Kant, güneş sistemimizin kuruluş biçimi ile Samanyolu sisteminin organizasyonu arasında bir benzerlik olduğunu gördü. Her iki sistemde de ortak bir merkez çevresinde ve yaklaşık tek düzlem üzerindeki yörüngelerde hareket eden cisimler vardı. Kant, bu tür yerleşme biçimine sistematik kuruluş adını verdi ve bunu şöyle tanımladı: “Ortak bir merkez çevresinde bulunan ve bu merkezin çevresinde hareket eden gök cisimlerinin, belirli bir düzlem üzerinde her iki yönde olduğunca az hareket etme serbestisi ile kısıtlı olmaları ve bu düzlemden sapmaların çok yavaş olması ve ancak merkezden en uzak cisimlerde görülmesi nedeniyle, diyorum ki, bu cisimler bir Sistematik Kuruluş içinde birbirleriyle bağıntılıdır.”

Kant, sistematik kuruluş biçimini, güneş sistemi ve Samanyolu örneklerinin ötesine de aşırdı ve bu görüşü, doğru bir bakışla bizim samanyolumuza benzer dışsal Samanyolu sistem İcri olarak yorumladığı “bulutsu yıldızlar” denilen cisimlerin tanımına da uyguladı. “Bulutsu yıldızların gerçekle çok uzaklardaki tekil yıldız kümelerinden oluşan Samanyolu sistemleri olduğu yorumuna varan Kant, doğruluğu ancak yüzyılımızın üçüncü on yılında kanıtlanan bir gerçeği, iki yüz yıl önceden ortaya koyarak düş gücünün en büyük bakışlarından birisini örnekledi. Çünkü, ancak 1930’larda, Edwin Hubble ve öteki araştırmacıların çalışmaları sonucu gerçekten ekstragalaktik sistemlerin var olduğu yolundaki ampirik bilgi elde edildi ve bu bilgi o zamandan sonra İter türlü astronomik bilginin temel maddelerinden biri oldu. Kuşkusuz, Kant, bu bulutsu sistemlerin uzaysal karakterini ve yapısını aşırı ölçüde basite indirgemişti; çünkü artık şimdi biliyoruz ki, disk benzeri yapıda olan eliptik tiplerin yanı sıra, Kant’ın hiç düşlemediği değişik tiplerde daha pek çok Samanyolu vardır.

Lucretius’un ya da selefleri Epicurus’un, Leucippus’un ve Democritus’un kuramlarının benim kuramımla pek çok benzerlik taşıdığını yadsımayacağım. Bu düşünürler gibi, ben de, doğanın ilk durumunu, uzaydaki bütün cisimlerin ilkel maddesinin, ya da bu düşünürlerin deyimiyle maddenin atomlarının evrensel bir dağınıklık içinde bulunduğu durum olarak düşünüyorum. Epicurus bu ilkel atomların batmasına ya da düşmesine neden olarak bir çekim gücü veya ağırlık bulunduğunu ileri sürmüştür ki, bu da, benim kabul ettiğim Newton’un Çekim Yasasından pek farklı bir görüş değildir. Epicurus, nedenleri ve sonuçları konusunda anlamsız fanteziler ileri sürmekle birlikte, atomların bu düşme hareketi sırasında düz bir çizgiyi izlemediklerini ve belirli sapmalar yaptıklarını da ortaya koymuştur. Bu sapma, atomların itme gücünden çıkamadığımız, düşüş çizgisinin değişimi görüşümüze bir ölçüde uymaktadır. Son olarak da, hareketin bozulmasından oluşan girdaplar görüşü Leucippus ve Democritus’un bir kuramıdır ve bizim tasarımımızda da yer almaktadır. Ne var ki, eski çağlarda Tanrıyı yadsımanın kuramını oluşturan bir sistemle pek çok noktada benzerlik taşıması, benim sistemimi o sistemin yanlışlarıyla ortak noktaya getirmez. En anlamsız görüşlerde bile, insanların onayını alacak doğru bir şey her zaman bulunur. Yanlış bir ilke, ya da göz önüne alınmayan birkaç bağlayıcı önerme, insanları gerçeğin yolundan saptırmış ve yan yollardan uçuruma sürüklemiştir. Belirtilen benzerliklerin bulunmasına karşın, eski kozmogoni ile benim sunduğum kozmogoni arasında öyle temel bir ayrılık vardır ki, benim kozmogonimden tamamen ters sonuçlar çıkmaktadır. Dünyanın yapısındaki sözü geçen mekanik oluşum öğretisini getirenler, dünyadaki düzeni sadece bir rastlantıya bağlamışlar ve bu rastlantının, atomları çok iyi düzenlenmiş bir bütün oluşturacak biçimde bir araya getirdiğini ileri sürmüşlerdir. Epicurus, atomların düz çizgi üzerindeki hareketlerinden herhangi bir neden olmaksızın, salı bir araya gelebilmek için saptıklarını söyleyecek kadar ileri gitmiştir. Bütün bu kuramcılar, caniı yaratıkların kökenini bile bu rastlantısal birleşmeye bağlayacak kadar saçmalığı aşırılığa vardırmışlar ve saçmalıktan sonuç çıkarmışlardır. Ben ise, kendi sistemimde, maddeyi belirli kaçınılmaz yasalara bağlıyorum. Maddenin evrensel çözülme ve dağılımından, oldukça doğal biçimde kendini geliştiren güzel ve düzenli bir bütüne varıyorum. Bu, kazara ya da rastlantısal olarak olmuyor, doğal niteliklerin zorunlu bir oluşumu biçiminde algılanıyor. Bu durumda, maddenin, neden düzeni ve uyumu amaçlayan yasaları olduğu sorusuna yönelmiyor muyuz? Her birinin ötekilerden bağımsız doğası olan pekçok şeyin, sonunda iyi düzeni bir bütünü oluşturacak biçimde kendilerini belirlemeleri olasılığı var mıdır; ve eğer bunu yapıyorlarsa, bu durum, nesnelerin başlangıç kökenindeki bir ortak özelliğin yani nesnelerin doğasını ortak birleşik amaçlar için düzenleyen bir evrensel Yüce Akıl’ın varlığının yadsınamaz kanıtı değil midir? Her şeyin ilkel öğesi olan madde, bu nedenle belirli yasalara bağlıdır ve bu yasalara serbestçe bırakıldığı zaman, maddenin ortaya güzel birleşimler çıkarması kaçınılmazdır. Maddenin, bu kusursuz plandan sapma özgürlüğü yoktur. Madde böylesine yüce akıllı bir amaca bağımlı olduğuna göre, kendisine egemen bir ilk Neden tarafından bu uyumlu ilişkiler içine sokulmuş olmalıdır; ve doğa kaos içindeyken bile düzensiz ve düzene aykırı işlemediğinden, salt bu nedenle bir Tanrı vardır.

Denememi incelemek lütfunu göstereceklerin dürüst yargısına öylesine güveniyorum ki; ileri sürdüğüm nedenlerin, sistemimin zararlı sonuçlar doğurabileceği yolundaki bütün kaygıları ortadan kaldırmasa bile, en azından niyetimin saflığını kuşku götürmeyecek biçimde ortaya koyacağına inanıyorum. Ama yine de, saf görüşlere önyargılı yorumlar yakıştırmayı kutsal ödev sayan kötü niyetliler çıkarsa, bunların getireceği yargının sağduyulu kişiler karşısında tersine tepeceğine inanıyorum. Dahası, gök cisimlerinin oluşumunu salt doğal yasalarla açıklamaya girişen Descartes’a tanınan adi yargıcılar tarafından yargılanmak hakkından, benim yoksun bırakılmamam gerekir. Bu nedenle, burada “Evrenin Tarih”in Yazarlarından bir alıntı yapacağım: “Dünyanın oluşumunu, belirli bir zamanda, bir kez başlatılan hareketin sürekliliğinden etkilenen ilkel maddeye bağlayan ve bunu birkaç basit ve genel yasaya indirgeyen düşünürün yazısını da; kendisinden sonra gelen ve aynı konuya eğilerek, dünyanın oluşumunu yaratıldığı zaman kuşatıldığı maddenin üzgün niteliklerine bağlamaya yönelen öteki düşünürlerin görüşlerini de, bazılarının düşündüğü gibi, Tanrıya zarar verecek nitelikle görmüyor; Tanrının sonsuz aklı konusunda daha yüksek düzeyde fikir veren görüşler olarak yorumluyoruz.” Görüşlerimi dinsel açıdan tehdit eder görünümdeki itirazları ortadan kaldırmaya çalıştım. Bir de, konunun kendisiyle ilintili olarak, en azından dinsel karşı koyuşlar kadar çelin başka karşıtlıklar da var. Denilecektir ki, Tanrının, doğa güçlerine kaostan kusursuz bir dünya sistemine dönüşmesini sağlayacak gizli bir yetenek verdiği doğruysa da, en basit maddeleri irdelemekte güçsüz kalan insan aklı, böylesine büyük bir maddedeki gizli özellikleri araştırıp ortaya çıkartabilecek midir? Böyle bir girişim, “Dana sadece maddeyi verin, ondan bir dünya kurayım” demekle eşit anlamda olacaktır. Günlük yaşantınızda ve çevrenizde karşınıza çıkan en ufak nesneler karşısında bile çözümsüz kalan kavrama yetinizin güçsüzlüğünü, sınırsız olanı keşfetmeye ve dünya olmadan önce doğada olup bitenleri anlamaya çalışmanın boşuna olduğu konusunda size ders olmuyor mu? Doğanın incelenmesiyle ilintili bütün araştırmalar içinde, en kolaylıkla ve kesinlikle sonuca ulaşabilecek araştırmanın bu olduğunu göstererek, bu itirazı ortadan kaldırıyorum. Doğal bilimin tüm sorunları içinde nasıl en doğru ve en kesin çözümlenebilir olanı, bir bütün olarak evrenin gerçek kuruluşu, hareketinin yasaları ve tüm gezegenlerin dönüşlerinin içsel mekanizması sorunu ise -yani bilimin, Newton felsefesi tarafından başka bir yerde görülmeyecek görüşlerle donatıldığı dalı ise; ben de ileri sürüyorum ki, ilk nedenleri araştırılan doğa nesneleri içinde oluşumunu tamamen kavrayabileceğimiz ilk şey, dünya sisteminin kökeni ve gök cisimlerinin oluşumu ile bunların hareketlerinin nedeni olacaktır. Bunun nedeni açıktır. Gök cisimleri yuvarlak kütlelerdir ve bu nedenle de kökeni araştırılan herhangi bir cismin sahip olabileceği en basit oluşuma sahiptirler. Bunların hareketleri de karmaşık değildir; bu hareket, bir kez uygulanmış bir etkinin sürüşüdür ve merkezindeki cismin çekim gücü ile çevresel nitelik almış bir harekettir. Dahası, gök cisimlerinin içinde hareket ettikleri uzay boştur, aralarındaki uzaklıklar son derece büyüktür ve böylece bu gök cisimleri, sadece serbest harekete değil, en belirgin biçimde gözleme de açıktır. Bu noktada, cüretkârlığa düşmeden, mantıklı bir kesinlikle şöyle diyebiliriz sanırım: “Bana maddeyi verin, ondan bir dünya kurayım!” yani, bana maddeyi verin, ondan nasıl bir dünya oluşacağını size göstereyim. Çünkü eğer elimizde gerekli çekim gücüne sahip madde varsa, bir bütün olarak dünya sisteminin düzenlenmesini sağlamış olabilecek nedenleri saptamak güç değildir. Bir cismin küre biçimini alması için neyin gerekli olduğunu biliyor ve kürelerin, serbestçe hareket eden gök cisimleri olarak, çekildikleri merkez çevresinde dönüş hareketine girmeleri için neyin gerektiğini kavrıyoruz. Bu kürelerin yörüngelerinin birbiriyle ilişkili durumları, hareket yönlerinin aynı oluşu, yörünge üzerinde izledikleri çizginin eksantrikliği, en basit mekanik nedenlere bağlanabilir ve bunlar en kolay ve en açık seçik ilkelere indirgenebilecekleri için, onları keşfetmek umudunu güvenle besleyebiliriz. Oysa en ilkel düzeyde bir bitki ya da böceğin oluşumu konusunda aynı övünçle konuşabilir miyiz? “Bana maddeyi verin, size bir tırtılın nasıl ürediğini göstereyim.” diyebilecek durumda mıyız? Burada, nesnenin gerçek içsel koşulları ve onu oluşturan çok sayıdaki değişik öğenin karmaşıklığı konusundaki bilgisizliğimiz nedimsel, daha ilk adımda tökezlemez miyiz? Bu nedenle, bütün gök cisimlerinin oluşumu, hareketlerinin nedeni, kısacası evrenin bugünkü tüm kuruluşunun kökeni, bir tek otun ya da tırtılın mekanik etkenlerle üretilmesinden daha önce kavranacak, kesinlikle ve tamamen anlaşılacaktır demem şaşırtıcı karşılanmamalıdır.

Ve ilkel madde, -her iki kendi uzaklığı ve oradaki çekim gücü ile orantılı olarak-serbestçe çevresel hareketlerini sürdüren atomlarla dolu olan bu alana dağılır. Bu düzende birbirlerini olabildiğince az engelledikleri için, ilkel maddelerin birbirini çekim gücü kendini göstermeye başlamadığı ve gezegenlerin tohumu sayılan yeni oluşumlara yol açmadığı takdirde, ilkel maddeler sürekli olarak bu ilişki içinde kalırlardı. Güneşin çevresinde ve güneşten fazla uzak olmayan paralel daireler çizen elemanlar, bu paralel hareketlerinin eşitliği nedeniyle birbirlerine göre hemen hemen durağan durumdadır; bu nedenle özgül ağırlığı daha fazla olan elemanların çekim gücü önemli bir etki yapar, yani yakındaki atomları toplayarak bir cisim oluşturur. Bu cisim, kütlesinin büyümesiyle orantılı olarak, çekim gücünü daha da arttırır ve daha uzaktaki bir alanda bulunan elemanları da kendisine çekerek oluşumunu geliştirir.”‘ Gezegenlerin oluşumunu böyle yorumlayan görüş, hareketlerin kökenini kütlelerin kökenine bağladığı ve yörüngelerin yerinin aynı anda belirlendiğini ileri sürdüğü, dahası bu determinasyonlardaki uyumlar kadar şaşmaz çizgide görülecek sapmaların bile bir bakışta anlaşılacağını gösterdiği için, öteki olası kuramlara oranla daha geçeridir. Gezegenler, bulundukları uzaklıklarda çevresel hareketlerini sürdüren atomlardan oluşmuşlardır; ve bu nedenle, bu atomlardan oluşmuş kütleler, aynı hareketleri, aynı hızda ve aynı yönde sürdürecektir. Gezegenlerin hareketinin neden hemen hemen çevresel olduğunu ve yörüngelerinin neden aynı düzlemde bulunduğunu açıklamaya bu yeterlidir. Gezegenler, oluşumları için gerekli elemanları çok sınırlı bir alandan toplamış olsalardı, yörüngeleri lam daire biçiminde olurdu” ve hareketleri arasındaki ayrım azalırdı. Ne var ki, uzayda böylesine dağınık bulunan zerreciklerden bir gezegenin yoğun kütlesini oluşturabilmek için çok geniş bir alan gerektiğinden, bu elemanların güneşten uzaklıklarındaki ve hızlarındaki farklılaşmalar, önemsiz olmaktan çıkar. Buna bağlı olarak, gezegende merkezcil güçler ve dönüş hızı ile bu hareket farklılaşmasının dengesini sürdürebilmek için, değişik hareketlerle değişik uzaklıklardan gezegene gelen atomların, birbirlerindeki eksiklikleri dengelemeleri gereklidir. Ve gerçekten de bu durum hemen hemen şaşmaz biçimde sağlanmakla birlikte,mutlak denge gerçekleşmediği için, sonuçta çevresel hareketten sapmalar ve eksantrikliğe kaymalar ortaya çıkar. Kolayca görülecektir ki, bütün gezegenlerin yörüngelerinin bir düzlem üzerinde olması gerekirken, burada da ufak bir sapma ortaya çıkmaktadır; çünkü, daha önce de belirttiğimiz gibi, atomlar hareketlerinin genel düzlemine olabildiğince yakın bulunmakla birlikte, bu düzlemin iki yanındaki alanlarda da yer alırlar. Gezegenlerin tümü, bağıl düzlemlerindeki bu iki yan bölgenin tam ortasında oluşmaya başlasalardı, mutlu bir rastlantı olurdu. O takdirde, yörüngelerinde bir yaklaşım olurdu; ancak, atomların bu sapmayı her iki yanda sınırlamalarıyla bu yaklaşım çok kısıtlı kalırdı. Bu yüzden, doğanın öteki ürünlerinde olmadığı gibi burada da şaşmaz bir determinasyonun olmayışı şaşırtıcı değildir; çünkü, doğanın her olgusunda yer alan koşulların çokluğu, mutlak düzenin gerçekleşmesine izin vermez.

öteki gezegenlerin hiçbiri neden bu ayrıcalığı paylaşamamıştır? Bunun nedeni açıktır. Halka, gezegenin oluşumunu tamamlamadığı dönemde çıkardığı buharlardan oluştuğuna ve gezegenin eksen dönüşü bu buhar atomlarına hareket gücü verdiğine, atomlar da bu hareket gücü ile gezegenin çekim gücünün dengeleneceği yüksekliğe varınca dönüşlerini serbestçe sürdürdüklerine göre; gezegenin çapını, dönüş süresini ve yüzeyindeki cisimlerin çekim gücünü bildiğimiz takdirde, buhar atomlarının gezegenin ekvator noktasındayken elde ettikleri serbest dönüş hareketini kendi başlarına sürdürebilmek için ne kadar uzaklığa çıkmaları gerektiği kolayca hesaplanabilir? Merkezî hareket yasası uyarınca, bir gezegenin çevresinde, eksen dönüşüne eşit hızla dönebilen bir cismin uzaklığı, gezegenin yarıçapına, ekvator noktasındaki merkezkaç güç ile yerçekimi arasındaki orantıya eşit orantıda olacaktır. Bu nedenlerle, Satürn’ün yarıçapı 5 olarak alınırsa halkanın iç sınırının Satürn’e (I) uzaklığı 8 olacaktır ki bu iki rakam 32:20 orantısını verir. Bu da, daha önce gördüğümüz gibi, yerçekimi ile ekvatordaki merkezkaç gücün arasındaki orantıdır. Yine aynı nedenlere bağlı olarak, Jüpiter’in aynı yolla oluşmuş bir halkası bulunduğunu varsayarsak, bu halkanın iç çemberinin yarıçapı Jüpiter’in yarıçapından on kat büyük olacak ve Jüpiter’in çevresinde dönen en uzak uydunun yörüngesiyle kesişecektir. Hem bu nedenlerle, hem de bir gezegenden yükselecek buharlar hiçbir zaman o kadar uzağa gidemeyeceği için, bu tür bir halkanın oluşmasına olanak yoktur. Dünyanın neden halkası olmadığını merak edenler, böyle bir halkanın iç çemberinin yarı çapının ne kadar büyük olması gerektiğine bakarak sorunun karşılığını bulabilirler; çünkü bu yarı çapın dünyanın yarı çapından 289 kat büyük olması gereklidir. Daha ağır hareket eden gezegenlerden ise, halka oluşumu daha da olanaksızdır. Bu yüzden, şu anda halkası olan gezegenden başka hiçbir gezegen açıkladığımız yolla bir halka sahibi olamazdı; bu da açıklamamız için önemli bir doğrulama niteliği taşımaktadır. Satürn’ü çevreleyen halkanın göklerdeki genel oluşum yoluyla gerçekleşmediği, ya da tüm gezegenler sistemine egemen olan ve Satürn’ün uydularının oluşmasına da yol açan evrensel oluşum yasalarına bağlı olmadığı yolundaki görüşüme kesinlik kazandıran şudur: Bu halkanın oluşumunda uzaydaki maddeler yer almamıştır. Gezegen en hafif atomlarını sıcaklığının etkisiyle kendisinden uzaklaştırmış ve yine kendi eksen dönüşü hareketinden kaynaklanarak bu atomlara hareket gücü vermiştir. Bu kanım, Satürn’e ve öteki gezegenlere bağlı uyduların tersine, bu halkanın gezegenlerin ortak düzlemi üzerinde yer almayıp bu düzlemden uzakta bulunuşundan kaynaklanıyor. Bu durum, halkanın evrensel ilkel maddeden oluşmadığının, hareket gücünü bu maddenin düşme hareketinden elde etmediğinin; gezegenin oluşumundan sonra gezegenden yükselerek oluştuğunun ve gezegenin eksen dönüşünden kazandığı hareket ve yönlenmeyi gezegenden ayrı bir parça olarak sürdürdüğünün kesin kanıtıdır.’1’ Göklerin ender görülen bir özelliğini doğasının ve oluşumunun tüm (I) boyutları içinde kavramış ve açıklamış olmaktan duyduğumuz sevinç, bu konuyu ayrıntılarıyla irdelememize yol açtı. Kendimizi bir tür düşsel düşüncenin sınır tanımaz boşluklarına bıraktıktan sonra, gerçeğe daha ihtiyatlı ve dikkatli olarak yeniden dönebilmek için, hoşgörülü okurlarımızın lutfuna sığınarak konunun ayrıntılarına kendimizi bırakalım. Dünyanın da bir zamanlar Satürn gibi halkası olduğu düşlenemez mi? Bu halka, tıpkı Satürn’ün halkası gibi dünyanın yüzeyinden yükselmiş ve dünya bilinmeyen bir takım engelleyici nedenlerle hızlı bir eksen dönüşünden bugünkü dönüş hızına ininceye kadar uzun bir süre bu halka varlığını sürdürmüş olabilir. Ya da, halka, daha önce açıkladığımız -ancak eşi görülmemiş bir olaya uygulamak için fazla köşeli görmememiz gereken- yasalar uyarınca eğimli düşen evrensel ilkel maddeden oluşmuş da olabilir. Böyle bir düşünce nasıl da yığın yığın güzel açıklamalara ve sonuçlara varabilir! Dünyanın çevresinde bir halka! Bir cennetteymişçesine dünyada yaşamak üzere yaratılacak olan varlıklar için ne güzel bir görüntü! Doğanın her yönden güldüğü kişiler için ne bulunmaz bir yararlılık! Yine de tüm bunlar, böyle bir hipotezin Yaradılışın Tarihi’nden örnekleyeceği kanıtlar yanında hiç kalır. Kendi fantezilerini doğrulamak için din tarihinden yararlanırken Tanrıyı yadsımadıklarına, tam tersine Tanrının kelamını yerine getirdiklerine inananlara bu örnekleri salık veririm. Tevrat’ta sözü edilen gök kubbenin suyu, yorumcuların başına epey dert açmıştır. Bu halka, onları bu zorluklardan kurtarmaya yardımcı olamaz mı? Bu halka hiç kuşkusuz su buharından oluşmuştur. Ve dünyanın ilk sakinlerine sağlayacağı yararların yanı sıra, böylesi bir güzelliği hak etmez duruma gelen dünyayı cezalandırmak için gerekirse Tufan biçiminde boşalabilmek özelliğine de sahip olmuştur. Ya çekim gücüyle bu halkanın parçalarındaki düzenli hareketleri karıştıran bir kuyruklu yıldız, ya da halkanın bulunduğu alanın soğuması, dağınık su buharlarını yoğunlaştırarak, en korkunç tufanlardan biri halinde dünyaya yağdırmıştır. Bunun sonuçlarının ne olacağını kestirmek kolaydır. Dünya tümüyle sular altında kalmış; dahası, tüm yaratıkları ölüme ve yokluğa yaklaştıran bu yavaş etkileyici zehirin, yani doğal olmayan bu yağmurun bilinmedik damlalarına bulanmıştır. Bu arada, o solgun ve aydınlık yay ufuktan yitip gitmiş ve o görüntüyü bu Kutsal intikam aracının karşısında dehşet duymadan anımsayamayan insanlar, ilk düşen yağmurla birlikte biçimi birinci halkanın eşi olan, ama artık Tanrının öfkesinin geçtiğini ve değişmiş dünyanın bundan böyle Tanrı güvencesinde olduğunu belirten hayırlı bir işaret ve görkemli bir anıt niteliğindeki renkli gökkuşağını, şaşkınlık ve korkuyla seyretmişlerdir. Bu anıtsı görüntünün biçimi ile anımsattığı olay arasındaki benzerlik, kutsal mucizeleri doğanın sıradan yasalarıyla aynı sistem içine koymaya çalışanlara böyle bir hipotez getirebilir. Bu tür uyumlamaların sağlayacağı geçici onaylamaları, fiziksel benzerliklerin fiziksel gerçekleri kanıtlamasıyla ortaya çıkan nesneler arası bağlantının algılanmasından doğacak gerçek tada feda etmeyi ben daha uygun buluyorum.

Evren, sınırsız büyüklüğü ve her yanında ışıyan sonsuz çeşitlilik ve güzelliklerle, sesimizi soluğumuzu kesecek bir şaşkınlığa düşürür bizi. Tüm bu kusursuzluğun gözler önüne serilmesi düş gücünü harekete geçirirken; böylesi bir görkem ve yüceliğin, sonsuz ve kusursuz bir düzen içinde bir tek yasadan fışkırdığını düşünen akıl da, bir başka açıdan coşkuyla kendinden geçer. Tüm yörüngelerin merkezindeki güneşin, büyük çekim gücü etkisiyle, sistemindeki tüm hareketli küreleri sonsuz daireler üzerinde döndürdüğü gezegenler dünyası, daha önce de gördüğümüz gibi, dünyanın tüm maddesini oluşturan dağınık ilkel atomlardan oluşup biçimlenmiştir. Göklerin boş derinliklerinde gözün gördüğü ve bir tür eli açıklıkla ışık saçar gibi görünen hareketsiz yıldızların tümü de birer güneştir ve bizimkine benzer sistemlerin merkezidir. Bu benzerlik, o sistemlerin de bizim sistemimiz gibi oluştuğu ve ortaya çıktığı, yani boş uzayı İlahî Varlık’ın o sonsuz yatağını dolduran ilkel madde atomlarından oluştuğu konusunda kuşku bırakmaz. Eğer tüm dünyaların ve sistemlerin kökeni aynı ise; eğer çekim gücü sınırsız ve evrensel ise ve buna karşılık elemanların itici gücü de her yerde kendini gösteriyorsa; eğer sonsuzun karşısında büyük ve ufak aynı biçimde ufak kalıyorsa; güneş dünyamızdaki gök cisimlerinin ufak çapta örneklediği gibi -yani kendi başlarına özgün birer sistem olan Satürn, Jüpiter ve Dünyanın aynı zamanda daha büyük bir siste­min parçalan olarak birbirlerine bağlandıkları gibi, tüm dünyalarda da buna benzer bir bağıl yapı ve sistematik bağlantı yok mudur? Samanyolundaki tüm güneşlerin oluştuğu sınırsız uzay alanında, kaos içinden şu ya da bu nedene doğanın ilk oluşumunun başladığı bir nokta olduğunu varsayarsak ve yine bu yıldız sistemleri, doğanın tümelliğindeki zincirin birer parçası olarak ele alınırsa doğanın; tümüne egemen olan ilk oluşum yasaları uyarınca, bu sistemlerin de eşsiz çekim gücüne sahip olan ve bu sistemlerin merkezi durumunda bulunan bir cismin çekim gücüne bağlı olarak yeni ve daha büyük bir sistem oluşturan karşılıklı ilişki ve bağlantılar içinde olduklarını düşünmek için önceki örnekte gördüğümüz kadar haklı ve tutarlı nedenler vardır. Samanyolunun hareketsiz yıldızları arasındaki sistematik kuruluşun nedeni olan çekim gücü, bu dünyaların bulunduğu uzaklıklarda bile etkilidir. Bu nedenle, düzenli dağılım içindeki dönüş güçleri, bu çekim gücüne karşı bir güç ya da dengeleme oluşturmadıkları ve sistematik yapının temeli olan bağlantıyı karşılıklı kurmadıkları takdirde, bu çekim gücü yıldız sistemlerini bulundukları yerden çekip koparacak ve dünyayı kaçınılmaz bir kaosa sürükleyecektir. Çekim gücü, maddeleri karşılıklı bağımlılıkları ile birleştirdiğine göre denilebilir ki, bu güç, maddenin, uzayın oluşumundaki ce-existence’a uzayan bir niteliğidir. Ya da daha belirgin bir anlatımla, çekim gücü, doğanın parçalarını bir uzay alanında birleştiren evrensel bağlantıdır. Bu nedenle de, uzayın tüm kapsamına, hatta doğanın sonsuzluğuna kadar uzanır. Işık -yani bir dış etkiyle oluşmuş hareket demek olan ışık- bu uzak sistemlerden bize kadar ulaşıyorsa; hareketin ilk kaynağı olan, tüm hareketlerden önce gelen, herhangi bir dış etkiye gereksinmeyen ve hiçbir engelle durdurulamayan, doğanın evrensel durağanlığı içinde bile hiçbir etki olmaksızın maddenin en derinliklerine işleyebilen çekim gücü, biçimlenmemiş dağınık maddeyi harekete geçirerek, doğanın kımıldamaya başladığı süreçte, ne kadar uzakla olurlarsa olsunlar bu yıldız sistemlerini de harekete geçirmiş değil midir? Ve ufak çaptaki örneklerde gördüğümüz gibi, bu çekim gücü, bu sistemlerin parçaları arasındaki sistematik birliğin ve bağlantının kaynağı ve bu sistemleri parçalanmaktan kurtaran neden değil midir?

“Sonsuzluk! Neyle ölçülürsün sen?

Senin yanında dünyaların ömrü gün gibi, insanların ömrü an gibi geçip gider!

Belki şimdi bininci güneş yuvarlanıyor;

Ve daha binlercesi peşinde!

Saat gibi düzenli döner kütlesi,

Döner Tanrının gücüyle güneş;

Ve işi bitli mi, göklerde parlar bir yenisi.

Ama sen hep kalırsın! Hepsi eğilir önünde.”

VON HALLER

 

YAZIYI İNDİR