Denilecek  ki, Tanrı  kendini  bildirir,  ama  olsa  olsa  doğada  ya  da insan  gönüllerinde,  duygularında.  Onun  için  zamanımızda  bu  kadarla  kalınması  isteniyorsa,  yerindedir. Tanrı  bizim  için  araçsız  olarak bilincimizde,  görüde  vardır.  Görü  ve  duygu  düşüngemeye  dayanmamakta  birleşirler.  Bu  görüşe  karşı,  insanın  düşünen  varlık  olduğu,  düşünmesiyle  kendisini  hayvandan  ayırdığı  vurgulanmalıdır.  Düşünerek  davranır  o,  kendisi  bunu  bilmese  de  böyledir. Tanrı  kendini insana  açıyorsa,  kendini  temelde  onun  düşünen  yanına  açıyordur. Eğer  kendini  insana  duygu  yoluyla  açsaydı,  onu  düşüngeme  yetisi olmayan  hayvan  düzeyine  indirmiş  olurdu  -hayvanlara  din  yüklemiyoruz  ki.  Gerçekten  de  insanın  dini  varsa,  bu  hayvan  olduğu  için değil,  düşünen  varlık  olduğu  içindir.  İnsanın  düşünmesiyle  hayvandan  ayrıldığı  herkesin  bildiği  bir  doğru,  yine  de  unutuluyor.

Doğanın  yaratılmasından  sonra  insan  ortaya  çıkar  ve  doğal  dün yaya  karşıtlık  oluşturur:  varlığıyla  ikinci  dünyayı  kurar.  Genel  bilincimize  göre  iki  dünyalıyız:  doğa  dünyası  ve  tinsel  dünya. Tin  dünyası  insanın  meydana  getirdiği  dünyadır.  İnsan  istediği  kadar  Tanrı’nın dünyasını  tasarlayıp  dursun,  daima  tinsel  bir  dünyadır  bu;  insanda gerçekleşmesi,  onun  tarafından  var  kılınması  gerekir. Tanrı ve  onun  istencinin  doğası  birdir:  felsefede  buna  ide  diyoruz.  Böylece  ide  kendi  başınadır;  ama  incelememiz  gerekir;  insani  tinin  öğesidir.  Daha  belirli  olarak  ide,  insan  özgürlüğünün  idesidir.  İdenin  kendini  en  salt  açma  biçimi  düşüncenin  kendisidir:  ide  mantıkta  böyle ele  alınır.  Başka  bir  biçimiyle  fiziksel  doğadır;  üçüncüsü  ve  sonuncusu  ise  tin  dediğimiz  şeydir.

Dünya-tarihinin  ele  alınışında  ağırlık,  insanların  aynı  kalmasına,  ahlaksızlıkların  ve  erdemlerin  bütün  koşullar  altında  her  zaman  bulunmuş  olmasına  verilir. Gerçekten Salome  ile  birlikte,  “Güneşin  altında  yeni  bir  şey  yok” diyebiliriz.

Bir  ben  olduğunu  düşünme  insan  doğasının  köküdür. Tin  olarak  insan  dolaysız  bir  varlık  değildir;  tersine,  özü  gereği  kendi  üzerine  dönen  bir varlıktır:  Bu  dolayının  devinimi  tinin  özsel  öğe  ve  aşamasıdır:  Eylemi,  dolaysızlığı  aşmak,  bunu  yadsıyarak  kendine  dönmektir:  o,  eylemle  kendi  kendisini  yaptığı  şeydir:  İlkin  özne  kendine döndüğünde,  reel  gerçeklik  olur: Tin  yalnızca  onun  sonucudur: Tohum  örneği  bu  durumu  açıklayabilir . Bitki  tohumla  başlar;  ama  tohumu  aynı  zamanda  bitkinin  tüm  yaşamının  sonucudur:  bitki  tohumu  meydana getirmek  için  büyür:  Fakat  tohumun  bireyin  başlangıcı  ve  aynı  zamanda  sonu  olması,  çıkış  noktası  ve  sonuç  olarak  ayrı, yine  de  aynı  olması,  bir  bireyin  ürününün  bir  başkasının  başlangıcını meydana  getirmesi  yaşamın  güçsüzlüğünü  gösterir:  Bu  iki  taraf  yaşamda,  tıpkı  buğday  tohumunun  yalın  biçiminin  bitkinin  gelişim  sürecinden  ayrıldığı  gibi  ayrılmaktadır. Daha  yakın  bir  örnek  her bireyin  kendisindedir:  İnsan  olması  gerektiği  şeyi  yalnızca  eğitim  ve  terbiye  yoluyla  olur:  Dolaysız  olarak olduğu  şey  yalnızca  usun,  özgür  olmanın  olanağıdır;  yalnızca  gerekirlik  belirlenimidir. Hayvan  gözünü  açıp  kapayacağı  kadar  bir  süre içinde  gelişmesini  tamamlar:  ancak  bunu  doğanın  hayvana  bir  lütfu sanmamalı.  Hayvanın  büyümesi  yalnızca  nicel  bir güçlenmedir  Buna karşılık  insan  olması  gerektiği  şeyi  kendisi  olmalıdır: tam  da tin  olduğu  için,  her  şeyi  ilk  önce  kendisi  kazanmalı,  silkinip  doğallığını  üzerin den  atmalıdır:  Öyleyse  tin,  kendi  kendisinin  sonucudur.

Yüksek geneli kavrayan, onu kendilerine amaç yapan, tinin daha yüksek kavramına karşılık gelen ereği gerçekleştirenler dünya-tarihindeki büyük adamlardır. Bu açıdan bu bireylere kahramanlar denilmelidir. Kendi ereklerini, mesleklerini sessiz sakin, düzenli dizgede, olayların kutsanmış gidişinde bulmazlar. Haklılıkları kurulu düzenden değil, başka bir kaynaktan ileri gelir. Şimdiki zamanın henüz ona açılmayan bir kapısını çalan gizli tindir bu: şimdinin kabuğu içinde başka bir çekirdek gibidir. Ancak yerleşik düzenden sapan her şey, amaçlar, erekler, görüşler, ideal denilen şeyler aynı biçimde var olanlardan da ayrılır. Maceracılar da böyle ideallere sahiptir, var olanlara hiç mi hiç benzemeyen şeyleri tasarlayıp ardlarından giderler. Ancak bu tasarımların, iyi nedenlerin, genel ilkelerin bilinenlerden ayrı olması onları hemen haklı kılmaz. Yalnızca içerideki tinin kendi saltık gücüyle yöneldiği içerik asıl anlamında ereklerin konusu olur: dünya-tarihinin bireyleri de kafalarına taktıkları şeyi değil, doğru ve zorunlu bir şeyi istemiş ve meydana getirmiş, içlerine doğan şeyin zamanı gelmiş ve zorunlu bir şey olduğunu bilen kişilerdir. Bu tür oluşumların genel idenin öğe ve aşamaları olduğu noktasında daha fazla ayrım yapılabilir. Bu kavram felsefeye özgüdür. Dünya-tarihine mal olmuş büyük adamların bu kavrama sahip olmaları gerekmez; çünkü onlar uygulamanın içindedirler. Yine de zamanı geldiği için kendi yapıtlarını bilmekte, ona yönelmektedirler. Yüreklerinde yatan budur.  Gerçekleştirdikleri geneli kendilerinden yarattılar ama bulgulamadılar; çünkü bu genel hep vardır, yalnızca onlar ortaya çıkarmak onuruna erdiler. Genelin kendisinde buldukları bu iç kaynak yeni olduğu için onu yaratmış gibi gözüküyorlar, aynı nedenle meydana getirdikleri yeni koşullar, eylemler, onların meydana getirdikleri şeyler onların ilgi ve yapıtları gibi gözüküyor. Kendi açılarından haklılar.; çünkü görüşleri derine gidiyor.: dünyaları, zamanları için ne doğrudur, kavram nedir, bundan sonraki genel nedir, biliyorlar. Ötekiler ise, dediğimiz gibi, onların bayrağı altında toplanıyorlar; çünkü söyledikleri zamana uyuyor. Kendi dünyalarında en derin görüşlü kişiler bunlar, yapılacak şeyi en iyi onlar biliyor, yaptıkları da haklı ötekiler duygularıyla onlara boyun eğmek zorundalar. Konuşmaları, eylemleri, söylenebilecek, yapılabilecek şeyin en iyisi tarihin büyük bireyleri yalnız bu duruma göre anlaşılmalıdır. Onlarda hayranlık uyandıran şey, yalnızca kendilerini tözsel tinin organları haline getirmiş olmalarıdır. Bireyin kendi genel tözüyle asıl ilişkisi budur. Bu, her şeyin kendisinden çıktığı tözdür, tek erek, tek güç, bütün bu bireylerce tek istenen, o bireylerde tatminini arayan, gerçekleşen şey. Tam da bundan dolayı bu bireyler dünyaya şiddet getirirler, kendinde ve kendisi için var olan tinin ereğine uygun ereğe sahip kişiler oldukları için, saltık olarak haklıdırlar, ama tümüyle kendilerine özgü bir hakla. Dünyanın ne olacağı henüz bilinmiyor, insanın ereği ona biçim vermektir. Dünya-tarihindeki büyük adamların hedefi budur, bu hedefe vardıklarında tatmin duyarlar. Hala ortalarda olan, hala parlayan ama aslında yalnızca gerçekmiş gibi gözüken şeyin güçsüzlüğünün bilincindedirler. Onların içinde gelişen tin, dünyaya geldiğinde dünyayı aşmaya kararlıdır, kendisiyle ilgili bilinci artık hoşnutsuzluk içindedir; ama bu hoşnutsuzlukla istediği şeyi henüz bulmuş sayılmaz -istediği henüz olumlu olarak var değildir- bu yüzden olumsuz yanı oluşturur. İnsanlara isteklerinin ne olduğunu ilk bildirenler dünya-tarihine mal olmuş büyük insanlardır. Zordur insanın ne istediğini bilmesi: gerçekten de insan bir şeyi isteyebilir; yine de olumsuz bir bakış açısı içindedir, hoşnutsuzdur, olumlu bir bilinci pekala olmayabilir. Oysa bu bireyler, istedikleri şeyin olumlu olduğunu biliyorlardı. Bu bireyler ilk olarak kendilerini tatmin ederler, başkalarını memnun etmek umurlarında değildir. Eğer bunu isteseydiler işleri çok zor olurdu; çünkü başkaları zamanın ne istediğini bilmez, kendilerininse ne istemediğini bilir yalnızca. Ancak dünya-tarihi bireylerine karşı çıkmaya kalkışmak boşunadır. Yapıtlarını ortaya çıkarmak için hiçbir engel tanımazlar. İşin doğrusu da budur, başkaları, istediklerinin bu olduğunu kastetmemiş olsalar da uyarlar, hoş görürler. Şiddeti dışsal, yabancı bir şey olarak. sahip olduklarını düşündükleri isteğin karşısında görseler de, şiddet anları aşar. Çünkü ilerleyen tin bütün bireylerin en içerideki ruhudur, en içeride olduğu için de bilinçsizdir, onu büyük adamlar bilinçlendirir. Aslında onların da istedikleri budur, şiddet de kendi bilinçli istemelerinin çelişkisinden ileri gelir. Bu nedenle bireyler bu ruh önderlerini izlerler; duydukları şiddet kendilerine karşı çıkan kendi içlerindeki tinin dayanılmaz şiddetidir.

İnsanlığa onun yüksek, saltık belirlenimi olarak damgasını vuran şey iyiyi kötüyü ayırt etmeyi, bunlardan birini seçmeyi bilmesi – tek bir sözcükle, borçlu olabilmesi, yalnızca kötülük değil, iyilik borcu da olabilmesi, şundan ya da bundan, kendisinin olduğu ve kendisinde olan her şeyden değil fakat kendi bireysel özgürlüğünü ilgilendiren iyi ve kötünün borcunu taşıyabilmesidir. Yalnızca hayvan, gerçek anlamda bütünüyle borçsuz ve suçsuzdur. Ancak bu noktada doğabilecek yanlış anlamaları (örneğin suçsuzluk denilen şeyin -kötülüğü bilecek durumda olmamanın- böylece hor görülüp hiçe sayıldığını sanmayı) gidermek, özgürlük kavramı üzerine yapılacak ayrıntılı bir araştırma kadar zorlu bir çalışma gerektirirdi.

Din felsefesinde, tinin özüyle ilgili dinsel bilincin gelişmesini de göstermek gerekir: ama biz bu konuya girmiyoruz. Çünkü burada halkın bilincinin kendisinde ayırt ettiği başkaca yönler ve biçimlerdir bizi bundan böyle uğraştıracak olan. Bu bilincin gerçek tini dindir. Sanat ve bilim bunun yanları, biçimleri olarak görülebilir. Sanatın içeriği dininkiyle birdir: tek ayrımı ana malzemesinin duyusal görü olmasıdır Bilim ve felsefe de aynı konuyu işletir; ama ana malzemesi düşüncedir. Öteki bilimlerin içeriği saltık değildir ve devlete, gereksinimlere yönelik sonlu bir içerik sunarlar: öyleyse dinde, halkın bütün varlığı dine dayandığı ölçüde, bir halkın ilkesi en yalın anlatımına kavuşur. Bu açıdan din, devlet ilkesiyle çok yakın ilişki içindedir. Din, devlet tininin koşulsuz genelliğiyle tasarlanmasıdır; öyle ki buraya varınca bu tasarıma sahip olan gerçek tin bütün dışsal rastlantısallıkları kendinden atmış olur. Nerede bireysellik olumlu olarak Tanrı’nın özüne göre biliniyor; öznellik de bu özün kendisine göre görüleniyorsa, bilinçli özgürlük yalnızca oradadır. Bu özgürlük bilinci Yunanlılarda ve daha gelişmiş biçimiyle Hıristiyanlık dünyasında ortaya çıktı. Bu açıdan haklı olarak devletin dine dayandığı iddia edilir. Bununla söylenmek istenen, dünyadaki varlığın zaman içinde herkesin ilgisine göre devinen, yani göreli ve halk kavramına göre kavranılmayan bir varlık olduğu, bu varlığın, yalnız kendi genel ruhu olan ilke tarafından saltık olarak haklı kılındığı ölçüde haklılık kazandığıdır: bu da, bu varlığın tanrısal özün belirlenim ve varoluşu diye bilinmesinden başka bir şey değildir. Devletin dine dayanması bu nedenledir. Devletin ilkesi doğrudan doğruya haklı bir ilke olmalıdır: bunun karşısında sonlu ilgiler göreli şeyler olarak kalırlar. Genel ilkenin saltık biçimde haklı çıkarılması, tanrısal doğanın öğe ve belirlenimi olarak bilinmelidir. Öyleyse devletin ilkesi, kendisinin zorunlu kıldığı genelin saltık tanrısal özün belirlenimi olarak bilinmesidir. Devletin dine dayandığının günümüzde sık sık söylendiğini işitiyoruz, bununla denilmek istenen şey prense ya da yasaya boyun eğme Tanrı korkusuyla daha kolay olacağı için, Tanrı’dan korkan kişilerin ödevlerini daha canla başla yapacaklarından başka bir şey değildir. Tanrı korkusu, geneli her türlü tikelin üstünde tuttuğu için besbelli prens ve yasalarıda karşısına alabilir, bağnazlığa varabilir, devlet ve devletin kuruluşu, düzeni üzerinde yıkıcı etkilere yol açabilir. Bunun içindir ki, Tanrı korkusunun ölçülü ve dikkatli olması, koruyacağı şeyleri yakıp yıkmaması gerektiği söylenir.

Devletin dine dayandığı konusunda doğru bir kanıya varıldıktan sonra bile, sanki devlet varmış da din yokmuş gibi bir tavır takınılıyor, bundan böyle de din, değirmene su taşır gibi devlete getirilmeye kalkışılıyor İnsanların dinle eğitilmesi tümüyle yerindedir; ama bu eğitimde din henüz var olmayan bir şey gibi sunulmamalıdır. İnsanlar var olan bir modele göre eğitilir, var olmayana göre değil. Çünkü devletin dine dayandığı, köklerinin orada olduğu söyleniyorsa, bunun anlamı devletin dinden ortaya çıktığı, bu sürecin hala devam ettiğidir. Belirli bir devlet belirli bir dinden gelmiştir. Devletin ilkeleri, dediğimiz gibi, kendinde ve kendisi için geçerli şeyler olarak düşünülmelidir, bu da ancak onların tanrısal özün kendisinin belirlenimleri olarak bilinmeleriyle olanaklı olur. Dinin yapısı neyse devlet ve anayasa da o yapıdadır: devlet gerçekten dinden çıkmıştır, hem de öyle ki Atina ve Roma devletleri yalnızca bu halkların özel pagan dini içinde olanaklıydı, tıpkı Katolik devletin Protestan devletten ayrı bir tini ve anayasası olması gibi.

Dini devlete geri getirmeye yönelik bütün çabalar, atılan bütün o korku çığlıkları, dinin devlet yaşamında yittiğini ya da yitmek üzere olduğunu haber veren tehlike çanları ise, durum olduğundan daha kötü demektir: çünkü bu çanları çalanlar dinin kötülüğe karşı bir araç olarak geri getirilebileceğine, din tohumlarının ekilebileceğine inanıyorlar; ama din ne araçtır ne de tohum, insanları çok daha derinlerden etkiler Devlet ile din özdeş bir topluluk ilkesini paylaşırlar: din, yapısını, bireylerin davranışlarını ve devletle iç ilişkisini düzenlemek üzere devlete dışarıdan eklenen bir şey değildir, tersine baştan beri belirleyerek, etkiyerek devletin içindedir: Nasıl ‘bilimin, sanatın öğretilmesi gerekiyorsa, insanlara din eğitimi de gerekir. Ama bunu dış bir ilişki olarak anlamamalıyız, tersine bunun anlamı, daha önce de dediğimiz gibi, devletin politik, sanatsal ve bilimsel yaşamı olduğudur; çünkü devlet zaten belli bir dinden çıkmıştır, dinle özdeş bir toplumsal ilkeyi paylaşmaktadır.

Polonya millet meclisinde herkese oyu soruluyordu, bu özgürlük nedeniyle devlet battı. Üstelik yalnızca halkın aklının başında olduğunu ve her şeyi bildiğini, tüzeden anladığını sanmak tehlikeli ve yanlış bir varsayımdır; çünkü halkın her kesimi “ben halkım” diye ortaya atılabilir. Oysa devleti devlet yapan halk değil, bilgi ve kültürdür.

Tinin oluşumları olan halklar da bir yanlarıyla doğal varlıklardır: Bu nedenle çeşitli halklar uzamda her zaman için var olan yapılar gibi yan yana boy gösterirler: Dünyaya şöyle bir bakacak olursak şu en eski üç ana oluşumu birbirinden ayırt edebiliriz: tarihte ilk olan tipik Asya ilkesi (Moğol, Çin ve Hint); soyut tin, tek Tanrı ilkesi bulunmakla birlikte bunun karşısında dizgilenmemiş bir keyfiliğin durduğu İslam dünyası; Hıristiyan, Batı Avrupa dünyası: burada, en yüksek ilke olan tinin kendisini ve kendi derinliğini bilmesine varılmış olmaktadır. Bu genel sıra burada oldum olası böyleymiş gibi açıklanıyor; dünya-tarihinde ise birbirini izleyen basamaklar halinde bulunuyor: Büyük ilkelerin oldum olası yan yana durması zaman içindeki oluşumların geçiciliğini ortadan kaldırmaz. Güzelim paganlığıyla Yunan halkını Roma halkıyla yan yana düşünebilirdik. Ancak bu halklar geçip gitmiştir. Bunun gibi her halkın kendi içinde, mevcudiyeti çoktan yok olup gitmiş oluşumlar da vardır: Bunların yitip gitmeleri, uzamda kalmamaları ancak onların kendi özel doğasıyla açıklanabilir; bu doğanın yeri de dünya-tarihidir: Bundan da hemen, yalnızca en genel oluşumların ayakta kaldıkları, daha belirli oluşumların yaşam belirtisi göstermedikleri ölçüde yok olmaya yargılı oldukları sonucu çıkacaktır. İlerleme genellikle bir bilinç basamaklanışı biçiminde olur. İnsan yaşama, bir çocuk olmanın dünya ve kendisine ilişkin belli belirsiz bilinciyle başlar: biliyoruz ki, kendinde ve kendisi için ne olduğunun bilgisine varıncaya değin ampirik bilincin birçok basamağını tırmanması gerekmektedir. Çocuk duyu deneyiyle başlıyor: ancak buradan yola çıkarak insan, genel tasarımlar basamağına, oradan kavrama basamağına varıyor, bundan sonra nesnelerin ruhunu, onların asıl doğasını tanıması olanaklı oluyor.

-Tinsellik söz konusu olunca, çocuk ilk olarak anne babasına, ona doğru yolu gösteren kendi çevresine güven duyarak yaşıyor: Belirleyici özelliği, insanın bağımsızlık ardına düşmesidir, dayanağını kendinde bulması, haklıyı, töreli, özünde yapılması gerekeni kendi bilincinde tanımasıdır Özce önemli olanın ne olduğu konusunda insan bilinci başka belirlenimlere de sahiptir. İlerlemenin bir bilinç eğitimi olması, bunun salt niceliksel bir şey olmadığını, özsel-olana tırmanan çeşitli ilişki basamaklarını içerdiğini gösterir. Dünya-tarihi, içeriği özgürlük bilinci olan ilkenin basamak basamak gelişimini sergiler. Bu basamaklanış, burada yalnızca tinin kendi kendisiyle ilişkisindeki dolaysızlığı, göstermez; fakat aynı zamanda bu basamaklar, tinin kendindeki farklı parçalarıdır, kendi kendisinde ayrışmasıdır. Bu basamakların daha yakın belirlenimi, genel doğasına göre mantığı, daha somut açıdan tin felsefesini ilgilendirir.

Böyle ilk bir yetkinlik durumunun tasarlanmasının felsefi anlamı şudur: insan bir hayvanınkine benzer karanlık bir yaşantıyla başlangıcını yapmış olamaz. Bu doğrudur: insan hayvan karanlığından gelerek gelişemezdi; ancak kendi karanlığı içinden çıkarak gelişebilirdi. Hayvansı insanlık, hayvanlıktan bütünüyle ayrı bir şeydir. Başlangıcı tin yapar: ama bu ilkin kendindedir; yine de insanlık karakteri ön planda olan doğal tin halindedir. Çocuğun ussallığı yoktur; ama ussal olmak için reel olanağa sahiptir. Buna karşılık, hayvanın kendisini bilme olanağı yoktur. Çocuğun en sıradan bir davranışında bile insanca bir şey vardır: ilk devinimleri, çığlığı bile hayvanınkinden bütünüyle ayrıdır. İnsan daima bir zekaydı; ama bu nedenle, insanın o ilk durumda Tanrı’nın ve doğanın salt bilincine sahip olduğu, güçlükle elde ettiğimiz her şeyin, tüm sanat ve bilincin merkezinde yaşamış olduğu ileri sürülürse, bu zekanın, düşünmenin ne olduğunu bilmemek demektir. Tinin durmaksızın ileri giden sonsuz devinim, energeıa, enteleceia [etkinlik] olduğunu bilmemek demektir: bu devinim başlangıcını arkada bırakmış, başka bir aşamaya geçmiştir, bu aşama üzerinde çalışmaktadır ve bu çalışmada kendini bulmuştur. Bu sayede tin ilk olarak geneli, kendi kavramını kendi önüne koyar ve böylece gerçeklik kazanır. Genel başlangıçta değil, sondadır.

HEGEL-Tarihte Akıl İnceleme YAZIYI İNDİR