşluğun ikincil nedenlerden birincil nedenlerinkiyle aynı dersleri çıkartmada başarısızlığa uğrayabileceğini söylerken ne kadar haklıydı. En yararsız araştırmalarında Descartes’ları, Leibnitz’leri, Wolf’ları, bütün o büyük dahileri takdir edebiliriz ve hatta etmeliyiz; fakat sorarım size onların derin düşünceleri ve tüm eserlerinden şimdiye kadar ne kazanılmıştır? Zamanımıza kadar ne düşünüldüğünü değil de yaşamın huzuru için ne düşünülmesi gerektiğini araştırmakla işe başlayalım. Ne kadar değişik mizaç varsa o kadar da değişik ruh, karakter ve alışkanlıklar vardır. Biraz abartılarak da olsa yalnızca tıbbın bedenle birlikte ruh ve adetleri de değiştirebileceğini savunan Descartes’ın ortaya koyduğu gerçek Galen  tarafından dahi biliniyordu. (Ruhun Tarihi’nin) yazarı bu öğreti ile yanlışlıkla Hippocrate’a (atfetmişti) Gerçekten de melankoli, öd, balgam vd… —bu özsularını (humeur) tabiatı, miktarı ve değişik almaşıklarına göre— her insanı diğerlerinden farklı kılar.

Ruh ve beden birlikte uykuya dalarlar. Kan dolaşımının sakinleşmesiyle beraber tüm mekanizmayı (machine) bir huzur ve sükûnet sarar. Göz kapaklarının düşmesiyle ruh yavaş yavaş ağırlaştığını hisseder ve beyin liflerinin gevşemesiyle, gerginliğini kaybeder. Böylelikle yavaş yavaş bedeni, tüm kaslarıyla birlikte, felce uğrar; kaslar başın ağırlığını, ruh ise düşüncelerin yükünü taşıyamaz olur. Düşünceler, sanki hiç yokmuşçasına, uykuya girerler. Kan dolaşımı çok mu hızlı olmakta: Ruh uyuyamaz.

Ruh çok tedirgin ise kan sakinleşemez; damarlarda işitilebilsin bir gürültüyle akar: İşte uykusuzluğun iki karşılıklı sebebi. Tek bir korkulu rüya kalbin atışlarını iki katma çıkarır ve bizi, tıpkı çok yoğun bir acının veya acil bir gereksinmenin yaptığı gibi, dinlenmenin gerekliliğinden veya tatlılığından koparıverir. Nihayet, ruhun işlevlerinin durması uykuyu sağladığı gibi, uyanıklık, daha doğrusu yarı uyanıklık sırasında da ruhun sık sık görülen kısa, küçük uykuları —şekerlemeleri— vardır. Bu, ruhun uyumak için her zaman vücudu beklemediğini gösterir; tam olarak uyumasa bile uyku durumuna çok yakındır, çünkü beynimizin atmosferini bulutlar gibi saran sayısız karışık fikirlerin arasından tek bir tanesine dahi dikkatini yöneltemez durumdadır. Afyon ve sağladığı uyku arasında öylesine sıkı bir

bağ vardır ki, burada bundan bahsetmeden geçemeyeceğim. Bu ilâç tıpkı şarabın ve kahvenin, herbirinin kendi tarz ve ölçüsünde yaptığı gibi, insanı çeşitli ölçü ve şekillerde sarhoş eder. Ölümün imgesiymişçesine insanı duyguların mezarına benzer bir duruma sokup mutlu kılar. Ne tatlı bir uyuşukluk! Ruh bu baygınlıktan hiç bir zaman çıkmak istemez. Biraz evvel en derin acılarla kıvranıyordu; şimdi ise tek hissettiği şey, acı çekmemenin ve en güzel bir huzura kavuşmanın verdiği hazdır. Afyon iradeyi bile değiştirebilir; uyanık kalmak ve eğlenmek isteyen ruhu kendi arzusuna karşı yatağa yollayabilir. Zehirlerin etkilerini ise bir kalem geçiyorum. Şarabın panzehiri olarak tanınan kahve ise hayal gücümüzü kışkırtarak baş ağrılarımızı ve üzüntülerimizi giderir; bunu yaparken de, şarap içildiğinde olduğu gibi, ertesi gün yeni baş ağrılarına sebep olmaz. Ruhu diğer gereksinmeleri içinde izleyelim.

 

Çiğ et hayvanları yırtıcı kılar; insanlar da aynı besini alsalardı yırtıcı olurlardı; bu gerçek, eti bizdeki gibi fazla pişirmeden, kırmızı ve kanlı yiyen İngiliz milletinin daha vahşi olmasıyla da kanıtlanabilir. Tabii bu vahşetin tek sebebi bu tür besinler olmayıp sadece eğitimin düzeltebileceği başka nedenlere de dayanır. Bu kan dökücülük, ruhta kişiliği bozan kibir, kin, diğer milletleri aşağılama, dik kafalılık gibi duyguların oluşmasına sebep olur; tıpkı ağır besinlerin, genel özellikleri tembellik ve uyuşukluk olan, bön ve ağır bir zihin yaratmaları gibi.

Genellikle dört ayaklıların beyin yapısı ve biçimi insanlarınkine çok benzer. İkisinin de düzeni ve biçimi aynıdır; aradaki temel ayırım, insanın tüm diğer hayvanlardan daha büyük ve kütlesi bakımından daha kıvrımlı bir beyine sahip olmasından ibarettir. İnsana en çok benzeyen hayvanları ise, sırasıyla, maymun, kunduz, fil, köpek, tilki, kedi vd… oluşturur. Bu hayvanlarda da, Lancisi’nin kendisinden soni’a gelen ve bu görüşünü pek çok deneyle kanıtlayan de la Peyronnie’dsn evvel ruhun yeri olarak saptadığı corpus callosum’a bağlı olarak, aynı dereceli analojiye rastlanılmaktadır. Tüm dört ayaklıların hemen ardından en büyük beyine sahip olan hayvan ise kuştur. Balıkların, koskoca kafaları olduğu halde, tıpkı bazı insanlarda olduğu gibi içi bomboştur. Corpus callosumları olmayıp çok küçük bir beyine sahiptirler. Böceklerde ise hiç yoktur.

1) Hayvanlar ne kadar vahşiyseler beyinleri de o kadar küçüktür.

2) Beynin büyümesi hayvanların uysallığının artmasıyla orantılı gözükmektedir.

3) Bu durumda doğanın ezelden beri dayattığı tuhaf bir koşul da kesinlik kazanmaktadır: zekâ arttıkça içgüdülerin rolü azalır. Tabii bunun kazanç tarafının mı kayıp tarafının mı ağır bastığı tartışılabilir.

Sözlerime hayvanların çoğunlukla yırtıcı oldukları, yaptıkları kötülükleri anlayabilecek yetenekte olmadıkları yönünde itirazlar getirilmeye kalkışılmasın; tüm insanlar erdem ve kötülüğü hayvanlardan daha mı iyi ayırdedebilmektedirler ki? Bu yırtıcılık onlarınkinde olduğu gibi bizim özümüzde de vardır. Doğal yasayı çiğnemeyi barbarca bir alışkanlık haline getirmiş insanlar, onu ilk defa çiğneyen ve gelenek gücünün katılaştırmadığı insanlar kadar (suçlarından dolayı) acı çekmezler. Bu hayvanlar için de geçerlidir. Bir kısmı mizaç olarak az veya çok yırtıcı olup diğer yırtıcı hayvanların yanında daha da korkunçlaşırlar. Fakat yumuşak ve barışçıl olan, kendi gibi diğer hayvanlarla birlikte yaşayan, yumuşak besinlerle beslenen bir hayvan, kanın ve vahşetin düşmanı olur; içinden kan döktüğü için utanır. Aradaki tek fark belki de onlarda her şeyin, bizden çok daha fazla tadını çıkardıkları hayatın rahatlıklarına, zevklerine, gereksinimlerine adanmış olmasından dolayı pişmanlıklarının, biz onlarla aynı gereksinme durumunda olmadığımız için, bizim pişmanlıklarımız kadar acı görünmemesinden ibarettir. Alışkanlık zevkleri olduğu gibi pişmanlıkları da köreltir ve belki de boğar. Fakat bir an yanıldığımı ve sadece benim haklı olup da bütün evrenin hatalı olduğunu düşünmenin yanlış bir şey olduğunu farz edeyim; hayvanların, en mükemmellerinin dahi, ahlâki iyilik ve kötülüğü ayırdedemediklerini, onlara gösterilen ihtimamları, yapılan iyilikleri anımsamadıklarını, kendi erdemleri hakkında hiç bir duyarlılıkları olmadığını kabul edeyim. Örneğin, diğerlerinin yanı sıra sözünü ettiğim o arslan, ayıların, kaplanların ve arslanların hep birlikte olduğu bir döğüşten daha insanlık dışı bir gösteri sırasında öfkesine terkedilmiş olan o adamı öldürmeyi reddettiğini hatırlamamış olsun; diğer taraftan vatandaşlarımız, İsviçreli İsviçreli’ye karşı, kardeş kardeşe karşı dövüşüyorlar, birbirilerini tanıyorlar, birbirilerini zincirliyorlar veya hiç bir pişmanlık duymadan öldürüyor1ar; çünkü bir prens onlara cinayetlerinin karşılığını ödüyor: Kısacası doğal yasanın hayvanlara verilmemiş olduğunu farz ediyorum, bunun sonuçları ne olabilir? İnsan daha kıymetli bir kilden yoğrulmamıştır; doğa sadece mayasını çeşitlendirdiği tek bir hamur kullanmıştır. Demek ki eğer hayvan, sözünü ettiğim o iç duyguyu çiğnediğinden dolayı pişmanlık çekmezse veya bu duygudan yoksunsa, insanın da zorunlu olarak aynı durumda olması gerekir: O zaman da doğal yasaya ve onun hakkında yazılan o güzel kitaplara elveda! Genel olarak tüm hayvan alemi bundan yoksun olacaktır. Karşılıklı olarak insan, sağlığı elverdiği zaman, dürüstlüğü, insancıllığı, erdemi her zaman için ne insancıl, ne erdemli ne de namuslu olmayan insanlardan ayırdedebileceğini düşünmekten kendini alıkoyamazsa; kötülüğü veya erdemi, bunların doğal etkileri gibi görünen sadece zevk ve kendinden iğrenmeyle ayırdedebilmenin kolay olduğu hesaba katılırsa bundan, insanlarla her bakımdan eşit olabilmek için sadece bir derecelik bir mayalanma eksiği olan aynı maddeden yapılmış hayvanların hayvanlığın aynı haklarına sahip olmaları gerektiği çıkmaktadır; dolayısıyla pişmanlıktan yoksun hiç bir ruh veya duyarlı madde yoktur. Aşağıdaki düşünce bu savı kuvvetlendirecektir : Doğal yasa yokedilemez. Tüm hayvanlarda bu yasanın izleri öylesine derindir ki en vahşileri ve en yırtıcılarınca dahi bazı pişmanlık anlarının bulunduğundan zerre kadar kuşkum yok.

Suç kendisiyle birlikte az veya çok acımasız cezasını da getiriyorsa; eğer en uzun ve en barbar alışkanlık en insanlık dışı yüreklerden tövbekârlığı tamamen koparıp atamıyorsa; eğer eylemlerinin anısıyla bu yürekler parçalanıyorsa neden bu saf insanların hayal güçlerini Pascal’ınkilerden bile daha gerçek dışı olan cehennemle, hayaletlerle, ateşten uçurumlarla korkutalım? Bir iyi niyetli papazın bizzat söylediği gibi asıl cellatları kendi vicdanları olan insanların vicdanları tarafından yeterince cezalandırılmadıkları düşünülerek bu zavallıları öldürmek için bir takım safsatalara başvurmak neye yarar? Bütün katillerin haksız yere cezalandırılıklarını söylemiyorum; sadece iradeleri bozulan ve bilinçleri sönen bu insanlar kendilerine geldiklerinde, pişmanlık duyguları (pişmanlık ki doğası bu durumda kaçınılmaz bir zorunluluğun sürüklediği bu zavallıları sanırım kurtarması gerekirdi) onları yeterince cezalandırıyor. Katiller, kötüler, nankörler, nihayet doğayı duyamıyanlar, yaşamaya lâyık olmayan zavallı despotlar, barbarlıklarından acı bir zevk aladursunlar; düşünceli ve sakin anlarda öc alıcı vicdan sesini yükseltir, aleyhlerine tanıklık eder ve onları, sürekli olarak, kendi elleriyle parçalanmaya mahkûm eder. İnsanlara acı çektiren kendisi de acı çeker ve duyacağı acılar yaptıklarının haklı bir karşılığı olur. Diğer taraftan iyilik yapmanın, verilen bir şeyi takdir etmenin, değerini bilmenin zevki öylesine büyüktür ki erdemi kendine huy edinmekte, yumuşak, insancıl, şefkatli, merhametli ve cömert tek kelime tüm erdemleri kapsamaktadır olmakta öylesine büyük bir haz vardır ki erdemli doğmamış olmak şanssızlığına uğrayan kişi benim nezdimde zaten yeterince cezalandırılmıştır. Biz kökenimizde bilge olmak için yaranmadık: belki de organik yetilerimizin bir tür kötüye kullanılması nedeniyle ve yok yere filozof adıyla süslediği binlerce işe yaramaz adam besleyen Devlet sayesinde böyle olduk. Doğa hepimizi mutlu olmamız için yarattı; evet, hepimizi, yerde sürünen solucanından bulutların arasında kaybolan kartala kadar. İşte bu nedenledir ki doğa, tüm hayvanlara, doğal yasadan, her hayvanın organından normal koşullardaki ihtiyaca göre az veya çok bir pay vermiştir. Şimdi doğal yasayı nasıl tanımlayabiliriz? O bize, bir şeyin kendimize yapılmasını istemediğimiz için başkalarına da yapmamamızı öğreten bir duygudur. Bu ortak fikre bir de bu duygunun, türün olduğu kadar bireyin de selâmetini sağlayan bir çeşit korku veya kuşku olduğunu ilâve etmeme izin verin; çünkü belki de başkalarının parasına veya hayatına saygı duymamızın nedeni sadece öz malımızı mülkümüzü, şerefimizi ve kendimizi korumaktır; tıpkı Tanrıyı sevmelerinin, bunca hayali erdemlere sarılmalarının tek nedeni, cehennemden korkmaları olan bu Hristiyanlık İxion’lar gibi. Görüldüğü gibi doğal yasa, sadece yine diğerleri gibi hayal gücüne ait olan ve aralarında düşüncenin de bulunduğu bir içsel duygudan ibarettir. Dolayısıyla, tabii eğer onu teologların Tapınağı gülünç bir şekilde yurttaşlar yasasıyla karıştırmaya kalkmazsak, doğal yasa, kesinlikle, ne bir eğitim, ne önemli açıklamalar ne de bir yasa-koyucu gerektirmektedir. Yobazlığın silâhları bu gerçekleri savunanları yok edebilir fakat gerçeklerin kendilerini asla yok edemez. Yüce bir varlık’ın mevcudiyetinden kuşku duyduğumu söylemek istemiyorum; tersine en yüksek olasılık derecesinin O’nun lehinde olduğunu sanıyorum; Fakat bu mevcudiyet bir dinin gerekliliğini diğer varoluşlardan daha çok kanıtlamadığından uygulama alanında hiç bir geçerlilik bulamayan teorik bir gerçek olarak kalır: Dolayısıyla bunca deneye dayanılarak söylenebileceği gibi din nasıl tam bir namusluluğu gerektirmezse, aynı nedenler dinsizliğin de namusu dıştalamıyacağını düşünmeye sanırım izin verir. Zaten insanın varoluşunun nedeninin varoluşunun kendinde olmadığını kim bilebilir? Belki de o, nedeni ve nasıl olduğu değil de sadece, duvarları kaplayan ve çukurları çevreleyen çiçekler veya bir günden diğerine biten mantarlar misali, yaşaması ve ölmesi gerektiği bilinerek dünya yüzeyinin bir noktasına raslantı sonucu atılmıştır. Kendimizi sonsuzlukta kaybetmiyelim, onun hakkında en ufak bir fikir sahibi olmak için yaratılmadık; bizim için şeylerin kökenine ulaşmak tümüyle olanaksızdır. Zaten kendi rahatımız için de maddenin sonsuz olması veya yaratılmış olması, Tanrı’nın varlığı veya yokluğu hiç farketmez. Öğrenilmesi imkânsız olan ve onu bulup anladığımız zaman bile bizi hiçbir şekilde mutlu kılmayacak birşey için bu kadar acı çekmek deliliktir!

Demek ki evrenin yükü gerçek bir tanrıtanımazı ezmek şöyle dursun sarsamaz bile. Bir yaratıcının varlığına işaret eden ve binlerce kez tekrarlanmış olup bizim gibilerin düşünce tarzının çok üstünde tutulan tüm kanıtlar, ne kadar çoğaltılırlarsa çoğaltılsınlar, sadece antiîjyrrhon’cuların veya bir takım görünümlere dayanarak yargılara varabilecek kadar akıllarına güvenenler için apaçıktır, bunlara da, gördüğünüz gibi, tanrıtanımazlar bilgisi onlarınki kadar güçlü ve tamamen karşıt savlarla karşı çıkabilirler. Zira yine natüralistlere kulak verecek olursak, çeşitli karışımların bir rastlantısal sonucu olarak bir kimyagerin elinde ilk aynayı oluşturan aynı nedenlerin, doğanın ellerinde basit bir çoban kızının işine yarayacak saf suyu oluşturduklarını söyleyeceklerdir: (dolayısıyla) Dünyanın varlığını sürdüren aynı hareketin onu yaratmış olabileceğini; her cismin kendi doğasının ona ayırdığı yeri aldığını; havanın yeryüzünü, demir ve diğer madenlerin onun bünyesinden çıkmalarıyla aynı nedenden dolayı, çepeçevre sardığını; güneşin tıpkı elektrik gibi doğal bir ürün olduğunu onun zaman zaman yakıp kavurduğu dünyayı ve insanlarını daha çok ısıtmak için; yağmurun ise çoğu zaman bozduğu tohumları daha çok yeşertmek için yapılmış olmadıklarını; ayna ve suyun diğer aynı nitelikleri taşıyan cilâlı cisimlerden daha çok görüntülerimizi yansıtmak için olmadıklarını: Gözün, gerçekte, ruhun nesnelerin imgelerini, cisimlerin onları kendisine gösterdiği gibi seyredebileceği bir tür pencere (trumeau) olduğunu; ancak bu organın ne özellikle bu seyir için yapılmış ne de kasten göz yuvalarına yerleştirilmiş olmadığını; nihayet Lucrece, tıp adamı Lamy ve tüm diğer eski ve modern Epiküryenlerin, gözün yalnızca bu biçimde oluştuğu ve yerleştiği için görebildiğini (“O iddia ederlerken haklı olabileceklerini; doğanın cisimlerin oluşmasında ve gelişmesinde takip ettiği hareketlerin kuralları bir kez konulduğunda bu harika organın (göz) başka türlü örgenlenmesinin ve başka bir yere konulmasının imkânsız olacağını (söylerlerdi) . İşte filozofların sonsuza dek katılacakları büyük fi kirlerin doğru ve yanlışları. Ben taraf tutmuyorum. “Non nostrum intar vos talıtas componere lites”  Benim kadar samimi bir Pyrrhonien olup kesinlikle daha güzel bir yazgıya lâyık çok değerli bir insan olan bir Fransız arkadaşıma işte bunu söylüyordum. Bu konuda bana çok tuhaf bir yanıt verdi. Gerçekten de, dedi, hiçbir şeyin bir fikre ikna olmasını sağlayacak kadar kesinlikle kanıtlanamadığını ve bir tarafın ileri sürdüğü savların derhal karşı tarafın savlarınca çürütüldüğünü gören bir filozofun ruhu hiçbir zaman lehte ve aleyhte noktalardan tedirgin olmamalıdır. Ancak, evren sadece ateist olduğu takdirde mutlu olabilir. İşte bu iğrenç adamın öne sürdüğü nedenler bunlardı. Eğer ateizm genel olarak yaygınlaşsaydı, diyordu dinin tüm dalları köklerinden kesilir ve yok edilirdi. Din uğruna yapılan savaşlar, din uğruna çarpışan askerler, o korkunç askerler ortadan kalkarlardı. Kutsal bir zehirle kirlenmiş olan doğa haklarını ve temizliğini yeniden elde ederdi. Huzurlu ölümlüler tüm diğer seslere kulaklarını kapayarak sadece kendi kişiliklerinin içten gelen öğütlerini (hiç kimse tarafından aşağılanmayan ve bizi, erdemin güzel yollarından geçirerek mutluluğa ulaştırabilecek tek öğüt) dinlerlerdi. •İşte doğal yasa budur; her kim onu ödün vermeden izlerse namuslu bir insan olur ve tüm insan soyunun güvenine lâyıktır. Her kim onu özenle izlemez ve başka bir dini haklı gösterirse, o bir kurnaz veya kendisine güvenemiyeceğim bir ikiyüzlüdür. Bütün bunların ardından akılsız insanlar başka türlü düşünsün, Vahiy’e (Revelation) inanmamanın namussuzluk olduğunu iddia etmeye cüret etsin, kısacası hangisi olursa olsun, doğa dininden başka bir dinin, gerekliliğini savunsun. Bu acınacak ve zavallı bir iddiadır; tıpkı herkesin kendi benimsediği din hakkında edinmemizi istediği iyi izlenimler gibi. Hiçbir şekilde kalabalığın oylarına göz dikmiyoruz. Her kim ki yüreğinde batıl’ı tanrısallaştırmıştır, o, dünyaya erdemi duymak için değil de putlara tapmak için gelmiştir.

 

YAZIYI İNDİR