Avrupa’nın Ari dinlerine geldiğimizde, ilk kez, daha önce ana hatları ve umdeleriyle bilgi verdiğimiz herhangi bir bölümden daha tam ve ayrıntılı bir şekilde ele alınmış ve neredeyse temas edilmemiş bir noktası kalmamış bir alana girmiş oluyoruz. Yüz yıllardır klasik kültür araştırmacıları Örek ve Latin yazarlarının demek istedikleri şeyin iç yüzünü anlamak, onların sistemlerini, tarihlerini ve felsefelerini yeniden kurmak ve açıklamak için hummalı bir çalışma içerisinde oldular. Her ne kadar Homerik ilahiler, Hesiodos’un eserleri ve bu sözü edilenlerin özelliklerini bir ölçüde paylaşan muhtelif kayıp eserler var ise de, gerek Öreklerin gerekse Latinlerin Vedalar gibi kutsal metinlere sahip oldukları söylenemez; Öreklerin ve Latinlerin tanrısal otoriteye sahip olarak başvurdukları özel bir kutsal kitaplar takımı da yoktur. Grek edebiyatın pek iyi bilinip erişilebilme keyfiyeti, gerekse bu edebiyatın artık günümüzde büyük bir hacme ulaşmış olması nedeniyle, burada bu konuyu bütün yönleriyle ele alıp İncelemeye girişmeyeceğiz; yapacağımız şey daha çok belli temel fikirlere işaret etmek, Grek ve Roma tanrılarının hüviyetlerini ve genellikle bunlarla ilgili inanışları ana hatlarıyla tasvir etmeye çalışmak olacaktır.

Hint dinlerinde olduğu gibi Örek ve Roma dinlerinde de karşılaştığımız, tanrılaştırılmış kahraman ve atalarla birlikte, çeşitli tabiat güçlerinin kişileştirilmesi ve tablat-tapınışının bir tür terkibidir. Anlaşılan ilk Pelasgların tapınakları yoktu ve ibadetlerini esas itibarı konusu böyle dağların zirvelerinde yapıyorlardı. Her

zaman yüce bir tanrı fikrine ulaşmışlardır, bunu tesbit etmek mümkün değildir; fakat Zeus’un veya Yüce Tanrı’nın en eski veçhesi, Vedaların Dyaus’u gibi, göğün, yerin özelliklerini taşıyordu. Keza aynı tanrıya Baba Zeus veya Zeus pater (zaman içerisinde daha sonra Latinlerin Diespiter ve Jüpiter*ine {Jovis-pateri tahavvül etmiştir) ismiyle de tapıyorlardı. Bu kavram ve muhtevası. Örek şehirleri heykeller ve tapınaklarla dolduktan sonra bile, açık hava akarıyla birlikte muhafaza edilmiştir. St.Paulus Atina’da “meçhul tanrı” akarındaki eski dine ait bir kalıntıyı araştırmıştı ve tanrıların ne sözcükle zikretmeye, ne de sembolle temsil etmeye cevaz veren eski bir hissiyattan mülhem, Grek altarlarındaki ismi bilinmeyen “saf”, “ulu”, “merhametli” tanrılar bilinmedik duyulmadık bir şey değildi.

İlk Pelasglar kabilelere ayrılıp çeşitli bölgelere göç ederlerken, muhtemelen boyun eğdirdikleri veya esir aldıkları halklardan öğrenerek, yeni mahalli tanrılar veya tanrısal varlıkların aşamalarını tasavvur ettiler. Daha sonra Fenikeli denizcilerle içli dışlı oldular ve onların Astarte ve Melkart heykellerini gördüler. Sonraları kendi tasavvurlarına göre bu değişime uğrayıp Melikertes (Deniz tanrıları) oldu. Küçük Asya kıyılarını sömürgeleştiren Örekler mahalli ya da koruyucu tanrıların gelişimi için burada zaten mevcut olan bir malzeme bolluğuyla karşılaştılar; bunların bazılarını doğrudan kabul ettiler, bazılarına ise kendi ulusal kahramanlarının niteliklerini izafe ettiler.

Bu durum tanrıların değişimler dizisine işaret etsin etmesin, görüyoruz ki ulu tanrı Zeus’un ardında uzun bir geçmiş vardır. Bu geçmişin başlangıcı şair Hesiodos tarafından Khaos’a kadar götürülür; onun ardından aşağıdaki cehennemi bölge Tartarus’la birlikte Gaia, toprak doğar. Oaia Uranos’un,

Oöğün anasıdır, ikisinin evliliğinden on iki Titan, Kyklopiar ve Uç yüz başlı varlıklar türer. Uranos, Okeanos, Myperion, Kronos (Yaratıcı), Themis (Yasa), vb. de dahil kendi soyunu görmekten hoşnut olmaz, onları çoğaltarak yeraltındaki mağaralara saklar. Sonunda Kronos Uranos’u saf dışı bırakır ve yerine oturur, en son dünyaya getirdiği Aphrodite Kythera adasının karşısında deniz köpüğünden doğar ve buradan Kypros’a (Kıbns) gider; her iki adada da Aphrodite kültü muhtemelen Fenike kökenli Astarte’den türemiştir. Her bir Titan’a birçok zürriyet isnat edilir; Öreklerin tanrıları çoğaltmada gösterdikleri muhayyile zenginliği oldukça kaydadeğerdir. Bununla beraber Kronos’un çocuklan en güçlüleridir ve Hestia (Vesta), Demeter ve Hera (Juno), Hades (Plüton), Poseidon ve Zeus bunlara dahildir ve sonuncusunun babasının yerine geçmesi mukadderdir. Fakat Kronos çocuklarından biri tarafından sonunun getirileceğini sezdiği için, ilk beşini yutar ve içinde onları canlı tutar. Zeus’un doğumu ondan gizlenir, yerine bezlerle sarılıp sarmalanmış bir taş yutturulur. Daha sonra Zeus babasına bu taşı ve çocuklan çıkarttım; taş muhafaza edilir ve Delphoi tapınağının yakınında sergilenir. Bu Öreklerin tanrılarıyla ilgili olarak anlattıktan ve inandıkları çok sayıdaki mitosa bir örnekten ibarettir sadece.

 

Tamamen dinî vasfa sahip olduğu ileri sürülen hissiyat ne ölçüde Örek çok tanrıcılığının gelişimiyle irtibatlıdır, bunu belirlemek güçtür. Tanrıların en eski isimlerinin temel tabiat hadiselerine işaret ettiği söylenebilir. Eski Öreklerin tabiat hadiselerine ve güçlerine ne ölçüde bilinçli bir şekilde kişilik izafe ettikleri, niyet ve maksat itibariyle tamamen uydurmaca olduğu söylenemeyecek eski anlatım biçimlerinin, zaman içerisinde temsil ettikleri tabiat hadiselerinden bağımsız bir hüviyet kazanmış olan bu kişisel varlıkları ne ölçüde işaret ve ifade etmeye başladıkları belki de hiçbir zaman bir çözüme kavuşturulamayacaktır. Eski insanlar göksel cisimleri, şimşek, yıldırım ve yağmuru, ağaçları, nehirleri, denizleri vb. görerek muhtemelen onların kendileri gibi hayat ve şuur sahibi olduğunu tasavvur etmişler ve güneşin doğuş, yükseliş ve batışında güneş-varlığın kendilerince yorumladıkları tarihini görmüşlerdir. Şüphe yok ki birçok mitos ritüelin bir bölümünü açıklama çabasından doğmuştur. Doğal elenme yoluyla en fazla hoşa giden, tabiatüstü fevkaladeliklere dönük dürtü veya tecessüsü tatmin eden, mevcut olan hissiyata en uygun olan inançlar varlığını sürdürmüş ve daha yüksek düşünceler ve açıklamalar inkişaf ettikten sonra bile inanılırlığını korumuştur. Bu efsanelerden bazıları çok kabadır ve varlığını sürdürmesini dinin her zaman muhafazakâr olmasına borçludur. Daha sonra hayal gücü bakımından zengin dimağlar, ayrıntıları doldurmaya, eski mitoslarda uyumsuz yahut çelişkili gibi görünen unsurlara açıklık getirmeye ve böylelikle daha tam ve daha sanatsal temsil ve tasvirler vermeye çalışmışlardır; ve çoğu kez bir varlığın eski ismi tamamen yeni olan bir başkasına ve bir ikinci hikâye yahut mitosa vücut vermiştir. Ve güneşin bu mitosların çoğu için kaynak olduğuna kuşku yoktur. Sir d. W. Cox’un belirttiği gibi; “Bu eski çağların fıkriyatınca güneş gecenin yahut karanlığın çocuğuydu; şafak o doğmazdan evvel gelirdi ve o gökte yükselirken ölürdü. O gecenin yılanlarını boğar; odasından güvey gibi çıkar ve bir dev gibi yoluna koyulurdu. Bulutlarla ve fırtınalarla savaşması gerekirdi. … Kimi zaman göğün ve ışığın efendisiydi, tanrısal gücüne karşı konulmazdı; kimi zaman da, kendisi için değil, başkaları için istenmeyen, çetin bir kölelikle zahmet ve eziyetlere katlanırdı. Işığı ve sıcaklığı hayat vereceği gibi, yok edebilirdi de. Arabası üzerinden geçtiği bölgeleri yakıp kavurabilirdi. … Pek çok ülkede pek çok gelini olurdu; ondan doğanlar güzel, tuhaf, yahut korkunç çehrelere bürünürdü. Kat ettiği yol parlak ve iyiliksever, yahut karanlık, kasvetli, değişken ve kararsız olabilirdi.” Dolayısıyla bütün tarihlerini kaplayan bu harikulade mitos yığını için eski Öreklerin arasındaki hayal gücü bakımından zengin ve yaratıcı insanlara neler borçlu olduğumuzu anlayabiliriz. Yer yüzüne yukarıdan bakan, bereketli hasatlar sayısız nesiller vücuda getiren güneş fikrinden, toprak-tanrıçası ile evlenip onunla birlikte, çok çeşitli varlıklardan oluşan büyük bir ailenin atası olan güneş-tanrıya geçmek kolaydır; ve dilin biraz daha inceltilmesiyle birlikte, tutkularının ve ihtiraslarının peşinde birçok kadınlara sahip olan, gönülsüz gelinlere kur yapmak için çok çeşitli kılıklara bürünen Zeus resmine ulaşırız. Kavmin artık akrabaları tarafından görülmeyen ölmüş kahramanlarının göksel varlıklarla tanışmış, onlar tarafından onurlu makamlara yükseltilmiş olduğu düşünülür; ve sonunda ortaya çıkan resimde bunlar muhtemelen yeryüzünde geçici olarak bedenlenmiş tanrısal kişilikler olarak görülürler.

Burada bir miktar durup erken dönem Örek şiirinde tasvir edildiği şekliyle dünyanın kozmogonisine veya tarihine temas edebiliriz. İbraniler Tanrı’nın insanı topraktan yarattığına inanırlar; insanın topraktan hasıl olduğuna, başlangıçta hayvanlar gibi vahşi olup tanrıların ve kahramanların ziraat, ev-yapımı vb. gibi faydalı sanattan öğretmeleriyle ancak sonradan uygarlaştığını kabul eden Öreklerin bu inanıştan da onlarınkine mutabık ve muvazidir. Aynı dönemden kalma veya biraz daha eski bir geleneğe göre ise insanlar ağaçlardan türemiştir. Daha sonra büyük bir yozlaşma dönemi gelmiş ve akabinden muazzam bir tufan bütün dünyayı yerle bir etmiştir. Tufandan Deukalion ve karısı Pyrrha, Parnassos dağının zirvesini buluncaya kadar içinde dokuz gün dokuz gece sürüklendikleri gemi ile ancak dindarlıktan ve doğrulukla- n sayesinde kurtulmuştur. Toprak analarının kemiklerinden (yani taşlardan) erkekler ve kadınlar çıkmıştır.

Sonraları bu görüşün yerine, insanların tanrılar tarafından yaratıldığı, akabinden Altın, Gümüş, Bronz, Demir Çağlan diye bilinen ardışık dönemlerden geçtikleri kabul edilmeye başlamıştır. Buna göre (Kronos veya Saturnus’un hâkim olduğu) Altın Çağ saf mutluluktu, her şey kendiliğinden büyüyüp gelişiyordu; insanlar saf, temiz, mutlu ve uzun ömürlüydüler, kötülük yapmıyor, savaş nedir bilmiyorlardı. Zeus’un hükümran olduğu Gümüş Çağda insanlar daha zayıf ve daha kısa ömürlüydüler, birbirleriyle savaşıyor ve tanrılara da gerektiği gibi saygı göstermiyorlardı. Ve neticede, kaybettiklerine yanarak aylak aylak dolaştıktan Hades’e sürüldüler. Bronz Çağının insanları yeni, acımasız ve savaşçı, güçlü bir insan ırkıydı, bronz aletler ve silahlar kullandılar. Tanrılar sonunda onları da Hades’e sürdü ve yerlerini Demir Çağının insanları aidi, bunlar boğazlarını doyurmak için gece gündüz çalışmak zorundadırlar, ayrıca günahkardırlar da. Hellen’in babası olan ve Helenlerin türedikleri Deukalion ve Pyrrha haricinde büyük bir tufanda tümü can vermiştir.

Şüphesiz Öreklerin kozmogonisi bundan ibaret değildi; evrenin oluşumuyla ilgili düşüncelerini daha eksiksiz biçimde anlamak için müstakil eserlere de işaret etmemiz gerekir. Esasen her kabilenin veya kasabanın bir kozmogonide, en azından kendi mahalleri medhaldar olduğu ölçüde, payı olduğu söylenebilir. Mr. Grote’un da belirttiği gibi, “Her insan topluluğu birliklerini, beraberliklerini, bu ister ortak tanrıları, ister onunla yakından irtibatlı yan tanrısal bir kişi olsun, müşterek bir ataya kadar geri götürürdü. İzafe edilen macera ve serüvenlerle birlikte bir dizi ced isimleri Öreklerin tanrılarla irtibatlı tarih öncesi geçmişlerini oluşturuyordu. Bu soy kütüğündeki isimler büyük nisbette kendi isimleri ya da büyük işler gerçekleştiren veya acı çeken kişi olarak tasvir edilmiş mahalli nesnelerin, nehirlerin, dağların vb. isimleriydi. Topluluğun ismini aldığı kişilik kimi zaman mahalli bir tanrının oğlu ya da bir tanrıça olarak düşünülen topraktan türeme bir insandı.”

Şimdi Öreklerin en yüksek dönemlerinde kabul edildiği haliyle belli başlı tanrılarına ve onların karakteristiklerine işaret etmeliyiz; fakat maalesef burada Dorların koruyucu tanrısı olarak işleri ve önemi pek iyi bilinen Herakles (Hercules) gibi bir yarı-tanrıyı ya da Atina’nın koruyucu tanrısı olan Theseus’u bile tasvir edecek yerimiz yok.

| Zeus yerin ve göğün hükümranıydı, fırtınaları, karanlığı ve yağmuru o hasıl ederdi; tabiat hadiselerine ve mevsimlerin yinelenişine hükmeden oydu; kralların gücü ondan gelir, prensleri ve hükümdarları ve Devletin bütün kurumlarını o yüceltir, yükseltir ve egemen kılardı. İnsanların babası olarak, onları yukarıdan gözetler, İyilikseverlik, doğruluk ve dürüstlük gibi erdemleri ödüllendirirdi zalimliği, yalan yere yemini, misafirleri konukseverlikle ağırlamamayı cezalandırırdı. Zeus ay- m zamanda, tanrıların babası olarak tanrıların her birinin yerine getir- d iği işi görür, aralarındaki kavgaları çözümler, kusurlarını cezalandırırdı. Evi diğer tanrılar için de saraylar İnşa etmiş olan Hephalstos (Vulcanus) tarafından altın, gümüş, fildişinden yapılmış sarayda, Olympos Dağının bulutlarla kaplı zirvesindeydi.

 

Grek sanatında Zeus asil görünümlü, geniş alınlı, gür saçlı, uzun sakallı, uysal’ ciddi ‘bir adam olarak temsil edilirdi. Kartal, bir şimşek bohçası, bir yıldırım demeti meşe yapraklarından bir çelenk birlikte sembolleridir. İlk kez koparıldığı yerlerden birinde Epirus’da Dodona bilhassa su yahut yağmur gönderici olarak tazim olunurdu. Burada sesinin bir meşe ağacının yapraklarının rahipler tarafından yorumlanan hışırtısıyla duyulduğuna inanılırdı. Dodona’daki tapınma zamanla, dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul edilen yaklaşık on iki metre yüksekliğinde, fildişi ve altından görkemli Zeus heykelnin bulunduğu Elis, Olympia’dakinden daha aşağı hale geldi. Zeus için uygun Kurbanlar, beyaz boğalar, inekler ve keçilerdi.

 

Zeus çok eşli olarak görünür, karılarından yedisi ölümsüzdür. İlk karısı Metis (basiret ve bilgeliği temsil eder) doğacak çocuğunun kendisini yerinden edeceği inancıyla Zeus tarafından parçalanmıştır. Bundan sonra kendisi Athena’yi doğurmuş, bu amaçla kafası Hephaistos tarafından yarılmıştır. Diğer tanrıçaları Themis (Adalet tanrıçası), Eurynome, Demeter, Mnemosyne (Hafıza tanrıçası ve dokuz Musaların anası), Leto, Apollon ve Artemis’in (Diana) anası ve mevkii en yüksek olan ve o nedenle göğün kraliçesi olarak kabul edilen Hera’dır (Juno).

 

Zeus sadece çok sayıdaki tanrıçalarla birlikte olmaz, ayrıca çeşitli kılıklarla ölümlü kadınları da ziyaret eder; Antiope, Leda, Europa, Kallisto, Alkmene, Semelelo ve Danae bunlar arasındadır; ve Leda’nın çocuktan (Kastor ve Polluks), Europa’nın, (Minos, Rhadamanthos), Alkmene’nin (Herakles veya Hercules) çocuklan dünya çapında meşhur kahraman tipleridir. Şüphesiz Zeus’un yeryüzündeki kral ve kahramanların babası olmasıyla ilgili olarak anlatılan öyküler onların tanrılaştırılma sürecinin bir bölümünü temsil eder, dolayısıyla Grek mitolojisinin büyük bölümünün altında yatan ata kültü veya atalara tapmadır.

 

Hera genellikle Zeus’un tek meşru karısı (aynı zamanda kız kardeşi) olarak kabul edilir ve dolayısıyla kadınların koruyucusu olmuştur. Aynı zamanda kocasına sadık bir kadın olarak temsil edi­lir, dolayısıyla kadınlık erdemi­nin temsilcisi ve evlilik bağının kutsallığının temelidir. Herhangi bir ahlâksızlık karşısında alabil­diğine titiz ve haşin, o nedenle tanrıların ve insanların kusurları­nın katı bir yargılayıcısıdır; ken­disine yakıştırılan hasletler ara­sında güzelliğine duyduğu boş gurur ve o nedenle her türlü aşa­ğılanmaya karşı büyük hassasi­yet ilk planda gelir. Ares’in (Mars), Hephaistos ve Hebe’nin annesi ve Öreklerin özel koruyu­cusudur. Bir elinde özel bir asa, diğerinde bir nar, üzerinde bir tünik ve harmani bulunur, sakin, dingin, güzel, vakur, amir kadın olarak bir tahtta oturur şekilde temsil edilir, önde gelen tapınakları Argos ve Samos’taydı; her ayın İ1K günü onun için dişi bir koyun ve dişi bir domuz kurban edilirdi.

 

Daha önce Zeus’un başından doğduğunu söylediğimiz Pallas Athena. baştan aşağı silahlı olarak doğmuştur ve Devlet, yasa ve düzeni koruyan, öğrenim, bilim, sanat ve tüm diğer zenaat ve buluşların hamisi olan bilgelik tanrıçasıdır. İffet ve saffet timsalidir. Zeus ona bir zırh veya kalkan (Agıs) vermiştir; ortasında kendisine bakanı taşa çeviren Medusa’nın başı durur. Athena sanatlar içerisinde kusursuz olduğu eğirme ve örmeyi himaye eder. Heykel veya heykel gruplarında genel olarak biraz erkek görünümlü, güzel beyzi yüzü ve gür saçlarıyla, ciddi, düşünceli, azimli, baştan ayağı giyinmiş bir kadın olarak görünür. Öreklerin, şehirlerin, masum kurbanların müdafaasında bir savaş tanrıçası olarak, büyük bir miğfer, altın bir asa ve ünlü kalkanını taşır. Genellikle bütün Örek ülkesinde tapınılsa da özellikle, büyük Athena Parthe- non tapınağını bakire tanrıça için inşa etmiş olan Atinalıların tanrıçasıydı; Phidias tarafından yapılmış büyük heykeli bu tapınağa koyulmuştur. Athena için zeytin ağacı , bilhassa kutsaldır, kurban olarak kendisine koç, boğa ve inek sunulurdu. Büyük Panathenaia şenliği onun adına düzenlenirdi.

Yasa ve adalet tanrıçası Themis halk meclislerine nezaret eder ve konukseverlik haklarını korurdu. Zeus’un bile ona danıştığı ileri sürülür. Heykelleri onu, sağ elinde tarafsızlığını gösteren adâlet terazisi ile gösterir. Tarafsızlığı sargılı gözlerle daha da pekiştirilir, o kadar ki hiçbir kişisel tesir veya önyargı onu etkileyemez. Sağ elindeki kılıç yasanın ihtişamına ve hükümranlığına işaret eder.

Zeus ve Athena ile birlikte Apollon’un Örek tanrılarının en büyük üçlemesini oluşturduğu söylenebilir; ve birçok bakımdan Apollon, her ne kadar Zeus’un oğlu olarak tanımlansa ve gücünü ondan alsa da, özellikleri ve tapınışı Örekler üzerinde en büyük tesire sahip olmuş tanrıdır. Sonraki Örek şairleri ve filozofları arasında Apollon’un Helios, güneş-tanrı ile özdeşleştirildiğine ve birkaç yüz yıl sonra bu ikisinin tamamen farklılaştığına şüphe yoktur; fakat Phoibos, parlayan veya parlak sıfatının Homeros’da bile onun için kullanıldığını da kaydetmek gerekir. Apollon’un ilk başlarda bir güneş tanrısı olduğu ve bir gelişme süreci sonunda Helios’un ikinci plana itildiği güçlü bir şekilde ileri sürülmüş bir başka iddiadır. Tapınmasının Örek dünyasına Mısır veya Doğu’dan mı, yoksa Kuzey’den mi getirildiğini belirlemeye kalkışamayız; aslında, güneş-kültü veya tapınışı doğal bir süreç veya netice ise eğer, onun herhangi bir yere mal edilmesi, bir yerden alındığının kabul edilmesi gerekli değildir. Her ne kadar doğumunu çeşitli yerler sahiplenmek istemişse de, yerleşmiş gelenek Delos adasında Leto’dan doğduğu yolundadır. Doğumunun üzerinden çok uzun bir zaman geçmeden tanrısal güce ve güzelliğe sahip tamamen gelişmiş bir genç olarak görünür, bir lir ve bir yay ister ve bundan böyle ölümlülere Zeus’un iradesini bildireceğini ilan eder; bunun üzerine Olympos’a yükselir.

Apollon kötülerin ve küstahların cezalandırıcısı ve yok edicisi, tebabet tanrısı, veba ve bulaşıcı hastalıkların savuşturucusu (sağaltma sanatının tanrısı Askleplos’un babası), şarkı, müzik ve kehanet tanrısı, büyük ve küçük baş hayvan sürülerinin koruyucusu, şehirlerin kurucusu, Kolonicilerin önderi hiçbir koloni ona danışmadan veya onun orakini duymadan kurulmazdı- olarak resmedilir. Bu özelliklerin çoğu yer yüzünün büyük ışığı olarak güneşe ya da insan ruhuna bahşedilmiş göksel aydınlanmaya atıf veya işaretle izah edilebilir. Yazın kızgın güneşi gibi onun da bir salgın hastalık ve ölüm getiricisi olabileceğini, yahut yumuşak bir iklim gibi, sürüleri besleyen otlaklar verebileceğini anlayabiliriz. Tabiatı hayata uyandıran, kuşları şakımaya çağıran doğan güneş, Apollon’un müzik, dolayısıyla şiir tanrısı olmasının temelini teşkil eder. Kehanet ona mahsustur, çünkü hiçbir şey onun gözünden kaçmaz. Olympos’a yükselişinden kısa bir zaman sonra, yeryüzüne tekrar iner, birçok ülkeleri gezer, (kült merkezinin) kurulacağı bir yer araştırır. Python ejderhasını (Pythia Apollon’u ismi ondan gelir) öldürdükten sonra Delphoi’de karar kılar; fakat bu onun, her ne kadar en meşhuru olsa da, yegane orakü değildir. Delphoi zamanla Öreklerin ulusal orakü haline geldi, hatta zaman zaman yabancılar, Romalı, Lydialı ve başkaları tarafından da danışıldığı olurdu. Grek dünyasının hiçbir ferdi orakle danışmadan önemli bir işe girişmezdi, bu dünyaca ünlü muamma kendilerinden geçmiş rahibelerin ağzından konuşur, onların ağzından çıkan tuhaf, anlaşılmaz sesler rahipler tarafından yorumlanırdı. Kuşkusuz Apollon’un en yüksek niteliği nedametten sonra günahların affedicisi, uzun yıllar acı çekerek suçlarından arınmış olanların koruyucusu olarak görünmesidir. Hiçbir kötülük ondan kaçmaz, of nedenle sık sık ona kefaret takdimeleri sunulurdu.

Apollon hakkında anlatılan mitos ve öykülerin fevkalâde bolluğu ve harikulade idilik (yahut pastoral) özelliği, onun doğasının Örek aklı ve ruhunun bir parçası haline geldiğini gösterir. Heykelde ve şiirde ebedi gençlik bağışlanmış, neşeli, kusursuzca güzel olarak görülür. Derin mavi gözleri, bir ölçüde basık fakat geniş alnı, dalgalı bukleler halinde dökülen altın sansı veya parlak kestane rengi saçlan, bu İdeale pek iyi uyar. Erguvani bir harmani İçinde, defne tacı ve gümüş yayı ile erkek güzelliğinin kusursuzluğunu yansıtır. Vatikan’daki ünlü Belvedere Apollon’u Delphoi tapınağındakinden kopyalanmış yaklaşık iki metre on beş santimetre yüksekliğinde çıplak bir heykeldir. Apollon’un uygun araç gereci veya sembolü yay ve ok kılıfı, lir ve mızrap, kuzgun, çoban değneği, üç ayaklı sehpa ve dehnedir. Kurban olarak kendjsine kurt ve , şahin sunulurdu.

Delphoi tapınağı bütün Grek tapınaklarının en ünlü ve en görkemlilerinden biriydi; temeli tarihi kayıtların gerisine gider, yüz yıllardır tavsiyesine başvurmuş olan Kralların, devletlerin ve özel kişilerin büyük bağışlarıyla yapılmıştır. Her dört yılda bir Pythia oyunları, Python’a Karşı zaferinin anısına Delphoı’de düzenlenirdi; İki yılda bir düzenlenen şenliklerle tanrının Kış başında Kuzey’e ayrılışı ve yaz başında dönüşü Kutlanırdı. Atina, Sparta, Delos, Thebai vs. her birinin Apollon İçin ayrı ayrı şenlikleri vardı.

Birçok bakımdan Apollon tasavvuru. Kendine özgü ahlâki düsturlarıyla Grek dininin yüksek niteliğini temsil eder; çünkü Apollon’a ancak kendilerini gerektiği gibi yoklayan (yahut hesaba çeken), kendi kendini sınırlamasını bilen, bunları her ne kadar sert ve haşin uygulamalarla yapmasalar da, temiz bir kalbe sahip olanlar yaklaşabilirdi. Delphoi oraklinin ahlaki ve siyasi davranış bakımından birkaç yüzyıl yüksek bir standart oluşturduğu ve bunu sürdürdüğü kabul edilir. Apollon şüphe yok ki Örek aklının en yüksek ideallerinden biridir.

 

Artemis Apollon’un ikizi vemütekabilidir, gece ve ay, avcılık ve iffet tanrıçasıdır. İşlevlerinin birkaçı bakımından Apollon’a benzer, onun gibi ölümlülerin acılarını dindirir, onun gibi veba ve felaketler gönderme gücüne sahiptir. Kendisini tutkulu bir şekilde av ve kovalamaya verir (Artemis Agrotera), her zaman bir yay ve ok kılıfı taşır ve kendisine avcı nymphalar eşlik eder. Bu görünümüyle bilhassa Arkadia Artemis’i olarak adlandırılırdı; tapınakları sayıca Arkadia’da Yunanistan’ın diğer bölgelerinden daha fazlaydı: Özellikle gençleri, hem çocukları hem de hayvan yavrularını korurdu. Bütün rahip ve rahibelerinin iffetli yaşamaları gerekirdi.

Artemis nymphalarından daha uzun boylu, ince, genç, hatları bakımından güzel, fakat anlatım bakımından bir ölçüde erkeksi görünen bir önder olarak temsil edilir. Saçları gevşekçe başının arkasına düğümlenmiştir, dizlerine ulaşmayan elbisesi av için hadsiz serbesti sağlar. Artemis’in mevcut birçok heykelleri arasında en ünlüsü Louvre’dakidir, burada bir karacayı avcılarından kurtarırken görülür. Yay, ok kılıfı ve mızrak mahsus remzleri; dişi geyik, köpek, vahşi boğa özellikle kutsal hayvanları arasındadır. Artemis’e Thrakia’da kurban olarak köpek sunulurdu.

Artgmişlin Attika’da Brauronia’daki heykelinden mülhem Taurica (Artemis Tauropolos) veya Brauronia Artemis’i (Artemis Brauronia) diye bilinen bir başka formu daha vardır; heykelin insan kurbanların, bilhassa yabancıların, sunulduğu Taurica’dan (Krimea) Grestes tarafından getirildiği söylenir. Muhtemelen bu ayılara tapınmayla irtibatlıdır. Atinalı küçük kızlar onun anısına ayılan taklit ederlerdi. Bu kurbanlar, kökeni her ne olursa olsun, Attika ve Sparta’da Lykurgos’un dönemine dek muhafaza edilmiştir. Daha sonraları Sparta’da erkek çocuklar onun altarında acımasızca kırbaçlanmıştır. Kurban olarak kendisine erkek geyik ve keçi sunulurdu.

 

Ephesos Artemis’i oldukça farklıdır ve esasen eski Keldani tanrısı Mitra (veya Analtis), aynı zamanda hem aşk hem göksel ışık tanrıçası, ile aynıdır. Küçük Asya’daki örekler bu tanrıya Artemis İsmini bu son karakter nedeniyle vermişlerdir; bununla beraber diğer özelliğini muhafaza etmiştir, ayrıca Hades ülkesine gidip ölülerin ruhlarının yakınlarına akıl vermek veya onları ikaz etmek için bu dünyaya çıkmalarına izin verir, öreklerin geleneklerinin aksine rahipleri hadımdı, kendisi de çok memeli olarak resmedilir. Çoğu kez Diana tapmağı denilen (bkz., Rasüllerin İşleri, xıx) Ephesos’daki muhteşem tapınağı, uzunluğu 130, genişliği 67 metreyi bulan, her biri 18 metre yüksekliğinde 130 sütunu bulunan, içinde tanrıçanın başında turretten bir taçla muhteşem bir abanoz heykeli ve sayısız başka zengin hazine, heykel, resim vs. barındıran dünyanın yedi harikasından biriydi. i.ö. 356’da Herostratos tarafından yakılarak yok edilmiş, fakat daha sonra yeniden yapılmış, bu kere de i.s. 262’de Gotlar tarafından yakılmış ve dördüncü yüzyılın sonunda tamamen yok olmuştur.

Ay-tanrıça Selene Artemis ile özdeşleştirilmiştir. Hekate bir zaman Selene, daha sonra Persephone (aşağıya bakınız) ile özdeşleştirilmiş olan Thrakialıların ay-tanrıçasıydı.

Aphrodite kültünün kökeninin Fenikeli Astarte olduğuna dair sayısız işaret ve emare vardır. Fakat daha sonra tamamen Helenleşmiş, Homeros’da Zeus ve bir deniz nymphası Dione’nin kızı olarak doğal bir yer kazanmıştır; Hesiodos’un kökenini Uranos’a bağlayan, yani Aphrodite’nin deniz köpüğünden doğup, Kypros’a çıkışıyla ilgili açıklamasına ise daha önce işaret etmiştik, öreklerin yaygın inanışına göre Aphrodite aşkı temsil eder, onu insanlarda uyandırır ve özel gücüyle bütün varlıkları yönetir, örek aklına göre aşk ve güzellik birbirinin ikizidir; dolayısıyla Aphrodite kusursuzca güzel ve aynı zamanda ateşli taraftarlarına güzellik bahşedebilecek güzellik tanrıçasıdır. Hephaistos (Vulcanus) ile evlenmiş, fakat onu Ares (Mars) ve diğerleriyle aldatmıştır; bu söylenceler öreklerin ahlâki yapılarının zaman içerisindeki gerilemesini temsil eder ve zaten en sonunda olacak olan olmuş, kurtizanların koruyucusu ünvanını kazanmıştır. Büyülü kemerinin takan herkese aşk esinleme gücüne sahip olduğuna inanılır. Belli başlı şenlikleri çiçekler ve güzel kokular arasında baharda kutlanırdı; bunların bazıları kuşkusuz kösnül bir vasfa sahipti. Eros (Cupido) genellikle onun çocuğu ve baş refakatçisi olarak gösterilir.

Aphrodite eski sanatta, giyinik, yarı giyinik veya tamamen çıplak, yıkanırken, yahut silahlı olarak (bu sonuncusu Kythera, Korinthos ve Sparta’da), çok çeşitli şekillerde resmedilir. Her bakımdan kusursuz bir şekil ve anlatım güzelliğine sahip olarak gösterilir. Günümüze ulaşan en güzel heykelleri, Louvre’daki Melos (Milo), Maples’deki Capua ve Floransa’daki Medici Venüs’üdür. Aphrodite’ye sunulan belli başlı sunular arasında tütsü ve çiçek çelenkleri gelir; fakat bazı durumlarda muhtelif hayvanlar da sunulurdu. Güvercin, Kuğu, Kırlangıç ve serçe Kutsal hayvanları arasındadır.

 

Demeter bir diğer büyük tanrıçadır, ziraatin ekip biçme gibi doğal aşamalarıyla yakından irtibatlandırılır. Bu suretle o yerin altında olup bitenlerle ilintileri dirilir; onunla ilgili birçok hikâye tabiatın dönemsel ölümü ve sükûnetini, bahar ve haşatın yinelenmesini dile getirir. Kronos ve Rhea’nın kızıdır, Zeus’un karılarından biri olmuş, Persephone ve Dionysos’u doğurmuştur. Demeter ve Persephone hakkındaki büyük mitos bu sonuncusunun Plüton tarafından yerin altına kaçırışını anlatır. Demeter onu aramak için birçok yerleri dolaşmış, gerçeği öğrenince Olympos’u terk etmiş ve insanlar arasında yaşamaya gelmiştir. Kendisini nazikane karşılayanları kutsamış, reddedenleri cezalandırmıştır. Bununla beraber sonunda kızını kurtaramayacağını anlayınca yeryüzüne büyük bir kuraklık salmıştır. Zeus onu Olympos’a başka türlü geri getiremeyince, yahut toprağın bolluk ve bereketini yeniden sağlayamayınca, Persephone’yi geri getirmeye göndermiş ve onun yılın bir yansını (yani kışı) yerin altında geçirmesini kararlaştırmıştır. Ve böylelikle Demeter’in gönlünü almıştır. Bu öyküde toprağın kış mevsimi boyunca üretkenliğinin gizlenişinin veya uyuyuşunun temsilini görebiliriz. Sonraki Grek filozoflarından bazıları Persephone’nin kayboloşunu ve geri dönüşünü insanın gömülüşüne ve dirilişine işaret olarak yorumlamışlardır. Demeter sadece zirai verimliliğin tanrıçası olarak değil, aynı zamanda evliliğin koruyucusu, bir yasa bahşedici ve barış dostu olarak da görülmüştür. önde gelen tapınma yerleri Grit, Delos, Attika ve özellikle Sicilya’ydı. Tapınma her beş yılda bir Eleusis mysterionlarında gizli ayinlerle yapılmaktaydı, meşalelerle ve büyük bir sessizlik içerisinde idare edilmesi haricinde ayinlerin hakkında kesin hiçbir şey bilinmemektedir.

 

Demeter soylu bir endam ve kadınca bir görünüm içerisinde tasvir edilir; altın sansı saçları kıvrık bukleler halinde dökülür. Bazan kanatlı zıtların çektiği bir arabada otururken gösterilir; bazan da bir elinde bir gelincik demeti, diğer elinde yanan bir meşale, ayakta durur. Her zaman baştan ayağa giyiniktir, başında buğday başaklarından bir çelenk, yahut saçlarını tutan basit bir bağ bulunur. Uygun sunuları incir, çam ve çeşitli meyvelerdi. Megara diye bilinen tapınakları çoğu kez kasabaların yakınlarındaki koruluklardaydı.

 

Zeus ve Hera’nın oğlu Hephaistos (Vulcanus) doğal bir fenomen ve Sanatlarda faydalı hüviyetiyle ateş tanrısıdır. Olympos’da bir örs ve yirmi çift körükten müteşekkil bir işliği olduğu anlatılır; burada harikulade işçilik örnekleriyle dolu silahlar ve çeşitli aletler yapardı; fakat gene de tanrıların sarayında, topal, biçimsiz ve ağır olmasından ötürü alay konusu olmaktan kurtulamazdı. Aynı zamanda çeşitli volkanik adaların da atölyesi olduğu söylenirdi. insanların dünyasında sanatçılara hünerler gösterir, aletlerini ve diğer mamülerini yapmasını öğretirdi. Athena gibi o da büyük sağaltıcı güçlere sahip olmakla ünlenmiştir. Sakallı, başında küçük bir kasket, güçlü kaslı, yapılı bir erkek olarak tasvir edilir. Sağ kolu çekici örse vurmak üzere kalkık, sol eliyle ise dövüp biçimlendirdiği bir yıldırımı döndürür. Çeşitli tapınaklarda, özellikle Lemnos adasında, Athena ile birlikte tapılırdı.

 

Kronos ve Rhea’nın kızı, Hestia (Vesta) bir ateş tanrıçasıdır ve özellikle ocak ve ev hayatının koruyucusuydu. Kültü sonraları Zeus’unkini den farklılaşmıştır: Homeros’da ismi geçmez. Ev ve tapınaklardaki ateş altarlarında temsil edildiği üzere, bütün tanrıların kurbanlarına ortak olurdu. Kurban yemeğinin ilk ve son sunusu onun için boşaltılırdı. Ateşi her zaman yanar vaziyette tutulur, eğer sönmüşse sürtünme ile veya güneş ışınlarından tutuşturulurdu. Ocak tanrıçası olarak aynı zamanda ev-yapımı tanrıçası da olmuştur: özel tapınaklarda değil, fakat nytaneion’da’, yahut şehir meydanında, deyiş yerinde ise şehir ocağında tapınılırdı; burada şehir iyilikçilerini (kendisine yararlıkları dokunanları) ağırlar ve daha sonra koloniciler ocaklarını tutuştunnak için buradan bir ateş kıvılcımı alırlardı.

 

Zeus ve Hera’nın oğlu. Savaş tanrısı Ares savaş işlerinden, onun kargaşa ve katliamından büyük zevk alan, vahşi, yıkıcı ve kana susamış bir tanrı olarak tasvir edilir. Tapınışı yahut kültü Thrakia’da yeşeriniş ve Yunanistan’a kuzeyden girecek kadar ünlenmiştir. Her zaman aynı safta savaşmadığı gibi, her zaman galip ve muzaffer de değildir. Genç, atletik, yapılı, kaslı olarak tasvir edilir, bir kalkanla birlikte bülük bir kılıç taşır. Diğer tanrılara nisbetle tapınakları daha azdı, fakat Sparta’da kendisi için insan kurbanlar sunulduğu anlatılmaktadır.

 

 

 

Tanrıların ulak ve habercisi Hermes (Mercurius) Zeus ve Plei adlardan biri olan Malanın oğluydu; fakat eski Pelesgiosların büyük ve küçük baş hayvan sürülerinin koruyucusu, tabiat ve şenlik tanrısından değişerek geliştiğine dair izler vardır. Tanrıların habercisi olarak mahirane ve etkili bir konuşmacıdır; bu yüzden kurban hayvanlarının dili ona sunulurdu. Temkinli, ihtiyatlı, kurnaz, basiretli ve becerikliydi; toplumsal münasebetlerin özendiricisi, alfabenin, sayıların, astronomi, ağırlık ve ölçü birimlerinin vb. mucidiydi. Zeus’un arabasının sürücüsü ve içki sunucusu, insanlara rüyaların bildiricisi (yahut rüyalarla malum edici), uyku getirici, ölülerin ruhlarının yeraltına sevk edicisi, anlaşmalar yapıcı, ticaretin yardımcısı, sözcüklerin tanrısı, yolcuların koruyucu- suydu. Çocukların yetişmesine göz kulak olur, jimnastik talimlerini teşvik ederdi; kazanç bahşedici olarak şansın insanların yüzüne gülmesi ona mal edilirdi (yahut onun dahli aranırdı), zarlara hükmedenin o olduğuna inanılırdı. Ustaca işlerin yanısıra birçok yaramazlıklar yaptığı, hatta soyguncuların tanrısı olduğu bile söylenirdi.

Hermes sanat eserlerinde, sakalsız, çoğu kez koşar vaziyette, genç ve yakışıklı olarak temsil edilir. Kimi zaman küçük kenarlı bir seyahat şapkası, birbirine dolanmış iki yılanlı bir ulak değneği (kadukeos) taşır, ayrıca kanatlan ve altın sandalları vardır. Çok eskiden kendisine Arka- dia’da tapınılırdı, kültü buradan Atina’ya ve bütün Yunanistan’a yayılmıştır. Hermae diye bilinen (taş sütunlar üzerindeki büstler) küçük heykelcikleri, kavşaklara, sokaklara ve her bir evin kapısının önüne konurdu. Tütsü, bal ve çöreklerle birlikte koyun ve oğlak özel sunulan arasındaydı. Hermes için palmiye ağacı ve kaplumbağa bilhassa kutsaldı.

 

Şarap tanrısı, Zeus ve Semele’nin oğlu Dionysos’un (Helenik dönemde ve Roma İmparatorluğundaki adı Bacchus’dür) üzüm suyundan tesadüfen şarap yapımını bulduğu anlatılır. İçimiyle hasıl olan coşkunluk hem Dionysos’u hem de eşlikçilerini şarkı söyleyip, neşeli haykırışlarla dans etmeye sevk ederdi. Tanrı bu sanatı, tasayı kaygıyı unutup, daha coşkulu ve neşeli olabilsinler diye bütün insanlığa yaymıştır. Dolayısıyla üzüm bağlan yetiştirip, insanlara bundan şarap yapımını öğretmek için bütün dünyayı dolaşmıştır. Thrakia kralı Lykurgos onun çılgınca eğlencelerini tasvip etmemiş ve onu krallığından sürmüştür. Phrygia kralı Midas onun en ünlü tapınıcılarından biriydi. Dionysos hakkında anlatılan öyküler ziyadesiyle fazladır ve çoğu takipçilerinin taşkınlıklarla dolu serüvenlerini dile getirir. Fakat başka bazıları da onun karakterini yüceltir. Şarapla irtibatlandınlması nedeniyle ayrıca genel olarak ağaçların da koruyucusudur; insanlara şarabın hediye edicisi, esinli bir varlıktır ve bir ilham kaynağıdır, ordakilerle geleceği haber verir, aynı zamanda rüyalarda çare veya ilaçlan ifşa ederek hastalıkların da sağaltıcısıdır. Dolayısıyla Devletlerin huzur ve refahının yücelticisi olarak kabul edilir. Kültü muhtemelen Fenike kökenlidir. Daha sonraları tragedyanın koruyucusu olarak kabul edilmiştir.

Bacchus dönemlerde ciddi, ağırbaşlı erkeksi bir görünüme sahiptir, sakallıdır ve doğulu monarklar gibi giyinmiştir; fakat daha sonraları güzel ama kadınsı bir genç olarak görünür, uzun, bukleli saçtan asma veya sarmaşık yapraklarıyla süslenmiştir, anlatımı ince ve naziktir.

 

Bir etinde çift kulplu bir içki kupası, diğerinde bir thyrsus, yahut ucunda asma yaprakları bulunan bir değnek, bir köknar kozalağı veya başka bir süs taşır. Eski zamanlarda insan kurbanların sunulduğu söylenir, fakat daha sonraları koç ve keçi kurban edilmiştir. Kaplan, panter ve yunus balığı kutsal hayvanları arasındadır. Bacchus törenlerine (Bacc- hanal/a) katılan kadınlar Bacchanteler diye bilinirdi ve genellikle saç baş dağınık, vahşice bir coşku yahut çılgınlık içerisinde temsil edilirler.

 

Kronos ve Rhea’nın oğlu Poseidon (Meptunus), özellikle Akdeniz havzasının. bir deniz tannsıydı ve eski Okeanos’un yerini almıştır. En belirgin niteliği fırtınaları başlatması ve dindirmesidir; ve bundan dolayı denizciler sefere çıkmazdan önce ona bir içki sunusu sunarlar ve sağ salim döndüklerinde de şükür mahiyetinde takdimeler bırakırlardı. İnsanlara! muhayyilelerinde deniz atlan tarafından çekilen bir arabaya biner; dalgalar onun yaklaşmasıyla yatışır. Atların yaratıcısı ve ehlileştiricisi ve at yarışlarının başlatıcısı olarak şöhreti buradan getir. Balıkçıların koruyucusudur, onu gücendirmiş olan sitelerin üzerine büyük taşkınlar ve seller ve korkunç deniz canavarları gönderme gücüne sahiptir.

Poseidon çok çeşitti biçimlerde gösterilir, onun iyi kalpliliği ve uysallığı yoksa da, büyük ölçüde Zeus’a benzer, saçlan genellikle dağınık, gözleri parlaktır, etkileyici ve heybetti bir görünümü vardır. Özel sembolü fırtınaları başlatıp dindirdiği ve yeri sarstığı trident yahut üç çatallı yabadır. Deniz ve kara arasındaki çalışmaya bir işaret olarak yorumlanabilecek söylencede, çeşitli ülkelerin sahip oldukları şeyler üzerinde başka tanrılarla çekiştiği, mücadele ettiği anlatılır. Kendisine, başta kansı Amphitrite, Tritonlar, Mereidler, yunus balıkları vb. dahil birçok küçük tanrı eşlik eder. Poseidon’a özellikle Pelopennesos’da ve Yunanistan’ın sahil kasabalarında tapındırdı. Uygun kurbanları siyah ve beyaz boğalardı. Bunun dışında burada ancak, görkemli ifadelerle tasvir edilen suların altındaki harikulade sarayına işaret edebiliriz.

 

Kronos ve Rhea’nın oğlu, ölüler ülkesinin kralı, Mades veya Plüton, çalışmamızın oldukça önemli bir bölümüyle, ölümden sonraki hayat meselesiyle irtibatlıdır: O nedenle onun krallığıyla ilgili ayrıntıları daha sonraya bırakıp, burada sadece, Hades ülkesinin yalnız ölümlülerin ruhlarının sakin olduğu bir yer değil, orada aynı zamanda vasıf veya mevkiini kaybetmiş tanrıların da bulunduğuna işaret etmekle yetineceğiz. Bu tanrının ismi adet olduğu vechiyle zikredilmeden geçilirdi; ve ona yakaranlar ellerini toprağa vurup, kurban sunarlarken yüzlerini çevirirlerdi. Homeros’a göre o bütün tanrıların en sevilmeyenidir. Yüz özellikleri bakımından Zeus’a benzer şekilde tasvir edilir, fakat daha haşin ve karanlık, saç ve sakalı siyahtır. Karısı Persephone yanında oturur; elinde ölüleri yeraltına sürdüğü bir değnek vardır. Korkarak da olsa ona bütün Örek dünyasında tapındırdı, kurban olarak sunulan ve kanı bir hendeğe akıtılan siyah koyun geceleyin kurban edilirdi. Rahipleri dahi siyah giysilere bürünürdü. Misbeten daha geç bir dönemde, yeraltı dünyasının tanrısı olarak, Plüton, topraktan çıkarılan her şeyin, dolayısıyla kıymetli metallerin de bahşedicisi olarak kabul edilir oldu; dolayısıyla ilk başlarda tamamen farklı bir tanrısal kişilik olan Plutos’la (servet) karıştırılmaya başlandı.

 

Burada, çoğu Öreklerin eşyaya bakış ve algılayış tarzını ele vermesi bakımından önemli olan ve insan hayatının değişik dönem ve safhalarında karşılaşılan önemli koşullarla veya hadiselerle irtibatı bulunan çok sayıdaki küçük tanrıları tasvire elverecek bir yere sahip değiliz. Kader Tanrıçaları (Klotho, Lakhesis, Atropos), Furtalar (Tisiphone, Megaera, Alekto), Oorgonlar, Mereidler (Deniz Mymphalan, Mereus’un Kızlan), Sirenler, Memesis, ,

Thanatos (ölüm), Hebe, Musalar (Kalliope, Klio, Erato, Eut- repe, Melpomene, Polyhymnia, Terpsikhore, Thalia, Uranla), Üç Güzeller [Aglaia, Thalia, Euprosyne) vs. bunlar arasındadır.

Qrek dininde tanrılar, her ne kadar umumiyetle yüceltilip asilleştirilirlerse de, genellikle beşeri hususiyetlerle donatılırlar; yiyecek ve uykuya İhtiyaç duyarlar; evlenip çocuk sahibi olurlar. Tutkuları bakımından insanlara benzerler ve sık sık insanlar gibi hata ve kusur işlerler. Kötülük yapanları cezalandırdıkları ileri sürülür, bununla beraber birçok durumda en ağır cezalan kendilerini dua ve ibadette ihmal edenlere verirler. Sık sık insanları ziyaret ettikleri ve onları dostluk kurduktan söylenir; tanrıların ve ölümlülerin çocuktan kahramanlar veya yan tanrılardı. Şayet bu süreci tersine çevirecek olursak, birçok tarının gerçek kahramanların cesaret ve şecaatlerini izah etme yolu olarak tasavvur edildiği görülecektir. Elbette ölümlülerin güçlerine ilave olarak Örek tanrıları her türden tabiatüstü yeteneklerle donatılırdı ve bunların çoğunun doğal fenomenleri temsil ettiğini söylemek yanlış olmaz. Aslında tanrıların birçok nitelik ve başarılarının kahramanlarınkinden türetildiğini ve kimi tanrıların tanrılaştırılmış kahramanlar olduğunu teslim etsek bile münferit tanrılarının pek çoğunun ve bunların niteliklerinin (sıfatlarının) hayal gücü bakımından gelmiş geçmiş en yaratıcı ve en kültürlü insan topluluğu tarafından mefkureleştirilmiş haliyle tabiatın muhtelif bölümlerini ve bunların işlerini temsil ettiklerini kabul etmemiz gerekir.

 

GREKLERDE KURBAN TÖRENLERİ, RAHİPLER, TAPINAKLAR, ŞENLİKLER, AHLAKİ DÜSTURLAR

 

Grek dinine dair bir resim sunarken, başka herhangi bir insan topluluğunun durumunda olduğundan daha fazla yanlış yola saptırma ihtimali bulunan güçlüklerle karşı karşıya kalırız. Tanrılarla ilgili kültler ve fikirler sadece bir çağdan diğerine değişmekle kalmaz, fakat aynı zamanda bir yerden bir başkasına, siteden siteye de değişkenlik gösterir, elbette mahalli tanrılarla ilgili ilk fikirlere bağlı kalarak, ama aynı zamanda Grek akımının büyük üreticiliği ile uyum içinde. Dolayısıyla ayırabileceğimezden daha fazla bir yer ayırmaksızın herhangi bir Sitenin veya şehir devletinin dinî usûllerine ve uygulamalarına dair açık bir fikir verebilmek imkânsız olacaktır. O nedenle söyleyeceklerimizin önemli ölçüde genelleştirildiği ve muhtemelen özel mahalli birimler İçin geçerli olamayacağı göz önünde bulundurulmalıdır.

 

Kurban törenleri Greklerinki gibi bir dinde dinî vecibelerin temel unsurunu oluşturduğundan, konuya pratik veçhesine dair bir açıklamayla girmemiz yerinde olur. Örekler haklarında bir şeyler bilebilecek kadar eski geçmişlerinde, korumalarına karşı şükranlarının bir ifadesi olaların beraberinde şarap içmek, bir bölümünü tanrılar için altara veya yere dökmek (Hindu ve Parsilerin Soma ve Hoama sunularıyla karşılaştırın), müzik dinlemek veya dans etmek ritüelin tamamlayıcı parçasıydı. Kurban olarak sunulan hayvanın tamamen yakılması, her ne kadar bir zamanlar hangi ölçüde yaygın olduğunu tesbit etmek güç ise de, nadir olduğu anlaşılmaktadır. Özel hayvan kurbanlarının kabilelerin totem sistemiyle ve totem tapınışıyla bağıntısını burada ele alıp inceleyenleyiz; fakat eski Öreklerin kurban törenlerinin birçok özel hususiyetlerinin ondan kaynaklandığından pek şüphe edilemez. Ulusal çapta kabul edildiği haliyle Örek dini dağlı, hayvan yetiştiricisi, tanrımla veya denizcilikle uğraşan birçok farklı kabilenin inançlarının terkibini temsil eder; veya çeşitli tanrılar için uygun karakteristik veya kurbanlarda görülen uyumsuz yahut tuhaf özellikler bu terkibe atfedilebilir.

Homeros’da hayvan butlarının yağlara bulanarak (yahut sarılarak], bağırsakların bir bölümüyle birlikte yakıldığını, kalanının da tapınanlar tarafından tüketildiğini okuyoruz. Yakılan kurbanlardan yükselen dumanın tanrıların bilhassa hoşuna gittiğine ve kurban edilen hayvanların sayısı ne kadar büyük olursa elde edilen ecir ve mükafatın da o denli büyük olduğuna inanılırdı. O nedenledir ki şehir devletleri ve zengin kişiler sık sık “hekatomblar (“yüzlük kurbanlar”, her ne kadar zorunlu olarak yüz kurban anlamına gelmiyorsa da) sunarlardı; ve bu tür kurbanlar Atina’da çok fazla revaçtaydı. Bir kurbanın başına genellikle tuzla karıştırılmış kavrulmuş arpa yemeği serpilir ve çelenklerle süslenirdi; boğazlanmazdan önce başından alman bir tutam tüy ateşe atılırdı. Eğer Olympos tanrılarından birine sunulacak olursa hayvanın başı yukarıya, yer altı tanrılarından birine veya ölmüş kahramanlara sunuluyorsa bu kez aşağıya çekilirdi (veya eğilirdi). Et yanarken üzerine şarap ve tütsü atılırdı. Kurban sunulurken, tanrının uğurlu olup olmadığını anlama fırsatı doğardı, çünkü, şayet değilse, kesinlikle, rahipler ta rafından bilinebilecek işaretler verirdi; bunlar hâlâ sıcak olan bağırsakların hareketlerinden, altar ateşinin görünüşünden vb. anlaşılabilirdi. Tanrılara övgü mahiyetinde ilahiler söylemek, yahut onların işlerini yeniden dillendirmek kurban törenlerine sık sık eşlik eden unsurlardı; fakat bunların birkaçı bize ulaşmıştır. Genellikle uzun ilahiler tanrılarla ilgili belli başlı mevcut öykülerin anlatımlarıdır. Bunların ancak birkaçı daha önce işaret etmiş olduğumuz “kutsal metinler”le gerektiği gibi mukayese edilebilir. Bununla beraber Athena’ye söylenmiş ve Chapman tarafından tercüme edilmiş İlâhiden bir bölüm iktibas edebiliriz;

 

 

 

 

“Sadece Pallas Athena için, şarkımı söylemeye başlıyorum savaşı korkunç gürültülü bir hengameye dönüştüren,

O ki Şehirlerin Koruyucusudur ve Mars’la birlikte

Savaşlann bütün kaygısı ve çaresi bir düzene girer;

Ve alt üst olmuş şehirlerde çekişmeler ve çığlıklar.

 

Takat kendisi asla bir şehrin önünde

ne zeval bulur ne yükselir,

Ama her iki durumda da haksızlığa uğramış bütün insanları ayağa kaldırır ve serbest kılar, öyleyse bana savaşının gücüyle talih

ve bilgeliğinin gücüyle mutluluk bahşet.”

 

 

Bu kesit yahut örnek ne kadar “dindara- ne” bir havaya sahip ise ilahilerin kalanı da, ne fazla ne eksik, aynı havaya sahiptir; ve kendi başlarına ele alındıklarında, modem zamanlarda anlaşıldığı şekliyle görece daha az bir “günah” bilincine sahip bir kavme işaret ederler. Tanrıları gücendirmek elim ve vahim bir durumdu, fakat

tanrıların amansız (yalvarışa kulak vermez), hiçbir şekilde esnemez bir doğru yanlış kıstasıyla hareket ettiği düşünülmezdi; yatıştırılıp ikna edilebilirlerdi ve ağır kusurlar bile deyiş yerinde ise uygun hayvan kurbanlarıyla bağışlatılabilir veya tazmin edilebilirdi, tiesiodos’un “Theogona”sı ve “İşler ve Günler” bize ulaşmış olan en önemli şiirlerden ikisidir; tanrılar ve onların işleriyle ilgili açıklamalar sunar ve muhtemelen bu şiirlerden çeşitli bölümler ayinlerde okunmaktaydı.

 

Antik dünyada rahiplerin varolduğu ve Grek Şehir Devletlerinde önemli görevler üstlendikleri ve mühim mevkileri doldurdukları Grek edebiyatına atılacak sathi bir nazarla anlaşılabilir; fakat Greklerin bütün toplumsal ve siyasi durumuna dair etraflı bir bilgiye sahip olmadıkça bunların kesin statülerini tesbit etmek güçtür. Rahipler müstakil ve ruhani bir zümre oluşturmazlardı; rahiplikle ilgili sabit yahut değişmez bir ilke yoktu. Din her şeyden evvel bir cemiyet meselesiydi, ki ilk işi Devletin veya Sitenin tanrılara karşı vecibelerini yerine getirmekti. Bu vecibeler herkes için belirli tayin edilmiş kimselerce yahut, kral veya ordu komutanı olsun.

Devletin başı tarafından eda edilmeliydi. Greklerin tarih sahnesine çıktığı dönemlerde kralın tebası adına sık sık kurbanlar sunduğunu görüyoruz; ve krallar (yönetim şeklinin değişmesi nedeniyle)  hükmedemez olduklarında, rahiplik görevleri Atina’da arkhon basileus gibi seçilmiş önderlere veya hâkimlere verildi. Bu meselenin bir karara bağlanamadığı durumda bir tapınağın seçilmiş veya kalıtsal görevlisi olarak, burada icra edilecek tapınmanın gerekli usullerini yerine getirmeyi üstlenmiş, tapınağın gelirlerinden kendisine ödeme yapılan veya ibadet edenlerin bağışlanndan pay alan rahiple karşılaşıyoruz. Phratriae’ gibi tâli grupların ortak dinî vecibeleri vardı, bunlar seçilmiş üyeler tarafından yerine getirilirdi. Devlet şahısların tanrılara karşı vecibelerini yerine getirmede sergiledikleri Kusur ya da ihlali sıkı bir şekilde takip altında tutar ve her bir aile kendi özel vecibelerini reisi vasıtasıyla yerine getirirdi. Belli tanrıların rahipliği kehanet gücünün, yahut belli geleneksel ritlerin bilgisinin kalıtsal olarak geçtiği kabul edildiğinden ötürü, babadan oğula kalmaya başlamıştır. Bazı rahipler belli süreler için seçilmekteydi: bazı durumlarda haleflyet erkek kardeşlere ve en büyük erkek kardeşin oğluna kalmaktaydı; bazı durumlarda ise rahiplik satın alınmakta ya da özel hizmetler karşılığında bağışlanmaktaydı.

Grek dünyasında güçlü dini hisleri olan bir insan topluluğu manzarasıyla karşılaşıyoruz, dinin toplumsal yahut Devletle ilgili veçhesi her zaman belli bir ruhban zümresine aidiyetine galip gelmiştir. Rahiplik kurumu hiçbir zaman hâkim güç olmamıştır; sanat, edebiyat ve siyaset vicdanlarını bir rahip zümresine kiralamaksızın, miraslarının bir bölümü olarak dinden faydalanmışlardır. Her ne kadar rahipler hizmet ettikleri tanrılar tarafından himaye edildiklerini iddia etmişler ve bunun faydalarını devşirmişlerse de, hiçbir surette eleştiri ve yergiden muaf olmamışlar ve genellikle tapınakların malî kaynaklarını kontrol etmelerine izin verilmemiştir. Rahiplik imtiyazının değersiz kişilerce kullanılmaması noktasında fevkalade titiz davranmışlar, rahip adaylarının yüksek seciyeli kimseler arasından seçilmesine dikkat etmişlerdir.

Bir tapınağın rahibi bilhassa tapınağındaki törenleri denetlemeli, tapınağı davetsiz misafirlerden korumalı ve kurban törenlerinin usulüne uygun şekilde icra edilip edilmediğine nezaret etmeliydi. Keza tanrıların iradesinin tümünün veya tümüne yakınının yorumunu da üstlenmişlerdi, bilhassa kurbanlarla ilgili olan, tanrıların tasvibini veya hoşnutsuzluğunu gösteren bütün işaretleri dikkatli bir şekilde kaydetmeliydiler.

Bu görevlerinde kurbanın altara yaklaşma şeklini, ses çıkarıp çıkarmadığını; bağırsakların rengini ve düzgünlüğünü, akardaki alevin ve dumanın görünümünü kaydeden maharetli kahinlerin yardımını alırlardı. Kenarda duran seyircilerin alâkasız veya mânâsız söz etmemeleri de bilhassa mühimdi, işaretlerin (omen) yorumlanması amacıyla kuşların uçuşu ve gökteki hareketlenmeler de gözlenirdi. Rüyaları yorumlayan, fal bakan kahinlerin, her ne kadar Grek dünyasında özel bir yerleri var ise de, tapınaklarla veya kahinlerle düzenli bir bağlantılan yoktu. Tapınakları içinde rahipler büyük bir selahiyete sahiptiler, getirdikleri düzenlemelere karşı gelenleri aforoz edebilir, en yürekli kimselerin bile tir tir titrediği lanetler yağdırırlardı. Bu tür kusur ve kabahatler dinsizlik olarak damgalanırdı ve çoğu kez ağır para cezalarıyla veya toplum dışına itilerek cezalandırılırdı.

Zikrettiğimiz bu sınırlamalara rağmen bir rahibin toplum içerisindeki yerinin, bilhassa Tann’nın yorumcusu ve temsilcisi hüviyeti dolayısıyla kimsenin kaale almadığı sıradan bir konum olduğu söylenemezdi. Rahipler bir felaket yahut salgın hastalık baş gösterdiğinde Sitenin güçlüklerini çözümleyebilir, bilhassa bütün (keklerin başvurduğu büyük orakller durumunda, bir Şehir Devletinde hiçbir büyük adamın erişemeyeceği bir konuma erişebilirdi. Halk şenliklerinde muteber yerler işgal ederler, bazı durumlarda hizmet ettikleri tanrının kostüm ve nitelikleriyle donanırlardı. Dolayısıyla zenginler işgal ettikleri mevkiye rağbet ederlerdi ve sırasında insanları şatafattı törenlerle ve pahalı şenliklerle memnun edebilirlerdi. Doğal olarak bu tür kişiler etraflarına vecibelerinin daha yorucu yahut bezdirici bölümlerini yerine getirmek için, irrisiye olmayanlara myster onları açıklayıcılar, meşale taşıyıcılar, ayinlerin ilan edicileri, kutsal su taşıyıcılar vb. gibi yardımcı ve hizmetçileri toplarlardı ve tapınaklara el işlerini yerine getirmek üzere köleler yaklaştırılmazdı. Tanrı ve Sitenin özelliğine göre her bir tapınağın kendine özgü ayinler dizisi vardı.

Fakat rahiplerin hizmetlerine gereksinim duyulan tapınaklar sadece toplum, ulus veya site çapındaki tapınaklar değildi. Bunların çoğu şahıslar, yahut topluluklar tarafından yaptırılır, rahiplerin ve verdikleri hizmetlerin devamını sağlayacak emlak yahut iradlarla donatılırdı. Bunlar bir girişimdeki başarının hatırasına, ölmüş bir dost yahut akrabanın onuruna, rüyalara veya orakllere boyun eğerek kurulabilirdi. Sözgelimi Ksenophon, belli bir savaş ganimetinin onda birini Lakonia’da, vahşi hayvanlarla dolu bir ormanla çevrili bir gayrı menkul satın almak için ayırmış, üzerine Ephesos Artemisi için bir tapınak yaptırmıştı. Arazi Artemis adına düzenlenecek bir şenliğe mahsûlün onda birini vermek ve tapınağın bakım ve onarımını yapmak zorunda olan bir icarcıya kiralanmıştı. Tapınakların merkezi bir yer işgal ettikleri diğer durumlar- a bakacak olursak, ölüler için düzenlenen ayinlerin bunların başında geldiğini söyleyebiliriz; bu çerçevede dikkat çekmemiz gereken bir husus da Çin’deki ata kültünü hatırlatacak türden dönemsel aile toplantılarının düzenlenmesinin buyurulmuş olmasıdır. Bunun dışında belli bir tanrının tapınmasına mahsus birçok dîni topluluk yahut cemiyetler vardı. Bunlar toplantılar düzenler, tapmaklar yaptırır, rahipleri seçer, para cezalan müeyyidesiyle benimsetilen düzenlemeler yaparlardı. Esasen bu toplantıların bir meclis tarafından yönetilen sınırlı dini cemaat veya teşkilatlar oluşturduğu söylenebilir. Bunların çoğu belli bir şehirde tapınılmayan tanrılara tapmak için büyük şehirlerde kurulurdu.

Bir Grek şenliğindeki törenlerin en eksiksiz açıklaması Messenia’da, Andani’daki bir yazıtta verilmiştir. Kabiri diye bilinen ikiz tanrılar, şehirdeki kabilelerden kura ile seçilmiş ve töreni buyurulduğu şekilde icra edeceklerine dair yemin etmeleri gereken bir grup rahip ve rahibe tarafından, Demeter, Apollon, Hermes ve mahalli bir nympha ile beraber

burada yadedilirdi. Bunlar kutsal kitaplara ve bunların muhafaza edildikleri sandığa nezaret ederlerdi. Rahip ve rahibelerin giysileriyle ilgili katı kurallar, maliyeti ile ilgili sınırlamalar, resim ve altın süslemelerle ilgili yasaklamalar getirilmişti. Yürüyüş alayının bir önderi, tanrıların rahibi, oyunların, kurban sunanların ve flüt çalan- lann başkanı bulunurdu, bunların ardından kutsal bakireler, rahibeler ve rahipler gelirdi. Kurbanlar da alay halinde yürütülürdü; bunların içinde çok sayıda kuzu, Demeter için bir dişi domuz, Kabiri için iki yaşında bir domuz, Hermes için bir koç, vd. bulunurdu ve bütün kurbanların ayıpsız kusursuz olmaları gerekirdi. Kurbanlardan sonra tanrılara verilmeyen parçalar rahipler, rahibeler ve bakireler, müzisyenler ve diğer yardımcılar tarafından yenirdi. Herkese açık sıcak su banyolarının yanı sıra şenlik için toplanan kalabalıkları doyurmak için eksiksiz bir erzak tedarik edilir, şenlik boyunca suç işleyenlerin yargılanması için gerekli hazırlık yapılırdı. Bütün kavgacılar ve kutsal şeylere hürmetsizlikte bulunanlar sert bir şekilde ayıplanır ve lanetlenirdi; ve Greklerin en iyi döneminde kamuoyunun şenliklerdeki her türlü uygunsuz davranışların güçlü bir şekilde aleyhinde olduğuna dair her türlü işaret mevcuttur.

 

Tapmakların serveti dindarların ve Sitelerin birikmiş sunulan dolayısıyla oldukça büyüktü. Bir tapınağın ünü arttıkça, ibadet için zengin yabancıları hatta yabancı kralları bile cezbederdi. Yer kutsal olduğundan, paralar çoğu kez, ya ödünç olarak ya temlik edilerek, buraya bırakılırdı. Devlet şehir tapınaklarının bütün malvarlıklarının yönetimini üstlenmişti, tapmak hesaplarını kontrol etmek için zaman zaman görevlendirmeler yapar ya da düzenli olarak görevliler atardı. Hesapları tutulan mal varlığının dışında tapmaklar ayrıca adak sunular nedeniyle de ziyadesiyle zengindi ve bunlar adakta bulunanın veya döneminin zevkine göre değiştiğinden doğrusunu söylemek gerekirse tapınak bir sanat müzesi gibiydi; ve her nerede şartlar eski bir tapmak alanının ortaya çıkarılmasına elvermişse birçok hazineler ve bilhassa ithaf yahut tahsis yazıtları formunda, çok değerli bilgiler elde edilmiştir.

Şimdi başlangıçta dağ zirvelerinde ve kutsal korulardaki açık hava akarlarının yerini almış olan Grek tapınaklarına kısaca da olsa işaret etmeliyiz. İlk planda göze çarpan Afrika yerlilerinin fetiş korularına tuhaf bir benzerliktir: En eski zamanlarda Örekler de içi boş oyuk ağaçlara tanrıların ve kahramanların heykellerini yerleştirirlerdi. Daha sonra mimari geliştikçe kutsal heykelin Üzeri kapatıldı ve ışığın sadece kapıdan girdiği ya da kandillerle aydınlatılan karanlık binalarda muhafaza edilmeye başlandı. Örek tapınakları tarihinin bu dönemi neredeyse bütünüyle prehistoriktir, çünkü Örekler bu kadim zamanlarda pek iyi bilinen dikdörtgen biçiminde, neredeyse her zaman çok çeşitli üslup ve dizilimlerde bir sütun sırası veya sıralarıyla süslenmiş, güzel tapınaklar inşa edecek kadar ilerlemişlerdi. Belli bir şehir veya kabile ile özdeşleşmiş veya onun tarafından icad edilmiş olan belli şekiller muayyen tanrılara mahsus hale gelmişti nitekim Dor üslubu Zeus ve Ares’in, İon üslubu Apollon, Artemis ve Dionysos’un, Korinthos üslubu Hestia’nın tapmaklan için kullanılmıştır. Büyük tapınakların çoğunda, kapı önündeki sütuntu sundurmaların yanı sıra, bir giriş, girişe bakan ve içine tanrı veya tanrıların heykellerinin yerleştirildiği büyük bir ceha (naos); arkada çoğu kez bir hazine olarak kullanılan bir oda vardı. Tapmak ünlü bir (kült merkezi) haline geldiğinde heykellerin bulunduğu bu kapalı bölme (celia, naos) rahip ve Inisiyeler haricinde herkese kapatılırdı, bunların dışında kalanların yasağa uymaması en sert cezalan getirirdi. Tapmaklar, sütun başlıkları, duvar nakışları (frizleri), (üçgen) Greklere heykelleri için son derece uygun mekânlar sağlıyordu; sözü edilen kapalı bölmeye yanlardan ışık sızmadığında çoğu durumda yukarıdan bir parça açıklık bırakılıyordu. Tanrılarla ilgili bütün bir efsaneler serisi heykelle temsil edilirdi ve tanrıların heykelleri için en pahalı malzemelerin kullanılmasından kaçınılmazdı.

Bir dünya dinleri araştırmacısının gözünde neticede bu heykeller başka dinlerin “put”larından sadece sergiledikleri büyük güzellik ve hayal gücü zenginliği bakımından farklılık yahut ayrıcalık taşır. Ne var ki böyle bir ifade bu harikulade heykellerin güzelliğinin tahkir edilmesi veya gerektiği gibi takdir edilememesi anlamına gelmez; şunu peşinen belirtmek gerekir ki bu sözde “putlar”, içinde olduğuna veya onları ziyaret ettiğine inanılan bir tanrının ruhu hesaba katılmaksızın, kendi başlarına asla mevcut halleriyle tasavvur edilemezlerdi; bununla beraber bir vahşinin yaptığı en ilkel suret de hiç kuşkusuz, görünmeyen güçlere boyun eğme, tapınma ve yakarma fiilini, en göz kamaştırıcı Grek heykeli kadar tam ve kusursuz temsil edebilir yahut sözü edilen amaca hizmet edebilir). Bu bütün alanların en güç ve sorunlu olanından kim belli erdemleri esirgeyebilir ki? Fakat daha önce gösterdiğimiz gibi, vahşiler nasıl ki hakiki din duygusundan yoksun değillerse, bu aynı keyfiyeti Grekler için de isbat edebiliriz, nitekim St.Paulus de bu durumu “dine karşı oldukça hassas” ruh hali diye netilendirmişti. En ünlü Grek tapınakları arasında Olympia’da Zeus’un, Athene Parthenos (Parthenon diye bilinir), Atina’da Theseus’un, /Egina’da Zeus’un, Ephesos’da Artemis, Syrakusai’da Athene, Atina’da Erechteum ve Propyleum sayılabilir. Spartalılar büyük, görkemli tapınaklarının eksikliğiyle dikkati çekerler. Nihayet her tapınağın (giriş) sundurmasında kutsal su ihüva eden bir tür vaftiz kurnasının bulunduğuna, altardan alman yanan bir meşalenin ona daldırılarak kutsandığına işaret etmeden geçmemeliyiz. Kurban törenlerine iştirak etmek üzere gelenlerin üzerine bu sudan serpilirdi.

Altar tapınağın vazgeçilmez bir parçasıydı ve esasen tapınaklardan önce de mevcuttu. Altar2 için kullanılan en eski Grekçe sözcük bir yükseltiye işaret eder ve daha sonraları ibadet amacıyla kullanılan her tür yükselti anlamına kullanılmaya başlanmıştır. Kadim zamanlarda akarlar açık havadaydı, fakat tapmaklar inşa edildikten sonra, kurban yakılan için kullanılan akarlar tapınağın önünde açık havada kalmaya devam etti, cella içindeki tanrı heykellerinin önüne ise daha küçük bir altar yerleştirildi. Bunlar topraktan, kesekten, yahut taşlardan yapılabiliyordu ve bilhassa savaş esnasında, şartların gerektirdiği herhangi bir yerde inşa edilebilirlerdi; fakat tapınaklarda bir metreye yaklaşan yükseklikte, yuvarlak veya dikdörtgen biçiminde bir taş işçiliği eseriydi. Çiçeklerle donatılır, gerek adandıktan tanrı veya tanrıların isimlerini, gerekse onlara ait bir sembolü taşıyan uygun heykellerle süslenirdi. İç altarlar dua esnasında diz çökmek için, ayrıca yakı ve diğer canlı olmayan takdimelerin sunulmasında kullanılırdı. Altarlar her yerde mücrimlerin veya bahtsız kişilerin sığmak yerleri olarak kabul edilmiştir; altarlarda sığınmacıların tutunduklar, boynuzlar bulunurdu. Keza gizil yeminler de altarlarda edilirdi. Yüzlük kurbanların sunulduğu bazı altarlar Olympia’da Zeus’unki gibi, büyük ölçekliydi. Bununla beraber yeraltı dünyası tanrılarının allarlar, yoktu, kurbanların kanı hendek yahut çukurlara akıtılırdı.

Grek dininin hiçbir bölümü orakller kadar saf ve derin bir imana mazhar olmamıştır. Tanrıların bazı aracılarla, ilhamlı rahibe veya rahip- le rüyalarla veya işaretlerle insanlarla konuştuklarına (yahut bazı şey- (eri insanlara malûm ettiklerine) inanılırdı. Belki de yakın ilişkiye giremeyecek kadar insanların dünyasından uzak olduğu düşünüldüğü için Zeus’un diğer tanrılara nisbetle orakleri daha azdı. Dolayısıyla onun iradesi Apollon ve diğer tanrılar, hatta kahramanlar vasıtasıyla tezahür ederdi. Zeus’un oraklieri Olympia’da kurbanların tetkikiyle, Dodona’da rüzgânn korurulukta çıkardığı seslerden verilirdi.

Apollon’un Delphoi’deki oraklin bakımından bütün diğerlerini -tipik örnek haline gelecek kadar- gölgede bırakmıştı. Burada, en iç tapmakta, Apollon heykelinin önünde, her zaman yanan bir ateş altarı ve ortada yerde küçük bir yarık vardı, bu yarıktan zaman zaman sarhoş edici veya sülfürlü bir duman yükselirdi. Bunun üzerine Pythia diye bilinen rahibenin oturduğu üç ayaklı bir sehpa yerleştirilmişti. Yükselen duman rahibede bir tür esrime yahut vecit hali vücuda getirirdi; bu hal de- ] vam ettiği müddetçe, içinde Apollon’un ilhamlarını barındırdığına inanılan değişik sesler çıkanrdı. Rahipler tarafından alınan orak!- ler insanlara yorumlanır, yorum mahiyetindeki ifadeler çoğu kez altı vurgulu dizelerle ve tek bir an- lamdan daha fazlasına kapı aralayacak bir dille söylenirdi. Bununla beraber orakllerin çoğu oldukça yalın ve doğrudandı, dolayısıyla yakın zamanlarda yakıştırılan “orakli gibi söz ifadesi asli hali için yansıtmaz. Oraklin saf ve temiz bir kalbe sahip herkese cevap verdiğine, buna mukabil günahından arınıncaya kadar mücrim veya günahkârın hiçbir cevap elde edemeyeceğine inanılırdı. İlk başlarda orakller yılda ancak bir kez verilirdi; daha sonraları, orakie bir ücret ödemesi, bir keçi, bir öküz, bir koyun kurbanı karşılığı danışıldığında, her ayın belirli bir gün veya günleri tahsis edildi. Pythia görevine üç nail oruç tutarak, yıkanıp temizlenerek ve Apollon’a defne yapraklan ve arpa unu sunarak hazırlanırdı. Bu orakiin rahipleri Delphoi’nin belli soylu ailelerine mensuptular ve kaydı hayat şartıyla seçilirlerdi. Şüphe yok ki orakllerin inandırıclığı biraz da onlara bağlıydı; bunlar soylu kimselerdi, bilhassa Delphoi bütün Grek şehirlerinden heyetler ve başkaları tarafından ziyaret edildiğinden, eğitim ve hayat bilgeliği edinmede çoklarının mahrum olduğu fırsatlara sahip olmuşlardı. Uzunca bir dönem bunların kişisel düşüncelerle değil yüksek mülahazalarla hareket ettiklerine, dini esas ve usullerin korunmasına, ahlaki seviyenin yükselmesine ciddi katkılarda bulunduklarına inanmak için sebepler vardır. En erken dönemlerde acımasız kan davalarının yatıştırmasında ve belli durumlarda arınma ve bağışlanmanın yollarının aralanmasında orakllerin tesirini görebiliriz. İnsanların arasında ahidlerin kutsallığını özel bir vecibe haline getirmişlerdir; Apollon bir vaade sadık kalmada gösterilen tereddütü bile günah kabul eder. Üyelerini belli vecibelere riayete ve hemcinslerine karşı merhamet göstermeye mecbur eden birliklerin merkezidirler; ve Delphoi, Grek dünyasının büyük bölümünü içine alan bir amphiktyonianm orakli olarak, bütün ülkenin ideal birliğinin ayakta tutulmasında önemli bir paya sahipti.” (Ency. Brit., “Oracle” maddesi). Atina ve Sparta arasındaki üstünlük mücadelesi esnasında Delphoi oraklieri Sparta’ya karşı giderek artan bir tarafgirlik sergiledi ve zaman içerisinde Atmalılar ve onların müttefikleri tapınağa karşı saygılarını yitirdiler; bununla beraber imparator lulianus dönemine kadar danışılmaya devam edildi.

Erken zamanlarda ölenlerin ruhlarının görünüp, öğüt ve nasihat verdiklerine inanılırdı; daha sonraları ölülerin ruhlarından böyle bir işaret yahut öğüt araştıran talip bir kahramanın mezarının üzerinde uyumaya giderdi. O da ona rüyasında görünürdü. Kahramanın bir tanrı olmak üzere topraktan yükseldiği Oropos yakınlarındaki Amphiaraos oraklinde [Amphiaraion] talip, yirmi dört saatliğine yemekten içmekten kesilip, tapınakta kurban olarak sunduğu bir koç postakisinin üzerinde yalardı. Bir zamanlar orakllerin, zürriyederine hâlâ öğüt verebilecek olan ölülerin barınağı olması hasebiyle, Toprak Ana tarafından verildiğine de inanılırdı. Themis ve Apollon’un Delphoi’de orakller verdiği fikri bundan daha sonraki dönemlere ait görünmektedir.

Tapınaklarda düzenli ve sırası düştükçe yapılan tapınmalara ilaveten Örekler, bütün önemli Şehir Devletleri yahut ortaklaşa çok sayıda site tarafından düzenlenen halk şenlikleriyle, daha da güçlü bir özelliği haiz dini bir bağ ve tesir gücüne sahiptiler. Kökenleri aydınlatılabildiği kadarıyla bunların bir kısmı soyun büyük kahramanlarının anılmasına, bir Kısmı da genellikle bir tanrı veya tanrılarla birlikte anılan mevsimlerin ve takip eden fenomenlerin kutlanmasına hasredilmişti. Sayılannın ve görkeminin erken dönemlerde gittikçe arttığına dair işaretler vardır, o kadar ki sonunda çalışma gününden çok şenlikler düzenleyen Tarentum Örekleriyle karşılaşırız. Refahının zirvesinde olduğu dönemlerde Atina’da şehir meclisinin buyruğuyla elli veya altmış gün her türlü iş ve uğraş tatil edilirdi. Bunların ilk hatıra gelenleri büyük ve küçük Dionysos, Eleusis, Fanathenaia, Thesmophoria şenlikleriydi. Thebai her dokuz yılda bir Daphnephoria’yı kutlardı. Fakat Öreklerin bütün büyük toplantılarının en yaygını Olympia, Pythia, Memea (Herakles’in Memea aşlanma karşı kazandığı zaferin anısına), lsthmos (Korinthos) oyunları diye bilinen dört panhelenik şenliktir. Olympia şenliğinin kökeni bugün için artık iyice kararmıştır ve oldukça erken bir tarihte oyunlar, kutlamaların cereyan ettiği süre zarfında her türlü savaş işleri bir aylığına tatil edilecek ve (Eleia’nm merkezi) Elis civan bu süre içerisinde kutsal addedilecek kadar mühim bir hususiyet kazanmıştı. Şenliğin büyük bölümü Elislilerin, oyunların galiblerinin, başka Şehir devletlerinin temsilcilerinin ve şahısların tanrılara kurban sunmasından ibaretti. Burada şenliğin oldukça ünlü bir bölümünü oluşturan güç ve sanatsal maharet yarışmalarına temas edemeyiz; fakat şu kadarına işaret edelim. Örekler insanların Zeus’u en iyi şekilde uyumlu bir beden ve akıl disipliniyle yücelttiklerini düşünürlerdi; dolayısıyla Olimpia şenliklerinin Örekler Romalılara boyun eğdikten çok sonra bile devam etmesi -sonuncusu İ.S. 393’de yapılmıştır- şaşırtıcı değildir. Olympia’da 1875-81 ‘de Almanlar tarafından yapılan kazılar, bu oyunlarla irtibatlı binaların ve aygıtların, heykellerin ve sanat eserlerinin özellikleri hakkında yeteri kadar bilgi vermiştir. Evlerine döndüklerinde galiplere verilen şeref payeleri bu müsabakaların ulusal hissiyatı ne kadar derinden etkilediğini göstermektedir; bazıları övgülerini şanslarının tanrısal bir vasfa sahip olduğunu ileri sürmeye kadar vardırırlardı. Bazı galipler için altarların kurulduğu ve kurbanların sunulduğu kaydedilmiştir.

Pythia oyunları ve diğer birçok şenlik, çoğu kez özgün olan şiir okumalarını ihtiva etmesi ve tragedyanın doğuşuyla irtibatı bakımından özel bir anlama sahipti. Dr. Donaldson’un “Greek Theatre”Ğa ifade ettiği gibi: “Toprakları tanrıların ve uzak atalarından kahramanların barınağı olan, açık mavi göğün, çevik-kanatlı meltemlerin, nehir kaynaklarının, gülümseyen binbir çehresiyle Aigai neşesinin, araya hiçbir fasıla girmeksizin atalarının yaratıldığına inandığı uysal toprağın, hepsinin de içini ürpertici bir tanrısal ruh doldurduğu hassas Atinalı; güzeli seven, fakat onu tanrısal olduğu için seven, dehanın vücut verdiği yahut sanatın icra ettiği her şeyi panteizmine değersiz bir sunu olarak kabul eden;

bütün şenliklerini ve eğlencelerini ruhun dünya meşgalinden kendisini çekmesinin ve onu Tanrı sevgisine ve Tanrının ululanmasına döndürmenin bir aracı olarak düşünen Atinalı eserlerinin en güzelini ve en iyisini, bunca derinden bağlı olduğu, tazim ettiği odaktan (tapınma objesinden) nasıl uzak tutabilirdi ki?” Tanrıların ve kahramanların öykülerindeki dramatik özellik)er ona dramatik temsil İçin en doğal konulan telkin etmekteydi ve bunlar Delphoi’de Apolion, Bleusls’de Demeter ve persephone. Eleusis ve Delphol’de Dionysos şenliklerinde en belirgin haliyle mevcuttu.

Eleusis mysterionları bunların hepsinin en meşhuru ve yaygın olanıydı ve bilhassa ihtişamıyla, haklarında bilgisizliğimizin nedeni olan törenlerinden bazılarının gizliliğiyle ünlüydü. Önemleri herhangi bir dogmatik öğretiye bağlı görünmemektedir; ortak inanç insanlara tanrılara saygıyı öğrettiği yolundaydı. Sessizlik, heyecan, vecd halinde yakarış seyircilerin tipik özelliğiydi; oruç, uzun merasimler ve gerçek mysterioniara tekaddüm eden gece gezintileri tesir güçlerini yükseltmekteydi. Kutsal şeylere dokunma ve öpmenin, geleneksel şarkıların dinlenmesi ve tekrarının, tanrıların yaşamlarındaki hadiselerin dramatik temsilinin törenin önemli kısımlarını oluşturduğu anlaşılmaktadır. Dionysos tapınışı güneş-tanrınınkine benzer çeşitlemeler ihtiva ediyordu. Istırapları ve bedbahtlıklarına dramatik bir şekilde ağlanırdı, insanlara ışığı, şarabı vb. bağışlaması, ilk başta kösnül yanı ağır basan ve ritüelin muhafaza edilmesiyle bu niteliğini korumuş olan törenlerle kutlanırdı. Burada bu ilginç konuyu daha fazla takip edemeyiz, ancak şu kadarına işaret edelim, Hindistan’da olduğu gibi, Grek dünyasında da her şeyin, bilhassa her buluş, her sanat ve her yeteneğin popüler dinin himayesi altında ve onunla yakından irtibatlı olduğunu görürüz. Greklerin en iyi dönemlerinde dini inançlarına sadık kaldıklarını ve onların en bütüncül haliyle tatbik ettiklerini teslim etmemiz gerekir.

Evliliğin kutsal bir alan içerisine dahil edilmesinin aşamalarını, izlerin yeterince kararması nedeniyle takip edemeyiz: fakat bu sürecin tanrıların insanların ahlâki durumuna kayıtsız kalmadıkları, şayet bir insan iyi bir talihe erişmek istiyorsa, onları hoşnut etmenin zorunlu olduğu inancının gelişmesiyle aynı zamanlara rastladığına inanabiliriz. Kekropların Atina’da tanrılara tapınmaya olduğu gibi evliliğe de kurumsal bir çehre kazandırdıkları anlatılır. Eski Grek dünyasında yakın akrabalar arasında evlilikler yapılmaktaydı ve bu tür evliliklere karşı uzak durma, hiçbir zaman Yahudiler ve Hıristiyanlar arasında olduğu kadar ileri bir düzeye ulaşmamışsa da, daha sonraki dönemlerde gelişmişti, bekarlık hoş karşılanmazdı ve zaman zaman yasalar tarafından cezalandırılırdı; ve evliliğin bir nedeni yahut gerekçesi de tanrının tapınanları ya da aile tanrılarının yardımcıları olarak her insanın zürriyetinin devam etmesine verilen önemdi; hattizatında onlar fiilen atalarına tapıyorlardı. Evliliklerle (ki yetişkinlik çağına erişinceye kadar yapılmazdı) ilgili olarak evliliğe nezaret yahut hamilik eden tanrılara (Hera, Artemis. Kader Tanrıçaları ve duruma göre başkaları, kurbanlar yahut takdimeler sunulurdu; ve evlilik töreninden sonra koca bir kurban sunardı. Evliliğin temel unsuru denilebilecek dinî bir tören yapılmazdı; ve kadınlar Öreklerin nazarında erkeklere nisbetle daha aşağı bir konumdaydılar.

 

Ölüm ve onu takip eden hadiseler Grek dimağında esaslı bir yer tutar. Homeros’dan öğrendiklerimize göre, ölümle bedenin gölgeli tarafını işgal eden ruh Hades tarafından yer altındaki hükümranlık alanına (Erebos) götürülüyordu; ve burada vakitlerini kayıp hazlara ya da talihin kayıp değişimlerine hayıflanmakla geçirdiklerini, fakat kendilerine dostları tarafından sunulan kurbanların kanını içmek suretiyle tamamen ayılabildikleri yan bilinçli yan bilinçsiz bir durumda olduklarını yine Homeros’da okuyoruz. Kahramanlar burada daha mutlu bir hayat sürer, fakat onlar da eski hayatlarını özlerlerdi. Mısır düşüncesi Grekler arasında yayılıncaya kadar halk nezdinde kişinin fiillerine göre bir sonraki hayatta ödüllendirileceği yahut cezalandırılacağı ile ilgili bir öğreti itibar görmedi. Hermes ölülerin yeraltı dünyasındaki kılavuzu olarak tanınmaya başladı, Hades de onları konukseverlikle karşılıyordu; dolayısıyla Hades’in krallığının kasvetli, karanlık bir ülke olarak tanınması yerini yavaş yavaş bir başka dünya tasavvuruna bıraktı. Buna göte herkesin üç nehri, yani Akheron (keder), Kokytos (feryat) ve Erebos’un etrafını dokuz kez dolanan Styks (koyu karanlık) nehirlerini geçmesi gerekiyordu. Styks’l cenaze törenleri yapılmış olanların dışında kimseyi kabul etmeyen ve nehri geçirme karşılığı olarak onlardan bakır para alan Kharon adında haşin gaddar bir sandalcı ile geçmek zorunluydu; aksi halde nehrin kenarında başıboş aylak bir vaziyette yüz yıl dolaşmaları gerekirdi. Styks’in karşı kıyısında bütün ruhların itiraflarını dinleyen ve onları yargılayan Minos oturur, onların hayatlarıyla ilgili hükümleri -ebedi mutluluk veya ıstırap dolu bir hayat- ilan ederdi. Yargıçlar kurulunu üç başlı köpek Kerberos korur ve bir kere içeri girdikten sonra hiçbir ruhun cümle kapısından çıkmasına izin vermezdi. Mutlular önce hades ve Persephone’nin sarayına geçerler ve onlar tarafından selamlanırlar, buradan her türlü zevkle dolu Elysion lElysium) çayırlarına doğru yola çıkarlardı; burada hoşlandıkları uğraşları sürdürürler, müzisyen lirini, avcı yayını ve oklarını, asker silahlarını kuşanırdı. Pythagoras’ın ismiyle birlikte anılan öğretiye göre ölülerin ruhları bin yıl Elysion çayırlarında kaldıktan sonra yeni bedenlere girmek (hulul) için yeryüzüne dönerlerdi.

Günahkâr olduklarına hükmedilenler Minos’un huzurundan alınıp Rhadamanthos’un büyük mahkemesine getirilirlerdi; mahkemede her biri Hades’in altındaki karanlık ülke Tartaros’da çekilen cezalar ayrıntılı olarak açıklanırdı. Daha sonra Furiler onları koltuk altlarından yakalayıp, kırbaçlayarak Tartaros’a sürerlerdi.

Doğal olarak bu düşünceler Greklerin cenaze törenlerini etkileyecektir. En ürpertici olanı gömülmeyen ölü düşüncesiydi ve böyle bir şey tasavvur bile edilemezdi, yolda bir cesetle karşılaşan birisi hiç olmazsa üzerine birkaç kürek toprak atmayı ödevi olarak düşünürdü. Haddizatında ölünün gömülmek için hem ahlâki hem hukuki bir hakka sahip olduğu kabul edilirdi. Grekler arasında yakılma da revaçtaydı, fakat muhtemelen tarihsel dönemlerde gömülme kadar değildi. Ceset yağlanarak takdis edilir, çiçeklerle süslenir, beyaz elbiseler giydirilirdi; Kharon için ağzına bir obolos (bir tür bakır para), yanı başına da Ker- beros için bal-çöreği konurdu. Ceset yatırıldığında, yatağın yanma resimli vazolar yerleştirilir, bundan sonra gömülürdü. Eski zamanlarda gömülmezden evvel kurbanlar (bazan tutsaklar) sunulurdu; fakat bu gelenek Platon’un döneminde artık iyice zayıflamıştı. Defin için kullanılan tabutlar genellikle topraktan veya pişirilmiş balçıktandı. Cenazelerin gömülmesinde kutsal yerler aranmazdı; elverişlilik ve mahal güzelliği göz önünde bulundurulan en önemli mülahazalardı. Cenaze törenine katılanların tapınaklara girmezden evvel temizlenip arınmaları gerekirdi. Törenden sonraki üç, dokuz ve on üçüncü günlerde kurbanlar sunulurdu, sonuncusu yas törenini sona erdirirdi. Belli günlerde göğü kez oldukça güzel olan mezarlar çiçeklerle süslenir ve ölülere çiçek ve kimi zaman yiyecek sunuları getirilirdi.

 

Şimdi kısaca Grek dininin husule getirdiği yahut onunla yan yana varlığını sürdürmüş olan ahlaki durumu anlamaya çalışabiliriz. Homeros şiirlerinde en önemli, en başta gelen erdem, doğruluk hakettiği saygıyı görmez gibidir. “Bir düşmanı aldatmak marifet, bir yabancıyı aldatmak masumane bir şeydir, hatta eğer bir kazanç elde edilecekse bir dostu aldatmakta bile bir beis yoktur.” (Mahaffy) İlyada ve Odysseia’daki en seçkin karakterler yalan söylemekte tereddüt etmezler, aynı şey tanrılar için de geçerlidir. “Zeus hem tanrıları, hem insanları, başka tanrılar da Zeus’u aldatır.” Yalan için tek güvence, yegane engel tanrıların mevcudiyetidir, onlar, eğer bir yalan yeminle temin edilmişse, bunun cezasını ağır bir şekilde verirler. Apollon ve Menelaos dürüst ve sadık karakterlerdir, fakat onların bile kusurları vardır. Güç yahut kudret fiilen haklıdır, Homeros insan öldürmekten veya cinayetten mahkûm olanları sürgüne gönderilen veya para cezasından ibaret tazminata mahkûm edilenler diye tasvir eder, suçlu kişinin özel dinî törenlerle arınmasının lüzumu Homeros döneminden çok sonraları yaygınlaşmış tır. Homeros döneminde mertliğin eksik olduğunu, tanrılara müracaatla bile kolayca husule getirilemediğini göstermek kolay olurdu. Yetimlerin, dulların ve yaşlıların hazin durumu Homeros’da aslına sadık bir şekilde resmedilmiştir ve kadınların güçlüler ve galipler tarafından bend edilmesi kanıksanmış bir durumdu hadim saf ahlâk çağını temsil etmekten katbekat uzak Homeros dünyasında ahlaki ve dinî fikirler henüz birer tohum yahut nüve halindeydiler. Tanrılar insanların büyük kopyalarından başka bir şey değildi, en iyisi, kimi tanrı tasavvurları bakımından yüksek ise de, en yücesiyle mukayese edildiğinde düşüktü. Tanrılar içerisindeki en iyi karakter Pallas-Athene, Mr. Hayman’ın ‘Odysse/’inde belirttiği gibi, acımasızdır, kendisini hiçbir bağla bağlı hissetmez, asla sorumluluk duymaz, ilkesizce tarafgirdir, düzen ve tezgâhlar peşindedir, boyuna insanları aldatır durur; iyilerin içinde alçakça düşünceler uyandırır, güçlüyü ezer, zayıfla eğlenir; kendi safından olanlara yahut kendisine yakınlık gösterenlere sadıktır. Homeros ve Hesiodos dönemlerinde önderlerin veya aristokratik kastın gücü büyüktü, bunların ahlak anlayışları ise genel olarak bencilceydi, dolayısıyla sıradan insanlar da onların örneklerini takip ederdi. Böylelikle sıkıntıları tanrıların hoşnutsuzluğuna bağlayan ve onları yatıştırmak yahut kandırmak için buyruklar getiren dindarlık taslayanlar veya inanlılar için her türlü şans mevcuttu. Dolayısıyla ahlaki temeller üzerine oturmayan din güçlendi ve zamanla içi Mısır, Doğu ve Thrakia’dan gelen rüzgârların yardımıyla, coşku, duyumsal unsurlar, sefahat ve ahlaksızlıklarla doldu. Aynı zamanda bir yandan da korkunç insan kurban etme adetleri Grek dünyasının çeşitli bölgelerinde hatta Herodotos’un zamanına dek varlığını muhafaza etti.

Tiranlar dönemi ahlaki hayat bakımından bir bakıma daha elverişliydi, çünkü tiranlar ahlaksızlığın aşırılıklarını törpülemişler ve Solon ve Pisistratos tarafından tatbikata sokulanlar nevinden ıslahat ve iyileşmelerin yolunu hazırlamışlardı. Bazı dimağlarda yüksek bir ahlak duygusu uyanmıştı; şairler ve filozoflar, eski inançla hayatın olgularını bağdaştırmayı başaramadıklarını itiraf ederek eski mitoslardan şüphe etmeye, huzuru genel bir Tanrı inancında, tanrısal erdem ve adalet düşüncesinde bulmaya başlamışlardı. Theognis hiçbir insanın neticenin iyi mi kötü olduğuna dair kesin bir bilgiye sahip olmaksızın bir iş yapamayacağı sonucuna varır; dönemin ahlâkçılarının genel kanaati, her ne kadar Tanrısal Kayra erdemi ödüllendiriyorsa da, ödülün çoğu kez esirgendiği, o nedenle en iyisinin akıntının peşi sıra gitmek, sevgi ve nefret duygularını tatmin etmek olduğu yönündeydi. Dolayısıyla ortada daha aşağı zümrelere mensup olanları yükseltecek yüceltici bir tesir yahut iklim yoktu. Sarhoşlar arasında ayık kalmak bir ayıp telakki edilirdi. Bununla beraber romantik dostluklar eksik değildi ve kadınlar belki Homeros döneminde olduğundan daha fazla saygı ve iyi muamele görmekteydiler. Hırs, tamah ve bencillik yaygındı, zevk ve haz her yerde ve her şekilde peşinde koşulan bir şeydi. Her ne kadar Lykurgos’un buyruğu mevcut durumla çarpıcı bir tezat oluşturuyorsa da, birçok yerde yaşlılar pek fazla saygı gömlüyordu. Sadakatsizlik büyük nisbette kınanır olmaktan çıkmış, hatta bir meziyet olarak kabul edilir olmuştu ve Herodotos’un zamanından Cicero’nun dönemine kadar Greklerin yalancılığın ahde vefasızlıkların işitiriz. Aynı zamanda gençlere karşı aşırı derecede nazikane bir ihtimam ve bağlılığa tesadüf ediliyordu.

Atina’nın muhteşem dönemi bir savaşlar dönemiydi ve duygu bakımından büyük bir vahşiliğe, gaddarlığa ve ilkesizliğe yol açmıştı. Yemînler ve vaatlere her zamankinden daha az sadık kalınıyordu; parti her şey demekti. Kadınlık ideali bir hayli tereddi kaydetmişti; kat kölelere karşı daha büyük bir nezakete şahit olunmaktaydı. Bununla beraber zengin Atinalıların çoğu her türlü ahlak kuralına meydan okuyordu ve örnekleri bütün Örek dünyasını yıkıma sürükleyecek ahlaki bir yozlaşmayı başlatmaya ve sürdürmeye kâfiydi. Eski mitoloji te- şirini ve gücünü yitirdiğinde geriye Örek dininde ahlaki temizliği sürdürecek yeterince sağlam bir şey kalmamıştı. Orakller saygı görürken ve mevcut en iyi fikirleri temsil eden tarafsız rahipler tarafından idare edilirken ahlaki standartlar, tarafgir hale gelip işlerini devletin hizmetine soktukları ve en iyi kafaların siyasete bulaşıp, sanat, şiir ve felsefe ile meşgul oldukları daha sonraki bir dönemden çok daha iyiydi. Doğru, filozoflar başlarını kaldırıyor ve gerçek iyiyi araştırıyor ve çokları doğru davranışla ilgili sistematik bir eğitim veriyordu; fakat bu arada halkın düzeyi iyece gerilemiş, filozofların onlara söyleyebileceği çok az bir şey kalmıştı.

YAZIYI İNDİR