Küçük, fakat fevkalade il­ginç bir kabile olan Seylan Veddahları, Amerika yerlileri arasında yay­gın olanlara çarpıcı benzerlikler arzeden sınırlı bir inanç esasları küme­sine sahiptirler. İnançlarındaki baskın öge iyi ruhlardır; aslında Mr. Bailey mutlak manada kötü olan tek bir ruha rastlayabilmiştir. Karanlıkta dolaşan ruhlar hakkında belli belirsiz bir korkuları var ise de, bu sözü edilenden gerçekten korkup çekinirler. Onlara göre Tabiattaki her özel­lik bir ruhun etkisi altındadır, keza hava da böyledir, fakat yüce bir var­lık hakkında herhangi bir fikirleri yoktur. Ölülerin ruhları Veddahların inançlarından önemli bir yer tutar, ölen her kişinin ruhu ardında bıraktığı yakınlara göz kulak olur. “Nghya yakoon”, zararsız ruhlar, denilen bu ruhların, hastalık esnasında ve rüya­larda geldikleri ve avda kendilerini başarılı kıldıkları söylenir. Dolayısıla bunlara her türlü ihtiyaçları için yalvarırlar ve yeterince ilginç biçim­de, en fazla yardımına başvurdukları ölmüş çocuklarının hayaletleri, “blindop yakoon”dur. Kutladıkları bazı basit törenleri vardır, bunlardan birinde yere bir ok dikip etrafında yavaşça dans ederek, şu şekilde ter­cüme edilebilecek bir yakarışta bulunurlar:

“Terk edip gidenim, terk edip gidenim, tanrım, Derelerde dolaşıyorsun şimdi sen?”

seylan-veddahlari

Ava hazırlanırlarken, ruha avdan bir parça sunacaklarına söz verir­ler ve ruhların rüyalarında görünüp nerede avlanacaklarını söyleyecek­lerine inanırlar. “Kimi zaman,” diyor Bailey, “yemek pişirip kuru bir ne­hir yatağına ya da bunun için tahsis edilmiş bir yere bırakırlar; daha sonra isimleriyle ölmüş akrabalarını çağırırlar: ‘Gel ve bunu bizimle paylaş! Bize yaşarken olduğu gibi rehberlik et! Gel, her nerede isen, or­manda, ağaçta, kayanın üzerinde Gel!’ ve yarı yakarış yarı bağırma ha­linde yemeğin etrafında dans ederler. Ölümden sonra ödüllendirilme ya da cezalandırılma ilgili herhangi bir fikirleri yoktur. Son zamanlara kadar ölülerini bile gömmezler, sadece ormandaki yaprak ve dallarla üzerlerini kapatırlar ya da öldükleri mağaraya kapatırlar ve daha sonra da burayı terkederlerdi.”

Heilgherry Tepelerinin Todalarının dini inançları bir ölçüde daha be­lirsizdir; herhangi tabii bir objeye dini anlamda saygı duymasalar da, çeşitli tanrılara taptıkları anlaşılmaktadır, bunların başında en iyi bufalolarının -ki aynı zamanda kutsal addedilir ve tapınılır- boynuna asıl­mış bir çanla temsil edilen zil tanrısı ya da bufalo-zili denilen varlık ge­lir. Buna hem dua ederler, hem de sütten yapılmış içkiler sunarlar. Ay­nı zamanda av-tanrısına ve güneşe de taparlar. Atalarının hatırasına di­ni mahiyette bir saygı duysalar da tapınmazlar. Belli belirsiz bir ruhgö-çü inancına sahiptirler, “öte taraf” dedikleri ölümden sonraki hayat için bu dünyadakilere benzer şeyler tasavvur ederler. “Mukurty Tepe­si” diyor F. Metz “kutsal addedilen bir yerdir, Todalar burasını göğün eşiğinin muhafızı olduğuna inandıkları yüce bir kişinin barınağı olarak kabul ederler. … ölen Todaların ruhları, cennet yolculuğunda eştik et­mesi ve burada onlara süt vermesi için dostlarının öldürdükleri bufolaların ruhları ile birlikte, batıda bir yerde bulunan göksel bölgeye en kestirme yol olarak buradan sıçrayıverirler.” Rahipleri, yaşanılan için en fazla ihtayaç duydukları şeye verilen önemin bir yansıması olarak, sütçü ve rahibin tuhaf bir karışımıdır.

veddah2

Todalar ölülerini yakarlar, aynı anda sağılan bufolalarını öldürürler, daha sonra, yeterince ilginç bir biçimde, yenmesi için başka bir kabi­leye satarlar. Buna “yeşil tören” denir, bunu bir yıl sonra “kuru tören takip eder: Rahipler kuru bir ağaç yığını üzerine, içinde ölünün külleri bulunan torba ile birlikte giysisini, süslerini, değneğini, hububat dolu kabakları ve sepetlerini koyup tutuştururlar ve bu esnada yeis tutanlar yığının etrafında durup tek düze bir şekilde “heh-hey, hey-hah!” diye bağırırlar. Riayet ettikleri (cenaze) tören kuralları oruç tutma, saç kes­me, süs takılarını çıkarma, sabah akşam ağıt söyleme, cesetin üzerine kapaklanma, karşılıklı taziyedir. Aynı zamanda sınırlı bir süre için ölü­nün evini de boşaltırlar.

veddah

Komşu kabile olan Badagaların, Harkness’e göre (The lieilgherry Mills) İbranilerin günah keçisini andıran bir seremonileri vardır. Ölen kişinin oğlu veya temsilcisi, bu amaçla getirilmiş bir buzağıyı yakalayarak, ona aracılık etmesi için yalvarır, tâ ki böylelikle göğün kapıları ona açılsın, kendi günahları ve neslinin günahları bağışlansın. Sonra buza­ğı serbest bırakılır ve koşmaya başlar, etraftakiler hep beraber ‘uzak­laş, haydi uzaklaş” diye bağırırlar. Ölünün günahlarını buzağının yük­lendiği düşünülür.

Bir başka Meilgherry kabilesi olan Kotalar hem biçimsiz tahta yahut taş heykellere, hem de özel bölgelerdeki kaya yahut ağaçlara taparlar ve bunlara kurban sunularında bulunurlar. Her bir köyde bilinen bir ta­pınma yeri vardır etrafı aralıklarla üç ayak yüksekliğinde taşlarla çevril­miş büyük dört köşe bir meydan, ortasında öne ve arkaya açık üstü sazla kaplı, istinat duvarlarına kaba daire biçimleri ve başka figürler çi­zilmiş iki kulübe vardır. Tanrıları şerefine iki ya da üç gün süren çeşit­li taşkınlıklarla dolu yıllık bir bayram tertip ederler.

Orta Hindistan dağlarının Bhilleri tanrılarının sayıca çokluğu bakı­mından kayda değerdirler: Her kabilenin, mahalli efsane ve hurafeler­den doğan farklı tapınma objeleri vardır. Jebnah Bhilleri şu tanrılara ta­parlar: Değişik vesilelerle Hinduların Kali’sine; Devali ve Dasara bay­ramlarında Halipowa’ya; kendilerini vahşi hayvanlara karşı koruması için Wachacha-Kunwar’a; yağma seferlerinde başarı için Halk Mata’ya; davarların yağma ve hastalıktan korunması için Khorial Mata’ya; iyi bir hasat için Devi Kanail’e; yağmur için Behyu Baji’ye; yağmacılara karşı Qhora Raja’ya; büyük Retna Wal tepesine yıllık yolculuk için Hallam’a; her tür haşatın kendisine sunulduğu hasat tanrıçası, Chamconda Ma­ta’ya; davarların hastalık ve topallığı için Havin Wana Mata’ya; Sita Ma­ta ve Ohona ve Bhadri Bac, çiçek hastalığı tanrıçasına; salgın hastalık­lar boyunca, özellikle kolerada Bhulbag Mata’ya.

Bhillerin tapınma yerleri özenle hazırlanmış mekânlar değildir, en fazla yüksekçe bir yerde taş yığınlarıyla sınırlıdır. Buraya çoğu kez, taş ya da fırınlanmış balçıktan at heykelleri konur. Balçıktan yapılmış olan­larda oyuk olup arkalarında bir delik vardır, buradan ölülerin ruhlarının cennet yolculuklarına başlayacakları kabul edilir. Buraya ulaşıldığında at oranın tanrısına teslim edilir. Efsanelerinin çoğunda en başta gelen hadise efsunlu bir atın yardımı yahut yol göstericiliği üzerine kuruludur. Sir. J. Malcolm’a göre Hali-powa yahut Waghacha-Kunwar’a sunu­lan Kurban iğdiş edilmiş bir boğadır; diğer tanrılara tavuk ve keçi; tan­rılara erkek kuş; tanrıçalara dişi kuş sunulur. Mutad ayinleri biçimsiz bir taştan başka bir şey olmayan puta sarı ya da kırmızı renkli yağlar sürülmesinden ibarettir; şikâyetler ve bir rica ile birlikte, bir hayvan ve biraz likör sunulur, biraz bakliyatla birlikte her birinden küçük bir parça ateşe atılır; ennihayet ayini yöneten ozan-rahibe payı verildikten sonra kalan et ve şarap paylaşılır.

Burada büyücü-hekimler, güçleri müzikle harekete geçen tepedeki tanrılardan özel bir biçimde esinlenmiş bir grup insan biçiminde orta­ya çıkar. Barvva denilen bu adamlar, müzisyenlerle birlikte seyahat ederler, onların icralarıyla önce kendilerinden geçerler, sonra çılgınca­sına dans etmeye, sıçrayıp dönmeye ve şiddetli ihtilaç ve titremeler geçirmeye başlarlar. Bu durumdayken, kendisini dinleyenler tarafından büyük bir dikkatle dinlenen orakileri söylemeye başlarlar. Barwalar ay­nı zamanda hekimlerin ve büyü-bozucuların yerini de tutarlar. Hurafe­ler çok köklüdür. Belli bir işe başlarken birinin yolundan bir kedinin geçmesi onu doğrudan doğruya evine döndürür. Ay ve güneş tutulmaları ve diğer göksel hadiseleri tanrıların eğlenceleri olarak kabul ederler. Belli bir ölçüde ruhgöçüne, özellilkle kötü ruhların göçüne inanır­lar ve ölülerin ruhlarının hayatları boyunca yaşadıkları yerlerde dolaştıklarını kabul ederler. Gömme törenleri nehir kenarlarında özel sere­monilerle icra edilir. Bir kabile reisi öldüğünde pirinçten bir boğa ya­hut at figürü yapılır ve gezgin ozanlara verilir, o da bu figürü yanında taşıyarak köyler arasında yılda bir dolaşır, şarkılarla ölen şefin şöhreti­ni hatırlatır ve karşılığında bir ödül yahut bahşiş alır.

Orta Hindistan Gondları Bhillere bazı bakımlardan, bilhassa ataları­nın ruhları yatıştırmak için, kurban olarak topraktan yapılma at heykel­leri sunmalarıyla benzerdirler. Hepsi birlikte taptıkları tanrıların sayısı yaklaşık otuz kadardır. Bhagwan adıyla bilinen yüce varlığa genellikle dua edilir, şeker ve yağdan takdimeler sunulur; fakat diğer birçok ka­bilede olduğu gibi, en fazla tapınılanlar daha aşağı tanrılardır. Badu Dewa (büyük tanrı) ya da Budhal Pen (eski tanrı) en fazla tapınılanlardan biridir; anlaşıldığı kadarıyla Rayetal ya da güneş tanrısıyla özdeştir, yak­laşık sekiz cm. uzunluğunda demirden bir kaplanla temsil edilir. Yılda bir kez, zengin hasat alındığında tapınılır, o zaman kendisine bir do­muz kurban edilir. Daha küçük bir kabilede ise ormandaki bir ağaçta küçük bir bakır para ile temsil edilir. Gondların çeşitli şekillerde yatış­tırdıkları diğer tanrılar şunlardır; Matya, çiçek hastalığı ve kasabaların tanrısı; Şali, davarların koruyucusu; Gangara, zil-tanrı; Gadavva, ölüle­rin tanrısı; Kodo Pen, at-tanrı.

Gondlar evlerinde tanrılarının suretlerini bulundurmazlar, dini tören­ler için bile taşlar, balçık topakları, demir çubuklar, ağaç kütükleri, zin­cirler ve ziller gibi en basit sembolleri kullanırlar. Mutya Dewa köyün içinde, sülyenle (kurşun-oksit) sıvanmış küçük bir taş yığınıyla temsil edilir. Onun köyün gönenciyle bağlantılı olduğuna inanılır; kendisi için uygun olan sunular, keçi, hindistan cevizi, hurma, ıhlamur ve benzeri şeylerdir. Bir savaş tanrısı olan Pharsi Pen küçük bir demir mızrak ba­şıyla temsil edilir. Ona ancak üç, dört veya beş yıllık fasılalarla, dolunay­da tapınılır. Böyle durumlarda kadınların katılmasına izin verilmeyen gizli seremonilerle, beyaz bir horoz, beyaz bir keçi, beyaz bir inek kur­ban edilir. Bir yağmur tanrısı olan Bhiwasım Mahadeva Tepelerinde dört ya da beş gün süren bir şenliği vardır, burada kendisine civa sülfüre bandırılmış biçimsiz bir taş ya da iki tahta parçasından oluşan bir fi­gür vasıtasıyla tapınılır. Bununla beraber Bhivvasu’nun bir yerde yakla­şık iki buçuk metre yüksekliğinde put figürü vardır. Bunlar, şayet eksik­siz bir şekilde yazılacak olsa, dini tarihleri tuhaf ve ilginç bir tarih ola­cak bu insanların taptıkları çeşitli tanrılardan birkaç örnekten ibarettir.

Gondların bölgesini dikkatli bir şekilde incelemiş olan Mr. Hislop şunları kaydetmektedir: “Bundara bölgesinin güneyinde seyyahlar sık sık dörtgen tahta parçalarıyla karşılaşırlar, her birinin ön yüzüne kaba bir şekil işlenmiş ve birbirine bir ölçüde yakın dikilmiştir. Bunlar bir kız, beş erkek kardeşi olduğu söylenen Bangaram, Bungara Bai ya da Devi’yi temsil ederler, kızkardeş, Kali’nin bir ismi olan Dantshvvari ve beş erkek kardeşten dördü Gantaram, Champaram, Haikaram ve Pollinga diye bilinir. Bunların hepsinin insanlara hastalık ve ölüm gönder­me gücüne sahip olduğu kabul edilir ve bu ya da farklı isimler altında riagpore şehrinin doğusundaki bölgede genellikle kendilerinden kor­kulduğu görülür. … Hastalıklar üzerinde egemen olan ya da habis ve uğursuz olduğu kabul edilen tanrıların, ne kadarıyla Hindulara ne kadarıyla bu yerlilere ait olarak görülmesi gerektiği bana şimdiye dek gör­müş olduğu ilgiden daha fazla ilgiyi hakeden bir mesele olarak görün­müştür. Korkunç görünümüyle Kali’ye Gondvvana’da ve doğu ve güne­yindeki ormanlık bölgelerde Hindistan’ın başka herhangi bölgesinden daha yaygın bir şekilde tapınılır. Çiçek hastalığı tanrıçası olarak o çeşit­li yerli tanrılarının özelliklerine sahiptir; tapınaklarında ayin ya da tö­renleri yönetenlerin ya Gondlar, balıkçılar ya da diğer aşağı sınıfların üyeleri olmaları dikkate değerdir. Hoşnut olduğu kurbanların da karak­terinin temel özelliklerinden yerlilerce çıkarıldığı varsayımı ile uyuşur. Hagpore bölgesinde Chanda ve Laıgt’de ona adanmış tapınaklar vardır, buralarda yakın zamanlara kadar insanlar kurban edilmekteydi. Kur­ban güneş battıktan sonra tapınağa alınır ve hapsedilirdi. Sabahleyin, kapı açıldığında, ölü olarak bulunurdu; böylelikle tannça büyüklüğünü geceleyin gelip kanını emerek göstermiş olurdu. Hiç şüphesiz tapına­ğın bir yerinde, işi korkunç şöleni hazırlamak olan, hizmetçilerinden birisi gizlenmiş olmalıdır. Bustar’da Dantewada’da Danteshwari adıyla bilinen ünlü bir Kali tapınağı vardır. Burada tapınağın altında birçok in­san kafası sunulmuştur. 1830’lara doğru yirmi beşden fazla yetişkin er­kek Bustar Raja’sı tarafından tek bir kerede kurban edilmişti.”

Büyücü-hekimler ya da meslekten rahipler, diğer Hindistan kabilele­rinde Gondlar arasında olduğu kadar seçkin bir yere sahip değildir; fa­kat bunlar arasında ormanlardan kaplanları çağırıp onlara egemen ol­ma, insanları ve sürüleri koruma, büyüleri ortaya çıkarma ve gelecek­ten haber verme güçlerini gösteren insanlar da vardır. Bunlar aynı zamanda kötü ruhları kovup tanrıların arzularını yorumlayabilirler, bu es­nada kendilerinden geçip, sağa sola sıçrarayarak, sınıflarının mutad hareketlerini yaparlar, daha sonra tannnın kendisine sunulan hizmeti kabul edip etmediğini açıklarlar. Gondların şenlikleri büyük nisbette hasat dönemleriyle ilintilidir.

Gondlar arasında ilk zamanlarda yaygın olan ölülerin gömülmesiydi, fakat Hindulardan yaygın bir şekilde ölü yakma törenlerini benimse­mişlerdir. ölüleri kendi evlerine gömerler, ardından da terkederlerdi, fakat sonraları köylerinin dışına gömmeye başadılar. Kabilelerden ba­zıları ölünün hatırasına yontulmamış kaba taş parçalan dikerler, ölüle­re pirinç ve diğer hububat mahsûllerinden, yumurta, tavuk veya koyun­dan müteşekkil sunular yapılır. Kutsallık bakımından alışıldık olanın üzerinde bir üne sahip kişilere ölümlerinin ardından yıllar sonra bile yıldan yıla sunular bırakılmaya devam edilir.

Gondların cenaze törenlerinin iyi bilinen bir örneği olarak Mr. Hislop’dan aşağıdaki satırları iktibas edebiliriz: “Bir Madia (bir Gond kabi­lesi) öldüğünde akrabaları cesedi önünde bir tavuk kesip sunarlar. Ce­sedi bir bambu hasırının üzerine koyduktan sonra dört genç adam omuzlarına alır. Bütün komşular ölmüş babalarını hatırlayarak yere onların adına bir avuç pirinç serper; daha sonra cesede dönüp, yenice öl­müş olanın şimdi bir tanrı olduğuna inanmış görünerek, şayet ölüm Tanrı’nın emriyle geldiyse kimseyi suçlamaması için, eğer bir büyü ne­den olmuşsa suçluyu ortaya çıkarması için onu sıkıştırırlar. Kimi za­man, anlatılanlara göre, taşıyanların omuzlan üzerine öyle baskı yaptı­ğı olurmuş ki, ileriye fırlayıp belli bir eve doğru koşarlarmış. İşaret edi­len kişi derhal yakalanmaz, geriye epeyce bir mesafe alındıktan sonra, ceset tekrar aynı yöne dönüp hâlâ aynı kişiyi işaret ederse, o kişi yaka­lanıp köyden sürgün edilir. Çoğu kez evi de aynı kaderi paylaşır. Ceset daha sonra dikine bağlanacağı bir ağaca taşınır, seyircilerin çığlıktan arasında yakılır. Yakılmadan bir yıl ya da on sekiz ay sonra, cenaze tö­renleri yapılır, törenin yapıldığı yerdeki ağaca bir bayrak asılır. Bir ta­vuk kurban edildikten sonra dostları dönüp, ölenin ailesinin hesabına, yiyip içmeye ve dans etmeye başlarlar. Bunun süresini (bir gün veya daha fazla) ölenin ailesinin masrafları karşılama gücü belirler.”

Kuzey-doğu Hindistan Gondları (ya da Kandhlar) insan türü içinde en kökleşmiş, en bol insan kurban etme törenleriyle kötü bir üne sahiptirler. Bu âdetleri sürekli hükümet baskılan neticesinde bu yüzyılın ortasında durdurulana kadar sürmüştür. Gondlar iki mezhebe bölün­müştür. Mezheplerden biri insan kurbanını kerih görür, diğeri insan kurbanların sunulduğu yer tanrıçası Tari’ye bağlıdır. Kurbanlar komşu kabilelerden satın alınır; kurban, iyi beslenmiş olması kaydıyla, her yaştan ve her iki cinsiyetten de olabilir. Törenden on ya da on iki gün önce, kupanın saçları  kesilir, köylüler yıkanmış olarak tanrıçaya yakaracakları kutsal koruluğu ziyaret ederler. Törenler, dizginsiz taşkınlık­larla üç gün boyunca sürer, ikinci gün kurban köyün içinden dolaştırılarak kutsal koruluğa yürütülür, oturtularak korunun ortasındaki kazı­ğa bağlanır, yağ, Bufalo yağı ve Hint safranı ile yağlanır, çiçeklerle süs­lenir, hatta tapınılır. Bu halde bütün gece bırakılır, bu arada insanlar bol bol yiyip içmeyi sürdürürler.

Macpherson tarafından verilen aşağıdaki ayrıntılar neredeyse akıl al­maz derecede ürkütücüdür. Kurban bağlı olarak ölmeyeceğinden ve bu halde herhangi bir mukavemet de göstermeyeceğinden, kolları ve ayakları kırılır ya da afyonla uyuşturulur, böylece bağlar çözülür. Bun­dan sonra rahip tanrıça Tari’ye dualar eder. Üçüncü gün öğleyin, rahip ortasında kırk elli cm. derinliğinde bir yarık bulunan bir ağaç kütüğü alır. Kurban bu yarığa girmeye zorlanır, bazı bölgelere boğazı sokulur. Rahip baltasıyla kurbanı hafifçe yaraladıktan sonra kalabalık kurbana saldırır, baş ve bağırsaklara dokunmaksızın, etleri kemiklerden sıyırırlar. Kalanlar ertesi gün bir cenaze töreniyle yakılır, ayrıca bir koyun kur­ban edilir, küller yere serpilir ya da macun yapılıp evlerin döşemelerine sürülür. Takiben kurbanın babasına ya da malikine iğdiş edilmiş bir boğa verilir, bir diğeri de kutlamayı sona er­diren şenlikte kurban edilip yenir. Böyle bir kurbandan bir yıl sonra tanrıça Tari’ye bu kurban bir domuz sunularak hatırlatılır. Bazı bölge­lerde kurban hafif ateşte ölüme mahkum edilir, tanrıçanın aynı oranda yağmur yağışını artıracağı inancıyla olabildiğince çok göz yaşları dökü­lür.

Bu kurban töreninin vahşiliğine rağmen Macpherson herhangi bir duygu izharına rastlamadığını ve esas itibariyle kurbanların, ‘gazabı ya da öfkesi geçici bir süre yatıştırıldığına inanılan korkunç gücün insan­lar üzerindeki hükümranlığına aynı korkunçlukta boyun eğerek” dini bir ruh içerisinde sunulduğunu bildirmektedir. ‘Kurbanlar genellikle özgür, herhangi bir şeye karşı bedel olarak alınmamış, nesli bozulmamış, mutaden masum çocukluk çağında, kurban edicilerden farklı bir ırka ait, başka bir inanca mensup kişiler tarafından yakalanmış, tam fi­yatına satın alınmışlardır.” Satın alınmamış bir hayatın tanrının nefreti­ni ve öfkesini çekeceğini düşünürler. Son dönem kurban törenlerinden birinde 125’den az olmamak üzere insan kurban edilmiştir.

Jeypore’de tanrıçayla birlikte savaş tanrısı Maniksoro’ya da yıllık kurbanlar sunulur. Kurban saçlarından bir kazığa bağlanır, aynı zamanda vücudu açık bir mezara denk gelecek şekilde tutulur. Rahip savaşta zafer için dua ederken, kurbanın boynuna ağır ve kesici darbeler indirir, bir yandan da kendisinin insanların yararına tanrı tarafından yenilmekle onurlandıracağını temin etmek suretiyle kurbanı avutmaya çalışır. Daha sonra başı kesilir, baş kuşlar tarafından tüketilinceye kadar asılı bırakılır.

Ölmüş atalara tapınma Gond dininin önemli bir özelliğidir. Tari’nin dışında başka tanrılara da tapılır. Hindu tanrıça Kali’yi de pantheonlarına dahil etmişlerdir; ayinlerini kutlamak üzere Hindu rahipler istih­dam ederler. Büyüye de güçlü bir şekilde inanırlar, çoğu kez ölüm ya da talihsizlikleri büyülenmeye atfederler. Ölümün tanrılara karşı işlenmiş suçların cezasından ibaret olduğunu düşünürler ve bu ister savaş­ta, ister kendilerini vahşi hayvanlara dönüştürebilen insanlar eliyle, is­terse uğursuz sanatlarla yok edebilen büyücüler vasıtasıyla olsun hiç farketmez. Ölümden sonrası için belli bir görüşlerinin olmadığı anla­şılmaktadır, fakat ölümden sonra başka bedenleri canlandıran insan ruhunun ölümsüz olduğuna inandıkları söylenebilir. Percival denizin ötesinde etrafını geçilemez siyah bir nehrin kuşattığı kaygan bir kaya­nın üzerinde bulunan bir ölüler mahkemesine inandıklarını söylemek­tedir. Bedeni terkettikten sonra ruhlar doğruca buraya giderler; ve nehrin üzerinden sıçrayıp sözü edilen kayanın üzerinde tutunacak bir yer elde etmeye çalışırlarken çoğu kez yaralanırlar ve aldıkları bu ya­raların daha sonra sakin olacakları bedende de tekrarlanacağı bekle­nir.

gond

Gondlar rahiplerinin tanrılar tarafından görevlendirildiklerini düşü­nürler; her bir tanrı ilk rahipleri doğrudan tayin etmiştir, daha sonra oğulların bu görevi babalarından devralması esası benimsenmiştir. Fa­kat bu herhangi birisinin yeni bir tanrısal çağrıyla rahip olmasını engel­lemez. Bir çocuğun doğumu ya da isimlendirilmesi dolayısıyla rahibin görevlerinden biri, ailenin atalarından hangisinin yeniden doğduğunu bildirmektir. Rahip cenaze törenlerinde, hazır olsa bile, bir görev al­maz; ölü bir bedene dokunamaz.

Gondların yemin merasimi Campbell tarafından şu şekilde anlatıl­mıştır: “Kaplan derilerinin üzerine oturup, ellerine bir miktar toprak, bi­raz pirinç ve su alarak şunları tekrar ederler: ‘Toprak vereceklerini ver­mesin, pirinç boğazıma dursun, su beni boğsun, kaplan beni ve çocuk­larımı parçalasın, eğer şimdi kendim ve çocuklarım için verdiğim yemi­ni bozarsam.’ ” Başka durumlarda bir kertenkele derisi üzerine oturur­lar ve eğer yalan yere yemin ediyorlarsa pullarının nasipleri olmasını di­lerler; ya da bir karınca tümseği üzerine; ve benzer şekilde, eğer yalan­sa, un ufak olmalarını dilerler; diğer taraftan kaynar su, yağ, kızgın de­mir sınamaları da sürekli olarak başvurulan uygulamalardır.

Aşağı Bengal’in batı yakasındaki Santailar dinlerinin ailevi karakte­rinden ötürü kayda değerdirler. Her evin, ayinleri yabancılardan titizlik­le gizlenen kendi tanrıları vardır. Hunter’a göre bir kardeş diğerinin neye taptığını bile bilmez. Anlaşılan daha çok kötülüklerin ırak olması için yalvarırlar: “Rüzgâr damımı esirgesin”, “pirinç tarlalarıma vurgun uğramasın”, “karım kız doğurmasın”, “tefeciyi vahşi hayvanlar götür­sün”. Ölüm döşeğinde aile reisi aile tanrısının adını en büyük oğlunun kulağına fısıldar. Aile tanrısı,anlaşılabildiği kadarıyla sadece kötülüğü temsil eder; fakat bu kötülük kaynağına ilave oarak Santal atalarının hayaletlerine de tapınır.

Santal iyiliksever, yüce bir gücün varlığını tasavvur bile edemez. Geçmişin izleri -daha güzel yurtlardan savaşçı kabileler tarafından mü­temadiyen sürülüp çıkarılmak- hafızasından silinmez. Güç ve kuvvet bakımından üstünlük onda zarar verme arzusu uyandırır. Yüce bir tanrı Fikrinin ona telkin edeceği ancak şudur: “Fakat bu kadar güçlü biri ya beni yerse”. Cinler ve kötü ruhlar Santal’ın zihninde canlı bir yer iş­gal ederler ve onları yıllık kurbanlarla ve diğer kanlı ayinlerle yatıştır­maya çabalar.

Santalların ulusal tanrıları. Büyük Dağ anlamına gelen Marang Buru’dur. O eski zamanlardan beri koruyucularıdır ve başgösteren her buhranla birlikte kanlı sunularla yardıma çağırılır. Kurbanlar, her tür­den bitki ve hayvanlar, sayıca çok ve türce çeşitlidir. Büyük Dağ’a eril­lik ya da dişillik niteliği atfedilmez, o hayat bahşedicidir. Biri erkek di­ğeri kız iki kardeşi vardır, rahipler bunlara içki sunularında bulunurlar, aynı zamanda beyaz keçi ve tavuklar sunulduğu da olur. Büyük Dağ’a kurbanlar sunulması gerekir, eğer hayvan yoksa, o zaman sunu kırmı­zı bir çiçek veya kırmızı bir meyve olmalıdır. İngilizler’in Santallarla ilk karşılaştığı zamanlarda bu tanrıya düzenli olarak insan kurbanlar sunulmaktaydı.

Santal her nereye gitse, öfkelerini üzerine çekmekten sakındığı tanrılarla, hayaletlerle, yahut cinlerle karşılaşır. Bunların arasında insan yi­yen Abgi, yahut gulyabaniler, Pargana Bonga. Santalların topraklarında perişan halde dolaşıp duran sönmüş köylerin yerel tanrıları sayılabilir. Nehir, kaynak, sarnıç, dağ ve orman tanrıları da vardır. Dolayısıyla tapınmalarının bir bakıma aile ve atalarla ne kadar güçlü bir bağı bulu­nuyorsa, bir diğer bakımdan da aynı derecede doğa güçlerine tapınma hüviyetine büründüğü söylenebilir.

Tanrıların mahiyetiyle ilgili görüşleri ölümden sonrası hakkında dü­şündüklerine de yansır. Bir sonraki hayatı suçlular için bir ceza çekme zamanı olarak anlayabilirler, fakat iyiler için bir mutluluk dönemi ola­rak tasavvur edemezler. Çoğu kez ölüm sonrası onlar için tam bir boş­luktur. Bazıları ölümden sonra iyi insanların meyveli ağaçlara dönüşe­ceğini, acımasız erkeklerin ve çocuksuz kadınların ebediyyen sinekler ve kurtlar tarafından yenileceğini düşünür. Başkaları bedenlerinden ayrılmış ruhların bir zamanlar ekip biçtiği topraklar üzerinde umutsuz, te­sellisiz dolaştığını, balık tuttuğu göllerin kenarında dikilip durduğunu, daha önce yaşadıkları yerlerin içinde ve civarında gezindiğini düşünür­ler; bu ruhlar değişik şekillerde avutulup yatıştrılmalıdırlar, aksi halde yaşayanlara kötülüklerinin dokunması kaçınılmazdır.

Yılda bir kez Santallar daha önceki atalarının hatırasını tazim etmek için büyük nehirleri Damooda’ya kutsal bir yolculuk düzenlerler. Bu­nun adı Ölüler için Annmadır. Nehre duyulan bu saygı Santal öldüğün­de, en yakın akrabasının, ölünün, kafatası parçaları gibi, bedeninden küçük kalıntıları toprak bir çömlekte buraya getirip, atalarının geldiği doğudaki uzak topraklara taşıması için dalgalara bırakmasında da gö­rülür. Buna ölünün babalarıyla buluşturulması denir.

Santalların rahipleri ortak atalarının beşinci ve ikinci çocuklarını temsilen beşinci ve ikinci kabiledendir, bunların ilki en fazla saygı du­yulanı ve ödüllendirilenidir. Her bir köyün köy tanrılarına tapmak için kendi korusu vardır, ikinci kabilenin rahipleri öncelikle kahin ve bakı­cıdırlar ve daha çok cinleri zararsız hale getirmekle meşguldürler. Bir yıl içerisinde köy koruluğunda birkaç kez şenlikler tertip edilir, erkek­ler ve kadınlar topluluğun korucusu onuruna dans edip şarkı söylerler. Keçiler, kırmızı horozlar ve piliçler kurban edilir; çeşitli aileler özel tan­rılarının bulunduklarını varsaydıkları belli ağaçların etrafında dans ederler. Bazı kabilelerde her aile, tanrılarından birisinin bulunabilece­ği ihtimaline binaen, ihmal edip küstürmemek için her bir ağacın etra­fında dans eder. Yılda bir kez kabile tanrısına gizlice ibadet edilir, sa­dece erkek hayvanlar kurban edilir, kadınlar şenlikten uzak tutulur. Pi­rinç yetiştiriciliğinin her bir evresi ekme, filizlenme, biçme ve harman­lama tanrılara kurbanların sunulduğu kendi şenliğiyle belli olur.

Bir Santal öldüğünde, bedeni derhal çeşitli otlarla çeşnilendirilmiş yağla yağlanıp boylu boyunca yatırılır. Dostları yatağının üzerine ruhlar dünyasının eşiğinde karşılaşacağı cinleri yatıştırmak için birkaç rupi ile birlikte biri pirinç diğeri su için iki küçük pirinç kâse koyarlar. Bunun­la beraber bu hediyeler odun yığını hazırlandığında kaldırılır. Ceset yı­ğının üzerine konulmadan dostları tarafından etrafında üç kez dolaştı­rılır. Bu arada bir horoz tahta bir çivi ile yığına veya yakındaki bir ağa­ca boynundan çivilenir. En yakın akraba elbiselerinden alınan iple bağ­lanmış otlardan bir meşale hazırlar, yığının etrafında sessizce üç kez döndükten sonra, yüzünü bir tarafa çevirerek yanan odunla ölünün ağ­zına dokunur. Daha sonra yığın tutuşturulur, bu esnada klanın bütün üyeleri yüzlerini güneye dönerler. Ceset tamamen yanmadan ateş sön­dürülür, en yakın akrabası kafatasını üç parçaya böler ve daha önce anlatıldığı gibi, bunlar Damoda nehrine atılır.

1875’de bir Bhagrib Mangl, Suntadan İngiliz hâkimiyetinden kurtarmak için görevlendirildiği iddiasıyla ortaya çıktı. Etkisi giderek büyüdü, hem kutsal hem dünyevi ünvanlar elde etti, hatta kendisi için bir tapınak ya­pıldı. Ele geçirilip tutuklanmasına ve tapmağının yıkılmasına rağmen dini takipçilerinin -önde geleni Khervvar, 1881’de tutuklanıp hapsedil­di- gayretiyle yayılıp büyümeyi sürdürdü.

İngiliz Burması’nın Karenler’i dünyada insanlardan çok ruhların barındığını düşünürler. Her bir insan tekinin koruyucu ruhu ya da bir Lâ’sı vardır, o ya insanın hemen yanı başındadır ya da düşsel maceralar pe­şindedir. Şayet çok uzaklara gitmişse, dikkatini ­bu dövülerek, ardından bir yolu bulunup, mesela uygun yiyecek sunularıyla çağırılmalıdır. Bundan başka insanın etrafında bir sürü ölü ruhlar dolaşır, eğer hayatını ve sağlığını korumak istiyorsa o bunları sürek­li olarak teskin etmelidir. Çarpıcı nitelikte her türden maddi nesne on­da korku uyandırır, o nedenle bunlara saygı duyulmalı ve zararsız hale getirilmelidir. Dahası her canlı varlığın kendi Lâ’sı vardır. ‘Geceleyin ateşin yanına oturduğunda, ateşe bir böcek düşüp yansa bir Karen ‘İş­te bir hayvanın Lâ’sı kendisini ateşe atıp yaktı. Yarın baharatlı yemek yiyeceğiz. Tuzaklar ve kapanlar bir şey yakaladı’ diyecektir. Bitkilerin de Lâ’ları vardır. Dolayısıyla bir adam ağaçtayken baltasını düşürse, aşağıya bakar ve ‘Baltanın Lâ’sı, gel!’ diye bağırır” (Mason). Ruh çağırmaların hasta insanın Lâ’sını, uzaklaştığında geri getirebilme gücüne sahip olduğu; fakat işinin erbabı olmayanların başka bir kişinin Lâ’sını çağırdıkları, bununsa hastalığı daha da şiddetlendirdiği söylenir. Bazı­larına göre her bir kişinin sürekli olarak ölümünü tasarlayan yedi Lâ’sı vardır, bunlara ancak başta bulunan kendi koruyucu ruhu karşı koya­bilir. Şayet bu ruh bulunduğu yeri terketmişse insan bu Lâ’lardan biri tarafıdan öldürülür. Bütün hastalıklar ruhların işidir, o nedenle bunlar yatıştırılarak zararsız hale getirilmelidir. Kötülükleri dokunan bir başka ruh kümesi Yâ’dır, bunların cadılarla ve büyücülerle oturduğuna inanı­lır. Bu sözü edilenler başka birinin kılığına girebilir, başka insanların Lâ’larını yiyebilirler.

Karenler’de atalara tapınma yaygındır, atalarının yeryüzündeki zürriyetleri üzerinde koruyuculukları bulunduğuna inanılır, ölülerin çoğunun Lâ’larının bu dünyanın bir benzeri olan ve sakinlerinin yeryüzündekine benzer uğraşlarını sürdürdükleri mutlular diyarına girmesine izin veril­mez. Cenaze merasimleri yapılmamış olanlar yeryüzünde dolaşıp durur­lar. Şiddetli ölümlerle ölmüş olanlar insanların Lâ’larını avlamak için yeryüzünde kalırlar. Bunların dışında mutlular diyarına girmesine izin verilmeyenler, doğruluktan sapan yöneticiler, ölüm cezasına çarptırılmış suçlulardır. Bunların kuş ya da hayvan biçimine gireceklerine inanı­lır; ve rüyalarında filleri, atları, köpekleri, akbabaları, Burmanları veya Burma rahiplerini görenlerin bu hortlakları görecekleri söylenir.

Dr. Mason bütün Karen kabilelerinin arasında Tanrı’nın bir zaman­lar kendi aralarında yaşadıklarına, fakat daha sonra kendilerini terkettiğine dair inançların yaygın olduğunu bildirmektedir. Kimi zaman onun ölüp tekrar hayata döndüğü, kimi zaman sadece terkettiği düşü­nülür. Halk arasında bir hikâye olarak, Tanrı’nın Çinlilere papirüsten. Burmaklara palmiye yaprağından, Karenler’e de hayvan derisinden bir kitap gönderdiği, ancak Karenler’in onu dikkatsizlikle bir domuza parçalatıp, bir tavuğa yedirdiği; buna mukabil diğer halkların kendileri­ne verilen tanrısal kitapları dikkatli bir şekilde inceledikleri ve işte bun­dan dolayı da Karenlerle geçtikleri anlatılır. Bu nedenle Karenler kitap­la verilen bilgiyi mahafaza ettiklerine inandıkları tavuklardan arta ka­lan (kemiklere) danışırlar, duadan sonra titizlikle incelenen tavuk ke­miklerinden elverişli bir işaret almadıkça önemli hiçbir işe girişmezler. İşaretlerin doğru bir şeklide okunmasının deneyimli bir göz gerektire­ceği, ancak yaşlıların yahut rahiplerin -ki bunlar bile okuduklarında her zaman birbirleriyle uyuşamazlar- bilebileceği birçok ince ayrımların olacağı kolaylıkla tasavvur edilebilir.

Her bir köyün babadan oğula geçen dört kurban yöneticisi ya da rahibi vardır. İlkine köyün hâkimi; ikincisine elçi yahut haberci; üçüncüsüne köyün muhafızı; dördüncüsüne anlamı bilinmeyen bir sözcük olan Sa-kai derler. Sunular kabilelere ve ailelere göre değişiklik arzeder. Kimisi sadece pirinç ve sebze, kimisi tavuk, bir başkası domuz, bir diğeri de öküz veya bufalo sunar. Kimi zaman bunların kime sunul­duğu bilinmez çoğu kez görünmeyen ruhlara veya tazim edilen atalara ya da hasat tanrıçasına.

Bghai bölgesinden bir Karen yaşlısının ölümünde karmaşık törensel uygulamalara tanık olunur. Ceset bir köşede yatarken, bir taraftan da sürekli olarak kaval çalınıp yas tutulur. Gömülmezden önce bir ihtiyar ölünün elini açıp içine bir metal parçası koyar, daha sonra bir kılıçla ‘Biz de senin kadar uzun yaşayalım’ diyerek metalden bir parça keser. Topuluğun kalanı da aynı şeyi yapar ve kesilen parçalar uzun yaşama büyüleri olarak kabul edilir. Dr.Mason ayrıca ceset gömülmek üzerey­ken, balmumundan yapılma iki meşale tutuşturulup, iki kılıç getirildi­ğini bildirir. Bir kılıç ve bir meşale en büyük oğul, bir kılıç ve bir meşa­le de en küçüğü tarafından tutulur; ve birbirlerine zıt istikametlerde ce­naze teskeresinin etrafında uygun adım yürürler, karşlaştıkları her se­fer kılıçları ve meşaleleri değiştirirler. Bundan sonra bir meşale tabu­tun baş tarafına, bir diğeri de ayak ucuna yerleştirilir; daha sonra bir tavuk yahut bir domuz etrafında üç kez döndürülür, ilk dönüş tamam­landığında bir bambuyla vurulur, ikincide ikinci kez ve üçüncü dönüş tamamlandığında öldürülür ve cesedin önüne yiyecek olarak konulur. Tabut mezara taşındığında dört bambu alınır, biri doğuya biri batıya fır­latılırken, birisi de gerçeğin aksine, “Bu batı, bu doğudur” der; bir üçüncüsü de “Bu ağacın ayağıdır” diye ağacın tepesine doğru fırlatılır ve bir dördüncüsü, bu kez gerçekten, ayağına fırlatılır. Bunun böyle ya­pılmasının nedeni, ruh dünyasında her şeyin bu dünyaya göre tersi ol­duğunun düşünülmesidir. Mezar doldurulup da etrafı çitle çevrildikten sonra içeriye ölü için kaynatılmış pirinç ve başka yiyecekler bırakılır. Mezardan döndükten sonra herkes eline üç küçük kancalı dal alır ve kısa fasılalarla kanca ile yakalama hareketi taklit edilip kanca yere bı­rakılarak, kendisini takip etmesi için ruhunu çağırır. Bunun nedeni ha­yatta olanların ruhlarının arkada ölülerin ruhuyla kalmasını önlemektir.

Ölüler için yıllık ziyafetler kişinin ölümünden üç yıl sonra yapılmaya başlanır. Bu yakınlarını kaybetmiş olan köylülerin tamamının umumi toplantısıdır. Ağustos’un sonunda yahut Eylül’ün başında yeni aydan önce her türlü yiyecek, tütün vs. hazır edilir. Odanın tavanının bir kö­şesine boydan boya bir bambu yerleştirilir, üzerine yeni tunikler, sarıklar, boncuklar, bilezikler ve halhallar asılır; ve uygun zamanda ölülerin ruhlarının onları ziyaret için geri döndüğü kabul edildiğinden onlara şu şekilde seslenilir: ‘Bana geldin, bana geri döndün. Yağmur şiddetli ya­ğıyordu, ıslanmış olmalısın. Üzerindekileri değiştir, bu yeni elbiseleri giy ve seninle birlikte olan dostların da. Dostların ve yoldaşların, uzun zaman önce ölmüş olanlar, hep birlikte tembul çiğneyin. Hepsini çağır, beraberce yiyip için.’ Ertesi sabah yeni-ay günü bir domuz öldürürler ve bambu ağacından otuz tane şişe yapıp içine her türden yiyecek ve içecek doldururlar. Pirinç ve yemek pişirilir ve ruhların hiçbirinin ye­mekte gecikmemesi için yiyeceklerin tümü mümkün olduğunca aynı anda saçılıp dağıtılır. Herkes kendi akrabasına seslenir. Eğer kendisi için ziyafet düzenlenen bir anne ise, ağlayarak, şöyle seslenirler. “Ah! prens doğurmuş ana, işte Ağustos’un sonu; ah işte Eylül’deki yeni işte beni ziyarete geldin; ah! işte beni görmek için döndün; ah! sana giyecek her şeyi veriyorum, sana bütün içecekleri sunuyorum; rahat ra­hat ye iç; ah! korkma anne; çekinme haydi!” Ruhlar bitirince yiyecek­leri insanlar yerler; fakat ruhlar için yanlarında götürmek üzere başka dekler de hazırlanır; ertesi sabah horoz ötüşüyle bambu şişeler de dahil sepetin içindekilerin tamamı evden yere atılır ölülerin ruhlarının çağrılmasıyla ilgili aynı seremoni tekrar edilir.

Assam Kukileri Puthen, her şeyin yaratıcısı, denen kadiri mutlak bir tanrıya inanırlar. İnsani duygularla harekete geçirlise de iyidir, iyilikse­verdir ve insanların gönencini ve mutluluğunu arzu eder. O bütün insanların yargılayıcısıdır, onları ölümle ve hastalıkla cezalandırır, hem bu dünyada hem öbür dünyada. İnsanlar karşılaştıkları bütün sıkıntılar­da onun yardımına başvurur, öfkesinin yatışması için, başka tanrıların öfkelerini önlemede yardımını elde etmek için ona kurban sunarlar.

Ghumvishve onların şer tanrılarıdır. Görüldüğünde ölüm kapıda demektir; öfkesi korkunç hastalıklara sebebiyet verir; onun özü acımasızlık ve kötülüktür. Mide hastalıktarı üzerinde özel güçleri olan habis tan­rıça Khucholn ile evlendiği söylenir. Onların kızı Hilo zehirler tanrıçasıdır. Bu üçüne asla dua edilmez, fakat öfkelerini önlemeye yahut yatış­tırmaya yardım etmesi için Puthen’in yanı sıra bunlara da kurbanlar sunulur.

Kukilerin, hane tanrısı Khomungnoo, orman tanrısı Thingbulgna,nehir tanrıları, dağların ve kayaların tanrıları gibi ikincil derecede daha başka birçok tanrıları vardır. Her metalin özel tanrısı vardır, bu o me­talle ilgili şeylere hükmeder; dolayısıyla gümüş tanrısı servet tanrısıdır; demir tanrısı savaş tanrısıdır. Aynı zamanda aya da tapınılır; ve her ev­de kutsal bir direk vardır, önüne yenecek her türlü yiyecekten bir parça konur.

Ölümden sonrası ile ilgili tasavvurları, her ne kadar ödül ve cezaya inansalar da, bir sonsuzluk fikri içermez. Hatta ruh hakkındaki düşün­celeri bile belirsizdir, ölülerin aynı biçime sahip olduklarını ve kuzey­de bir yerde yaşadıklarını tasavvur ederler. Cennet düşünceleri olduk­ça sınırlı ve sınırlayıcıdır. Başka dinlerden insanlar kabul edilmez avlarını başka yerlerde başka cennetleri olmalıdır. Amerika Kızılderilileri ve diğer milletlere çarpıcı bir benzerlikle, ölümden sonra iyi olan bütün insanların, pirincin neredeyse kendiliğinden yetiştiği, gümrah ormanlarında oyun ve eğlencelerin bol olduğu bir mutlular diyarında biraraya geleceklerini umarlar. Burada bir Kuki’nin avladığı her hayvan mülkü ve öldürdüğü her düşmanın ruhu onun kölesi olacaktır. Kötülük yapanlar ayrı tutularak. İyilerin hizmetine koşulacaktır. Savaş ve av buradakilerin en önde gelen uğraşı olacaktır. kötülük yapan cezalandırılacak, kaynar suya daldırılma, kazığa oturtulma, kaynayan bir uçuruma atılma vb. gibi çeşitti işkencelere maruz kalacaktır. Bu ceza çekme ya da mutluluk durumunun ne kadar süreceği konusunda belli bir fikirle­ri yoktur.

Her köyde, genellikle bir ağacın altında, tanrılarından birini temsil eden kaba şekilde yontulmuş insan biçiminde tahta bir heykel vardır. Herhangi bir sefere çıkmazdan önce gidip ona yalvarırlar ve döndükle­rinde önüne düşmanlarının ya da öldürdükleri avların kafa taslarını ko­yarlar.

Herhangi bir hastalığa hangi tanrının neden olduğunu bulup çıkar­mak Kukiler için her zaman önemli bir meseledir. Tanrılarla irtibat kur­mak için eğitilmiş Thempoo ya da Mithai diye bilinen rahipleri yahut kahinleri vardır. Bunlar hasta bir insanın nabzını hisseder­ler, ona hastalığı hakkında sorular sorarlar ve daha son­ra bir müddet derin düşünce­lere dalarlar ve kızdırdıkları yahut küstürdükleri tanrının ismini ve onu yatıştırmak için gerekli kurbanı söylerler. Eğer kurban bir tavuk ise Thempoo hayvanın boğazını keser, kanını tanrının adına yere akıtır, bazı dualar mırıldanır, daha sonra da kızartıp yer. Boş inançlara gösterilen rağbet insanların yanlarında vahşi hayvanlara karşı koru­yucu olarak kaplan dişi taşımalarında, hasır sepette keza küçük yuvarlak bir taş bulun­durmanın avcının şansının rast gitmesini sağlayacağına inanılmasında görülebilir.

Kuki kabileleri cenaze törenleri duruma göre gömme veya yakma bakımından değişiklik gösterir. Düzenli dini ayinler icra edilmez. Ölü­mü takiben, uzun süren, herkese açık bir ziyafet en önemli şeydir. Ce­set yerin üzerinde kalırken, ziyafet için öldürülen bütün hayvanların ona ruh dünyasında eşlik edeceğine inanılır. O nedenle hayvanların sa­yısı ne kadar çok olursa o kadar iyidir. Ceset gömülecek yere götürül­düğünde yiyecek ve içecek şeyler cenaze teskeresinin üzerine yerleşti­rilir ve onunla birlikte gömülür ve ziyafet için öldürülen hayvanların ka­fa tasları mezarın etrafındaki kazıkların üzerine geçirilir. Bir Raca öldügünde en azından yeni öldürülmüş bir düşmanın kafa tasını mezarın üzerine koymanın elzem olduğu düşünülürdü. Ve bu amaçla ölümü­nün hemen ardından bir savaş partisi tertip edilirdi.

Assam dağlarının Nagaları dünyanın yaradılışını izah etmeye kalkış­mazlar, onlara göre bu dağlar tanrılardan önce de mevcuttur. Onlarınki gibi bir dinin pek samimi olduğu söylenemez. Tanrılarından birinin gözlerinin kör olduğuna inanırlar, dolayısıyla küçük, önemsiz sunular­la ya da büyük sepetler içine birkaç dal, birkaç yaprak koyarak onu aldattıklarını düşünürler. Bir zenginlik tanrısına taparlar, servet peşinde olanların hepsi buna kurbanlar sunar; o zengin olup da kendisine kur­ban sunmayanları hastalıklarla ya da çeşitli tersliklerle cezalarıdırır. Tanrılarından bir diğeri hasat tanrısıdır, ona iyi mahsûl için dualar edi­lir ve çeşitli sunular sunulur. Her türlü felaketin sebebi olan gaddar, çir­kin ve tekgözlü bir kötülük tanrısını da kendilerine gelebilecek kötülü­ğü engellemek için yatıştırırlar.

Nagalar arasında işaretler, hangi tanrının belli bir kötülüğü tasarla­dığını ya da arzu edilen bir iyiliği meydana getire bileceğini kestirmek için, dikkatli bir şekilde gözlenir. Bu mesele halledildiğinde köy iki gün­lüğüne kapatılır, sadece kurbanlar ve ziyafetler devam eder. Butler’e göre bir insan hastalandığında hanedeki ya da ailedeki en önde gelen kişi bir tavuk kurban eder ve akşamleyin yola bağırsaklarını ve tüyleri­ni bıraktıktan sonra, ruhu çağırır ve “Ey ruh, ailemde hasta ettiğin bu kişiyi sağlığına kavuştur, sana bir tavuğun bağırsaklarını sunuyorum” der. Bir köyde önde gelen birisi öldüğünde insanlar üç gün boyunca et­rafından ayrılmaz, bu süre zarfında hayvanlar öldürülür ve bütün köy yiyip içip bayram eder. Cenaze töreninde savaş techizatları üzerlerin­de olan bütün erkekler büyük bir gürültü koparırlar, atlayıp sıçrayarak bağırırlar: “Hangi ruh gelip de öldürdü dostumuzu? Nereye kayboldun? Gel, bize görün, ne kadar güçlüsün bilelim. Eğer seni görebilirseydik, hiç durmaz mızraklarımızla öldürürdük,” ve ruha sürekli olarak lanet okurlar, mızraklarını ve kılıçlarını yere saplarlar. Mezara ölenin bütün kişisel eşyalarını yerleştirirler ve Kukilerde olduğu gibi, fakat bu du­rumda ölenin konukseverliğinin hatırasına, domuzların ve ineklerin kafatasları mezarın bir ucundaki kazıklara takılır. Stevvart Nagaların ölü­lerini tabutlarla evlerinin kapılarının önüne gömdüklerini, mezarın üze­rine de büyük bir taş diktiklerini bildirmektedir. Dolayısıyla Naga köy­leri bu kaba yontulmamış mezar taşlarıyla doludur. İnsanlar, ilk önce bunla çitlerle çevirerek, daha sonra üzerine çiçekler serperek, bu taş­lara büyük saygı gösterirler, ölülerle birlikte gömülen eşyaları almak için mezarlara saygısızlık edildiği vaki değildir.

Assam hastaları her yerde yol kenarlarındaki abidevi taşlarıyla dik­kat çekicidirler. Bunlar, yontulmamış ya da dikkatli bir şekilde doğrultülmüş, genellikle dörtgen dik sütunlardır. Bir abidedeki sayı -üçten on üçe umumiyetle tek sayı- değişkenlik gösterir, en uzunu ortadakidir. Bunların önünde bir tür dikili taşlar halkası vardır, büyük düz bir taş kı­sa kalın sütunlara dayanır. Bir yerde bir sütun yüksekliği sekiz metreyi aşkındır; altmış cm. kalınlığındaki dört buçuk metreye yaklaşık on met­relik dikili taşlar halkasının ise yerden bir buçuk metre yükseldiği gö­rülür. Çoğu kez taş sandukanın, birbirine yakın yerleştirilmiş kaba bloklar üzerine oturan büyük bir dikili taş halkasından ibaret olduğu görülür. Taşların aralanndaki yanktan ailenin küllerini banndıran top­rak çömlekler görülebilir. Dik sütünlar hiç kuşkusuz anıtsal bir anlama sahiptir; ve bir Kasiaya sorulsa, babalan bunlan dikmek için neden bu kadar masraf etmişler diye, herhalde verecekleri cevap “isimlerini ko­rumak için” olurdu. Ne var ki yine de ancak birkaçına bir isim verirler. Birinin ismi “Mansmai”, yemin taşı, bir yerli tarafından şöyle açıklan­mıştır: “Cherra ve Mansmai arasında bir savaş vardı; ve aralannda bir banşa vanp da ona yemin ettiklerinde, buna tanık olarak bir taş dikti­ler.” O nedenle bunlardan kimisinin önemli anlaşmalara tanık olarak dikildiği ileri sürülür.

Assam ormanlarının Bodo ve Dhimalları çok sayıda tanrıya taparlar; evde tapınılan ve aynı zamanda ulusal tanrılar olan hane tanrıları; ne­hirlerin tanrıları; güneş ve ay, dağ, orman vb. tanrıları. Bunlar aynı za­manda kendi aralarında eril ve dişi, genç ve yaşlı vb. olarak kümelere ayrılır. Bu tanrılara belirli ahlaki nitelikler atfetmezler; fakat bunlardan bazılarına Raca derler ve birisi bilinen tarihi bir kişiliğin adını taşır. O nedenle tanrılarının, en azından kısmen, tanrılaştırılmış atalar olması muhtemeldir. Genel olarak tanrıları belirsiz biçimde de olsa iyiliksever­dirler, genelde acımasız ve vahşi ayinlerin yokluğu bu bakımdan dik­kat çekicidir. Heykellere yahut figürlere tapmazlar, tapmaktan da yok­tur. önemli şenlikleri ziraatle bağlantılıdır. Ölüm sonrasına dair belli bir fikirleri yok gibidir. Hastalıklara tabiatüstü güçler yol açarlar, o ne­denle bir rahip sınıfı olan ruh kovucular istihdam ederler.

Her köyün daimi bir rahibi ve kendi bölgesinin köy rahipleri üzerin­de belli güçleri olan bir bölge rahipleri sınıfı vardır. İsteyen herkes bir rahip olabilir, fakat kurallara uygun bir şekilde atanmış olmalıdır. Bazı durumlarda yaşlılar rahiplerle aynı statüyü paylaşırlar. Evlenme ve ce­naze törenlerinde rahipler gerekli hazırlık kurbanlarını yerine getirirler; büyük şenlikleri yönetirler ve bütün kurbanları sunarlar. Küçük tanrılar et dışında yiyecek ve içecek sunulan kabul ederler, büyük tanrılar için hayvanlar kurban edilmelidir, ölüler sade ve basit bir şekilde toprağa verilirler. Belli mezarlıkları ya da abideleri yoktur. Toprağa verme sıra­sında mezarın üzerine yiyecek ve içecek bırakılır, birkaç gün sonra ay­nı şey tekrar edilir ve ölüye seslenilir.

Assam Mishmlleri tanrılarına Bodo ve Dhimallardan daha büyük yok edici ve uğursuz güçler atfederler. En fazla yokedici tanrıdan korkarlar;hastalık ve sağlık tanrısına, öğrenme ve av tanrısına da kurban sunar­lar. Bu insanlarından birine İngilizlerin bütün cinlere ve ifritlere hâkim olan tek bir iyi ruha inandıkları söylenmesi üzerine cevaben, “siz İngilizler ülkenizde böyle iyi ve güçlü bir cine sahip oduğunuzdan ötürü çok mutlu olmalısınız. Mishmiler çok talihsizler; biz her yerde cinler ta­rafından kuşatılmışız; dağlarda, nehirlerde, ağaçlarda, onlar her yerde var; karanlıkta dolaşırlar, rüzgârlarla gezinirler; hep onlardan muzdaribiz biz.” demiştik.

Bir Mishmi ailesinde hastalık baş gösterdiğinde kötü ruhu bulup uzaklaştırması için rahip yollanır ve o kendi sınıfının mensuplarının her yerde sergilediği hünerlerin tekrarından başka bir şey olmayan tuhaf hareketler yapar. Bununla beraber kurban gerekli olmayan bir vahşilik­le öldürülür. Bir Mishmi’nin, özellikle bir kabile reisinin, ölümünün ar­dından ölenin şerefine yaygın şenlikler yapılır. Ceset iki gün sonra ya­kılır, küller ölenin evinin yakınındaki minyatür bir eve konur. Bu min­yatür evin etrafı reisin hayatı boyunca topladığı kafa taslarından bazılarıyla çevrilir. En büyük oğlu ölen babasının şerefine yıllık şenlikler tertip eder ve bu en fazla riayet edilen vecibedir.

Sibirya’daki Obi bölgesinin Ostiakları, Hıristiyan misyonerler gel­mezden evvel, anlaşıldığı kadarıyla bir Yüce Varlık inancına sahiptiler. Onunla ilgili ne bir surete yahut heykele sahiptirler, ne de ona takdimeler sunarlar. Shaitan sahip oldukları her şeyin koruyucusu olan ha­ne tannlandır. Onu ağaçtan oyulmuş ve bir Ostiak gibi giydirilmiş insan figürüyle temsil ederler. Bütün yemekler önce Shaitan’a sunulur, bü­tün tabaklar önce onun önüne konulur; görünmez bir şekilde yiyen bu put yeterince yiyinceye kadar yemeğe başlanmaz. Gizli sanatların, tıppın vs. üstadı olan Long dahil diğer tanrılara da tapınılır. Ona sunula­cak takdimelerin sanat eserleri olması gerekir. Meik bir kötü şans tan­rısıdır: Issız bir yerde ya da kar fırtınasında hayati tehlikeyle karşılaştıklarında ona hediye ve hizmet sözü verirler. Ostiaklar tanrılarına yavaş yavaş ve vahşiyane öldürülen birçok ren geyiği kurban ederler. Tanrılaştırılmış kahramanlarından biri olan Ortik, iyiliksever ve aracı bir var­lık, diğerleri gibi ayakları olmayan bir heykelle temsil edilir, yüzü tahta üzerine çiviyle tutturulmuş bir metal levha üzerine kazınmıştır; içi dol­durulmuş keten kollukların saç ve postakilerle doldurulmuş bir çuvala dikilip, üzerine bir rahip cüppesinin geçirilmesiyle de bedeni oluşturul­muş, yanına da kılıç ve mızrak konmuştur. Bu varlığa kürkler, postlar sunulur.

Ostiaklar’da atalara tapınma oldukça yaygındır. Bir erkek öldüğün­de rahipler (şamanlar) akrabalarına onu temsil eden kaba bir ağaç hey­kel yaparlar, akrabaları bu heykeli kulübelerine diker ve rahibin belir­lemesine bağlı olarak, kısa ya da uzun bir zaman onu tazim ederler. Her yemekte önüne sunu olarak yemek koyarlar ve dulu onu zaman zaman kucaklar. Ululama süresi üç yıl sürer. Bununla beraber rahipler kendi atalarının heykellerini nesiller boyu muhafaza ederler ve onlar için çeşitli yollarla, diğer tanrılarla aynı derecede sunular elde etmesi­ni bilirler. Buradan tanrılaştmlmış atalarının nasıl daha sonra ulusal tanrılar haline geldiği de anlaşılır. Ostiaklar aynı zamanda ağaçlara ve ayılara da saygı duyarlar; onu öldürdükten sonra bir ayıdan özür diler­ler. Hatta postunu samanla doldurup klübelerine dikerler ve tapına­rak onunla alay ederler.

Ostiakların rahipleri ya da şamanları rahibin, kahinin, ruh kovucunun ve büyücü-hekimin görevlerini üzerlerinde toplarlar. İnsanlarla tanrıları arasında aracılık ederler, tanrılarla birlikte olmalarının işareti olarak kabul edilen ihtilaçlar, hezeyanlar yaşarlar. Şaman böyle bir du­ruma girdiğinde Erman’a göre (“Travels in Siberia”) etrafındakiler boy­nuna bir ip takıp, üzerine hayvan postları atarlar. Daha sonra iki kişi ipin ucundan tutup var kuvvetiyle çeker, postun altındaki şaman ise boğulmaktan kurtulmak için ellerini ipin altına geçirir. Yeteri kadar mü­cadele ettikten sonra ruhların onu terkettiğini işaret eder ve toplanan insanlara öğrenmek istedikleri kehanetleri bildirir.

Altay Kalmukları’nın büyük bölümü hâlâ şamanisttir, tanrılarına ve kötü ruhlara hayvan kurban ederler. Ağaç ya da ağaç kabuğundan ka­baca işlenmiş figürleri açık, uzun kollarıyla insan görünümünü andırır ve doğa ruhları ile ilgili düşüncelerini yansıtır. Atalarının ruhlarınm ağaç dallarına asılmış çeşitli renkteki kurdelalarla temsil edildiği söyle­nir ve bunlardan yaşayan insanların ölmüş babalarının kendilerine ver­dikleri öğüt ve tavsiyeleri işittiklerine inanılır. Bu öğütlere titizlikle ri­ayet edilir.

Vogulların çoğu hâlâ şamanisttir ve su katılmamış bir totemciliği muhafaza ederler. Keza Urallar’da yüksek bir vadide ormanlar arasın­da bir tapınaağı bulunan ulusal bir tanrıya taptıkları da söylenir. Şenli­ğinde bir at kurban edilir, daha önce her bir erkek bir yaradan akan ka­nı sırayla içer. Güneşe özel bir şekilde taptıktan da söylenir.

Kuzey Avrupa Samoyedleri arasında, her ne kadar artık çoğu Hıris­tiyanlaşmışsa da, eski şamanizm ve tabiata tapma öğelerinin büyük bölümü kalıntı olarak varlığını korumaktadır. Ural Dağlarının yakınında tuhaf görünümlü kutsal taşlan ya da kabaca oyulmuş putları hâlâ görü­lebilir. Bir iyilik bir kötülük tanrısına inanırlar, onlara silahlar ve çeşitli değerli eşyalar sunarlar. Ayılar ve çok sayıda ren geyikleri kurban edi­lir.

Fin-Ugri halklar topluluğu içindeki en gelişmiş din, yakın zamanlar­da, günümüze sözlü olarak aktarılagelmiş fragmanların toplanmasıyla hakkında daha fazla bilgi edinilmesi mümkün hale gelmiş olan Finlerin dinidir. Sözü edilen fragmanlar Finlerin inandıkları tanrıların tarihinden söz eden, yer yer mahiyetleri hakkında bilgi veren ulusal bir destanı, Kalevala, andırımaktadır. Bu konuda bir İsveçli, Castern yetkin bir otoritedir. Kalevala’da, ismi Samoyed Noumları arasında, Lapp Youbmel, Estonyalılar arasında Yoummal diye bilinen yüce bir tanrıya, Youmala’yai rastlarız; ve bütün bu halklar arasında ismi “gök” ya da “cennet” anlamına gelir. Daha yakın zamanlarda bu isim genel olarak tanrılar için kullanılmaya başlanmış ve Finlandiya’daki Hıristiyan misyonerler tarafından Tanrı için isim olarak benimsenmiştir, ilk başlarda bu ismine özellikle gök gürültüsü duyulduğunda tanrısal bir kişiliği kastetmek üzere, gök için kullanıldığı anlaşılmaktadır. Oukko ismi de aşağı yukarı aynı anlamla gök ve tanrı ailesinin başı için kullanılmış, alevler çıka­ran kalkanıyla uzun bir adam figürüyle çanlandırılmıştır. Şimşek onun kılıcıdır ve gök gürültüsünü çıkardığı büyük bir çekici vardır. Buradan eski Finlerin gökgürültüsünden çok korktukları -ki hâlâ da böyledir- sonucuna varılabilir. Baharın gelişiyle birlikte Oukko bir şenlikle ulula­nır, bir dağ zirvesine yiyecek sunulan bırakılır. Akka, yaşlı ana, onun karısıdır, yağmuru o gönderir ve çoğu kez Oukko’nun arzusu hilafına hareket eder. Finlerin doğaya tapmalarında her bir tabiat gücü güneş, ay, yıldızlar önemli bir yere sahiptir, bir ayının veya başka bir vahşi hay­vanın yüreği güneşe sunulur ve güneş battıktan sonra hiçbir iş yapıl­maz. Ateşe de büyük saygı beslenir. Bütün tabiat tanrıları genelde in­san için hayırlı ve uğurludur. Ormanlardaki, ağaçlardaki, sulardaki bir ­çok ruha da dini bir saygı beslenir.

Finler Tuontnin (Kalma ve Mana olarak da bilinir) bölgesi anlamına Tuonela denen ve dünyanın altında bir yerde geçtiği tasavvur edilen ölümden sonraki bir hayata inanırlar. Tuoni kasvetli, somurtkan, acı­masız, merhametsiz, ruhları bir kere yakaladığında, bırakması için as­la ikna edilemeyen bir insan olarak temsil edilir. Onun bölgesi, bir gü­neşi, otlakları, ayıları, yılanları vs. var ise de, kasvetli ve gölgeli bir yer­dir. Ölülerin ruhlarından, özellikle ölmüş şamanların ruhlarından kor­kulur, o nedenle onlarla haberleşebilecek ve kötülük yapmalarını en­gelleyebilecek bu uğraşlarının karşılığını fazlasıyla alırlar.