⇒Jestlerimiz doğal tedirginliğimizden başka bir şeyi göstermez; benim sözünü etmek istediğim bunlar değil. Konuşurken el ve baş hareketleri yapanlar sadece Avrupalılardır: sanki dillerinin bütün gücü kollarındadır; buna bir de ciğerlerininkini eklerler ve bütün bunlar hiçbir işe yaramaz. Bir Frank birçok söz söylemek için çırpınıp dururken, bedenini hırpalarken bir Türk bir an nargilesini ağzından çıkarır, yarım ağızla iki sözcük söyler, ve onu bir vecize ile ezer geçer.

⇒İlk zamanlarda, yeryüzüne dağılmış durumdaki insanların sahip olduğu tek toplum aile, tek yasa doğa yasası, tek dil de jest ve kimi eklemlenmemiş sesler idi. Hiçbir ortak kardeşlik fikriyle birbirlerine bağlı değillerdi ve güç dışında bir hakem bulunmadığından birbirlerini düşman görürlerdi. Onlara bu kanıyı veren güçsüzlükleri ve cehaletleriydi. Hiçbir şey tanımadıklarından, her şeyden korkarlar, kendilerini savunmak için saldırırlardı. Yeryüzünde insan türünün merhametine terkedilmiş bir adam yırtıcı bir hayvan olmak zorundaydı. Başkalarından gelmesinden korktuğu her şeyi onlara yapmaya hazırdı. Korku ve güçsüzlük acımasızlığın kaynaklarıdır.

Toplumsal duygulanımlar bizde ancak aydınlanmamızla birlikte gelişir. Acıma insanın kalbinde doğal olarak bulunsa da, onu ortaya koyan hayal gücü olmadan sonsuza dek etkisiz bir halde kalırdı. Kendimizi acımaya nasıl yöneltiriz? Kendimizi kendi dışımıza taşıyarak, acı çeken varlıkla kendimizi özdeşleştirerek. Onun acı çektiğine hükmettiğimiz ölçüde acı çekeriz; kendimizde değil onda acı çekeriz. Bu taşımanın ne kadar edinilmiş bilgiyi gerektirdiğini bir düşünün! Hakkında hiçbir fikrim olmayan acıları nasıl hayal ederdim? Başkasını acı içinde gördüğümde, eğer onun acı çektiğini bile bilmiyorsam, onunla aramda ortak olanı bilmiyorsam, nasıl kendim acı çekerdim? Hiçbir zaman düşünmemiş bir kişi yüce gönüllü, adil, merhametli olamayacağı gibi kötü ve kinci de olamaz. Hayalinde hiçbir şey canlandırmayan, sadece kendisini hisseder; insan türünün ortasında yalnızdır.

Düşünme, fikirlerin karşılaştırılmasından doğar, onları karşılaştırmaya yönelten ise fikirlerin çokluğudur. Sadece tek bir nesne gören kişi için, yapılacak hiçbir karşılaştırma yoktur. Sadece az sayıda nesneyi ve çocukluğundan beri hep aynılarını gören de bunları birbiriyle hiç karşılaştırmaz çünkü onları görmenin verdiği alışkanlık onları incelemek için gerekli olan dikkati kişinin elinden alır: fakat yeni bir nesne gözümüze çarptığı ölçüde onu bilmek isteriz; bildiklerimizle onun arasında ilişki kurmaya çalışırız. Böylece, gözümüzün önünde olanı düşünmeyi öğreniriz ve bize yabancı olan, ilişki içinde olduğumuz şeyleri incelemeye yöneltir bizi.

Bu fikirleri ilk insanlara uyguladığınızda onların barbarlığının nedenini göreceksiniz. Çevrelerindekiler dışında hiçbir şey görmediklerinden, ki bunları bile tanımazlardı, birbirlerini de tanımıyorlardı. Kafalarında bir baba, oğul, kardeş fikri vardı, ama insan fikri yoktu. Barınaklarında hep benzerleri vardı; bir yabancı, bir hayvan, bir canavar onlar için aynı şeydi: kendilerinin ve ailelerinin dışında, bütün evren onlar için hiçbir şeydi.

Ulusların ataları arasındaki görünürdeki çelişkiler de buradan kaynaklanır: bunca doğal ve insanlıktan uzak, öylesine acımasız gelenekler ve öylesine yumuşak kalpler, ailelerine karşı bunca sevgi ve türlerine karşı bunca tiksinti. Bütün duyguları, yakınlarına yoğunlaşmış biçimde, en güçlü haldeydi. Tanıdıkları her şey onlar için değerliydi. Hiç görmedikleri ve hakkında hiçbir şey bilmedikleri dünyanın geriye kalan kısmına düşmanlardı, sadece bilemedikleri şeyden nefret ediyorlardı.

Bu barbarlık zamanları altın çağ idi, insanlar birleştiklerinden değil, ayrılmış olduklarından. Herkesin kendisini her şeyin efendisi olarak gördüğü söylenir, olabilir; ama kimse elinin altında olandan başka bir şey bilmiyordu ve arzulamıyordu: gereksinimleri onu benzerlerine yaklaştırmaktan çok onlardan uzaklaştırıyordu. İnsanlar, eğer onlara insan diyeceksek, karşılaştıklarında birbirlerine saldırıyorlardı, ama çok ender olarak karşılaşıyorlardı. Her yerde savaş durumu egemendi ve bütün yeryüzü barış içindeydi.

İlk insanlar çiftçi değil avcı ya da çobandı; ilk mülkler de tarlalar değil sürülerdi. Toprağın mülkiyeti paylaşılmadan önce kimse onu işlemeyi düşünmüyordu. Tarım, birtakım aletler gerektiren bir zanaattır; ürün almak için tohum ekmek, öngörü gerektiren bir sakınma demektir. Toplum içindeki insan yayılmaya çalışırken, yalıtılmış insan kendini daraltır. Gözünün görebildiği ve kolunun erişebildiği mesafenin dışında onun için ne hukuk ne de mülkiyet söz konusudur. Kyklop kayayı mağarasının girişine yuvarladığında sürüleri ve kendisi artık güvendedir. Ama yasaların bağlamadığı kişiden ekini kim koruyacak?

Diyeceksiniz ki Kabil çiftçiydi, Nuh da bağcılık yapardı. Neden olmasın? Onlar yalnızlardı, kimden korkacaklardı ki? Öte yandan bu, benim söylediklerime kesinlikle ters düşmez; ilk zamanlar derken neyi anladığımı hemen yukarıda belirttim. Kabil kaçak durumuna düştüğünde doğal olarak tarımı bırakmak zorunda kaldı; Nuh’un torunlarının göçebe yaşamı da onlara bu zanaatı unutturmuş olmalıdır. Toprağı işlemeden önce insanlarla doldurmak gerekiyordu: bu iki şey bir arada olmaz. İnsan türünün ilk dağıldığı dönem boyunca, ailenin son halini aldığı ve insanın yerleşik düzene geçtiği zamana kadar tarım diye bir şey yoktu. Hiçbir biçimde yerleşik hale geçmeyen halklar toprağı işlemeyi bilmiyorlardı; bir zamanlar göçebeler, çadırlarda yaşayan Araplar, atlı arabalarında İskitler böyleydi, şimdi ise göçebe Tatarlar ve Amerika’nın vahşileri hâlâ böyledirler.

İlk tarihler, ilk söylevler, ilk yasalar dizeler halinde yazıldılar; şiir düzyazıdan önce bulundu; böyle olmalıydı çünkü güçlü duygulanımlar akıldan önce konuştu. Müzikte de aynısı oldu; ilk başta ne melodiden başka müzik ne de sözün değişen sesinden başka melodi vardı; vurgular şarkıyı, nicelikler ölçüyü oluştururdu, ve insanlar, doğal sesler ve ritimle olduğu kadar eklemlemeler ve onların eklemlediği seslerle de konuşurdu. Söylemek ve şarkı söylemek eskiden aynı şeydi, der Strabon, bu da gösteriyor ki, diye ekler, belagatın kaynağı şiirdir? İkisinin de aynı kaynağa sahip olduğunu ve başlangıçta bir ve aynı olduklarını söylemek gerekirdi. İlk toplumların ilişki biçimine bakıldığında, ilk tarihlerin dizelerle yazılmış olması ve ilk yasaların şarkı biçiminde söylenmiş olması şaşırtıcı mıydı? İlk dilbilgicilerin sanatlarını müziğe tabi kılmış olmaları ve her iki alanın da hocası olmaları şaşırtıcı mıydı?

YAZIYI İNDİR