Hakikat ile olgu birbirine geçer/birbirini dönüştürür.

“İnsan ancak kendi yarattığı şeyi tam olarak bilebilir.”

Vico, Scienza Nuova (Yeni Bilim) adlı eserini 1725’te yayımlamıştır. Eserin ikinci baskısı, 1730’da üçüncü baskısı 1744’te yapılmıştır. Ünlü tarihçi Jules Michelet (1798-1874) Yeni Bilim ye Otobiyografi’yi Fransızcaya çevirmiş ve Vico onun aracılığıyla birçok tarihçiyi etkilemiştir. Ayrca J. Michelet, B. Croce, Vico ve Hegel’in bağlantısı üzerinden kendi idealist felsefesini kurmuş ve Fausto Nicolini ile birlikte Vico’nun eserlerinin İtalyanca standart baskısını oluşturmuştur. Finnegan Wake’in genel yapısını temellendiren James Joyce, Vico’ya çeşitli yerlerde atıfta bulunmuştur. Goethe Yeni Bilim’m bir kopyasını ele geçirmiştir. Herder ve Hamann ise Vico’nun eserini okumuştur. Coleridge, Vico’nun fikirlerini yayan ilk İngiliz dir. Marx, Vico’yu das Kapitalde tartışmıştır. Yeats, Vico ile ilgilenmiş ve Giavanni Gentile’nin yorumundan etkilenmiştir. Sorokin, Vico’yu okumuş; Trotsky, Rusya Devriminin Tarihi adlı eserinin ilk sayfasında Vico’yu aktarmıştır. Collingwood, Croce’nin Vico üzerine olan kitabını çevirmiş ve Vico’nun tarih kavramından etkilenmiştir. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir.

Vico insanlığı en temelde ikiye ayırır: İbraniler ve gentiller. O, gentil terimini kitaplı dinlerden habersiz, kendi tanrılarını kendileri yaratan, putperest; ve tabiat dünyasının ortasında kalmış, kendi yollarını, kendi doğrularını kendileri bulmuş ve kendi kuramlarını kendileri oluşturarak medeni veya sivil hayata kadar yükselmiş olanları kasteder. İnsanlığın cennetten kovulduktan sonra yani Hıristiyanlığa göre Düşüş ile içinde bulunduğu vahşi durumdan başlayarak medeni ve insani duruma mücadele ederek nasıl ulaştığının tarihini yani gentillerin tarihini filolojik tarihsel ve felsefi kanıtlamalar yaparak göstermeye çalışır. Ancak gentil insanlık bu gidişatta kendi yolunu bulurken çok önemli mücadelelerden geçecek ve döngüsel bir tarzda ilerleyecektir. Bütün uluslar, üç çağdan geçer: Tanrılar Çağı, Kahramanlar veya Barbarlık Çağı ve İnsanlar Çağı. Vico’ya göre, insanlık yaratıldığından beri bu döngüsellik içinde bulunduğundan bu üç çağ ayrımını Mısırlılar kendilerinden önceki çağları açıklamak için kullanmışlardır. Vico da bunu doğru kabul ederek kullanmıştır.

Bu üç süreç şöyledir: (1) Tanrılar Çağıdır. Bu çağda gentiller kendilerinin İlahî yönetimler altında yaşadığına inandılar ve her şey onlara profan (kutsal olmayan) tarihteki en eski kurumlar olan kâhinler tarafından emredilirdi. (2) Kahramanlar Çağı. Bu çağda kahramanlar, kendilerini pleplerin üstünde tuttukları belli bir tabiat üstünlüğünden dolayı, aristokratik yönetimlerde, her yerde egemen oldular. (3) Bütün insanların kendilerini insani tabiatta eşit olarak gördüğü İnsanlar Çağı. Bu çağda insanlar, halkın yönettiği ilk yönetimleri ve sonra monarşileri kurdular. Bunların her ikisi de insani hükümetlerin biçimleridir. Bu üç tür tabiat ve üç tür yönetim ile uyum içinde bu Bilim’in kelime hâzinesini de meydana getiren dilin üç çeşidi konuşuldu.  Gentil insanların yeni yeni insancılığa ulaştığı zaman olan aileler zamanında konuşulan dil. Bu dil, onların açıklamak istedikleri fikirlerle doğal bağlantısı olan işaretler ve fiziksel objelerin sessiz diliydi.

Mısırlılar, kendilerine, eski zamanlarda, efendi payesi de vererek dünyanın bütün diğer uluslarının üzerinde bir yere sahip olduklarını düşünerek övünmüşlerdir.

Diodorus Siculus’un da müşahade ettiği gibi,her ulus ister barbar ister medeni olsun kendinin en eski ulus olduğunu düşünmüştür ve dünyanın başlangıcı olduğunu gösteren vesikalar sunmuştur.

Çinliler, tıpkı, Mısırlıların yaptığı gibi hiyerogliflerle yazmayı buldular (kendi hiyerogliflerini nasıl yazıya geçireceklerini bile bilmeyen İskitler hakkında bir şey söylemeye gerek yok ). Çünkü, binlerce yıl, onlar, dünyanın gerçek İlk Çağı üzerine kendilerine bilgi verebilecek olan başka uluslarla iletişim kurmamışlardı. Tıpkı, çok karanlık bir odada uykudayken karanlıktan korkan bir adamın, karanlıkta öylece kalmaktansa el yordamıyla yürümenin daha iyi olduğuna inanması gibi, Çinliler, Mısırlılar ve Kaideliler de kendi kronolojilerinin karanlığında el yordamıyla yürümüşlerdir. Bir Cizvit olan Peder Michele Ruggieri’nin, İsa Mesih gelmeden önceki basılmış kitapları bizzat okuduğunu açıklaması doğrudur. Ayrıca, başka bir Cizvit olan Peder Martini, eseri Sinica historia da birçok ateist düşünceye önderlik etmiş Konfüçyüs’e büyük bir İlk Çağ atfeder. Martin Schoock’un, Diluvium Noachi universale adlı eserinde bize haber verdiği gibi, o, Preadamitae’vim. yazarı Isaac de la Peyrére’nin belki de bu sebeple Katolik inancını terk ettiğini ve sonra Tufan’m yalnızca Yahudilerin toprakları üzerinde gerçekleştiğini yazar. Bunun yanı sıra Ruggieri veya Martini’den daha iyi haber veren Nicolas Trigault, De christiana expeditione apud Sinad ında matbaanın, Avrupa’dan yaklaşık iki yüzyıl önce Çin’de kullanıldığını ve Konfüçyüs’ün fikirlerinin İsa’dan önce yaklaşık beş yüzyıl önce yayıldığını yazar. Konfüçyüs felsefesi, Mısırlıların papazlıkla ilgili kitapları gibi fizikî tabiata yaptığı birkaç atıfta kaba ve beceriksizdir ve neredeyse bütünüyle, kendilerinin kanunlarıyla kendilerince idare eden sıradan bir ahlâksallığa adanmıştır.

 

İlk Çağları hakkındaki boş sanılar üzerine düşünceleri öncül alarak, bilimsel olarak iddia edilen şu önemli başlangıç noktasıyla gentil bilginin incelenmesine başlamalıyız [tuttolo scibilegentilesco] —dünyada, bilgi başlangıcını nerede ve ne zaman bulmuştur?-. Dünya yaratıldığı zaman, dünyanın ilk halkının, gerçek Tanrı tarafından yaratılan Adem’in de prensleri olan Yahudiler olduğu olgusundan başlayan Hıristiyan inancının dayandığı insani nedenleri de ekleyerek gentil bilgiyi incelemeye başlamalıyız. Buradan yola çıkarak, öğrenilmiş ilk bilimin mitoloji veya fablların yorumu olması gerekir. Çünkü, bizim de göreceğimiz gibi gentillerin bütün tarihlerinin başlangıcı gentil ulusların ilk tarihleri olan fabllardır. Böyle bir metodla ulusların olduğu kadar bilimlerin başlangıcı da keşfedilmektedir. Çünkü bilimler, başka bir kaynaktan değil uluslardan çıkarlar. Başlıbaşma bu eserde de görüleceği üzere bilimlerin başlangıcı halk ihtiyaçları ve faydalarmdadır. Ve bu ihtiyaç ve faydalar, onlar üzerinde düşünen keskin zekâlı kişiler tarafından daha sonra mükemmelleştirilmiştir. Bu, bütün bilginlerin başlangıcı hakkında hatalı şeyler söyledikleri evrensel tarih için uygun bir başlangıç noktasıdır.

 

Bütün uluslar ilkin, krallarının Jove olduğunu savundukları Tanrılar Çağı içinden geçmiştir. Sonra kendilerini Tanrıların oğulları saydıkları Kahramanlar Çağı’ndan geçmişlerdir ve Herkül’ün bu oğulların en büyüğü olduğuna inanmışlardır.

 

Kaideliler, İskitler, Mısırlılar ve günümüzde Çinliler tarafından yapılan kronolojiler arasındaki değişmelerle mukayese edildiğinde çok kısa bir zaman dilimidir. -İbranilerin dünyamızdaki ve kutsal tarihteki ilk insanlar olması ve dünyanın başlangıcından beri kendi belleklerini koruyabilmeleri aşılmaz bir delil olmalıdır.

 

Kaidelilerin hikmeti ilkin, geceleyin kayan yıldızların yoluna bakarak geleceği haber vermeye dayanan bir tanrısallıktaydı ve daha sonra adli astrolojideydi.

 

Fabl dolu tarih, bu çağın, yani yeryüzünde insanlarla arkadaşlık eden Tanrılar Çağının özelliklerinden birini bize haber verir. Kronolojinin ilkelerine kesinlik vermek için biz, bu eserde, insanlar, en korkunç dinlerle bunaltıldığında dünyanın erken çocukluk döneminde yardım veya destek görmüş olduklarını hissettikleri insani ihtiyaç veya faydanın belli olayları üzerine temellenen ve Greklerin de hayal gücünde doğal olarak biçimlenen doğal bir teogoni veya tanrıların oluşumunu göreceğiz. Çünkü insanlar, gördükleri veya hayal ettikleri veya bizzat yaptıkları her ne varsa onların tanrısal olduğunu düşündüler, O hâlde, daha büyük genâer, yani aileler zamanında insanlar tarafından kutsanan tanrılar denilen on iki tanrının on iki kısa destanını yaparak şiirsel tarihin rasyonel kronolojisi, dokuz yüzyıllık bir süreci Tanrılar Çağma ayırmamızda bize önderlik eder. İşte, bu bize profan evrensel tarihin başlangıcını verir.

 

Ulusların gururu hakkında, Diodorus Siculus’un altın bir deyişi vardır, Ona göre, ister Grek olsun ister barbar olsun, bütün uluslar şu aynı kanıya sahiptir: Bütün diğer uluslardan önce o ulus, insan yaşamının rahatlıklarını icat etmiştir ve onun tarihi dünyanın tâ başlangıcına kadar geri gider.

Antik dünyanın insancılığının ilk kurucularının hep birden Kaideliler, İskitler, Mısırlılar ve Çinliler olduğunu gösterir. Ancak, Yahudi Flavius Josephus kendi ulusunun, yani İbranilerin bütün milletlerden ayrı bir şekilde yaşadıklarını iddia eder [boş bir övünme] ve kutsal tarih, Kaideliler, Mısırlılar, İskitler ve günümüzde Çinlilerin emin olduklarının aksine dünyanın çok genç olduğunu iddia etmektedir. Bu, kutsal tarihin doğruluğunun büyük bir delilidir.

 

Felsefe, insan ırkına faydalı olmak için, zayıf ve düşkün insanı yükseltmeli, doğrultmak, ayağa kaldırmalı ve onun tabiatını parçalamamak ve onun bozulmasına izin vermemelidir, onu çürümeye bırakmamalıdır.

Bu aksiyom, duyguları baskı altında tutmaya çabalayan Stoalıları ve duyguları ölçü alan Epikürcüleri bizim Bilim ekolümüzden uzaklaştırır. Her ikisi de İlahî inayeti yalanladığı için, Stoalılar, kendilerini kadere, Epikürcüler ise talihe bırakırlar. Ayrıca, Epikürcüler, insan ruhunun bedenle birlikte öldüğünü iddia ederler. Her iki gruptakiler de manastır tipi veya münferit filozoflar olarak isimlendirilmelidir. Diğer taraftan [bu aksiyom] ekolümüz için siyasi filozofları kabul eder ve hepsinden önce şu üç ana noktada bütün kanun yapıcılarla hem fikir olan Platoncuları kabul eder: İlahî inayet vardır. İnsani tutkular ılımlı hâle getirilmeli ve insani faziletlere dönüştürülmelidir. İnsan ruhu ölümsüzdür. Böylece, bu aksiyomdan bu Bilimin [333, 360] üç ilkesi elde edilmiş olur.

Felsefe, insanı olması gerektiği gibi ele alır ve böylece, çok az olsa da Platon’un Cumhuriyetinde yaşamayı arzu edenlerin hizmetinde olabilir ve Romulus’un ayaktakımınm seviyesine inmez.

Yasama (legislation) insanı, insan toplumunda iyi davranışlı hâle dönüştürmek için, olduğu gibi ele alır. İnsanlık tarihi boyunca insanlık ırkında var olan üç kötü alışkanlık olan vahşet, cimrilik ve ihtirastan başka, asker, tüccar ve yöneten sınıf olmak üzere üç sınıf yaratır ve böylece, güç, zenginlik ve yönetimlerin hikmeti ortaya çıkar. Ve yine, yasama, yeryüzündeki tüm insanlığı kesinlikle yıkabilecek olan bu üç büyük kötülükten insanların mutluluklarını garanti edecek sivil kurumlan da ortaya çıkarır.

Bu aksiyom, İlahî inayetin var olduğunu ve onun İlahî yasal bir zihin olduğunu ispat eder. Çünkü, tutkuları dışında, insanların her biri kendi özel faydalarına meyillidirler. Bunun için vahşi hayatta, vahşi hayvanlar gibi yaşarlar. Yasama ise, insanların insani bir toplumda yaşabilecekleri sivil kurumlan yaratmıştır.

Şeyler doğal yapılarının dışında var olamazlar. Dünyanın hafızasında olabildiği kadar geriye gidildiğinde insanoğlunun toplumda yaşamış olduğu ve hâlâ rahat bir şekilde toplum içinde yaşadığı gerçeği dikkate alındığında, bu aksiyom tek başına en iyi filozofların ve ahlâk teologlarının Septik Carneades ve Epikuros’e karşı hâlâ süren büyük tartışmalarına son verir. Bu tartışmaya Grotius bile son verememişti. Tartışma şuydu: Kanun, tabiat tarafından mı, sonradan mı var kılınmaktadır yoksa insan, doğuştan mı sosyaldir? Aslında, bu iki tartışma da aynı şeydir

Felsefe aklı temaşa eder. Gerçeklik bilgisinin nereden geldiğini araştırır. Filoloji ise, insani seçimin yazarı olan akla dikkat eder. Buradan da kesinlik hakkındaki bilinç ortaya çıkar.

Filozoflar, filologların yetkisine başvurarak akıl yürütmelerinde kesinliğe varmadıkları için yarı yarıya başarısız olmuşlardır ve aynı şekilde filologlar, filozofların akıl yürütmelerine başvurarak gerçekliğin yaptırımı hakkında onları dikkate almadıkları için yarı yarıya başarısız olmuşlardır. Eğer, bunu yapsalardı kendi yönetimlerine çok faydalı olacaklardı ve bu Bilimi kavramakta bizi öncelemiş olacaklardı.

Grek filozofları, uluslarının izlediği doğal akışı hızlandırdılar. Çünkü bu filozoflar ortaya çıktıklarında Grekler hâlâ katı bir barbarlık içindeydiler ve bu durumdan en yüksek zarafete derhal geçiş yaptılar ve aynı zamanda hem tanrılar hem de kahramanlar üzerine ortaya koydukları fablları bozulmadan korudular. Romalılara gelince, onlar (geleneklerinin) gelişmesinde aynı hızda ilerlemelerine karşın, tanrılarıyla ilgili tarihi görme gücünü büyük ölçüde kaybettiler (Öyle ki, Mısırlıların isimlendirdikleri Tanrılar Çağı, Varro tarafından Romalıların karanlık dönemi olarak ifade edilmiştir) ama günlük halk dilinde kahramanlık tarihlerini korudular, bu tarih Romulus’tan Petelyan Kanunları’na kadar olan dönemi kapsar ve görülecektir ki bu tarih, Grek Kahramanlar Çağı’nın ebedî bir tarihsel mitolojisidir.

İnsani sivil kurumların bu tabiatı Fransız ulusu örneğiyle doğrulanmıştır. Zira XII. yüzyıl barbarlığının ortasında orada ünlü Paris Okulu açılmış ve burada “Cümlelerin Efendisi” olmakla ünlenmiş Peter Lombard, anlaşılması güç olan skolastik teoloji üzerine dersler vermeye başlamıştır ve Homer’in şiiri gibi, Fransız kahramanlarına ait bütün fabllar Parisli Piskopos Turpin’in tarihinde hâlâ yaşamaya devam edegelmiştir. Fransızca paladin (Orta Çağ şövalyesi) olarak isimlendirilen bu kahramanların fablları daha sonra pek çok roman ve şiire konu ve ilham olmuştur. Barbarlıktan bu incelikli bilimlere vaktinden önce geçiş yüzünden Fransızca, en büyük kibarlık dili olma vasfını kazanmıştır. Gerçekten öylesine bir kibarlık dili olmuştur ki, yaşayan bütün dillerden, en çok Antik Yunan’ın Atina bölgesinin lehçesine benzeyen ve Grekçenin olduğu gibi, bilimsel akıl yürütme için kullanılan tüm dillerin en iyisi gibi görünmektedir. Grekçe gibi Fransızcada da pek çok ünlü ses vardır, bunlar barbar konuşma dilinde doğal olarak mevcut olup ünsüzleri ünlülerle birleştirmede yetersiz kalmaktadır. Bu iki dille ilgili söylemiş olduğumuz şeyleri doğrulamak için burada, gençlerin belleklerinin azimli, hayal güçlerinin canlı ve yaratıcılıklarının hızlı olduğu genç yaş dönemleri hakkında bir gözlem daha ilâve edebiliriz. Gençler, bu yaşta zekânın barbarlığı denebilecek zihinlerinin hâlâ bedenlerine bağlı olma huysuzluğuna boyun eğmeksizin dillerle ve düzlem geometrisiyle meşgul olabilirler. Ama eğer, onlar, henüz olgunlaşmış bu dönemde metafıziksel eleştiri ve cebir gibi çok ince çalışmalara geçerlerse, düşünme biçimlerinde hayat boyu incelikli olurlar ve herhangi büyük bir işi yapamaz duruma düşerler.

Aristoteles tarafından ifade edilen her bilimin özelliği şudur: Bilim, evrensel ve sonsuz olan şeyle yapılmalıdır.

İbraniler, dünyanın başlangıcından beri en ince ayrıntılarına kadar anılarını korumuşlardır. İbrani dini, gentil ulusların çıkış noktası olan kehanetin yasaklanması üzerine ve gerçek Tanrı tarafından kurulmuştur. Bu aksiyom, eski dünyanın tamamının İbraniler ve gentiller (İbrani olmayanlar) olarak bölünmesinin temel nedenlerinden biridir. Tufanın dünya çapında olduğu ispatlanır ama bu gerçekten Martin Schoock’un filolojik delilleriyle ispatlanmamıştır. Çünkü, bu deliller çok önemsizdir. Ayrıca, Giovanni Pico della Mirandola tarafından izlenen Kardinal Pierre d’Ailly’nin astrolojik delilleriyle de ispatlanmamıştır. Pierre d’Ailly’nin ortaya koyduğu deliller de kesinlikten uzaktır, oldukça hatalıdır. Çünkü, Yahudiler tarafından çürütülmüş olan ve şimdi de Eusebius ve Bede’nin hesaplamalarını reddederek Yahudi Philo’nun hesaplarını izleyen Hıristiyanlar tarafından çürütülen Alfonsin Tabloları üzerinde yaptıklarına güvenir.

Romalılar hariç, bütün diğer eski gentil milletlerin tarihi hakkında bildiğimiz her şeyi kendisinden öğrendiğimiz Grek tarihi tufan ve devlerle başlar. İnsan ırkının kökeninin iki türe ayrıldığını görürüz: Birisi, devler, diğeri normal yapıya sahip olan insanlar. İlki, gentillerdir. Sonraki ise, İbranilerdir. Aynı zamanda bu fark birincilerin yabanıl eğitimlerinin ve İkincilerin insani eğitimlerinin tek sonucu olarak ortaya çıkmış olabilir. Bundan dolayı, İbranilerin, gentillerden farklı bir kökene sahip oldukları ortaya çıkar.

Mısırlılardan iki büyük fikir kalıntısı bize kadar gelmiştir. Bunlardan biri Mısırlıların kendilerinden önceki dünya tarihini üç çağa ayırmalarıdır. Bu çağlar, Tanrılar Çağı, Kahramanlar Çağı ve İnsanlar Çağıdır. Diğeri bu üç çağ süresince üç dilin konuşulmuş olmasıdır, bu diller çağlara uygun olarak ortaya çıkmışlardır ve bunlar hiyeroglif veya kutsal dil, sembolik veya figüratif (kahramanlıkla ilgili) dil ve hayatlarının ortak ihtiyaçlarını iletmek için konvansiyonel işaretler kullanan insanların halk dili ve mektup tarzındaki dilidir. Kendi dili kesinlikle kahramansal olan Homer iki şiirinin beş pasajında daha eski olan bir dilden söz eder ve bu dili “tanrıların dili” olarak isimlendirir. Varro, otuz bin tanrının ismini toplama sabrını göstermiştir. Çünkü, Grekler bu kadar tanrı saymışlardı. Bu isimler, fiziksel, ahlâki, ekonomik birçok gereksinimle veya en eski zamanların sivil hayatıyla ilgiliydi.

Her nerede bir halk, silahlar üretip vahşi hâle geldiyse orada artık insani kanunlara yer kalmamıştır. Bu vahşiliği aza indirmenin veya yok etmenin tek güçlü aracı da dindir. Polybius’a göre “eğer dünyada filozoflar olsaydı dinlere ihtiyaç olmazdı.” Hâlbuki, din olmadan hiçbir yönetim doğamaz ve eğer dünyada hiçbir yönetim olmasaydı, dünyada filozoflar da olmazdı.

Cahillerin, fizik bilgileri kaba bir metafiziktir. Onlar, bu kaba metafizik yoluyla, kutsal iradenin kendisiyle iş gördüğü araçları düşünmeksizin bilmedikleri şeylerin nedenlerini Tanrı’nın iradesine yüklerler. Bu insan zihninin doğru bir özelliği olup Tacitus bunu şu şekilde ifade etmiştir: “Zihinler, bir kez korktu mu, yani nedenleri anlayamadı mı derhal bâtıl inançlara eğilimli hâle gelir”. İnsanlar bir kez korku dolu bir bâtıl inanca tutuldu mu hayal ettikleri, gördükleri, hattâ yapıp ürettikleri her şeyi artık o bâtıl inanca isnat ederler.

Hayret, cehaletin kızıdır; ve hayret edilen şey ne kadar büyükse, hayret de o kadar çok büyür.

Akıl yürütme gücü zayıf olduğu oranda hayal gücü görece daha büyük ve güçlüdür

Şiirin en yüce işi, duyumsuz şeylere duygu ve tutku (aşk) yüklemektir. Ellerindeki cansız şeylerle oyun oynarken onlarla sanki yaşayan kişilermiş gibi konuşmak çocukların özelliğidir. Bu filolojik-felsefi aksiyom bize, dünyanın çocukluğunda insanların doğal olarak yüce şairler olduklarını kanıtlar.

Merak -insanın doğuştan gelen özelliği, cehaletin kızı ve bilginin anasıdır-. Zihnimizde bir hayret uyandığı zaman, örneğin, her nerede olağanüstü bir tabiat olayı görsek, mesela, bir kuyruklu yıldız, yalancı Güneş, bir öğle vakti yıldızı görsek, derhal bu şeyin ne anlama geldiğini sorma alışkanlığımız vardır.

Korkutucu bâtıl inançlarla dolu olan büyücüler, son derece vahşi ve zalimdirler. Gerçekten, kötülüklerini sergilemeleri gerekiyorsa masum çocukları öldürmekten ve parçalamaktan çekinmezler.

Yukarıda yazdıklarımız bize kutsal şiirin veya şiirsel teolojinin başlangıçlarını açıklar. Putperestliğin başlangıçlarını, kehanetlerin başlangıçlarını,en son olarak da kana susamış dinlerle ilgili olarak kurban etmenin başlangıçlarını verir. Bu kurban etmeler, ilkin, kaba ve vahşi insanlar arasında, insan-kurbanlar adama ve sunmalarla başladı. Bunlar, Plautus’tan öğrendiğimize göre, Latinler tarafından halk dilinde, Satürn’ün Kurbanları (Saturni hostiae) olarak adlandırıldı. Bunlar Fenikeliler arasında, bu yanlış tanrısallığa adanmış çocukları ateşe atan Moloch’a adanan kurbanlardı. Bu adamalardan bazıları, On İki Levha Kanunları’nda korunmuştur. Bu şeyler, şu deyişin gerçek anlamını vermektedir: “Korku, dünyada ilk önce tanrıları yarattı” (Primos in orbe deos fecit timor) Yanlış dinler, sahtekârlıktan değil, safdillikten doğmuştur. Aynı şekilde, Agememnon’un da kendi öz kızı dindar Iphigenia’yı talihsiz bir yemin ve adak uğruna kurban etmesi, tanrısal inayetin öğüdünden çıkar. -Bu olayı, Lucretius  dinsizce bir tutum içinde şöyle haykırıyor: “Öylesine büyüktü ki dinin teşvik ettiği kötülükler”

İnsanlar, ilkin, gereksinimi hissederler. Sonra faydayı ararlar, daha sonra da konfora giderler ve daha sonra da zevk ve eğlenceye yönelirler, oradan lüksteki debdebe büyür ve son olarak da delirirler ve kendi özlerine zarar verirler.

İnsanların tabiatı ilkin kabadır. Sonra sert, sonra şefkatli, sonra da ince, son olarak da ahlâksızdır.

Sınırlı fikirlere sahip insanlar, kelimelerin açıkça söylediği şeyi kanun zannederler.

Medenileşmiş uluslar kadar barbar olan bütün uluslar da, zaman ve mekân bakımından birbirlerinden uzak olmaları nedeniyle ayrı ayrı kurulsalar da, şu üç insani âdeti daima korumuşlardır. Hepsinin bir dini vardır. Hepsi evlilikleri törenlerle kutsar, hepsi defin töreni yapar. Ve ister vahşi ister kaba olsun hiçbir ulusta, din, evlilik ve cenaze töreni âyinlerinden daha seçkin ve daha kutsal icra edilen başka bir insani fiil yoktur. Çünkü, “Birbirlerinden haberdar olmayan insanlar arasında doğan birörnek fikirler ortak bir gerçeklik zeminine sahip olmalıdır”

İnsanlar, Tanrı’nm ışığı olmadan da adalet içinde yaşayabilirler. Bu Polybius’un alkışlandığı vecizinde cüret ettiğinden daha cesur bir ifadedir. Yani, eğer dünyada kanunun değil de aklın gücüyle adalet içinde yaşayan filozoflar olsaydı orada, dinlerin dünyasına gerek kalmazdı. Bunlar, harika rivayetlerle kendi kitaplarının satışını arttırmak isteyen gezginlerin hikâyeleridir. Elbetteki, ateizm ve batıl inançlar arasında tek bir orta yol göstererek Physicdine gösterişli bir şekilde Tanrısal başlığını koyan [Physica divina\ ve bu fikri Cenova Üniversitesi sansür memurları tarafından temkinli biçimde eleştirilen Andréas Rüdiger (Yine de Cenova Cumhuriyeti’nde yazma konusunda serbest ve halkçı, dikkate değer bir özgürlük olmalıdır) oldukça inançlı biçimde şunu ifade eder: Bütün uluslar, tedbirli bir tanrısallığa inanırlar. Yine de, yılların uzunluğu ve bu sivil dünyanın genişliğine rağmen yalnızca dört temel din bulmak mümkündür. İlki, İbranilerin dinidir ki oradan Hıristiyanların dini çıkar. Her iki din de, sonsuz özgür bir zihnin tanrısallığına inanır. Üçüncüsü, her bir beden ve özgür zihinden oluşmuş olarak hayal edilen tanrıların çokluğunun tanrısallığına inanan gentillerin dinidir. Bu nedenle onlar, dünyayı yöneten ve koruyan tanrısallığa işaret etmeyi isterken, deos immortales hakkında konuşurlar. Dördüncü ve sonuncusu, sonsuz bir bedende sonsuz özgür bir zihin olan bir tanrının tanrısallığına inanan Muhammedcilerin dinidir. Çünkü onlar, öbür dünyadaki ödüller olarak, duyusal zevkleri dört gözle beklerler.

Tabiatın yardımlarından bütünüyle ümitsiz olan insan, kendisini koruyacak tabiatüstü bir şeye özlem duyar. Fakat tabiata üstün gelen şey Tanrı’dır ve Tanrı’nın bütün insanlar üzerine saçtığı bu ışıktır. Bunun ispatı ortak insani bir âdette görülebilir. Yani, ahlâksız kişiler yaşlandıklarında güçlerinin azaldığını hissederler ve doğal olarak dine dönerler

“Bilimler, asıl konularının başladığı yerde başlamalıdır” aksiyomuyla başlangıcını ilk insanların insani biçimde düşünmeye başladıkları zamandan alır; yoksa filozofların insani fikirler üzerinde düşünmeye başladıkları zamandan değil.

“İnsan cehalet hâlinde kendini evrenin kuralı yapar.” Öyle ki, akılsal metafizik, insanın her şeyi öğrenerek insan olduğunu öğretirken, hayal gücüne dayalı metafizik, insanın her şeyi anlamadan insan olduğunu gösterir.

 

İnsan tabiatının ihtiyacından dolayı düzyazının biçiminden önce şiirsel üslubun ortaya çıktığı ispat edilmiş görünüyor. Aynı ihtiyaç nedeniyle, fabllar veya kurgusal evrenseller, rasyonel veya felsefi evrensellerden önce ortaya çıkmıştır. Bu arada orta derecede nesir türü konuşma biçimlenmiştir. Çünkü şairler, özel fikirlerle, şiirsel konuşmayı biçimlendirdikten sonra bizim tam olarak gösterdiğimiz gibi, insanlar birleştirilmiş şiirsel konuşma parçalarını bir cins altında toplayarak ve bir tek kelimeye sığdırarak nesir türü konuşmayı oluşturmaya başlamışlardır. Örneğin, şiirsel bir sözcük “kalbimde kan kaynar” doğal olarak ebedî ve bütün insanlarda ortak olan bir özellik üzerine temellenir. Örneğin, kan, kaynama ve kalp bir araya getirilerek sanki bir tek cinsi ifade ediyormuş gibi tek bir kelime oluşturulmuştu. Bu kelime, Grekçede stomachos, Latincede İra ve Italyancada coilera dır , Aynı şekli takip ederek hiyeroglifler ve kahramansal harfler [veya amblemler], sayısız çeşit çeşit açık ifadeli seslerle bir cins belirten kelimeler hâline getirilerek birkaç halk harfine indirgendi. Bu hem kelimeler hem de harfler bakımından sıradan (vulgar) olan cins vasıtasıyla, insanların zihinleri daha hızlı büyümüştür ve soyutlama güçleri gelişmiştir. Ve zihinsel (intelligible) cinsi oluşturan filozofların gelmesi için yol böylece hazırlanmıştır. Burada tartışılanlar, düşünce tarihinin küçük bir kısmını oluşturur. Dillerin kökenleriyle aynı solukta olan harflerin kökenlerini araştırmak için böyle geniş bir saha gerekli olmuştur. Şarkı ve mısrayla ilgili olarak insanlar, kökende sessiz olduklarından, dilsizlerin yaptıkları gibi şarkı söyleyerek sesli harfleri çıkarmış olmalıdırlar. Daha sonra da kekemeler gibi yine şarkı söyleyerek açık ifadeli (articulate) uygun harfleri çıkarmış olmalıdırlar. İnsanların bu ilk şarkı söylemesi, dillerde kalan diftonglarda büyük bir kanıt bırakmıştır. Bu diftonglar, önceleri çok sayıda olmalıdır, şiirsel konuşma çağından, halk (vulgar) ağzıyla konuşma çağına vaktinden evvel geçmiş olan Grekler ve Fransızların dilinde bu diftongların büyük bir kısmı kalmıştır. Bunun nedeni şudur: Sesli harfler oluşturmak kolaydır. Sessiz harfleri oluşturmak güçtür ve görüldüğü gibi ilk anlayıştan yoksun akıllı insanlar yalnızca çok şiddetli tutkularını telaffuz ettiler ve doğal olarak bunları da çok yüksek bir sesle telaffuz ettiler, İnsan, sesini yükselttiği zaman diftonglar ve şarkılar oluşturur. Böylece, tanrılar zamanında ilkin Grekler, sessizleri de sesliler gibi iki kez kullanarak pai diftonguyla ilk spondaic kahramansal mısrayı teşkil etmişlerdir. Yine, insanların bu ilk şarkısı doğal olarak, hem neden hem de sonuçta gösterilebilir olan ilk telaffuzun güçlüğünden çıkar. Bu insanlarda, sesleri bağlayan organların lifleri çok sertti ve çıkarabildikleri birkaç ses vardı. Diğer yandan, şimdiki kelime çokluğunun ortasına doğan çocukların çok esnek liflerle büyük bir güçlükle sessizleri telaffuz ettikleri gözlenmiştir ve halk dilleri üç yüz tane açık ifadeli (articulate) sözden daha fazlasına sahip olmayan Çinliler, bazı parçaları atarak değişimler yapmışlar, yüz yirmi bin hiyeroglifi zamanla eşlemişlerdir ve böylece şarkı yoluyla konuşmuşlardır. Ayrıca, kelimelerin zıtlığıyla İtalyan şiirinde sayısız örneklerin gözlenmesinden dolayı (Latin Dilinin Kaynaklan adlı eserde, kısa başlaması gereken ve zamanın akışı içinde uzatılmış olanların büyük çoğunluğunu zikrediyoruz ve ortaya koyuyoruz) ve diğer bir deyişle ağdalı ifadeler veya fazlalıklar dolayısıyla kekemeler, telaffuz etmekte güçlük çektikleri için bunları telafi edecek şekilde, çok istekle şarkı söyleyebilecekleri bir hece kullanırlar. Benim zamanımda böyle bir kusuru olan bir tenor vardı. O, bir kelimede dili sürçtüğü zaman tatlı bir şarkıya dalardı ve o kelimeyi bu şekilde telaffuz ederdi. Şüphesiz Araplar, bütün kelimelerine al ile başlarlar ve Hunluların da, bütün kelimeleri hım ile başladığından Hunlar olarak isimlendirildikleri söylenir. Son olarak dillerin şarkıyla başlaması bizim az yukarıda söylediğimiz şeyden dolayıdır. Gorgias ve Cicero’ya öncel olan Grek ve Latin nesir yazarları hemen hemen belli şiirsel ritimler kullandılar. Geri dönmüş barbar zamanlara baktığımızda Roma’nın Kilise babaları (Grek Kilise Babalarının da öyle yaptığı görülecektir) da nesri İlahîler şeklinde yapmışlardır. İlk mısra, kahramanların diline ve zamanına uygun olarak çıkmış olmalıdır, yani hepsinin en büyüğü ve kahramansal şiir için en uygun mısra olan kahramansal mısradır ve bu mısra türü en şiddetli korku ve sevinç tutkularından doğmuştur.

“Çocuklar üstün bir taklit yeteneğine sahiptir.” “Şiir de taklitten başka bir şey değildir.” Sanatlar ise tabiatın taklitleridir ve nihayet, belli bir mânâda gerçek şiirdir. Böylece, insan ırkının çocukları olan ilk insanlar, ilkin sanatların dünyasını kurmuştur. Sonra uzun bir zamanın ardından ulusların eski insanları olarak kabul edilen filozoflar, bilimlerin dünyasını kurmuşlardır. Bu şekilde de insanlığı mükemmel kılmaya çalışmışlardır.

“Din” (religión) kelimesinin kahramansal kökeni Latinler arasında Tityus ve Prometheus’un, kalpleri ve iç organları (bağırsakları) dağın kayalıklarında bir kartal tarafından yenilmekteyken bağlı oldukları zincirlerle veya prangalarla bağlantı kurularak religando, “bağlama”dan türetilenler arasında yani Jove’un kehanetlerinin korku dolu diniyle korunmuştur, Bütün uluslar arasındaki sonsuz özellik buradan gelir. Yani, dindarlık, biraz ilahîlik korkusuyla çocuklara yavaş yavaş aşılanır.

Ahlâki değer, olması gerektiği gibi conatus tan başlamıştır. Çünkü gök gürültüsünün korkutucu diniyle dağların altında zincire vurulmuş devler, büyük yer ormanının içinde yabanıl hayatın vahşi alışkanlıklarını kontrol etmeyi ve onların bölgelerinde saklı kalmış ve yerleşmiş kendilerine zıt düşen âdetleri elde etmeyi öğrenmişlerdir. Onlar daha sonra ulusların kurucuları ve ilk yönetimlerin efendileri olmuşlardır. Bu durum, kehanetlerin dini yeryüzü üzerinde hüküm sürerken göksel âlem tarafından insan ırkına verilmiş büyük faydalardan biri olarak halk geleneği tarafından korunmuştur. Jove’un destekleyici veya yerleştirici unvanı buradan gelmiştir. Öldürücü bir teröre sahip olan göksel âlemin memnuniyetini kazanmak için kendilerinin vahşi isteklerini kontrol ederek bu conatus ile birlikte, ruhun değeri de onlar arasında kendini göstermeye başlamıştır. Böylece, onların her birinin bir kadını kendi mağarasına çekmesi ve hayatları boyunca devamlı bir misafirlikle o kadını orada tutmaları gerçekleşmiştir. Böylece, insani aşk eylemi saklanarak, yani utanma duygusundan dolayı, mağarada icra edilmiştir. Onlar, böylece, utanma duygusunu hissetmeye başlamışlardır. Sokrates, bunu değerin rengi (yüz kızarması) olarak tasvir etmiştir, Bu duygu, dinden sonra ulusların birliğini koruyan ikinci bir bağdır, hattâ utanmazlık ve dinsizlik, ulusları mahvetmiştir.

İnsanlar, kendi vahşi şehvetlerini tatmin etmeye niyet ederler ve evlatlarını terk ederler ve ailelerin ortaya çıktığı iffetli evlilikleri meydana getirirler. Babalar, yanaşmaları üstündeki babaya ait (paternal) gücü sınırsızca uygulamaya niyet ettiler ve şehirlerin ortaya çıktığı sivil güçlere boyun eğdiler. Soyluların egemen düzenleri, plepler üzerindeki efendilik özgürlüklerini kötüye kullanmaya meyletti ve halk özgürlüğünü kuran kanunlara boyun eğmeye zorlandılar, Özgür insanlar, kanunlarının boyunduruğunu sarsmaya niyet ettiler ve monarklara boyun eğdiler, Monarklar, sefihliğe kötülük olarak baktıklarından tebaalarına değer vermeyerek kendi konumlarını genişletmeyi tercih ettiler ve kendilerini daha güçlü ulusların ellerinde köleliğe katlanmaya hazırladılar, Uluslar, çözülmeye başladı ve onlardan arta kalanlar emniyet için kırlara kaçtılar ve oradan Anka Kuşu gibi yeniden doğdular , Bütün bunları yapan şey, zihindi. Çünkü insanlar, bunları akıl aracılığıyla yaptılar. Bu durum kader değildi. Çünkü onlar bunu şans eseri değil seçerek yaptılar. İnsanlar, daima böyle hareket edeceklerinden sonuçlar da daima böyle olacaktır.

İlahî inayet ile dünyanın ilk idare biçimleri, tam olarak dinî yapıdadır. Bunun üstüne aile devleti temellenmiştir ve oradan da kahramansal veya aristokratik sivil idare biçimlerine geçilmiştir. Din, onların ilk sağlam temeli olmuştur. Sonra halkçı idare biçimleri halinde devam etmiştir. Din yine ilerlemeleri için insanlara vasıtalar göstererek hizmet etmiştir. Sonunda, monarşik idarelere gelindiğinde, bu aynı din, prenslerin kalkanı olmalıdır. Eğer, din, insanlar arasında kaybolursa, toplumda yaşamalarına imkân verecek hiçbir şey kalmazdı ne savunma kalkanı, ne öğüt vasıtaları ne dayanma temeli ne de dünyada daima var olacakları bir biçim.

Maddenin özellikleri biçimsiz, kusurlu, karanlık, yavaş, bölünebilir, devingen olmaktır. Platon’un dediği gibi “başka” daima “aynı” dan farklılık gösterir. Madde yapısı dolayısıyla oluş, bozuluş, karışıklık yapısına sahiptir. Kaos, hırs, bütün formları yıkar , Formun özellikleri mükemmellik, aydınlık, aktif oluş, bölünemezlik, değişmezlik, yani, içinde bulunduğu durum içinde olabildiği kadar kalmaya çabalamaktır. Bu Platon’un “aynı”* kavramının getirmesinin nedenidir. Bu özellikler dolayısıyla, insani formun tabiatı düzen, ışık, hayat, uyum ve güzellik olmaktadır. Bu nedenle, İlahî öğüde ve değere sahip olmayan insanlar ulusların dünyasının bedeni olan maddedir, yani henüz biçim almamış maddedir. Kusurlu olma özelliği dolayısıyla da madde, ahlâkı bozuk insandır. Çünkü bütün kötü alışkanlıklar kusurdan başka bir şey değildir. Karanlık özelliğiyle ilgili olarak, farklı olan insanlar büyük ve göz kamaştırıcı ışık olan zaferle iftihar etmekle kalmazlar sönük ve küçük bir ışıkla bile övünürler. Ağırkanlı ve tembel olma özelliği dolayısıyla da bütünüyle dayanıksız sefih ve aylaktırlar. Bölünebilirlikle ilgili olarak, insanları bölen kendi özel ilgilerinden başka hiçbir şeyin peşinde olmayan insanlardır. Ya da bunlar, insanlarda çok olan bedensel zevkler veya tercihlerdir. Hareketle ilgili olarak asla aynı şeyde sabit kalamayan zihinlerini daima değiştiren aptal insanlardır, bunlar, daima yeni şeyleri severler ve onlardan etkilenirler. Bir kelimeyle, sabit lafları değişmedir (mobile). Düzensizlik ve karışıklıkla ilgili olarak da, maddenin bütün bu özellikleri nedeniyle ulusların dünyasını, insani tohumların karışıklığına işaret eden teolojik şairlerin kaos dediği şeye kısaca, yeryüzünün vahşi ve çirkin bir karışıklık içinde bulunduğu kötü vahşi hayata indirgerler.

Diğer yandan, ulusların bu dünyasının formunu veya zihnini oluşturanlar, formun mükemmel olma özelliği dolayısıyla, kendilerine ve başkalarına nasihat edebilen ve onları savunabilen insanlardır. Bunlar bilge ve güçlüdürler. Formun aktif olma özelliği dolayısıyla çalışkan ve sabırlı insanlardır. Aydınlık olma özelliği dolayısıyla özel hayatta övgüyle, kamusal hayatta şanla donanmışlardır. Bölünemez olma özelliği dolayısıyla her işte veya öğretide kendi güçleriyle ve bütün özellikleriyle bütünleşmişlerdir, şövalyelik sanatlarında şövalyeler, bilimleri incelemede bilginler, saraya ait işlerde devlet adamı ve el zanaatlarında zanaatkâr. Sebatkâr olma özelliği dolayısıyla, ciddi ve ağırbaşlı. “Aynı” olma özelliği dolayısıyla doğru, tedbirli, yerinde davranan, görgülü. Ve son olarak düzenli olma özelliği dolayısıyla güzel ve uyumlu. Her birinin tam olarak kendi görevini yaptığı insanlar yönetimlerdeki uyumu ve güzelliği oluştururlar ve bütün bu yurttaşlık değerleri dolayısıyla devletlerini korumak için çaba harcarlar. Zayıf ve bozulmuş tabiatlara sahip olanlar böyle bir çaba göstermeyecekleri için, İlahî inayet, insani kurumlan öyle bir düzenlemiştir ki silahların gücüyle yardım gören dinler ve kanunlar bu insanları çaba göstermeleri için harekete geçirir. Bu güç, gentiller arasında dinî bir yapıda Jove’un gücüyle başlamıştır. Jove’un gücü birkaç büyük devi insaniyete ulaşmaları için çaba göstermeye teşvik etmiştir. Birkaç güçlü doğal olarak böyle bir güce yönelir ve sonuçta bundan zevk duymaya başlar. Çünkü bu durum onları güç gibi doğal olmayan çabaya sevk eder; ve birçok zayıfı, kendilerine rağmen, insani toplumun çözülmesine izin vermeyecek şekilde oraya bağlarlar. İşte, bu bütün eserin ruhudur. Metafiziğin bu ilkeleriyle fiziğe oradan da aile devletindeki ahlâkiliğe ve böylece de onların eğitimine geçilmiştir. Gençlik iyi politikacıları rehber edinsin ve zihinlerini bozulmuş halinden kurtarmak için hukuk ilmine uygun olarak hareket etsinler. Bu yüzden, Yeni Bilini m ilk basımında Avrupa üniversitelerine hukuk ilmi içerisinde insani ve İlahî ilmin, tam bir bağlam içinde incelenmesi gerektiğini önerdik ve bu vesilesiyle bu bilimi bütün diğer bilimlerin üzerine koyduk. Bu şekilde hazırlanmış olması dolayısıyla gençliğe bu Bilimi uygulaması gerektiği öğretilecektir. Bu Bilim, ulusların dünyasını kurmuş olan İlahî inayetin ebedi kanunu üzerine kurulmuştur. Uluslar, hizmet eden bedenler ve emreden zihinler olduğu sürece mutlulukla ele geçirilir ve yaygınlaşır. Ve bu şekilde gençliğin bütün gentil ulusları kuran Herkül’ün izinden gitmeleri sağlanabilir. Yani, onlar ya kendileri ve ulusları için alçaklık, hor görülme, kölelik ve zevk peşinde gitmeyi isteyecekler ya da şeref, zafer, mutluluk ve fazilet yolundan gitmeyi isteyeceklerdir.

 

GİAMBATTİSTA VİCOYAZIYI PDF OLARAK İNDİR