Çocuklarınızın bakımını ya da terbiyesini üstlenen kişilerin onlara hırs, sabırsızlık ve hiddet gibi tehlikeli alışkanlıklar vermediklerinden emin olmalısınız. Terbiye etmek adına baskı altında tutulan ve sıkılan çocukların, daha serbest yetişen çocuklara nazaran daha hasta, daha narin ve yorgun oldukları görülmüştür. Fakat çocuklara itaat etmekle, karşı gelmemek arasında çok fark olduğunu daima zihninizin bir köşesinde bulundurmalısınız. Şöyle ki; çocukların ilk ağlamaları ‘rica’ anlamına gelir, eğer ona dikkat edilmezse, ağlamalar derhal ’emir’ halini alır. Kendilerine yardım edilmesini istemeye başlarlar ve sonunda kendilerine hizmet ettirmeye karar verirler. Çocukların hükmetme ve zorbalığı öğrenmelerine işte bu dönemde rastlanır; ancak, bu fikirlerin onlarda bu kadar erken uyanmasının nedeni bizim onlara sunduğumuz abartılı hizmetten kaynaklanır. Anne-babaların birçoğu elinden gelse, yürüyüp de yorulmasın diye çocuğunu hep kucağında taşıyacak. Kendi ihtiyacını kendisi karşılayabildiği halde anne ve babasından sürekli yardım isteyen çocuk bu huyundan vazgeçmesi ve kendi başına iş yapması için teşvik edilmelidir. Diyelim ki çocuğunuz henüz emekleme döneminde ve karşısında gördüğü ilgi çekici nesneyi ona vermeniz için bağırıyor. İlk aşamada onu yavaş adımlarla istediği nesneye doğru götürün ya da ona doğru emeklemesi için cesaretlendirin. Ama hiçbir zaman onu duymuyormuş gibi davranmayın. Çocuğunuz ne kadar bağırırsa siz de onu o kadar dinleyin ve her seferinde istediği şeyi tek başına da yapabileceğini gösterin ona. Bu şekilde çocuğunuzun buyurgan bir kişiliğe sahip olmasını engellemiş olursunuz. Böyle bir terbiyeyi henüz yürümeyi bilmiyorken almamış olan çocuklar için de aynı yöntem geçerlidir. On yaşındaki kızınız sizden bir bardak su istediğinde, suyu mutfaktan kendisinin alabileceğini kararlı 1bir sesle söyleyin ve o andan itibaren onun daimi bir hizmetçisi olmaktan vazgeçin.

 

Bütün hayvanların varlıklarını koruyabilmeleri için birtakım özellikleri vardır; ancak insanda bunlar lüzumundan fazladır. Bu fazlalığın sefalete sebep olması sizce de garip değil mi? Favorinus’a göre, büyük ihtiyaçlar, büyük sahiplik hissinden doğar ve mahrum olduğumuz şeylere sahip olmanın en iyi yolu, elimizdekilerden vazgeçmektir. Mutluluğumuzu artırmak için çırpınırken mutsuzluğa düşüyoruz. Sadece yaşamak isteyen herkes, mutlu yaşayacak, sonuçta iyi yaşayacaktır; zira müşkülpesent olmak neye yarar? Biz fani olmayıp da sonsuza kadar yaşasaydık çok sefil mahluklar olurduk. Ölmek pek çoğumuza feci bir şeymiş gibi geliyor; ancak başka bir hayatın gelip de bugünkü hayatımızın ıstıraplarına bir son vereceğini ümit etmek de tatlı bir şeydir. Eğer yeryüzünde sonsuza dek yaşayacak olsaydık acılara nasıl tahammül ederdik? Talihin elem ve kederlerinden, insanların zulüm ve adaletsizliklerinden kurtulmak için başka ne çaremiz ne ümit ve tesellimiz olabilirdi. Hiçbir şeyin farkında olmayan bir cahil, hayatın kıymetini pek az hisseder. Halbuki aydın bir adam, hayatta çok yüksek değerler gördüğü için onun kıymetini cahilden daha iyi takdir eder. Bakışlarımızı yalnız ölüme kadar uzatarak daha öteye götürmeyen eksik bilgilerimiz ve yanlış mantığımız, bize ölümü en büyük felaket olarak gösterir. Ölmek, akıllı bir adama göre, hayatın ıstıraplarına tahammül için bir nedendir. Eğer, hayatı kaybedeceğimizden emin olmasaydık onu korumak bize pahalıya mal olurdu.

 

 

Çocuğu dinden mi soğutmak istiyorsunuz; onu bıkıp usanıncaya kadar kiliseye götürün, dua etmesi için zorlayın. Çocuk yetişkin olduğunda kilisenin avlusuna bile girmeyecektir.

 

Niçin Türkler genel itibariyle bize nazaran daha fazla insani ve misafirperverdirler? Bireylerin büyüklük ve saadetini geçici ve fani bulduklarından, başkalarının düşkünlük ve sefaletlerine karşı yabancı kalmayacak derecede insanlığa daha yakın olduklarından ve bugün yardım ettiklerinin akıbetine yarın kendilerinin de düşebileceğini düşünür olduklarından.

 

Hayvanların maddi üzüntüleriyle bizimkiler ortak iseler de, acıma hissimiz, hayvanlardan çok insanlara doğru taşar. Sırtında yük taşıyan bir atın durumu çok da acıklı görünmez bize; çünkü atın gelecekte kendisini bekleyen yorgunlukları düşünemediğini biliriz; yine otlarken gördüğümüz ve az sonra boğazlanacağını bildiğimiz bir koyuna da akıbetini bilmediği gerekçesiyle fazla acımayız. Zenginlerin fakirlere neden acımadığının sırrı da burada gizlidir işte; fakirler kötülükleri hissedemeyecek kadar ahmak olarak düşünülür.

⇒ Öğrenci, öğretmeninin büyüklüğünü hissetmelidir Öğrenci, öğretmeninin bilgisini kendisininki gibi sınırlı zannedecek bir durumda bırakılmamalı ve aynı zamanda öğretmenini kendisi gibi her şeye kolaylıkla kapılıp sürüklenen bir adam olarak görmemelidir. Genç bir adamın öğretmenine olan güveni şu esaslara dayanır:

1- Öğretmeninde gördüğü muhakeme otoritesine,

2- Bilgilerindeki üstünlüğe,

3- Öğretmeninin bilgi ve otoritesinde gencin kendisi için gördüğü faydalara … Genç, öğretmeni tarafından sevildiğine, kendisinin mutluluğu ve iyiliği için çalışıldığına ve öğretmeninin bu iyilik ve mutluluğun ne şekilde temin edilebileceğini bilen akıllı ve bilgili bir adam olduğuna kanaat getirmelidir. Öğretmenini bu şekilde tanıyan bir gencin, kendi menfaati için onun sözünden dışarı çıkmayacağı muhakkaktır. Öğrencisinden hürmet ve sevgi görmeyen ve ders verme otoritesini elinden yitiren öğretmenler, öğrencinin saygısız olduğunu düşünmeden önce kendilerine bir çekidüzen vermeliler. Öğrenci, öğretmeninin kendisine kasten tuzaklar hazırladığı ve saflığından istifade ederek bu tuzaklara düşürdüğü hissine kapılmamalı. Bu mahzurlu durumdan sakınmak için şöyle hareket edilmeli:

1- Öğrenci gibi saf ve samimi olmalı.

2- Öğrencisinin sürüklenmekte olduğu tehlikeleri haber vermeli.

3- Bu tehlikeleri, hiddetsiz, abartısız ve gereksiz ayrıntıdan kaçınarak göstermeli.

4- Özellikle, bir zorunluluk olmadıkça nasihatlerine buyurgan bir görüntü -emir- vermekten sakınmalı. Bu kurallara riayet etmiş olmanıza rağmen öğrenciniz hala ısrar ediyorsa -ki daima olan bir haldir- artık hiçbir şey söylemeyin. Serbest bırakın, takip ederken de neşe ve samimiyetle hareket edin, ve onun gibi eğlenin. Serbest bırakmış olduğunuz gencin hareketleri vahim bir hal aldığı anda, onu durdurun. İşte o zaman, uzak görüşlülüğünüze olduğu kadar, lütufkarlığınıza da şahit olan genç, kim bilir ne kadar duygulanacaktır?

Gençlerin bütün hataları, gerektiğinde kendilerini kontrol altına almanız için sizin elinize verilmiş frenlerdir. Öğrenciyle bu şekilde bir iletişim kurarken öğretmenin en büyük idarecilik sanatı şudur:

1- Öğrenciyi serbest bırakıp takip ederken, kendisine yasaklanmış olan hareketlerden ne zaman vazgeçeceğini veya bu hareketlerde ısrar edeceğini önceden anlamak,

2- Her taraftan tecrübe dersleriyle kuşatmasını bilmek ve onu büyük tehlikelere asla yanaştırmamak.

3- Tehlikeler içine düşmeden önce ikaz etmek ve düştükten sonra asla azarlamamak. Çünkü, bu şekilde benliğini ateşlemiş ve isyan ettirmiş olursunuz. “Ben söylemiştim değil mi?” cümlesinin hiçbir anlamı yoktur. O bunu zaten biliyordur ve söylediğiniz şeyleri hatırlatmak için yapacağınız en güzel şey, bunları unutmuş gibi görünmektir. Size inanmadığı için onu mahcup bir halde görürseniz, yumuşak sözlerle teselli ederek kendisini daha fazla aşağı görmesini engelleyin. Hatasını yüzüne vurmadığınızı ve aşağılayacak yerde teselli ettiğinizi gören öğrencinin size duyacağı saygıyı tahmin edebiliyor musunuz?

YAZIYI İNDİR