Çin’in kutsal kitapları arasında ilk sıraya Derlemeleri (Analeots) ya­hut Konfüçyüs’ün konuşmaları ve Diyalogları’nı (Lun Vu) yerleştir­meliyiz – her ne kadar talebelerinin sözlerinin çoğunu ihtiva etse de. Bütün uslüp bakımından dağınıklık ve parçalı bir karakter arz eder. Bir­çok paragrafta şiir formunda “üstün insan’a övgüler söylenir. Nitekim Yew, “Üstün insan bütün dikkatini en esaslı, en köklü olana verir. Bu bir kere tesis edildiğinde, her türlü davranış, doğru istikamet kendili­ğinden gelişir. Evlat saygısı ve kardeşçe dayanışma, bunlar her türlü iyi işin kökü değil midir?” Üstün insan tarafgir değildir, evrenseldir; o ko­nuşmadan önce harekete geçer ve o zaman yaptıklarına göre konuşur. Tek bir yemek aralığında bile erdeme aykırı bir iş yapmaz: Telaş zaman­larında ve tehlike anlarında ona sıkı sıkıya bağlı kalır. Üstün insanın dört özelliği şu şekilde sıralanır: Kendi kendine iken mütevazidir, ken­dinden üstün olanlara hizmet ederken saygılıdır; insanları beslerken naziktir; insanları yönetirken, adildir.

Konfüçyüs’ün hayatı ve öğretisine dair Derlemelerde yer almış bir­çok ayrıntı vardır, bunlardan kimisine daha önce işaret etmiştik. Bunla­ra ilave olarak ahlâkla ilgili şu öğretiler verilebilir: “Eksiksiz erdeme sa­hip bir insan olmak isteyen kimse, yediklerinde iştihasını tatmin etme­nin yollarını araştırmaz, yaşadığı yerde lüks ve rahatının peşine düşmez; yaptığında kararlı ve azimlidir; konuştuklarında dikkatli ve titizdir; düzel­mek için ilkeli insanlarla düşüp kalkar.” Düşüncelerin önemi gerektiği gibi idrak edilmiştir, çünkü Konfüçyüs tarafından Şiir Klasiği “Kederli Düşüncelerin olmasın” diye özetlenir. Her şeyde evlat saygısı yüceltilir ve bu ebeveyn yaşarken saygı ve itaatin yanı sıra, kurban merasimleri, törelere uygun yas ve öldükten sonra âdetlerini sürdürmeyi içerecek ka­dar geniş tutulur. Muhafazakârlık her şeyde göze çarpar. Bilgi pe­şinde olanlara “çok fazla dinle ve seyret, tehlikeli görünen her şeyi bir tarafa bırak, güvenli şeyleri tatbik ederken ise dikkatli ol” denir. Baştan sona sürekli olarak “muaşeret kurallarına”  temas edilir, o kadar ki Çinlinin kafası muaşeret kurallarına kenetlenmiş ve kuşatılmış demek­ten kendimizi alamayız. Konfüçyüsçü özgün düstur şudur: “Ancak başkalarını sevebilen ya da başkalarından nefret edebilen gerçekten er­demli insandır.” Konfüçyüs tarafından kullanıldığı şekliyle doğruluk tabiri, sözcüğün bizim kullandığımız anlamını tam olarak karşılamaz, çünkü o muaşeret kurallarına uygun olarak yerine getirilen bir şeydir.

“Büyük Öğreti” [Da Xue) yazan bilinmeyen, fakat Konfüçyüs’ün bir­çok sözünü ihtiva eden Li-ki (veya Li Ji) ya da Törenler Kitabı’nın (veya Ayinler Klasiği) bölümlerinden biridir. Ana konusu siyasetle ilgilidir, fa­kat öncelikle erdem (te) ve ahlâk konularını açıklar. En başta kişinin nasıl geliştiğini gösterir ve buradan ailenin doğru tanzimine ve Devle­tin iyi bir şekilde yönetimine geçer. Yazıldığı yorucu üslup daha baştan, ilk paragraflardan birinde görülebilir: “İmparatorluğun bütününde ör­nek erdemi örneklemeyi arzu eden eskiler, önce devletlerini gerektiği gibi düzenlerlerdi. Devletlerini iyi düzenlemeyi istediklerinde önce ai­lelerine bir düzen verirlerdi. Ailelerini düzenlemek istediklerinde önce kendilerini düzeltirlerdi. Kendilerini düzeltmeyi istediklerinde önce yü­reklerini düzeltirlerdi. Yüreklerini düzeltmek istediklerinde önce dü­şüncelerinde samimi olmanın yollarını araştırırlardı. Düşüncelerinde samimi olmayı istediklerinde bilgilerini mümkün olan en son noktaya kadar genişletirlerdi. Böyle bir bilgi genişlemesi eşyanın araştırılması­na dayanır.” Kitap daha büyük bir eserin muhtemelen sadece bir par­çasıdır ve onunla bağlantılı bir sistemin içinden alınması mümkün de­ğildir. En önemli ilkelerinden birisi, altın kuralı yahut orta yolu olum­suz yanıyla gösterdiği söylenebilecek şu ilkedir: “Bir kimse kendinden üstün olanlarda hoşlanmadığı bir şeyi kendi altındakilere davranışlarında göstermesin; kendinden aşağılarda hazzetmediği şeyleri kendi Us- tündekilere hizmetinde göstermesin; kendisinin önünde olanlarda hoş­lanmadığı bir şeyle arkasında olanların önüne geçmesin.” Kişisel eğitime gelince gayet doğru bir şekilde denir ki, “zihnin dü­zeltilmesi, düşünceler samimi hale getirildiğinde”, yani kendi kendini kandırmaya son verildiğinde, doğruluğa kendiliğimizden meylettiğimiz­de tamamlanmış olur. Yüce insan yalnızken gözü devamlı kendi üze­rinde olan insandır. Yukarıda zikredilen “eşyanın araştırılmasından ba­his yoktur.

Kişi kendisini gerektiği gibi düzelttiğinde, ailenin dirlik ve düzeninin kendiliğinden bunu takip edeceği umulur. Ailede vâz ve tatbik edilen erdemler de Devlette tezahür edeceklerdir. Evlat saygısı sadakati intaç eder, kardeşçe dayanışma da yaşlılara ve büyüklere itaati. Yönetimin büyük amacı insanların iyi ve mutlu olmalarını sağlamak diye tanımla­nır.

Chung-yung veya “Orta yol Öğretisi” ya da bir başka yorumuyla “Den­ge ve Uyum Durumu” Li-ki’nin daha da önemli bir bölümüdür ve Kon­füçyüs’ün torunu, Le’nin oğlu Tsze-tsze’ye atfedilir. Çocukluk günlerin­de büyükbabasının öğrettiklerini dinlemiş ve bunlardan oldukça istifa­de etmiştir. Tsze-tsze bir münzevi ve bir çileci idi, şölen için hediye ola­rak kendisine gönderilen şarabı geri çevirmişti. Anlaşılan iradesinin sarsılmazlığı ve kişiliğinin bağımsızlığıyla dikkat çeken birisiydi. Wei, Sung, Lu ve Pe prensleri kendisine büyük saygı göstermişlerdir. Bir ke­resinde, her ne kadar sadece bir çiftçinin oğlu olsa da değerli bir ada­mı, Le-yin’i, Wei eyaletinin feodal beyine tavsiye etmişti. Bey, Tsze- tsze’nin kıymetli insanları değerlendiremediği ifadesini katıla katıla gü­lerek ve “Bir çiftçinin oğlu benim işlerim için uygun olamaz” diyerek tasdik etmişti. Bilge bunun üzerine “Le-yin’i yeteneklerinden dolayı önerdim; babalarının çiftçi olmasanın bununla ne ilgisi var?” diye ce­vap vermişti.

Lu’da Tsze-tsze’nin talebelerinin sayısı birkaç yüzü buldu, bey ona büyük saygı gösterdi. Bir gün ona “Burdaki memur bana senin insan­lardan hiçbir övgü beklemeksizin iyi şeyler yaptığını söyledi; bu doğru mu?” Tsze-tsze bunun üzerine başka bir sebepten ötürü değil, bir ör­nek olarak etkili olabilmesi için onun bilinmesini ve övülmesini istedi­ğini bildiren bir cevap verdi. Bununla beraber Tsze-tsze’nin Konfüç- yüs’le aynı yüceliğe erişmediğini görüyoruz.

Chung-yung değindiği meselelerle ilgili yeterli kanıtlar barındırmayan hayli dogmatik, kısa bir eserdir. Aşağıdakilerin örnek olarak göste­rilebileceği bir dizi önermeyle başlar: ‘Göğün bahşettiğine Doğa denir. Bu Doğa İle uyumluluk ödev Yolu olarak adlandırılır; bu yolun düzenlenmesine Eğitim Sistemi denir.” Bunu Batı düşüncesinin kalıplarına göre şu şekilde daha iyi ifade edebiliriz: “İnsan doğasını Gökten alır. Bu doğa İle uyumlu davranış ödev yolunu oluşturur.” Daha sonra şunu okuruz: “Zevk, öfke, keder, yahut neşe gibi heyecanlar olmadı­ğında buna Denge durumu deriz. Bu duygular uyandırıldığında ve hep­si gerekli ölçüde ve derecede olduğunda, buna Uyum durumu deriz. Bu Denge durumu dünyadaki (her türlü insan etkinliğinin vücut buldu­ğu) büyük köktür; bu Uyum İse (vücud bulduktan sonra bunların hep­sinin ilerlediği) evrensel yoldur. Denge hali Göğün bahşettiği doğaya Karşılık gelir. Üstün insan odur Ki, her zaman denge ve uyum durumu içerisindedir; hal böyle iken çok az insan onu ancak bir ay muhafaza edebilir.”

Risale sistemsiz olarak konudan konuya atlar, çoğu durumda anla­mı takip etmekte güçlükle karşılaşılır. Esas itibariyle bu nihayetinde, insanın Göğün bahşettiği ahlâki doğanın kendisi için bir yasa olduğu­nu ve bunun titiz bir şekilde gözlenip riayet edilmesi gerektiğini vâz eden bir öğretidir. İnsan bu gözlemi doğru ve eksiksiz bir şekilde yaptı­ğında ve kendisini bu yasaya tâbi kıldığında, “ben bir tanrıyım, Tanrı’nın makamında barınıyorum” diyebilir. Konfüçyüs’ün bu kitapta zik­redilen birçok deyişinden biri bilhassa önemlidir. O der ki, “Yol insa­nın uzağında değildir. İnsanlar doğalarının kendilerine telkin ettiğinden uzak olmayan bir yolu takip etmeye çalışırlarsa bu Yol olarak değerlen­dirilmeyecektir.” Dolayısıyla çoğu durumda ahlaki konularda kişisel tercihler meşru gösterilir.

Chung-yung’da, ruhsal varlıklarla ilgili belli bir inanç Konfüçyüs’e at­fedilerek, konu dışına çıkılan yerlerden biri oldukça ilginçtir, fakat bu da neticede kaba bir animizmden çok esaslı bir farklılık oluşturmaz. “Ruhsal varlıkların sahip olduğu ve kullandığı güçler ne kadar bol, ne kadar zengindir! Onlan görmeye çalışırız, fakat görmeyiz; işitmeye ça­lışırız fakat duymayız; onların her şeyde bir payı vardır, her şeye nüfuz ederler, hiçbir şey onlarsız olmaz. Kurbanlarına katılmaları için Göğün altındaki her şeyin kendilerini temizleyip arıtmalarını sağlarlar, onları en zengin elbiselerle donatırlar. Daha sonra sanki taşkın akan su gibi onların başlarının üzerinde, sağlarında ve sollarında dolaşırlar.” Şiir Kitabı’ndan iktibas edilir:

“Ruhlar sökün ederler,

fakat nerede ne zaman

hiç kimse önceden bildiremez;

ne kadar önemsemez, küçümsersek

o kadar kör oluruz onlara karşı.”

Chung-yung’un büyük bölümünü eski imparatorların, prenslerin vb. emsal teşkil eden örneklerinin hikâyesi oluşturur. İkinci bölümde ce­sur bir ifadeye rastlarız: “Hayr İnsandır”, yani onun gerçek benliğidir. Bunu, onun en büyük örneği akraba sevgisinde açığa çıkar, doğrulu­ğun en büyük örneği İse saygı değer kimselerin onurlandırılmasında görülür, şeklindeki yargılar takip eder. Muhtemelen herkes için bilge­lik, İyilik, sabır, dayanıklılık evrensel erdem örneği olarak gösterilir.

Tsze-tsze kitabın daha sonraki bölümünde Konfüçyüs’ün öğretisini daha da İleri götürür ve burada gerçekten bir yaratıcı olarak adlandırılabilir. Doğanın kusursuzluğunun Göğün ayırt edici özelliği olduğunu fakat insanın bu kusursuzluğa ulaşabileceğini söyler. Bilge yahut insanı Kamil hiçbir çaba sarf etmeksizin doğru olana erişir ve onu hiç­bir düşünme ameliyeşinde bulunmaksızın kavrar; iyi olanı seçer ve ona sıkı sıkıya tutunur. “O iyi olanı gayet geniş bir şekilde inceler, onunla ilgili titiz araştırmalar yapar, onun üzerine dikkatli bir şekilde düşünür ve onu sarsılmaz bir istekle tatbik eder.” Bilgenin sayesinde bilgiye eriştiği azim ve sebat hakkındaki ifadelerinden kimisi her türlü övgüyü hak eder. “Şayet başkaları tek bir denemede başarıyorsa o on kez deneyecektir; başkaları on denemede başarıyorsa, o bin kez dene­yecektir. İstemediği şey, üzerinde düşünmediği, anlamadığı, mümkün her yoldan etüt etmediği bir şey hasıl olsa bile o çalışmasına ara ver­meyecektir. Bir insan bu şekilde gayret gösterip azmetsin, saf ve buda­la birisi olsa bile, kesinlikle akıllı bir insan olacaktır, zayıf ve güçsüz bi­risi olsa bile kesinlikle güçlü birisi olacaktır.” Bu bilgenin sadece ken­di doğasını değil, fakat aynı zamanda başka insanlarınkini de, hatta hayvanları ve başka nesneleri de tamamen geliştirme gücüne sahip olacağına inanılır; hatta o yerin ve göğün dönüştürücü ve besleyici ameliyelerine bile yardımcı olabilecektir. Bu tür ifadeleri modem insa­nın yaşama ortamı üzerindeki tesiri ışığında, sözgelimi hayvanların üre­timi ve eğitimi, bitkilerin araştırılması ve ıslahında ve son yıllarda fizik güçler üzerinde insan hâkimiyetinin ulaştığı seviyeyi düşünecek olur­sak, Çinli bilgenin kayda değer bir önseziye sahip olduğunu söyleyebi­liriz, her ne kadar “ancak bütünüyle mükemmel ve kusursuz olan dö­nüştürebilir” derken onunla uzlaşmasak da.

Bir sonraki paragrafta tema biraz daha aşağı seviyeye iner; çünkü kusursuz insana yahut İnsan-ı Kamile, işaret yahut belirtilerden de el­de edilmiş olsa, bir önsezinin bahşedildiği söylenir. “Bir Devlet yahut aile gelişip serpilmek üzere iken, mutlaka uğurlu işaretler vardır; ve ge­rilemek yahut zeval bulmak üzere iken kesinlikle bazı uğursuz işaret­ler vardır. Bunlar kaplumbağa kabuğunda ve bitki saplarında görüne­cektir” (iki önemli kehanet aracı, bitki Milfoil ile aynı türden bir bitki olan Achilea (Ptarmica) sbiricadır); bunlar (kaplumbağanın) dört uzvu­nun hareketini etkileyecektir. ‘Felaket yahut mutluluk gelmek üzere iken, iyi olan şeyler, keza kötüler de, mutlaka ona önceden bildirilir. O nedenle bütünüyle kusursuz olan kimse bir ruh gibidir.” Kaplumbağa ile kehanette kabuğu kaldırılır, iç kısım kasların aldığı şekille bırakılır. Daha sonra çeşitli noktalar siyah bir boya ile boyanır, altta yanan ateş­le birlikte, boyanın çeşitli şekiller aldığı görülür, işaretler havanın açık­lığına, yağmura, müşteri yokluğuna, deniz aşın yolculuğa vs. yorulur. Kırk dokuz kehanet sapı on sekiz farklı zamanda özel bir şekilde ko­nur, bunlar belli kişiler tarafından yorumlanan belli diyagramlar oluştu­rur. Gerek kaplumbağa gerekse bitkinin ruhsal bir zekâya veya karşıtlığa sahip Olduğu Kabul edilir ve ruhların çeşitli şekillerde ilhamlarda bu­lunduğuna inanılır.

Daha sonra Kusursuz insanın kusursuzluğu bilgimize yeni bir şey Katmayacak şekilde övülür. Onun hiçbir harekette bulunmaksızın, hiç­bir çaba sarf etmeksizin değişimleri etkileyeceği söylenir. Ardından beklenmedik bir geçişle yazar şu şekilde daha yüksek bir konuya ge­çer: “Göğün ve yerin hali tek bir cümleyle eksiksiz bir şekilde tarif edi­lebilir: Onlar bir ikinci düşüncenin dışındadır ve dolayısıyla hasıl ettik­leri şeylerin sonu gelmez. Göğün ve yerin Kendilerine özgü özellikleri geniş ve hudutsuz olmaları; özsel ve dayanıldı olmaları; yüce ve erişil­mez olmaları; parlak ve aydınlık olmaları; şümullü ve kuşatıcı olmala­rı; uzun ömürlü olmalarıdır.” Fakat burada ve daha sonraki açıklama­larda kişisel bir tanrının bahsi geçmez.

Daha sonra bilge bir kez daha tarif edilir ve övülür, hayranlık uyan­dıran büyüklüğü üç yüz tören şeklini ve üç bin davranış biçimini içine alır. Bilgenin eylemlerinin harikulade neticelerinden kimisi şu şekilde zikredilir: “bütün krallıkla arabaların tekerlekleri aynı büyüklüktedir; her türlü yazı aynı harflerle yazılır; ve doğru davranış için kurallar her yerde aynıdır.” Böyle bir insan göğün altındaki her şey için yolu göste­rir; onun sözleri her şeyin kalıbı ve örneğidir. O kendisini gösterir ve bütün insanlar saygıyla eğilir; o konuşur ve bütün insanlar ona inanır; o eylem ve etkinlikte bulunduğunda bütün insanları hoşnut eder. “Böy­le bir kimse nasıl kendi dışında birisine bağımlı olur? … Ona Gök de­yin, ne kadar büyük ve ne kadar heybetlidir o!” Üstün insan her bakım­dan önemlidir, çünkü herkes onun örneğini takip eder. Üstün insanını­zı bulun her şey yoluna girecektir. Fakat bunca ayrıntılı tariflerine kar­şın Çinliler için üstün insanlarını bulmak kolay olmamıştır.

Şimdi Konfüçyüs’den önce var olan ve kendisinin toplanmasına, ko­runmasına ve düzenlenmesine yardımcı olduğu temel Çin klasiklerine  dönüyoruz. İlk sırada İ.ö. yirmi dördüncü yüzyıldan başlayıp yedinci yüzyıla kadar geldiği sanılan Shu-klng ya da tarihi Belgeler Kitabı gelir. Bu birbiriyle belirgin bir şekilde irtibatlandırılmamış ve çoğu yerde aralarında önemli boşluklar olan bir belgeler toplamasıdır. Bunların çoğunun antik dönemlere aidiyetinden şüphe etmek için bir neden yoktur, çünkü eski İmparatorlar kayda değer her şeyi kaydettirmek için maiyetlerinde kalabalık bir vakanüvlsler takımı bulundurmaktaydı; ve Dr. Legge Çinlilerde yazı karakterlerinin Hvvang Ti döneminden (l.ö. 2097) daha erken bir zamanda mevcut olduğuna inanmaktadır. Anlatıcıların hâkim güçlere yaranma çabalan hesaba ka­tıldıktan sonra büyük bölümü de inanılırdır. Burada bu tarihsel kayıtla­rın güvenilirliği üzerinde durmayacağız; fakat geçerken şunu kaydede­biliriz; bu erken dönemlerde bile “Gök”, “Yüce”, “Ulu”, yahut Tanrı ve imparator tabirleri, genellikle “Tl” hecesiyle telaffuz edilerek, birbirleri yerine kullanılabilmekteydi.

En erken kayıtlardan biri “Bilimli Atalar Tapmağından söz etmekte­dir, bu da göstermektedir ki atalara tapınma çok eski zamanlarda yer­leşmişti. İmparator Shun özel bir biçimde, fakat mutad şekillere uygun olarak, Tanrı’ya (yahut Göğe) kurbanlar keserdi, saygılı bir saflıkla (kim oldukları bilinmeyen) Altı Ulu Kişiye kurban sunardı; ve her biri için uy­gun olan kurbanları tepelere, nehirlere sunar ve ibadetini ruhsal varlık- lan da içine alacak derecede geniş tutardı. Burada, yüksek ve ulvi güç­lerin tanınmasıyla birlikte, oldukça yaygın biçimde atalara ve ruhlara tapınmayı görmekteyiz. Bu dönemde boğalar kurban edilmekteydi. Çin’de cezaların şiddeti ve ağırlığı alma vurulan damga, burun kesme, ayakların kesilmesi, kırbaçlama, suçlular arasına sürgün gibi uygula­malarda görülebilir. Küstah bir şekilde ve tekrar tekrar suç işleyenler yahut kanuna karşı gelenler ölüm cezasına çarptırılır. Okullar İ.Ö. 2200’lerde bile yaygındı ve dayak mutad bir cezalandırma aracı idi. Göğün Ruhlarına, Yerin Ruhlarına ve. İnsanların Ruhlarına tapınma üç büyük törendi.

Bu dönemde müzik önemli ölçüde gelişmişti ve şiirle bağlantılıydı. Müzik eğitimi ve icrasından sorumlu kişi imparatorun çocuklarına na­zik ve vakur, dosdoğru fakat mülayim olmayı, güçlü ve fakat zorba ol­mamayı öğretirdi. Şiir kararlı düşüncenin ifadesi, şarkı bu ifadenin uzun uzadıya anlatımı olarak tanımlanır; sekiz farklı türde müzik aleti kulanılmaktaydı. Kehanet kaplumbağa kabuklarıyla ve bitki saplarıyla düzenli olarak yapılmaktaydı.

Eski zamanların ünlü adli işler bakanı Kao-yao imparatorun esas bel bağlaması gereken şeyin kişisel erdeme bağlılık olduğunu belirterek bilgece tavsiyelerde bulunmaktaydı. Davranışlarda dokuz erdem sayar: vakarla birlikte çelebilik; metanetle birlikte mülayimlik; hürmetkarlıkla birlikte dobralık; uyarılara kulak vermeyle birlikte yönetime ehillik; ce­saretle birlikte uysallık; nezaketle birlikte doğruluk; ayırd edicilikle bir­likte hoşgörürlük; samimiyetle birlikte yiğitlik; hakseverlikle birlikte ce­surluk. Kao-yao toplumsal ilişkileri(n) ve toplumsal ödevlerin kökeni­ni), titiz bir şekilde erdemli olanı ayıran ve suçluyu cezalandıran Göğe atfeder.

Burada Shu-king’deki dini referanslardan ancak bazılarını kaydede­biliriz. Göğün buyurduğu yola saygı duyup yüceltmek göğün hizmetine ehilliğin (hizmete seçilmenin ve bu seçimin gözetilmesinin) korunması yoludur. “Yüce Tanrı en aşağı insana bile bir ahlâk duygusu bahşetmiş- tir. … Onların bu yolu sessizce takip etmelerini sağlamak yöneticinin işidir. Göğün yolu’ İyi olanı kutsamak, kötüyü bedbin ve pişman eyle­mektir.”

Yeni bir sülâlenin İlk imparatoru (i.ö. 1766) olan Thang gök tarafın­dan daha önceki sülalenin günahlarına son vermekle görevlendirildiği­ni söyler. Gökten tahta çıkışını onurlandırmasını ve yeni sülaleyi uğurlu Kılmasını niyaz eder. Tahta çıkış konuşması yukarıdaki Güçleri gü­cendirme, onlara karşı günah işleme endişesi içinde olduğunu göste­rir. Halkına yahut prenslerine karşı ise onlarda iyi olan herhangi bir şe­yin üzerini örtüp gizlemeyecek; kendisindeki kötülükten ötürü kendisi­ni bağışlamayacaktır. “Bu konulan Göğün yasasıyla uyum içinde ele alacağım ve ona göre karara bağlayacağım. Hanginiz olursa olsun siz­den herhangi birinde bir suça, bir kusura rastlandığında, bu benim boynuma. Tek Adam’ın üzerine olsun. Bende, Tek Adam’da, bir suça yahut kusura rastlanırsa, bilin ki bu size bulaştırmayacaktır.” Halk ağ­zında Thang hakkında, bu yüce ve soylu ifadelerle uyuşan bir rivayet dolaşır. Rivayete göre Thang tahta çıktıktan sonra büyük bir kuraklığın ardından bir kıtlık baş göstermiş, bunun üzerine girişte zikrettiğimiz il­keyle uyum içinde bir öneride bulunulmuştu: buna göre bir insan kur­ban edilmeli ve yağmur için yakarışta bulunulmalıydı. Thang derhal “Eğer bir insan kurban edilecekse o ben olmalıyım” diye cevap vermiş ve oruç tutup, saçlarını ve tımaklarını kestikten sonra bir kurban ola­rak beyaz atların çektiği gösterişsiz bir arabaya binip hızla dut ağacı ko­ruluğuna sürmüştü. Burada dua edip, bu kuraklığa kimin günahının ne­den olduğunu öğrenmeyi istemişti. Ve anlatılanlara göre daha duasını- sona erdirmeden bir yağmur sağanağı boşanmıştı. Thang için kullanı­lan “Tek Adam” ünvanı, imparatorun özel tanımı olarak daha önceden kullanılmıştır.

Thang’ın torununun danışmanı I-yin’in öğretileri eski hakikatlerden pek farklı bir şey içermez. Gök kimseye özel bir yakınlık göstermez, sa­dece kendisine saygılı olanlara düşkündür. Ruhlar her zaman kendile­rine sunulan kurbanları kabul etmezler, sadece içtenlikle sunulan kurbanları kabul ederler. Erdemli bir hükümdardan Tanrı’nın dostu diye söz edilir, o yer yüzünde, Tanrı’nın yukardan hükmettiği gibi hüküm sürer. Görevinden ayrılırken 1-yin, Göğe güvenmek güçtür, çünkü gö­revlendirmeleri (ya da buyrultuları) sürekli değildir; fakat hükümdarın erdemi sarsılmaz olsaydı o onun tahtını korurdu, der. Atıflarından biri­si zamanındaki kralların içinde yedi küçük tapınak bulunan bir atalar mabedi olduğunu gösterir. Bunların içine kralların yüceltilmeye değer olduğu kabul edilen manevi-kitabeleri konmuştur. Krala tavsiyelerin­den biri bir yöneticiye yapılacak İlginç bir tavsiyedir: “Kendini başkalarını küçük görecek kadar büyük düşünme.”

Shu-klng’in daha sonraki bölümü Chou sülalesini (l.ö. 1220-256) anlatır. Birinci kitapta, “Büyük Bildiri”, sülalenin kurucusu Wel, takipçi­lerine seslenir ve ortadan kaldıracağı kötü bir hükümdarın özelliklerini tasvir eder; ortaya çıkan tablo, o zamanlar ne tür bir davranışın suçla­nabilir olduğunu açıkça gösterir. “O bu mülk üzerinde işgalcidir, ne Tanrı’ya hizmet eder, ne Göğün ve yerin ruhlarına; ataların tapınağını da ihmal eder, onlara kurban sunmaz. Kurbanlar, darı çanağı hepsi uğursuz hırsızlara av olur… daha hâlâ ‘Bu İnsanlar benim, göğün vekili benim’ der ve asla bu kibirli halini düzeltmeye yanaşmaz.” Wei rüyalarının kehanetlerle uyuştuğuna, her iki bakımdan da işaretlerin uğur­lu olduğuna güvenir. Yakın başarısını bütünüyle babasının, Wan’ın ör­nek erdemine bağlar ve dolayısıyla Çinlilere gerçek bir evlat saygısını göstermiş olur.

Az ileride ilk kez, Konfüçyüs’ün büyük saygı duyduğu Chou prensin­den Chou Kung ya da Zhou Gong, i.ö. 12. yüzyıl) söz edilir. Kral wei’nin kardeşidir ve bir gün Wei ağır hasta yatarken Chou eğer ölür­se Devleti bekleyen büyük tehlikeden ürkerek eski atalardan üç büyük krala yalvarır ve kardeşinin yerine kendisinin kabul edilmesini ister. Kendisini ruhsal varlıklara hizmet etmesini mümkün kılan birçok yete­neğe ve sanatlara sahip, babasına can-ı gönülden itaat etmiş bir evlat olarak takdim eder. O zaman (kendilerine yalvardığı üç krala tekabül eden) üç kaplumbağa kabuğuyla kehanette bulunur ve anlaşılan, şim­di artık bilinmeyen belli kurallara göre incelenecek özel usuller olan işaret kabilinden (oracular) karşılıklara başvurur. Yakarışı kabul edilir; fakat ne kral ne prens ölür. Yakarış halefinin yönetiminde prensi sah­te suçlamalardan kurtarmakta kullanılmak üzere yazılır ve saklanır.

Shao prensinin Tongshıtsunöa (Açıklayıcı Metin) Lo şehrinin kurulu­şuna -İ.Ö. yaklaşık 1109’da- dair ilginç bir anlatıya rastlarız. Önce kap­lumbağa kabuğundan kehanetlere başvurulur. Daha sonra seçilen ala­nın kuzeye ve güneye bakan dış bölgelerinde, belki de, sırasıyla göğe ve yere, iki boğa kurban edilir; bunu takiben yeni şehirdeki toprağın ruhu için altara bir boğa, bir koç ve bir erkek domuz sunulur. Chou prensi bütün bu işlerde önemli bir rol alır ve kendisi Shu-king’in son­raki çeşitli bölümlerinin yazandır (Zhou Li ona atfedilir). ‘Rahata ve Se­fahate Karşı” sözlerinden birinde kralı, kendisi için örnek aldığı tanrı işçisinin zahmet ve meşakkatini ve gayretli, çalışkan, rahat düşkünü ol­mayan daha önceki kralların talihlerini hatırlatarak eğitir. Kral hiçbir za­man kendisine ‘Bugün keyfime bakayım’ diyecek boş vakit ayırmamalıdır- şüphe yok ki mutlak bir monark için katı bir ders.

 

Muhtelif yerlerde ‘insanlar iyi doğarlar, harici koşullar onları değiş­tirir” diye özetlenebilecek inancın anlatımına rastlarız, bu Çinlilerin inançlarının asli unsurudur ve Batılıların insanın düşmüşlüğüne dair bildikleri onları gücendirir. Üstün insanların iyi örneği onların hatalar­dan kurtulmaları ve erdem yoluna girmeleri için yeterlidir. Bu ilginç ki­taptan iktibaslarımızı, Konfüçyüs’ün doğumundan yaklaşık yüz yıl ön­ce, Chin prensinin kardeşinin konuşmasının ana fikrini kaydederek noktalayalım. Onun yönetim ilkeleri modern yöneticiler için bir metin olarak okunabilir: ‘Bana başka herhangi bir yeteneği olmayan, dürüst ve samimi, kararlı bir bakan verin, fakat asla kötülük düşünmeyen, başkalarının yeteneklerini kendi yetenekleri gibi cömertçe değerlendi­ren; hünerli ve bilge kimselere rastladığında onları dudak ucuyla değil yürekten seven, onlara gerçekten tahammül edebilme becerisini gösteren bir bakan olsun: Böyle bir bakan benim soyumu ve insanlarımı koruyabilir, herkese iyilik bahşebilirdi. Fakat bir bakan yetenekli insan­lar bulur da onları kıskanır ve bu nefret derecesine varırsa; eğer o hü­nerli ve bilge insanlarla karşılaşır da, onlara hasım olur, katettikleri yo­lu hazmedemezse ve böylelikle onlara katlanamadığını ele verirse: Böy­le bir insan benim soyumu ve insanlarımı koruyamaz ve o tehlikeli bir insan değil midir?” Fakat bir Batılı kafa yapısı “bir Devletin gerilemesi­nin ve çöküşünün bir insana bağlı olabileceğini” ya da “bir Devletin ih­tişam ve sükunetinin bir insanın iyiliğinden kaynaklanabileceğini” ka­bul etmez.

Shi-king (ya da Shih Ching), büyük Şiir Kitabı (ya da Şiir Klasiği), ta­rihleri İ.Ö. 1766 ile 586 arasında değişen, üç yüzden fazla parça ihti­va eder. Bunların ancak bir kısmı özellikle dini bir karaktere sahiptir; büyük bölümü öyküsel ve günlük hayatla ilgilidir, diğerleri metaforik ve mecazidir. Yazarları belli olmamakla birlikte çoğu büyük Chou prensi­ne izafe edilir. Dördüncü bölümdekiler özellikle, Shan ve Chou sülale­lerinin ve Lu beyliğinin atalara tapınma törenleriyle ilgilidir; fakat bun­lar halkın atalara tapınma biçimi için bir model hizmeti görmüştür. Bunlar özleri itibariyle bizim anladığımız anlamda şiirden o kadar fark­lıdır ki burada birkaç paragrafta konuları ve çeşitleri itibariyle bir fikir vermek neredeyse imkânsızdır. Tang’a sunulan bir kurbanı tasvir eden bir tanesi şöyledir:

Ne kadar kusursuz! ne kadar görkemli !

Davullarımız gümbürdemeye başladı işte.

Davullar çalıyor ahenkli ve gümbürtülü

Övgüye değer atamızı hoşnut etmek için.

Thang’ın evladı davet ediyor onu bu müzikle Yatıştırması İçin bizi düşüncelerimizin gerçekleşmesiyle Derindir davullarımızın sesi, el davullarımızın Keskin çalar fülütlerimiz, hepsi ahenkli ve birbirine karışır Soylu duygular uyandırır yüreklerimizde.

Görkemlidir Thang’ın soyu Hayranlık uyandırıcıdır müziği.

Büyük ziller ve davullar doldurur kulağı,

Değişik değişik danslar göz kamaştırıcı.

Harika ziyaretçilerimiz var, ki hoşnut ve mesutturlar eski zamanlardan, zamanımızdan çok önce.bize misal bırakıp giden eski adamlar, sabahtan akşama nasıl uysal nasıl mütavazi olunacağını hizmetleri yerine getirilirken nasıl saygılı olunacağını öğreten. Kış ve Qüz kurbanlanmızı görsün Bilsin Thang’ın soyundan gelenlerdir bunları sunan.

“Düşüncelerimizin gerçekleşmesinin izahında anlıyoruz ki, kurban sunanın, daha önce birkaç gün oruç turnası, bu süre zarfında atasını, onun davranışlarını, sözlerini, hedeflerini ve zevklerini düşünmesi ge­rekmektedir. O zaman zihninde oluşan onun kusursuz imgesiyle kur­ban sunmaya geldiğinde tapmağında içsel olarak onu görecek ve kur­ban ibadeti boyunca onu işitecektir. Sözü edilen ziyaretçiler huzurları her zaman büyük önem arz eden daha önceki sülalenin temsilcileridir­ler.

İşte Tanrısal Hükümdar ve insanların asli iyilikleri ile ilgili yaygın inançları dile getiren bir şarkıdan bir parça:

He yüce, ne büyüktür Tanrı, aşağıdaki insanların hükümdarı!

Hasıl korkular sarar Tanrı, buyruklarındaki nice düzensiz şeylerle.

Gök bir sürü insana vücud verdi, fakat bahşettiği doğa güvenilmezdir.

Başta iyidir hepsi, fakat ancak bir kaçı sadık kalır sonuna dek kendisine.

Hiç şüphesiz Yüce Varlık’a Çin’de çok eski zamanlardan beri yukarıdaki alıntılarda “Tanrı” diye tercüme edilen Shang-ti isimiyle tapınılmaktaydı. Bir başka tabir Gök anlamına gelir, fakat bu ikisi fiilen aynı anlama gelecek şekilde kullanılır. Kayıtlarda Hwang-ti (i.ö. 2697) döne­mi gibi çok erken bir zamanda adına bir tapınak inşa edildiğinden bah­sedilir; yüz yıl sonra müziğin bu törenlerle birlikte kullanılması yerleş­miştir. Başlarda insanların yaşamlarına ödül ve cezalarla doğrudan doğruya müdahale eden kişisel bir yönetici olarak tasavvur edilmiştir; fakat daha sonraları. Masmavi Qök tabirinde görüldüğü gibi, Shang- ti’nin kişisel vasfının gitgide kaybolduğu bir yozlaşma sürecinin cere­yan ettiği şüphesizdir; ve Konfüçyüs fiilen Shang-ti tabirini bir yana bı­rakarak ve daha çok ata ruhlarına tapınmaya ve evlat saygısına [xlao ya da ana baba sevgisi) önem vererek, insanlarının inançlarındaki bu çeşitliliği gidermek ve bir kalıba sokmak için çok şey yapmıştır. Bunun­la beraber Shang-ti’ye sunulan muhtelif kurbanlar, özellikle Bahar ve Güz mevsimlerindekiler, Shi-king’de zikredilir.

Atalar için icra edilen kurban törenlerinin birçok ilginç ayrıntılan Shi-king’den çıkartılabilir. Kral ya da ilgili önde gelen kişilerin tuttuğu oruçlardan sonra geniş katılımlı, özellikle kraliyet ailesiyle aynı ismi taşıyanların katıldığı prensler meclisi kurulur. Ataların ruhlarını cezbetmek için güzel kokulu şaraplar serpilir. Kralın kendisi büyük kurbanı, kırmızı bir boğayı öldürür ve kurbanın daha sonra güney ormanında ya­kılacak olan yağlarını çıkarır. Bunun ardından başka birçok kurbanlar kesilir, uyulması gereken tören kuralları karmaşık ve zahmetlidir. ‘Tas­viri’ diyor Dr. Legge, ‘bir kurbana ait olduğu kadar bir şenliğinkini de andırır; ölülerin ve dirilerin buluştuğu, birlikte yiyip içtikleri, dirilerin tapındığı, ölülerin kutsadığı büyük aile toplantılan diyebileceğimiz büyük dönemsel törenler yapılır.’

Ölülerin ruhları hayattaki akrabalarının aynı ismi taşımalarıyla, ölü­nün onurunu kişisel olarak taşımak ve onlar için yiyip içmekle temsil edilirler (ya da bu suretle onların yeri tutulmaya çalışılır). Onlar yeni öl­müşlerin ruhlarının arzularını da açıklarlar, önde gelen bir din görevli­sinin yardımıyla, kurban sunan kral ya da prense onların kutsamalarını iletirler. Dolayısıyla bu kurbanlardaki baskın düşünce evlat saygısı­nın sürdürülmesi ve akrabalık hissiyatının muhafazasıdır. Böylelikle ataların süren varlığı ve koruyuculuktan dile getirilmiş ve somutlaştırılmış olur.

Kimi zaman şarkılarda rastladığımız göğe derin bir yakarış tonunun örneği olarak aşağıdaki satırları zikredebiliriz: ‘Ey büyük gök, nasıl esirgedin sevgini! Merhametli dök, korkular salan niye göstermezsin gözetimini? Mücrimleri bir tarafa bırakarak, ki hak etmezler cezadan başka bir şeyi, masumlar da uğrar aynı yıkıma. Niye adalete kulak ver­mez o? … Siz ey memurlar neden saymazsınız birbirinizi? Gökten de korkmaz mısınız siz? Heyhat! ona sözler kifayet etmez; çok daha de­rindir o dilin güç yetirebileceğinden. Kanatlanır dile getirilebilecek söz­ler. Su gibi akar bitimli konuşma, konuşan duymaz hiçbir terdirginlik. gördün, ne tehlikeli bir yer saray. Boşuna verilen öğütlerle gücendirir­sin prensi, küstürüp darıltırsın dostlarını hatta. Acı vericidir benim en gizli düşüncelerim. Kanlı yaşlar döker ağlarım.’

Konfüçyüs’ün bir seçkin talebesinin okulunun üyesine izafe edilen bir eser olan Hslo-klng, yahut Evlat Saygısı Klasiği’nin ana İstikameti şu alıntıdan yeteri kadar anlaşılabilir: ‘Ebeveynine bağlı bir oğulun vecibeleri aşağıdakilerdir: Onlara karşı genel davranışlarında en azami saygıyı gösterir; onların ihtiyaçtarını karşılarken çabalan onlara en azami zevki verir; onlar hasta iken en büyük endişeyi o hisseder; on­lar için yas tutarken derin bir ke­der içerisinde olduğu her halinden bellidir; onlara kurban sunarken en azami ciddiyeti gösterir. Bir ev­lat bu beş şey bakımından kusur­suz ise onun ebeveynine hizmet ,edebileceği söylenebilir.’

Yi-king yahut Değişimler Kitabı (ya . da Dönüşümler Klasiği) ancak çok derin bir incelemeyle değer­lendirilebilir. i.ö. on ikinci yüzyıl­dan kaldığı kabul edilen ve çeşitli ahlaki ve siyasi öğretileri temsil ettiğine inanılan belli çizgi şekillerin ya­hut altı köşeli yıldızların (diyagram yahut hexagram) bir açıklamasıdır. Bu hexagramların sayısı kırk dörttür. Büyük Wan’ın devirdiği tyranlık döneminde bu şekillerin aynı zamanda kehanet için de kullanıldığı bil­dirilmektedir. Söylenilene göre Wan i.ö. 1143’de tyran tarafından hap­sedilmiş ve tutukluluk günlerini bu hexagramları inceleyerek geçirmiş­tir. Bunlar üzerinde derin bir tefekküre dalıp bir taraftan da insan iliş­kilerini düşündükçe her bir hexagramı genel olarak açıklayan kırk dört kısa paragraf yazmıştır. Daha sonra oğlu Tan da her bir şekil için aynı şeyi yapmış ve onu genel paragrafla uyumlu hale getirmiştir. M. Teril­en de Lacouperie Yi-king hexagramlarının tikel sözcükler ve ifadeler için, güney batı Asya’nın en eski yazıtlarından alınma bir sözlükten iba­ret olduğunu, o kadar ki eski eleştirmenlerin onun ne anlama geldiği­ni bilmediklerini isbati almış görünmektedir.

Lı-kı, yahut Merasimler Kitabı, halkın günlük davranışıyla ilgili olarak bütün Çin klasiklerinin en önemlisidir. Kitap, Muaşeret Kuralları yahut törensel geleneklerle İlgili bir risaleler toplamasıdır: Halihazır haliyle Han sülalesinden daha eski olması ihtimali yoktur ve olsa olsa MS ikin­ci yüzyılda tamamlanmıştır. Bununla beraber beş büyük klasik arasın­da sayılmayan Chou sülalesine alt eski iki merasim kitabından daha büyük bir yaygınlığa erişmiştir. Muhtemelen kitabın bazı bölümleri bu törenler kadar veya onlardan daha eskidir. ‘Çin ulusunun insan soyu­nun kalanına kendisi hakkında verebildiği en tam ve en eksiksiz mo­nografi olarak* nitelendirilmiştir. Birinci kitap bir genel muaşeret ve tö­ren kurallan hülasasıdır ve temel ilke etkisi bırakan bir düsturla başlan

“Her zaman her şeyde saygı baki olsun.” Muaşeret kurallarına riayet et­meyen insanın bir hayvandan farksız olduğu söylenir. Bazı genel ahla­ki ifadelerden sonra kuralların kökleri üzerinde durulur. “En eski, en yüce devirlerde onlar basitçe iyilik dileyerek ödüllendirirlerdi; bunun ardından gelen dönemde dikkat edilen şey verme ve ödüllendirme (karşılığını vermeliydi. Ve muaşeret kurallarının değeri işte bu karşılık­lılıktır Ishung). Eğer ben bir hediye verip de hiçbir karşılık almıyorsam, bu muaşeret kurallarına zıttır.” Gençlerin yaşlılara ve çocukların ebe­veynlerine hizmetleri ve her türlü günlük merasim kuralları en ince ay­rıntısına kadar açıklanır. Dolayısıyla: “Ebeveyn için kışın yatakların ısı­tılması yazın soğutulması bütün çocuklar için kuraldır.” Ana babasına bağlı bir evlat babasının yakın dostuyla karşılaştığında kendisine bir şey söylenmeden ne ilerler ne çekilir, ne de sorulmadan konuşur.

Birinci kısmın üçüncü bölümünde ilginç bir kurban listesiyle karşı­laşırız. Göğün Oğlu’nun (kral ya da imparator) Göğe ve yere, dört cihet­te hüküm süren ruhlara, tepelerin, nehirlerin ruhlarına ve her yıl hane­dan için beş kurban sunduğunu öğreniriz. Feodal prensler, her biri kendi bölgesinin, tepelerinin ve nehirlerinin ruhlarına sunular ve beş kurban sunarlar. Büyük memurlar sadece sonuncusunu, diğer memur­lar ise sadece atalarına kurban sunarlar. Göğün Oğlu tek renkli bir öküz, feodal prens semiz bir öküz, büyük memur seçme bir öküz; sı­radan bir memur bir koyun yahut bir domuz kurban eder. Sembolik anlatım düşkünlükleriyle uyum içinde öküzden “büyük ayaklı mahluk”; domuzdan “sert kıllı”; horozdan “tiz sesli”; köpekten “çorba sunusu”, kuru et parçalarından “tamamen temizlenmiş adaklar”, sudan “saf te­mizleyici” vs. diye söz edilir. Göğün Oğlu öldüğünde “düşer”, feodal prens “düşüp parçalanır”; büyük bir memur “sukuta erer”; sıradan ber memur “artık maaşsız”dır. Tabuta yerleştirilmiş ceset ‘uzaktaki yur­dunda” diye tarif edilir.

Daha çok yas törenlerinden söz eden Than-kung’dan, bir baba he­nüz öldüğünde evladının tamamen bitkin ve sanki ne yapacağını şaşır­mış bir halde görünmesi; ceset tabuta konulduğunda etrafına, sanki bulamayacağı bir şeyi arıyormuş gibi, zeki ve kederli nazarlarla bakma­sı; cenaze töreninden sonra endişeli ve huzursuz; ilk matem yılının so­nunda üzgün ve düş kırıklığına uğramış; ikinci yılın sonunda dalgın ve güvensiz bir görünüme sahip olması gerektiğini öğreniyoruz. Bu kitap­taki sözlerin çoğu Konfüçyüs’e atfedilir, fakat Çinliler bunu şüpheyle karşılarlar, yahut uydurma olduğunu söylerler; bununla beraber onun kişiliğiyle bağdaşanlar oldukça erken bir tarihe aittir. Sözgelimi Konfüçyüs Wei’ye gittiğinde daha önce misafir ettiği bir adam için devam eden yas töreniyle karşılaşmış. Eve girince onun için acı acı ağlamış ve dışardaki arabasının atlarının yas hediyesi olarak verilmesini emretmiş. İtirazla karşılaştığında: “Az önce eve girdim ve onun İçin ağladım ve matem içerisindeki evladının üzüntüden o kadar bitkin ve perişan olduğunu gördüm ki, göz yaşlarım onunkine karıştı. Eğer bu göz yaşlan gerektiği gibi takip edilmemiş olsaydı buna öfkelenirdim.” Keza Konfüçyüs, “Ölülere yaklaşırken, onları sanki tamamen ölüp gitmişler gibi görürsek, bu bir duygusuzluk göstergesi olur ve bundan uzak durmak gerekir; eğer onları tamamen canlı olarak görürsek bu da bilimlilik eksikliğine delalet eder ve bundan da kaçınılmalıdır” der. Çinli yorumcu­lar, bununla ilgili olarak derler ki, ölümün hemen ardından sunulan su­nularda ölüyü canlı olarak; gömüldükten sonraki sunularda ise onu be­denden ayrılmış bir ruh olarak görme yaklaşımı vardır.

Törenler Kitabı’nda, Çin’de hâlâ yaygın olan ölünün geri çağrılması adetine dair birçok atıf vardır. Kral yahut imparatoru geri çağırırken doğru sesleniş “Geri dön. Ey Göğün Oğlu” ve bir feodal prens için de ilk nidanın yanı sıra isminin zikredilmesidir. Ku-lu’da bu uygulama ölü­nün oklarla geri çağrılması şeklindedir. Ölen bir hükümdarın ruhu onun küçük odalarında, büyük odada, küçük ata tapınaklarında ve bü­yük tapınakta, sarayın dışarıya açılan kapısında ve bütün yerleşim yer­lerinde geri çağrılır. Ruhu geri çağırmak ‘sevginin en son noktasına var­ması” olarak tarif edilir.

Li-ki’nin üçüncü kısmı “Kraliyet Düzenlemeleri’ni içerir. İmparato­run yahut Göğün Oğlu’nun ata tapınağının, her iki yanında üçer tane ve bir de güneye bakan büyük atasınınki olmak üzere, yedi küçük ta­pmak içerdiğini öğreniyoruz. Bir prensin beş, büyük bir memurun üç, sıradan memurun sadece bir tane vardır, sıradan insanlar ise sunularını kendi asli konutlarında sunarlar.

Törenler Kitabı’ nda tafsilatıyla anlatılmış olan çok çeşitli tören bi­çimlerini ve bunların nedenlerini bunun için ayrılmış bu bölümde açık­lamak imkânsızdır. Verdiğimiz birkaç örnek neredeyse ilerlemelerini durdurmuş ve bazı bakımlardan Avrupalıları şaşırtan çocuksu bir kafa yapısının muhafaza edilmesini sağlayacak kadar tören ve muaşeret ku­rallarıyla meşgul olmuş olan bir halkı ana hatlarıyla göstermek için ka­fi gelmelidir.

Mencius

Çinlilerin nezdinde Mencius ismi saygınlık bakımından Konfüçyüs’den hemen sonra gelir. Mencius, flang-tsze, yahut bilge Man ismi­nin Latinceleşmiş biçimidir. Asıl adı Meng Ke, ölümünden sonraki adı Zou Qong (Zou Dükü), ünvanı Konfüçyüs’den sonra gelen bilge anlamı­na Ya Sheng’dir (İkinci Bilge), heykel yahut tabletleri Konfüçyüs tapı­naklarında her yerde görülür. i.ö. dördüncü yüzyılın başlarında doğ­muş olan Mencius uzun bir yaşam sürmüş ve i.ö. 289’da ölmüştür.

Büyük bir Konfüçyüs araştırmacısı ve hayranıydı; Konfüçyüs’ün hem kendi yazıları hem de topladığı tarihsel kayıtlar üzerinde çalıştı,- Konfüçyüs’ün talebesi olmuş bazı Kişileri de tanıyordu. Yaşadığı dönemde feodal Krallık her biri diğerinin kan davalısı olan yedi monarşiye bölün­müştü. Çeşitli kanaat önderleri Devlet için yıkıcı yahut Konfüçyüs’ün çok büyük önem verdiği evlat saygısı ve bağlılığını yok edici görüşler yaymaktaydı. Mencius Konfüçyüs’ünküne benzeyen basit bir planla ül­keyi bekleyen büyük tehlikelerden kurtarmaya adadı kendisini; öğreti­sini tatbik edecek ve işleri dahi iyi bir duruma getirecek bir hükümdar­dan çağrı alıncaya kadar (eyalet) Devletten Devlete dolaşıp durdu. Bir devlet gerçek bir düzen ve mutluluk durumuna ulaştığında, diye düşü­nüyordu, bütün diğerleri ona boyun eğeceklerdir- düşsel bir umuttu bu aslında. Fakat Mencius aldırmaksızın, birçok devleti ziyaret ederek ve çoğu kez saygılı davetlerle karşılaşıp büyük hediyeler kabul ederek seyahatlerine devam etti. Öğretilerini yanlışlıkları ve kötülükleri eleştir­mekten çekinmeksizin tam bir korkusuzlukla vazetti; fakat bu hayatın­da büyük bir netice vermedi ve o da sonunda bu verimsiz işten büs­bütün vazgeçip, kendini öğretisini kaleme almaya verdi. .Feodal krallı­ğın eski temel üzere ihyası imkânsızdı; Chin sülalesi ülkenin çehresini değiştiriyor ve devleti sülaleler değişse de öz itibariyle bugüne dek sü­recek bir despotizmle yönetiyordu.

Konfüçyüs’ünki gibi Mencius’un öğretisi de esas itibariyle siyasi amaçlara yönelmişti, fakat yer yer ahlaki ve dini motifler de içermek­teydi. Mencius’un şimdi Dört Kitap’tan biri olarak kabul edilen yazılarını, ancak Konfüçyüs’ünkinden farklılık arz ettiği ve kendine özgü bir tona sahip olduğu ölçüde yorumlayabiliriz. O Konfüçyüs’den da­ha fazla filozoftur, öğretisi birçok bakımdan daha açık ve sarihtir, insanın iyi ve doğru, yüreğin (muhtemelen bizim vicdan dediğimizin mu­adilidir) sağlam bir kılavuz olduğuna inanır. “Yüreğinin derinliklerini | yoklamış olan insan kendi doğasını tanır; eğer bir kimse kendi doğası­nı bilirse Göğü de bilir.” Ona göre her yürek bir mükemmeliyet nüvesi veya tohumu ihtiva eder, ancak fırsatları değerlendiremeyerek yahut onları tamamen kaçırarak uzak düşer bu mükemmeliyetten. İnsan se­çim yapabilme yetisi olan varlıktır. “Hem göksel yücelik hem de insani yücelik vardır” der, “İyilikseverlik, hakseverlik, doğruluk, sadakat, bit­mek tükenmek bilmeyen bir iyilik zevki, bu güksel yüceliktir.” Bunlara ulaşmak için gerekli olan yoğunlaşma ve paralel gelişmedir: fakat do­ğal bencillikle veya cehaletle, yahut harici güçlüklerle bunlara zıt düşü­lür.

Mencius’daki kimi duygular ve İfadeler fevkalade güzeldir; sözgeli­mi, “Büyük insan o dur ki çocuk kalbini kaybetmez. Sözlerinin içtenli­ğini kaybetmemesi İçin önceden hesaplayarak konuşmaz, eylemleri de kararlı değildir, o sadece doğru ve doğruluk üzeredir.” “Kalbi beslemek için arzuları azaltmaktan daha iyisi yoktur” “Bir kimse güçle insanlara boyun eğdirirse onların yüreklerini de zapt edemez, fakat onlara er­demle boyun eğdirdiğinde yüreklerinin ta derinliklerinde hoşnut olur-

 

lar ve samimi bir şekilde itaat ederler.” “Her insan duygudaşlığa (ya da sevecenliğe), utanmaya, merhamete (ya da rikkate), vicdanlılığa (ya da doğru ile yanlışı ayırt etme veya dürüstlüğe) duyarlı bir yürek taşır, bunlardan yoksun olan kimseye insan denemez.”4 “İyilikseverlik (yahut sevgi (ren)) insanın kalbidir, doğruluksa (yi) yolu” gibi.

Mencius büyük hedefini kalbi düzeltmek yahut yüceltmek diye açık­lar. “İnsanların yüreklerini arıtmayı, yıkıcı öğretilere bir son vermeyi, garip davranışlara karşı çıkmayı, içtenlikten uzak dili kaldırmayı amaç­ladım” der. “Bu keyfi bir düşmanlık yahut husumet midir? Başka türlü yapamazdım.”

Hata ve günahın kaçınılmazlığına inanmı­yorsa da, Mencius onların mevcudiyetini kabul eder.” nitekim “İnsan ekseriyetle yol­dan çıkmaya yatkındır, fakat aynı zamanda onları sonradan tamir edebilir. Kalpleri da­ralır, tedirgin olurlar ve buna uygun hare­ket ederler.” Çok fazla neşe ve gönenç içe­risinde olmak arzu edilir bir şey değildir, çünkü bunlar zevk arayışını teşvik ederler, bu ise yıkıma neden olur. Hataya karşı et­kin çabaya ve böylelikle hakikate doğru gö­türen, bela ve musibete karşı mücadeledir.

Gök ve Tanrı hakkındaki düşünceleri bakımından Mencius büyük nisbette Konfüçyüs’le aynı kanaatleri paylaşır. Göğü bir ilk Neden olduğu kadar her şeye hükme­den bir Tanrısal Kayra olarak da düşünür.

“He insan ne de imparator bir imparatorluğu bağışlayabilir, sadece Göktür onu bahşeden.” “Gök bir insana önemli bir görev yüklemek üzere iken, ilk başta bu amaçlan bakımından onun yüreğine acı gelir; ondan bütün gücünü ve kudretini talep eder; bedenini aç bırakmasına yol açar; onu yoksulluğa ve sefalete düşürür, vazifelerini karıştrır. Bu şekilde onun yüreğini uyandırır, tabiatını çelikleştirir ve insanın başka türlü muktedir olamayacağı şeye hazırlar.”

Mencius’a göre Göğe gerçek hizmet kalp ve mizacın arıtılıp temiz­lenmesidir. Hükümdar Göğe hem küçük hem büyük işlerle hizmet eder. Koruyucu tanrıların yahut ruhların göğün kutsamasının kanalları olduğuna inanır; fakat bunlar özel bir biçimde insanlara bağlıdırlar ve insanın zayıflığından etkilenmedikleri söylenemez, nitekim şöyle der: “Sunulan kurbanlar kusursuz, kaplardaki hububat sunulan saf, kur­banlar tam zamanında sunulmuş, fakat hâlâ kuraklık ya da taşkın olu­yorsa o zaman koruyucu ruhların değiştirilmesi gerekir.” flencius koru­yucu ruhların yanı sıra hepsi de insanlara yardım edebilen ve hediye­lerle, sunularla gönülleri alınabilen türlü ruhlara da inanır. Yüce ideallerinden Kimisiyle bağdaşmaz ve o nedenle şaşırtıcı bir şekilde der ki – “Herhangi birisi Kötü bir insan olsa bile, oruç tutup Kendisine çeki dü­zen verirse, yıkanıp kendisini temizlerse, gerçekten Tanrı’ya kurban sunabilir”; fakat belki de bu törenler kötü insanın yüreğini değiştirip pişman olmasını ve kurban sunabilecek bir düzeye erişmesine işaret eder. Çünkü Mencius’un “Shang-Ti” yahut Yüce Varlık düşüncesinin, insanın fiziki ve ahlaki iyiliğini arzu eden Yüce Hükümdar yahut Dün­yanın Hâkimi, saf olmayan hiçbir şeyin yaklaşamayacağı, tövbekârların tövbelerini kabul eden kutsal bir Varlık anlamına geldiğini diğer pasaj­lardan çıkartabiliriz. Bütün insanlar evrensel yasaya ve kadere tabidir, her bir insanın eğitimi ve gelişimi kaderin açılımından başka bir şey de­ğildir. Bununla beraber ahlaki özgürlük vardır ve erdemin vazedilme­sinden ve belletilmesinden geri durmamak gerekir.

Mencius’un erdem ve neticeleri, üstün insan ve bilgenin karakteri hakkındaki uzun nutuklarına burada daha ayrıntılı giremeyiz. Eski kut­sal bir insanı, vahşiler arasında uzun bir süre kalıp da etkileriyle yoz­laşmamış bir bilgeyi, Shun’u bir model kişilik olarak alır. Shun’un ger­çek talebesi iyi işlerde çalışkan ve gayretlidir, kutsal insan ile bir hay­dut arasındaki fark bencillikle iyilik arasındaki farktır. O sırnaşık riyakarlığa asla yüz vermez. “Kendisine boyun eğen kimse asla başkalarını düzeltemez.” Riyakarlığa, softalığa, mürailiğe saldırır, nezaketi, zara­feti, doğruluğu ve iyilikseverliği yüceltir. Sert, kaba, kusur bulucu ko­nuşmayı ve sözlerdeki gerçekten uzaklığı kınar.

Mencius doğruluğun insanın asli doğasına ait ve bir zamanlar bütün insan yürekleri için ortak bir özellik olduğunu kabul eder. Ona hayat­tan daha fazla değer verir. “Hayatı severim fakat doğruluğu da seve­rim” der, “fakat bu ikisine bir arada sahip olunamasaydı, hayatı terke- der doğruluğu seçerdim. Hayat da arzu ettiğim şeylere ait bir özelliktir, fakat arzu ettiğim şeyler arasında hayattan daha büyük bir şey varsa, onu bu nedenden dolayı davranış bayağılığıyla muhafaza edemem. Ke­za ölüm de uzak durduğum şeylere mahsustur; fakat uzak durduğum şeyler arasında ölümden daha büyük bir şey varsa bunlar bu yüzden kaçınmadığım felaketlerdir.” Doğruluk başkalarının haklarının fiilen ka­bul edilip tanınmasıyla vücut bulur; neticesi mutluluk yahut vicdan hu­zurudur. “Erdeme değer veren ve doğruluğu tutup kaldıran kimse pekâlâ neşeli olabilir, o nedenle bilge yoksullukta doğruluğunu kaybet­mez, zenginlik ve gönençlikle yoldan ayrılmaz.”

Genel olarak Mencius’un öğretileri Konfüçyüs’ünkinden daha pra­tiktir, fakat şimdilerde kendisine çok daha fazla saygı gösterilip, yük­sek kafalarca daha fazla İnceleme konusu yapıtsalar da, sıradan Çinli­nin dini tavrında düşüncelerinin etkisi çok fazla belirgin değildir. Konfüçyüs onlar için deyiş yerinde İse bir Tanrı gibidir; onu ata ruhlarıyla birlikte tazim ederlerken, ruhsal özlemleri için gereksindiklerini düşün­dükleri benzer bir rahatlama hissederler.

Mencius’dan alman bir ideal kişisel karakter tasviri en iyi düsturlar­dan çoğunu ihtiva eder: “Gerçek bir insan iyiliği kendisinin bir parçası olan insandır. Bilgenin niteliklerinden hiçbirisi, insanlara doğru yaşa- malan için yardım edici, yol gösterici olmaktan daha büyük değildir. O kendi bölgesinin ötesindeki ünden utanır. Kendi içinde doğru yolu bu­larak ona tutunur, onunla içli dışlı olarak ve onun kaynağına ulaşarak, onda sabit ve sarsılmazdır. Hakka boyun eğer ve görevlendirilmiş ola­nı (ya da (Tiart Ming çerçevesinde) buyurulmuş olanı) bekler. Sözleri açık ve yalın, cima yine de çok şümullü ve hudutsuzdur. Hedefi kendi kendini olgunlaştırmadır, yine de bütün insanlara yer verir. … Şayet onun başkaları tarafından görüldüğü gibi bir kimse başkalarını değer­lendirmeye çalışsa mükemmel hayata ulaşmada başarısız olmayacak­tır. Her ödev bir yüktür, fakat bir kimsenin yükü başkalarının köküdür. İnsanların huzursuzluklarının nedeni kendi tarlalarını bırakıp başkalarının tarlalarını temizlemeye gitmeleridir ve başkalarından çok şeyler alıp kendi yüklerini hafifletmeleridir.” (Johnson)

Amerikalı Johnson gibi bazı düşünürler Mencius’u insanların en bü­yük öğretmenlerinden biri, genelde insanlık için Konfüçyüs’den daha fazla öne çıkan, kötü yöneticilere karşı başkaldırı hakkını savunan, re­form taşanları bakımından daha açık ve tutarlı bir düşünür diye övmüş­lerdir. Büyüklüğüne şüphe yoktur. Fakat düşüncelerinin Çinlilerin gün­lük hayatına aktarılabildiği pek iddia edilemez. Tapınağı doğum yeri olan Tsin-hien’in güneyinde bulunur, etrafı servi ağaçlan ve yüksek bir duvarla çevrilmiştir; Konfüçyüs tapınaklarına benzer, fakat onların ço­ğundan daha büyük bir alana kuruludur. Bilgenin adına dikilmiş altı metre on beş cm. yüksekliğinde, bir metre seksen cm. genişliğinde ve otuz cm. kalınlığında tablet yaklaşık üç buçuk metre uzunluğunda dev bir kaplumbağa üzerinde durur. Binanın içinde bir platformun üzerin­de, Williamson’a göre (Journeys in North China) ‘orta yaşlı sağlam ya­pılı, yuvarlak geniş bir çehresi, canlı parlak gözleri, iri yassı burnu ve kapalı dudaklarıyla onu her türlü görünüme hazır vaziyette’ gösteren, büyük bir heykeli vardır. Hakkında oluşan kanaat düşünceli, kararlı, hayal kırıklıkları ve kederle olgunlaşmış biri olduğudur. Adına impara­torlar ve başkaları tarafından birçok tabletler dikilmiştir. Mencius’un soyunun temsilcileri hâlâ saygı görmekte ve hükümetten büyük maaş­lar almaktadır.

YAZIYI İNDİR