Devletin, bir ağaç gövdesi gibi, kendine hâs kökleri vardır. Onu, aşı yaparmışçasına, bir başka devlete katmak, manevi kişiliğinden yoksun bırakmak, bir eşya derecesine indirmek olur. Bu da asli mukavele fikrine aykırıdır. Böyle bir mukaveleye dayanılmaksızın halk üzerinde hiçbir hak da düşünülemez.

Daimî ordular her an harekete hazır görünerek, diğer devletlerin gözünü korkutur ve onları, askerlerinin sayısını artırmakla birbirlerini geçmeğe teşvik eder. Sınır tanımayan bu rekabet, barışı kısa bir harpten daha külfetli yapan bir gider kaynağıdır; aynı zamanda, bu ağır yükten kurtulmak için, devletleri harbe sürükler. Buna, ölmek ve öldürmek için insanlara ücret vermeyi de eklerseniz, bu da insanlara başkasının (yâni devletin) elinde makineler veya âletler muamelesi yapmak olur ki, insanın kendi kişiliğinde bulunan insanlık hakkı ile bağdaşmaz.

Bir devlet böyle hareket hakkını nereden alır? Meselâ bir başka devletin tebaasına kötü bir örnek vermesinden mi? Fakat bu büyük kötü örnek, Başı boş bir gidişin bir milletin üzerine çektiği fenalıkları göstermesi bakımından, daha çok bir uyarma mahiyetindedir. Kaldı ki hür bir kimsenin diğerlerine kötü örnek teşkil etmesi de onlara bir zarar getirmez. Fakat bir devlet, bir iç anlaşmazlık yüzünden ikiye ayrılmışsa ve bunlardan her biri devletin bütün üzerinde hak iddia ediyorsa, durum farklıdır, Taraflardan birine diğer taraf aleyhine yardımda bulunmak, artık bir devletin esas teşkilâtına karışma anlamına gelmez; çünkü ortada bir anarşi vardır. Fakat iç anlaşmazlık bu dereceye gelmemişse, yabancı devletler, kendi iç dertleriyle boğuşan bir milletin işlerine karışmamalıdırlar; aksi halde hem o bağımsız milletin haklarını ihlâl etmiş, hem bu yüzden. kendileri kötü örnek olmuş, hem de bütün diğer devletlerin bağımsızlığını tehlikeye düşürmüş olurlar.

Cumhuriyetçi esas teşkilâtı, çoğu zaman yapıldığı gibi, demokrasi ile karıştırmamak için aşağıdaki hususlara dikkat edilmesi gerekir. Devlet şekilleri, ya yüce hâkimiyeti elinde tutan şahıslar bakımından ya da, kim olursa olsun, devlet başkanı tarafından halkın idare ediliş tarzı ile ayrılabilir. İktidardaki şahıslar bakımından, devlet şekillerinin birincisi hükümranlık şeklidir; bu da üç türlüdür: otokrasi (prensin iktidarı), yani hâkim iktidarın bir kişinin elinde olması; aristokrasi (asalet iktidarı), yani aralarında birleşmiş birkaç kişinin hâkim iktidara sahip bulunmaları; demokrasi (halk iktidarı), yani toplumu teşkil edenlerin hepsinin iktidara da iştirak etmeleri.

Bütün devletlerin hukuk ilkelerine, hiç olmazsa sadece sözle saygı göstermeleri, insanda, henüz uyanmamış olmasına rağmen, ahlâka doğru bir eğilimin varlığına ve bunun kötülük prensibine zamanla üstün geleceğine bir delil sayılabilir. Böyle olmasa idi, harbe girişmek isteyecek devletler hukuk sözünü ağızlarına ya hiç almazlar, ya da, Galyalı bir prensin yorumladığı gibi, yalnız alay için, şu anlamda kullanırlardı:

«Hukuk, tabiatın en kuvvetliye, daha zayıfları kendisine itaat ettirmek için sağladığı üstünlüktür.»

Bütün ahlâki kanunların yüce mahkemesi olan Akıl, harbi bir hukukî yol olarak kullanmayı şiddetle tel’in eder; barış halini de mutlak bir mükellefiyet olarak tanır; milletlerarası bir antlaşma olmaksızın barış halinin de kurulmasına imkân bulunmadığından, devletlerin daha özel mahiyette bir ittifakı gerekmektedir; buna da barış ittifakı adı verilebilir. Barış ittifakı ile barış antlaşması arasındaki fark, barış ittifakının bütün harpleri, barış antlaşmasının ise yalnız bir harbi sona erdirmesindedir. Bu ittifakın gayesi, herhangi bir devlet üzerinde hükümranlık kurmak değildir; sadece, ittifaka katılan her devletin tabiî halde insanlar hakkında olduğu gibi âmme gücünün zorlamasına tâbi olmaksızın, hürriyetini teminat altına almaktır. Bütün devletlere zamanla yayılacak ve onları ebedî barışa götürecek binle bir barış ittifakının dayandığı bir federalizm fikrinin gerçekleştirilebileceğini, yani bir gerçek haline geleceğini ispat etek mümkündür. Zira, eğer kuvvetli olduğu kadar da aydın olan bir millet, mahiyeti icabı ebedi bir barışa eğilimli hükümet şekli olan cumhuriyet şeklinde kurulma mutluluğuna da ererse, artık böyle bir federatif ittifakın bir merkezi de kurulmuş olacaktır; diğer devletler de, devletler hukuku prensiplerine uygun olarak, kendi hürriyetlerini teminat altına almak üzere, bu merkeze katılabileceklerdir; bu ittifak her gün yeni katılmalarla daha da genişleyecektir.

Harbin hususî bir saike ihtiyacı yoktur; kökleri bizzat insan tabiatına uzanmış gibidir; hattâ insanın, zafer aşkıyle, her türlü menfaatçı saikten bağımsız olarak sürüklendiği asil bir iş sayılır. Böyle olduğu içindir ki, Amerika vahşileri arasında olduğu gibi şövalyelik Avrupa’sında da askerî şecaat, yalnız harp sırasında değil (böylesi yerinde olurdu), fakat harbe sürüklemesiyle de çok şerefli bir haslet sayılırdı; çoğu zaman harbe, bu meziyeti ortaya koymak İçin girişilirdi; Öyle ki, harbe bir nevi asalet atfedilirdi; hattâ, bir Yunanlı’nın «harp, yok ettiğinden daha fazla kötü insan yetiştirdiği için, bir âfettir» dediğini unutarak, harbi insanlığın asil bir imtiyazı olarak öven filozoflar da görülmüştür.

Hiçbir devlet (veya devlet başkanı) yoktur ki, kendisine sürekli bir barışı, eğer mümkün olsaydı, dünyaya hâkim olarak sağlamak istemesin. Tabiatın arzusu ise başka türlüdür : Tabiat, milletlerin birbirleriyle karışmasını önlemek ve onları birbirlerinden ayrı tutmak için iki vasıta kullanır : Dillerin ve dinlerin çeşitli olması.

1-Önce yap, sonra da özür dile: Kendi devletine ya da komşu bir devlete ait bir hakkı gasp etmek için elverişli hiçbir fırsatı kaçırma; bunu yaptıktan sonra, bu hareketini mazur ve meşru göstermek daha -kolay ve ince bir tarzda yapılabilir; (hele yüce iktidar, ayni zamanda, iradesine gözü kapalı itaat edilmesi gereken kanun koyucuda ise.) Önce bir şiddet hareketinde bulunmak, sonra da özür dilemek, ikna edici sebepler aramaktan ve itirazları dinlemekle vakit ‘kaybetmekten çok daha zahmetsizdir. Bu cüretin kendisi bile, yaptığının meşruluğu hakkında derunî bir kanaat ifade eder; nihayet Başarı Tanrısal en mükemmel avukattır,

2-Ne yapmışsan inkâr et : Ne suç işlemişsen inkâr et. Meselâ, halkını ümitsizliğe ve bu yüzden isyana sürüklemek için neler yapmışsan, hiçbirinin suçunu üzerine alma; aksine, kabahati, tebaalarının inatçılığına yükle, Eğer bir komşu memleketi istilâ etmişsen, kabahatin insan tabiatında olduğunu iddia et; sebep olarak da, sen başkalarından önce davranmasaydın, onların bunu senden önce yapmayacaklarından ve senin olan şeyleri ele geçimi iveceklerinden emin olmadığını söyle,

3- Ayır, buyur: Halkın içinde seni kendilerine baş olarak (eşitler arasında birinci) seçmiş imtiyazlı bazı şefler mi var, onları birbirine düşür ve halkla aralarını boz; daima halkın tarafını tutar görün ve halkı kendisine daha büyük bir hürriyet vaadi ile oyala; az sonra her şey mutlak bir şekilde senin iradene tâbi olacaktır. Ya da yabancı devletlere mi göz diktin, onların arasına anlaşmazlıklar sok; daima en zayıfı koruma bahanesi ile, bu devletleri birbiri ardından hâkimiyetin altına almak için en emin yol budur.

 

Dünya, kötü insanların azalmasıyla yıkılacak, batacak değildir. Ahlâkî kötülüğün, tabiatından ayrılamayan şu özelliği vardır : Bilhassa kötü düşüncelilerin birbirleriyle olan münasebetlerinde ahlâkî bakımdan kötülük kendisiyle çarpışır; kendi kendisini ifna ederek yerini, ağır bir ilerlemeyle, ahlâki iyilik prensibine bırakır.

YAZIYI İNDİR