Tinin doğası tam karşıtı yoluyla bilinebilir. Tıpkı özdeğin tözünün Yerçekimi olması gibi, demeliyiz ki Tinin tözü, özü özgürlüktür. Herkes için dolaysızca inandırıcı olacağı gibi, Tin başka özellikler arasında özgürlüğe de iyedir; ama felsefe Tinin tüm özelliklerinin ancak özgürlük yoluyla kalıcı olduklarını, tümünün yalnızca özgürlük için araçlar olduklarını, tümünün yalnızca Özgürlüğü aradıklarını ve ürettiklerini öğretir; Özgürlüğün Tinin biricik Gerçeği olduğu kurgul felsefenin ürettiği bir bilgidir. Özdeğin ancak bir özek noktasına doğru itildiği ölçüde yerçekimi vardır; özsel olarak bileşiktir, birbiri dışındaki parçalardan oluşur, onların Birliğini arar ve öyleyse kendini ortadan kaldırmayı, kendi karşıtını ister; eğer buna erişseydi, bundan böyle Özdek olmaz, tersine yitip gitmiş olurdu; İdealliğe doğru çabalar, çünkü Birlikte ideal olarak vardır. Tin ise, tersine, özeğini kendi içinde taşıyandır; Birliği kendi dışında taşımaz, ama onu bulmuştur; kendi içinde ve kendi kendisi iledir. Özdek tözünü dışında taşır; Tin kendi kendisi ile olmadır. Bu ise sözcüğün tam anlamıyla Özgürlüktür, çünkü bağımlı olduğum zaman kendimi bir başkası ile bağıntılarım ki, o değilimdir; dışsal bir şey olmaksızın olamam; eğer kendi kendim ile isem, özgürümdür. Tinin bu kendi-kendisi-ile-olması öz bilinçtir, kendinin bilincidir. Bilinçte iki şey ayırdedilecektir; ilk olarak biliyor olmam; ve ikinci olarak, bildiğim şey. Öz bilinçte ikisi çakışır, çünkü Tin kendi kendisini bilir, kendi doğasının yargılanışıdır, ve Tin aynı zamanda kendine gelme ve böylece kendini ortaya çıkarma, kendini kendinde ne ise o yapma etkinliğidir. Bu soyut belirlenime göre Dünya Tarihi için denebilir ki, o Tinin kendinde ne olduğunun bilgisini işleyip geliştirmede sergilenişidir; ve tıpkı tohumun ağacın bütün doğasını, meyvelerinin tadını ve biçimini kendi içinde taşıyor olması gibi, Tinin ilk belirtileri de daha şimdiden gizil olarak bütün Tarihi kendi içinde kapsar. Doğulular henüz Tinin ya da genel olarak insanın kendinde özgür olduğunu bilmezler; ve bunu bilmedikleri için özgür değildirler; yalnızca -Birin özgür olduğunu bilirler, ama tam bu nedenle böyle özgürlük yalnızca Özençtir, yabanıllıktır, tutkunun körlüğüdür; ya da onun bir yumuşaklığı, evcilliğidir, ki kendisi salt bir doğa olumsallığı ya da özençtir. Bu Bir bu nedenle salt bir Despottur, özgür bir insan değil.

— Özgürlük bilinci ilkin Yunanlılar arasında doğdu, ve bu yüzden onlar özgürdüler; ama, tıpkı Romalılar gibi, yalnızca kimilerinin özgür olduğunu biliyorlardı, genel olarak İnsanın değil. Platon ve Aristoteles bile bunu bilmiyorlardı. Bu yüzden Yunanlıların yalnızca köleleri olmakla kalmadı, yalnızca yaşamları ve güzel özgürlüklerinin sürekliliği onlara bağımlı olmakla kalmadı, ama özgürlüklerinin kendisi bir yandan yalnızca olumsuz, geçici ve sınırlı bir çiçek, öte yandan aynı zamanda insansal olanın, insanca olanın katı bir köleliğiydi.

— İlkin Germanik uluslar Hıristiyanlıkta İnsan olarak İnsanın özgür olduğunun, Tinin özgürlüğünün onun en asıl doğasını oluşturduğunun bilincine ulaşırlar; bu bilinç ilk olarak dinde, Tinin en iç bölgesinde doğdu; ama bu ilkenin dünyasal varlığa da aktarılması daha öte bir sorundu ki, çözümü ve uygulaması kültürün ağır ve uzun bir emeğini gerektirdi. Hıristiyan dininin kabul edilmesi ile örneğin kölelik dolaysızca sona ermedi; dahası, böylelikle Devletlerde özgürlüğün hemen egemen olması, Hükümetlerin ve Anayasaların ussal bir yolda örgütlenmeleri ya da giderek özgürlük ilkesi üzerine temellen- dirilmeleri de hiçbir biçimde söz konusu değildi, ilkenin dünyasallığa bu uygulanışı, dünyasal durumların onun tarafından bütünüyle şekillendirilmesi ve özümsenmesi uzun bir süreçtir ki, Tarihin kendisini oluşturur. Genel olarak bir ilke ile onun uygulaması, eş deyişle Tinin ve yaşamın edimselliğine aktarılması ve yerine getirilmesi arasındaki bu ayrıma daha önce değinmiştim; bu bilimimizde temel belirlenimlerden biridir ve düşüncenin ona sıkı sıkıya sarılması özseldir. Şimdi, bu ayrım Hıristiyan öz bilinç ilkesi olarak Özgürlük açısından burada geçici olarak nasıl vurgulandıysa, genel olarak Özgürlük açısından da özsel olarak yer alır. Dünya Tarihi Özgürlük bilincinde ilerlemedir— bir ilerleme ki, görevimiz onu zorunluğu içinde bilmektir.

 Dünya Tarihi bir mutluluk sahnesi değildir. Ondaki mutluluk dönemleri boş sayfalardır, çünkü bunlar karşıtlığın askıya alındığı uyum dönemleridir. Eğer görevleri Dünya-Tininin yönetmenleri olmak olan dünya-tarihsel bireylerin yazgılarına bir göz atarsak, bunun mutlu bir yazgı olmadığını görürüz. Dingin bir doyuma ulaşmış değillerdir; bütün yaşamları emek ve zahmet, bütün doğaları yalnızca tutkuları olmuştur. Eğer ereklerine erişmişlerse, çekirdeğin boş kabuğu gibi düşüp gitmişlerdir. İskender gibi, erken ölürler; Sezar gibi, öldürülürler, Napoleon gibi, St. Helena’- ya sürülürler. Bu ürkütücü avunca, tarihsel insanların mutlu denilen insanlar olmamış olmalarına — ki bu mutluluğa ancak çok çeşidi dışsal koşullar altında yer alabilen özel yaşam yeteneklidir —, bu avunca gereksinim duyanlar onu tarihten türetebilirler. Ama buna gereksinen Haset, büyük ve yüksek olandan rahatsızlık duyduğu için, onu küçültmeye ve onda bir leke bulmaya çabalar. Böylece modem zamanlarda yeterince gösterildiği gibi, prensler genel olarak tahtlarında mutlu değildirler; bu nedenle insanlar onlara tahtlarını çok görmez ve ona kendilerinin değil ama onların oturmasını dayanılır bulurlar. — Belirtebiliriz ki, özgür insan haset duymaz, ama büyük ve yüce olanı seve seve tanır ve onun olmasından sevinç duyar.

 Yalnızca hayvanlar gerçekten suçsuzdurlar. Ama suçsuzluk denilen şeyin Kötülüğün bilgisizliğinin kendisini imlediği bildiriminin kaçınılmaz olarak yol açacağı tüm yanlış anlamaları önleyebilmek ya da silebilmek için geniş bir çözümleme, özgürlüğün kendisi üzerine olan çözümleme kadar geniş bir çözümleme gerekecektir.

 İyi Us en somut tasarımında Tanrıdır. Tanrı dünyayı yönetir, yönetiminin içeriği, Tasarının yerine getirilmesi Dünya Tarihidir. Felsefe bu Tasan kavramaya çalışır; çünkü ancak ondan yerine getirilmiş olanın edim- selliği vardır, ve onunla uyum içinde olmayan yalnızca çürük varoluştur. Salt ideal olmayan bu tanrısal İdeanın an ışığının önünde, sanki dünya çılgıncasına ve aptalcasına yaşanan bir olaymış görünüşü yiter. Felsefe tanrısal ideanın içeriğini, edimselliğini bilmeyi, ve küçümsenen edim- selliği aklamayı ister. Çünkü Us tanrısal Yapıtın kavranışıdır. Ama genel olarak dinsel, törel ve ahlaksal ereklerin ve durumların bozulma, çürüme ve yıkımlarına gelince, belirtilmelidir ki, bunlar hiç kuşkusuz en iç doğalarında sonsuz ve bengidirler, ama somut şekillenmeleri sınırlı bir türde ve böylelikle yalnızca doğa bağlantısı içinde ve olumsallığın buyruğu altında duruyor olabilir.

 Kendini Devlette öne çıkaran ve bilince ulaşan Evrensel, var olan her şeyin onun altına getirildiği biçim genel olarak bir ulusun Kültürünü oluşturan şeydir. Ama evrensellik biçimini kazanan, ve Devlet olan somut edimsellikte yatan belirli içerik Halkın kendisinin Tinidir. Edimsel Devlet tüm tikel sorunlarında, savaşlarında, kurumlarında vb. bu Tin yoluyla dirilik kazanır. Ama insan bu Tinini ve özünün kendisini de bilmeli ve kendine onunla, kökensel olanla birliğinin bilincini kazandırmalıdır. Çünkü Törel olanın öznel İstencin ve evrensel İstencin birliği olduğunu söyledik. Ama Tin kendine bunun belirtik bir bilincini vermelidir, ve bu bilginin özeği Dilidir. Sanat ve Bilim aynı içeriğin yalnızca değişik yanları ve biçimleridir. — Dinin irdelemesinde önemli olan nokta onun Gerçek olanı, ideayı yalnızca ayrılığı içinde mi, yoksa gerçek birliği içinde mi tanıdığıdır; — ayrılığı içinde: Eğer Tanrı soyut, en yüksek Varlık, göğün ve yerin Efendisi olarak orada öte yanda ise, ve insansal edimsellikten dışlanmış ise; — birliği içinde: Evrenselin ve Bireyselin birliği olarak Tanrı, çünkü bireysel olan da onda bedenselleşme ideasında olumlu olarak ayrımsanır. Din orada bir ulusun kendine Gerçek olarak gördüğü şeyin tanımım verdiği yerdir. Tanım nesnenin öz- selliklerine ait olan her şeyi kapsar, onun doğasını tüm belirlilik için ayna olarak, tüm tikellerin evrensel ruhu olarak yalın temel-belirliliğe indirger. Tanrı tasarımı böylece bir halkın [tininin] evrensel temelini oluşturur. Bu yana göre Din Devletin ilkesi ile en yakın bağıntı içinde durur. Özgürlük ancak bireyselliğin olumlu olarak tanrısal Varlıkta bilindiği yerde olabilir. Bağıntı daha öte şöyledir: Dünyasal varlık zamansal bir varlık olarak tekil çıkarlarda derinir, böylelikle göreli ve aklanmamış bir şeydir; aklanmasını ancak evrensel ruhu, ilkesi salük olarak aklandığı ölçüde kazanır; bu ise ancak Tanrının Özünün belirliliği ve varoluşu olarak bilinmesiyle olur. Bu nedenledir ki Devlet Din üzerine dayanır. Bunun zamanımızda sık sık yinelendiğini duyarız, ve bununla denmek istenen çoğunlukla bireylerin, Tanrıdan korkan insanlar olarak, ödevlerini yapmaya daha yatkın ve istekli olacaklarıdır, çünkü prense ve yasaya boyun eğiş kolayca Tanrı korkusuna bağlanmaya izin verir. Hiç kuşkusuz Tanrı korkusu, evrenseli tikelin üzerine yükselttiği için, bu İkinciye karşı da dönebilir, fanatikleşebilir ve Devlete, onun kuruluşlarına ve düzenlemelerine karşı yakıcı ve yıkıcı olarak etkili olabilir. Tanrı korkusunun bu nedenle sağ görülü olması ve belli bir serinlikte tutulması gerektiği düşünülür, öyle ki onun tarafından savunulması ve sakınılması gereken şeyi kasıp kavurmasın. Bunun olanağını en azından kendi içinde taşır.

Şimdi, Devletin Din üzerine dayandığı biçimindeki doğru kanı kazanıldığına göre, Dine öyle bir konum verilir ki, sanki bir Devlet daha şimdiden bulunuyormuş gibi bundan böyle onu sürdürebilmek için yapılması gereken şey Dinin bir bakıma kaplarda ve kovalarda ona taşınması ve böylece yüreklere yerleştirilmesidir, insanların Dine eğitilmeleri gerektiği hiç kuşkusuz doğrudur, ama henüz varolmayan birşeye doğruymuş gibi değil. Çünkü Devletin Din üzerine temellendiği, köklerini onda bulduğu söylendiği zaman, bu özsel olarak Devletin ondan doğduğunu, şimdi ve her zaman ondan türemekte olduğunu söylemek demektir; Devletin ilkeleri kendilerinde ve kendileri için geçerli olarak görülmelidir, ki bu ancak tanrısal doğanın kendisinin belirlenimleri olarak bilindikleri sürece böyle olabilir. Buna göre Dinin niteliği ne ise, Devlet ve Anayasasının da niteliği odur; Devlet edimsel olarak Dinden doğmuştur; ve; dahası öyle bir yolda ki, Atina devleti, Roma devleti yalnızca bu ulusların özgül putperestlikleri içinde olanaklıydı, tıpkı bir Katolik devletin de bir Protestan devletten başka bir Tininin ve başka bir Anayasasının olması gibi. Dini yerleştirmek için o çağrı, o itki ve dürtü sık sık öyle göründüğü gibi bir endişe ve yardım çığlığı ise, ve Dinin daha şimdiden Devletten yittiği ya da bütünüyle yitmek üzere olduğu tehlikesini anlatıyorsa, bu gerçekten berbat, giderek o çağrının sandığından da berbat olacaktır; çünkü bu çağrı Dinin yerleştirilmesinde ve aşılanmasında kötülüğe karşı bir çarenin bulunduğuna inanır; ama bütününde Din böyle ‘yapılabilecek’ bir şey değildir; onun kendini ‘yapması’ çok derinlere gider. Zamanımızda karşılaştığımız bir başka aptallık karşıt türdedir ve Anayasanın Dinden bağımsız olarak yaratılmasını ve işletilmesini ister. Katolik inanç, gerçi Protestan inanç ile ortaklaşa Hıristiyan dininin içersinde olsa da, Devletin iç türesine ve törelliğine izin vermez, ki bunlar Protestan ilkenin içselliğinde yatarlar. Devletin tüzesinin, Anayasanın o koparılıp almışı Hakkı ve Törelliği kendinde varolan tözsellikler olarak tanımayan o dinin kendine özgü karakteri nedeniyle zorunludur; ama içsellikten, Duyuncun son sığınağından, Dinin yerini orada bulduğu o dingin alandan böyle koparılmış olarak, Devletin tüzel ilkeleri ve düzenlemeleri soyutlama ve belirsizlik içinde kaldıkları düzeye dek edimsel bir özekten de yoksun kalırlar.

 Tinin ideası ile ilgilenirken, ve Dünya Tarihinde her- şeyi yalnızca onun görüngüsü olarak alırken, ne denli büyük olursa olsun Geçmişin içinden geçişte ilgimiz yalnızca Şimdiki iledir; çünkü Felsefe, Gerçek olanla uğraştığı için, ilgisi yalnızca bengi Şimdiki iledir. Onun için hiçbir şey Geçmişte yitmiş değildir, çünkü idea şimdidedir, Tin ölümsüzdür, geçmiş değil, gelecek de değil, ama özsel olarak Şimdidir. Bununla Tinin şimdiki şeklinin tüm önceki aşamaları kendi içinde kavradığı da söylenmiş olur. Bunlar kendilerini hiç kuşkusuz bağımsız olarak ve ardışık olarak geliştirmişlerdir; ama Tin ne ise kendinde her zaman o olmuştur ve ayrım yalnızca bu ‘Kendinde’nin gelişimidir. Şimdideki Tinin yaşamı bir aşamalar döngüsüdür ki, ki bunlar bir yandan henüz birbirlerinin yanısıra kalıcı görünürken, yalnızca bir başka yandan geçmiş olarak görünürler. Tin arkada bırakmış göründüğü kıpılan şimdiki derinliğinde taşır.

 Dünya Tarihi Doğudan Batıya gider, çünkü Avrupa saltık olarak Dünya Tarihin sonu, Asya başlangıcıdır. Dünya Tarihi için bir çeşit Doğu bulunur, çünkü Doğu kendi için bütünüyle göreli bir şeydir; çünkü yeryüzü bir küre oluştursa da, Tarih gene de kendi çevresinde bir daire çizmez, ama daha çok belirli bir Doğusu vardır ve bu Asya’dır. Dışsal fiziksel Güneş burada doğar, ve Batıda batar; ama burada Öz bilincin iç Güneşi doğar ki, daha büyük bir parlaklık saçar. Dünya Tarihi dizginsiz doğal istencin evrensele ve öznel özgürlüğe doğru disiplinidir. Doğu yalnızca Birin özgür olduğunu biliyordu ve bilir; Yunan ve Roma dünyaları, kimilerinin özgür olduklarını; Germanik dünya herkesin özgür olduğunu bilir. Buna göre Dünya Tarihinde gördüğümüz ilk biçim Despotizm, İkincisi Demokrasi, üçüncüsü Monarşidir.

 Çin gelenekleri İsa’nın doğumundan 3000 yıl kadar öncesine gider; ve Şu-King, bunların Yao’nun hükümeti ile başlayan temel kitabı, bu hükümeti İsa’dan 2357 yıl öncesine götürür. Burada geçerken belirtilebilir ki, başka Asyatik krallıklar da zamansal olarak çok eskilere giderler. Bir İngilizin hesaplamalarına göre, örneğin Mısır tarihi İsa’dan 2207 yıl öncesine, Asur tarihi 2221, Hint tarihi 2204 yıl öncesine dek gider. Böylece Doğunun başlıca imparatorluklarının ortaya çıkışları açısından mitler İsa’dan 2300 yıl kadar öncesine gider. Eğer bunu Eski Ahit’in tarihi ile karşılaştırırsak, her zamanki varsayıma göre Nuh zamanındaki Tufan ile İsa arasında 2400 yıl vardır. Johannes von Müller bu sayıya önemli karşı çıkışlar yöneltmiştir. Tufanı İsa’dan 3473 yıl öncesine ve dolayısıyla 1000 yıl kadar erken bir tarihe alır ve bunu Musa’nın kitaplarının İskenderiye çevirisine dayanarak yapar. Bunu yalnızca İsa’dan 2400 yıldan daha önceki tarihlere gittiğimiz ve Tufan hakkında hiçbir şey duymadığımız zaman doğuyor görünen güçlüğü hafifletebilme amacıyla belirtiyorum.

 Çin’de İntihar edenin tüm düşmanları toplanarak işkenceye gönderilir, ve eğer sonunda hakarette bulunan kişi saptanabilirse, kendisi ve bütün ailesi idam edilir. Bu yüzden Çinli böyle bir hakaret durumunda hasınım öldürmektense kendini öldürmeyi yeğler, çünkü her iki durumda da ölmesi gerekirken, ikinci durumda gömülme onurunu yitirmeyecek ve ailesinin hasmının mülkiyetini kazanacağı umudunu taşıyabilecektir.

 Çinlilerin Konuşma dilleri oldukça yüksek bir sayıda tek heceli sözcüklerden oluşur ki, bunlar birden çok anlamda kullanılırlar. Anlam ayrımları ancak bağlam, vurgu, hızlı ya da yavaş, alçak ya da yüksek sesle konuşma yoluyla belirtilebilir. Çinlilerin kulakları böyle ayrımlara karşı çok ince bir duyarlık geliştirmiştir. Böylece ‘Po’ sözcüğü sese göre on bir değişik anlam taşır: cam; kaynamak; yele vermek; yarmak; sulamak; hazırlamak; yaşlı bir kadın; köle; eli açık insan; sağ görülü insan; biraz.

Yazı dillerine gelince, yalnızca onda bilimlerin ilerletilmesinin yolunda duran engelleri belirteceğim. Bizim yazı dilimizi öğrenmek çok kolaydır, çünkü konuşma dilimizi 25 kadar sese ayrıştırırız (ve bu çözümleme yoluyla konuşma dili belirlenir, olanaklı seslerin çokluğu sınırlanır, ve bulanık ara sesler kaldırılır); yalnızca bu imleri ve bileşimlerini öğrenmemiz gerekir. Böyle 25 im yerine, Çinlilerin binlercesini öğrenmeleri gerekir; kullanım için zorunlu sayı 9.553 olarak, ya da eğer yeni getirilenleri eklersek giderek 10.516 olarak verilir; ve kitaplarda bulunduğu düzeye dek tasarımlar ve bunların bileşimleri için genel olarak karakterlerin sayısı 80 ile 90.000 arasında değişir.

 Hint görüşü bütünüyle Evrensel Panteizmdir, ve dahası Düşüncenin değil, imgelem yetisinin bir Panteizmidir. Tek bir Töz vardır, ve tüm bireyselleşmeler dolaysızca kendilerine özgü güçlere dirilmişlerdir. Duyusal gereç ve içerik Evrenselin ve Ölçülemezin içersine olduğu gibi alınmış, yalnızca kaba saba yollarda ona katılmış, ama Tinin özgür kuvveti yoluyla güzel Şekil içinde özgürleştirilmemiş ve Tinde idealize edilmemiştir; böylece duyusal olan tinsel olanın ona yalnızca hizmet i den ve ona sıkı sıkıya uyarlanmış bir anlatımı olamamış, ama Ölçüsüz ve Belirsiz olana genişletilmiş, bu yüzden Tanrısal öğe tuhaf, karışık ve saçma sapan bir şeye bozulmuştur. Bu düşler boş masallar değil, imgelem yetisinin bir oyunu değildir, ve Tin onlarda yalnızca coşku içinde hoplayıp zıplamayı sürdürmez; tersine, onlarda kendini yitirir ve bu düşlemler tarafından sanki bunlar onun en ciddi realitesiymiş gibi ileri geri atılır, sanki bu sonluluklar onun efendileriymiş ve tanrılarıymış gibi kendini onlara adar. Böylece her şey, ama her şey, Güneş, Yıldızlar, Ganj, indus, Hayvanlar, Çiçekler onun için birer Tanrıdır, ve tam bu tanrısallıkta sonlu olan kalıcılığım ve sağlamlığını yitirirken, anlaşılması da yitip gider; evrik olarak, tanrısal olan, kendi için değişebilir ve dayanıksız olduğu için, bu aşağı şekil nedeniyle baştan sona kirlenir ve saçmalaşır. — Sonlu her şeyin bu evrensel tanrısallaştırılmasında ve tam böylelikle tanrısalın kendisinin değersizleştirilmesinde insanlaşma, Tanrının bedenselleşmesi tasarımı özellikle önemli bir düşünce değildir. Papağan, inek, maymun vb. benzer olarak Tanrının bedenselleşmeleridirler, ve gene de kendi özlerinin üzerine yükseltilmezler. Tanrısal öğe Özneye, somut Tine bireyselleştirilmez, ama sıradanlığa ve anlamsızlığa indirgenir. — Bu genel olarak Hint dünya görüşünün durumudur. Şeyler benzer olarak Anlaktan, neden ve etkinin sonlu tutarlı kalıcılığından da yoksundurlar, tıpkı insanın özgür kendi için varlığın, kişiliğin ve özgürlüğün sağlamlığından yoksun olması gibi.

 Brahmanların ne olduklarını ve ne sayıldıklarını yakından anlamak için Dine ve tasarımlarına bakmamız gerekir, ki bunu daha sonra yapacağız, çünkü Kastların haklarının birbirlerine karşı durumu temelini dinsel ilişkide bulur. Brahma (eşeysiz) dinde en yüksek olandır, ama onun dışında birincil tanrılar Brahma (eril), sonsuz çoklukta şekil içindeki Vişnu ya da Krişna, ve Siva vardır; bu Üçlülük bir arada durur. Brahmâ en yüksektir; ama Vişnu ya da Krişna, Siva, aynca Güneş, Hava vb. de Brahm, tözsel Birliktirler. Brahm’ın kendisine hiçbir adak sunulmaz, ona tapınılmaz; ama tüm başka puüara dua edilir. Brahm’ın kendisi her şeyin tözsel Birliğidir. İnsanın en yüksek dinsel jlişkisi kendini Brahm’a yükseltmesidir. Eğer bir Brahmana ‘Brahm nedir?’ diye sorulursa, şu yanıü verir: ‘Kendi içime geri düştüğümde ve tüm dış duyulan kapadığımda ve içimden Om dediğimde, bu Brahm’dır.’ Tanrı ile soyut birlik insanın bu soyudanmasında varoluşa getirilir. Bir soyutlama başka her şeyi değişmemiş bırakabilir, tıpkı geçici olarak herkeste uyarılan tapınma gibi; ama Hintliler durumunda bu somut olan her şeye karşı olumsuz olarak çevrilir ve en yüksek durum Hintlinin kendini tanrı yapmasını sağlayan bu yükselmedir. Brahmanlar doğum yoluyla (laha şimdiden Tanrısalın iyeliğindedirler. Böylece Kast ayrımı şimdide inanınan tanrılar ve sonlu insanlar arasındaki ayrımı da kapsar. Öteki Kastlar hiç kuşkusuz benzer olarak Yeniden Doğuşa katılabilirler; ama sonsuz yadsımalara, işkencelere ve kefaretlere katlanmak zorundadırlar. Yaşamın ve yaşayan insanın küçümsenmesi bunlardaki temel özelliktir. Brahman olmayanların büyük bir bölümü yeniden doğuş uğruna çabalar. Bunlara Yogiler denir. Dalai-Lama için Tibet’e yolculukta böyle bir Yogi ile karşılaşan bir ingiliz şunları anlatır: Yogi daha şimdiden bir Brahmanın gücüne ulaştıran yolun ikinci basamağına ulaşmıştır. İlk basamağı on iki yılı hiç oturmaksızın ya da uzanmaksızın sürekli ayaklan üzerinde durarak tamamlamıştır. Başlangıçta kendini bir iple bir ağaca bağlamak zorunda kalmış, ve bu durum sonunda ayakta uyumaya alışıncaya dek sürmüştür. İkinci basamağı on iki yıl boyunca ellerini sürekli başının üstünde kavuşturarak geçirmektedir, ve tırnakları daha şimdiden ellerinin içinde büyümeye başlamıştır. Üçüncü basamaktan her zaman aynı yolda geçilmez; genellikle Yoginin bir günü beş ateşin, yani tüm gök bölgelerine göre dört ateşin ve Güneşin arasında geçirmesi gerekir; sonra ateşin üzerinde ileri geri sallanma gelir ki, üç saat ve üç çeyrek sürer. Bir keresine bu tür bir eyleme tanık olan bir İngili- zin anlattığına göre, yarım saat içinde bireyin bedeninin her yanından kanlar akmaya başlar, aşağı indirilir, ve hemen orada ölür. Ama eğer biri bu sınava dayanabilmişse, sonunda diri diri gömülür, eş deyişle dik olarak toprağa batırılır ve üstü bütünüyle örtülür; üç saat ve üç çeyrek sonra dışarı çekilir, ve sonunda, eğer henüz yaşıyorsa, Brahmanın iç gücünü kazanmıştır. Öyleyse insan yalnızca varoluşunun böyle bir olumsuzlaması yoluyla bir Brahmanın gücüne erişir: Ama bu olumsuzlama en yüksek basamağında eksiksiz bir devimsizliğe, tüm duygunun ve tüm istencin yok edilmesine ulaşmış olmanın küt bir bilincinden oluşur — bir durum ki Budisder arasında En Yüksek olarak geçerlidir. Hintliler başka bakımlardan ne denli ürkek ve zayıf olsalar da, kendilerini En Yüksek olana, Yok oluşa adama konusunda çok az duraksama gösterirler, ve örneğin kadınların kocalarının ölümünden sonra kendilerini yakmaları biçimindeki töre de bu bakış ile ilgilidir. Eğer bir kadın bu göreneksel düzenlemeye direnecek olursa, tüm toplumdan dışlanır ve tam bir yalnızlık içinde bırakılır. Bir Ingiliz bir kadının bir çocuğunu yitirdiği için kendini yaktığını gördüğünü anlatır; kadını amacından döndürebilmek için olanaklı herşeyi yapmıştır; sonunda orada duran kocaya dönmüş, ama adam tam bir ilgisizlik içinde evde ondan başka karılarının da olduğunu anlatmıştır. Yine, zaman zaman yirmi kadının kendilerini hep birlikte Ganj’a attıkları görülür, ve Himalaya Dağları’nda bir İngiliz yaşamlarına o kutsal nehirde bir son verebilmek için Ganj’ın kaynağım arayan üç kadın bulmuştur. Bengal Körfezi’nde, milyonlarca Hintlinin toplandığı Orissa’da, Jugemaut’un ünlü bir tapmağındaki tapınmada Tanrı Vişnu’nun imgesi bir araba üzerinde dolaştırılır; yaklaşık beş yüz insan onu çeker ve içlerinden birçokları kendilerini tekerleklerinin önüne fırlatarak parçalanmayı bekler. Bütün deniz kıyısı şimdiden kendilerini böyle adayanların kemikleri ile örtülmüştür. Çocuk öldürme de Hindistan’da çok sıktır. Anneler çocuklarını Ganj’a atarlar ya da onları Güneşin ışınlan altında ölüp gitmeye bırakırlar. Bir insan yaşamı için saygıda yatan ahlaksal öğe Hintliler arasında bulunmaz. Böyle tümü de yok oluşa yönelik yaşam yollarının daha sonsuz çoklukta değişklikleri vardır. Örneğin, Yunanlılar tarafından adlandırıldığı gibi Gimnosofistler buraya aittir. Çıplak Fakirler, Katolik dilenci rahipler gibi, herhangi bir uğraşları olmaksızın dolaşıp dururlar, başkalarının sadakaları ile yaşarlar ve amaçlan soyutlamanın Yüksekliğine, bilincin tam kötüleşmesine erişmektir ki, buradan fiziksel ölüme geçiş çok büyük bir adım olmaktan çıkmıştır.

 Çinliler ülkelerinin en sağın tarihini yazarlar, ve Çin’de her şeyi sağın olarak tarih kitaplarına geçirmek için hangi düzenlemelerin yapıldığı daha önce belirtildi. Hindistan’da durum tersidir. Modem zamanlarda Hint yazın hâzineleri ile tanışırken Hintlilerin Geometri, Gökbilim ve Cebirde büyük ün kazandıklarını, Felsefede çok ileri gittiklerini, ve Dilbilgisi incelemelerinin hiçbir dilin Sanskritçe’den daha gelişmiş olarak görülemeyeceği bir düzeye dek geliştirildiğini bulmuşken, buna karşın Tarih yanının bütünüyle göz ardı edilmiş olduğunu, ya da daha doğrusu hiç bulunmadığını gördük. Çünkü Tarih Anlağı gerektirir — nesneyi kendi için özgür bırakma ve onu [analitik] Anlak düzlemindeki bağıntıları içinde ayrımsama Kuvvetini. Buna göre genel olarak düzyazıya olduğu gibi Tarihe de yetenekli olan uluslar ancak bireylerin kendilerini kendileri için var olan olarak, öz bilinçli olarak ayrımsadıkları noktaya dek gelen ve o noktadan başlayan uluslardır.

HEGEL-Tarih Felsefesi İnceleme YAZIYI İNDİR