Kendisini bu denli belirgin bir şekilde mutluluğun sağlayıcısı ve ıstırabın dindiricisi olarak takdim eden sistemin umumiyetle bir kötümserlik, yadsıma, bilinmezcilik (agnostisizm) felsefesi olarak adlandırması en tuhaf, en anlaşılmaz olaylardan biridir. Fakat Brahmanların her şeyi bilme iddialarına ve idare ve tasarruf hakkının Brahmanla bırakılması kaydıyla var olan her şeyin doğru olduğu anlayışına karşı bu yine de doğal bir tepkiydi. Budacılar ancak bir doğrultuda bilgiye erişme iddiasında bulunmuşlardı bu da ıstıraptan kurtuluşa, nihai Nirvana’ya ulaşılacak yol sayesindedir. Bu öğretinin özü daha önce verilmişti. Buda’nın derinden duyduğu ve dışarıya hazin şekilde aksettirdiği ıstırap sadece fiilen hissedilen acı ve mutsuzluktan ibaret değildir, aynı zamanda benliğimizin beden ve şuur üzerinde sahip olduğu kontrol ihtiyacıdır. Hiçbir şey kalıcı değildir, bu da bir keder ve üzüntü kaynağıdır; dolayısıyla bir insan kendisinden emin olamaz, ‘Bu benim’, ‘Ben buyum’, “Bu bizzat benim” diyemez. Bunun temeldeki nedeni cehalettir (avldya ya da avlcca); fakat Budacılarla cehaletin, tümünün olmasa bile, birçok kötülüğün kökünde mevcut olduğunda uyuşabilirsek de, Budacıların en büyük kötülüğü cehaletin oluşturduğu yolunda kendilerine ait yorumları vardır,- bu dört kutsal hakikatten bihaberliktir ve bu hakikatler herhangi bir nihilizm fikrine, kimi zaman Budist kötümserliğin temeli olarak gösterilen, yüce gerçekleşme (tahakkuk) olarak Hiç ve Hiçliğe bir telmih içermez. Tersine böyle bir özden oldukça uzak olarak Budacılığın, müsbet bir felsefesi vardır ve bakışlarını en yüksek derecede özgür ve mutlu Ebedi ve Değişmez olana, en yüksek ve en kalıcı var oluşa diker, insanın, acı ve ıstıraptan tek bir sığınağı, doğum ve ölümün, değişim ve bozulmanın erişemediği tek bir barınağı vardır, insan değişim ve bozulmadan kurtulmaya çalışmalı ve Ebedi ve Değişmez olana dönmelidir; bunun ebedi bir varoluşa götürüp götürmediği kararlaştırılmaz. açık bırakılır. Buda asla bununla ilgili bir bilgi iddiasında bulunmaz; tersine o bunu bilmediğinin, bu hususta bir bilgi sahibi olmadığının çıkarılabileceği bir açıklıkta bırakır. “Kurtuluşa” ulaştığında, arzudan kurtulup Ebedi ve Değişmez olanla birliğe eriştiğinde amacına ulaşmıştır, bu dünyadaki takipçilerinin mutluluğu elde edilmiştir.

 

Eski Ahidin Vaizi tarafından gayet veciz şekilde ifade edildiğini bildiğimiz dünyevi varlıkların beyhudeliği, başka hiçbir yerde Budist kitaplardaki kadar ayrıntılı bir şekilde dile getirilmemiştir. Kederli ve kasvetli üslubuna kulak verin: -Varlıkların yolculuğunun başlangıcı ey bhikkular! ebediyettedir. Başlangıcı bulmaya çabalamak beyhudedir, bir kez ortaya çıktıktan sonra cehaletin sersemlettiği, varlığa susuzluğun engellediği (ya da bu susuzluğun pençesi altında) varlıklar biteviye oradan oraya başıboş gezinip dolaşırlar. Met düşünürsünüz ey bhikkular, dört’ büyük okyanustaki sular mı daha enginmiş yoksa, bu uzun, bu bitmek bilmez yolculukta oradan oraya başıboş gezinip dolaşırken, kederle ve acıyla, gözlerinizden akan, gözlerinizden dökülen yaşlar nü? Kederle ve göz yaşıyla, çünkü payınıza düşen budur, bu derin nefret hissi duyduğunuz ve sizin sevdiğiniz, sizin hoşlandığınız sizin payınız değildir. Bir annenin, bir babanın ölümü, bir kardeşin, bir kız kardeşin ölümü, bir oğulun, bir kız çocuğunun ölümü, yakın akrabaların yitimi, sahip olunanların kaybı, bütün bunlar uzun çağlar boyunca tecrübe edildi; ve siz de bunları tecrübe ederken dört büyük okyanustaki suların hepsinden daha fazla yaşlar boşandı, bu göz yaşı ummarına katılan yaşlar döküldü gözlerinizden, bu uzun, bu bitmek bilmez yolculukta oradan oraya başıboş gezinip dolaşırken, kederle ve göz yaşıyla, çünkü payınıza düşen budur, bu derin nefret hissi duyduğunuz Ve sizin sevdiğiniz, sizin hoşlandığınız sizin payınız değildir.” (Oldenberg) Ve ölümlülerin maruz kalabilecekleri bütün durumlarla ilgili olarak aynı kederli ve hüzünlü tonla devam eder:

Dhammapada, ikinci ruhani meclisten (i.ö. 377)’ önce mevcut olan Budacıların bu veciz darbımeseller ve teşbihler toplaması, keder ve hüzün dolu eh özlü deyişlerden bazılarını ihtiva eder. “İnsan çiçekler devşirir; yüreği sevinçle ve erinçle dolar. Ölüm gelir üzerine, tıpkı bir köyü önüne katıp sürükleyecek sel gibi ve alır götürür onu.” “Hasıl sevinçli ve neşeli olabilirsin? Hasıl kendini arzulara bırakabilirsin? Alevler gittikçe her şeyi yiyip yutuyor. Karanlık etrafını kuşatıyor: ışığı arayacak mısın?” ‘Dünyayı bir sabun köpüğü gibi düşün; dünyayı bir serap gibi gör.” “Arzuların sonu yoktur, bir altın zerreleri yağmuruyla bile tatmin olmaz onlar.” ‘İnsan hiçbir şeye bel bağlamasın; sevip bel bağladığının kaybı hüsrandır. Hiçbir şeye gönül bırakıp bel bağlamayanların, hiçbir şeye öfkelenmeyenlerin zincirleri, prangaları yoktur.” Hadsizce gönül bırakıp bel bağlamaktır hüzün ve keder doğuran, endişe ve korkunun kaynağı da budur.” Bununla beraber bu kederli ve Kasvetli görüşlerin hemen yanı başında sevinç ve neşeyi de buluruz. Budacılığın kutsal hakikatlerini öğrenmiş olanlar bu kötülüklerin üstesinden gelip sevinç ve neşeyi tadarlar. “Erdemli insan bu dünyada mutludur ve’o ötekinde de mutludur; her ikisinde de mutlu ve bahtiyardır o. Yaptığı iyilikleri düşünürken mutludur, iyi yolda yürümeye devam ederken daha da mutludur.” “Düşüncesizler içinde kararlı ve azimli, uyuyanlar arasında uyanık, bilge kişi koşu yolunu arkasında bırakan bir yarış hayvanı gibi ilerler.” “Hiç kimse kendi kendine, bunun bana bir yaran dokunmaz diye, iyiliği hafife almasın, Damlaya damlaya aksa da bir su fıçısı ergeç dolar; bilge kişi iyilikle doludur, her ne kadar onu azar atar toplasa da.” “Hırs ve tamahkârlıktan uzak, gelin mesut ve bahtiyar yaşayalım.” “iyi işleri iyi şeylerle karşılaşmasını sağlar ve onu bu dünyadan alıp öbür dünyaya götürür; yakınları onu dönüşünde bir dost olarak karşılar.”

Budacılıkta nedensel bağ yahut rabıta (pratitya-samutpada, bağımlı oıtaya çıkış) diye bilinen şeyi tam olarak açıklayanlayız, fakat diğer taraftan bu tek başına kitlelere hiçbir zaman öğretilmemiş ve bunun sadece daha bilgili ve anlayışlı kimselere mahsus olduğu belirtilmiştir; Batılı kafa yapısı için ise karmaşık ve sonuçsuz, şu veya bu şekilde Kendi İçinde çelişkilidir. Tıpkı birçok beşeri sistem gibi, Budacılığın felsefi meseleleri, her ne kadar özüne yaklaşmış ise de, tam anlamıyla açıklayamadığını görüyoruz. Kesin ya da tartışmasız olan ilk dönem Budacıların şuuru yegane süreğen şey olarak gördükleridir, beden, duyumlar ve algılar ise ölümle birlikte sükut ederler; ve bu şuur (duyumsal verilerle) varlığı kanıtlanamayan, sonsuz, her şeyi aydınlatıcı bir tür ruhi unsur veya maddeyle bağlantılıdır; ölümle birlikte tekrar doğacak yeni bir maddenin çekirdeği -Yeniden doğumlar zinciri- Buda’nın bildirdiği üzere varlık kurtuluşa erişinceye kadar sürecektir.

Her ne kadar bizim bildiğimizden büyük ölçüde farklı bir tarzda anlatılmış ise de Budacılığın bütününde, en yüksek derecede ahlâk düşüncesine vücud veren bir insani sorumluluk anlayışı vardır. En az çevremiz kadar daha önceki durumumuzun koşullarınca belirlenmiş isek de eylemlerimiz her zaman bizim irademiz çerçevesinde gelişir ve her zaman eylemlerimizden etkileniriz. Hıristiyanların

Kitabı Mukaddesindeki kadar açık bir şekilde ‘ne göklerde, ne denizlerin ortasında, ne de dağların büyük uçurumlarında, kendini gözlerden gizlesen bile, tüm ver yüzünde kötü fiillerinin meyvesinden kurtulabilecek bir yer bulup kaçamazsın.’ (Dhammapada, v. 127). Hatta kurtuluş yoluna ulaşılmış olduğunda bile bir insan, affettirecek bir davranış yahut kefarette bulunmadığı sürece yaptığı kötülüğün cezasını çekecektir, nitekim bir Budacı olmuş olan bir hırsız yahut katile sadaka toplamaya gittiğinde şiddetli bir şekilde hücum edilir; ve Buda ona ‘şimdi yaptıklarının karşılığını alıyorsun, cezanı buluyorsun, başka türlü binlerce yıl cehennem de kalman gerekecekti’ der. günahkâr yahut mücrimin cehennemden alınıp Kral Yamanın huzuruna getirildiği bir yargı manzarası canlandırılır ki her yargılamada insanın zayıflığı ve ıstırabıyla ilgili beş vizyonu -çocuk, yaşlı insan, hasta insan, cezasını çekmekte olan suçlu ve ölü insan- görüp görmediği sorgulanır. Ona ayrıca kendisini ihtiyarlıktan ve ölümden muaf olduğunu düşünüp düşünmediği ve düşünce, söz ve fiille iyilik yapmanın gerekliliğini öngörüp öngörmediği sorulur. Bunu ihmal ettiğini, gereken özeni göstermediğini itiraf ettiğinde, sorumlunun sadece kendisi olduğu ve şimdide meyvesini toplaması gerektiği söylenir. Cehennem bekçileri onu alıp götürürler ve suçunun kefareti tamamen ödendiğinde ancak ölümle sona eren en keskin fiziki iş-

 

Budist nedensellik öğretisinin bir veçhesi aşağıdaki iktibasla çok iyi anlaşılır: “Kim ki hakikati ve hikmeti kavrar ve bu dünyada şeylerin nasıl vücuda geldiğini anlarsa, onun gözünde bu dünyada ‘o yok’ diye bir şey olmaz…. Kim ki hakikati ve hikmeti kavrar ve bu dünyadan şeylerin nasıl göçüp gittiğini anlarsa, onun gözünde bu dünyada ‘o var’ diye bir şey olmaz. ‘Her şey vardır’; bu bir uçtur: ‘hiçbir şey varlık iddiasında bulunamaz’ bu diğer uçtur. Kusursuz Kişi bu her iki uçtan da uzak durarak, hakikatin ortada olduğunu bildirir. ‘Biçim(lenme)ler (sankhara (ya da samskara)) cehaletten kaynaklanır’ ” birbiri ardı sıra gelişlerini ve ardışık biçimlerini belirleyen varlık biçimlerinden Idhammsiar) ibarettir, (bu ard ardalığın doğurduğu yanılsamanın dışında kendi başlarına varlıkları yoktur). Bir canlı yahut varlıktan ayrı bağımsız bir madde düşüncesi yoktur. Her algılama, bedenî ya da ruhî her koşullanma, bu sankharalardan biridir ve hepsi de geçicidir, hepsi de nedensellik (yasasının) kontrolü altındadır. Budacılık burada bırakır, öteye geçmeye çabalamaz; Ebedi ve Ezeli olanı ya da dünyanın nasıl yaratıldığını, onun sonsuz mu sınırlı mı olduğunu bilmez, bilmeye çabalamaz.

Budacılık bedenden bağımsız bir ruhun varolduğunu da kabul etmez. O sadece görünen ya da kendisinin şuurunda olan ve ıstırap çeken bileşik varlığı tanır; ve bundan ötesi için bir açıklaması yoktur. Budacılık, en basit hale irca ederek, sadece ıstırabın devam ettiğini, geliş gidişlerin ardı arkası kesilmediğini kabul eder; ıstırap çeken herhangi bir kalıcı ruh tanımı vermez. Bu yer yüzündeki her şey nedensellik (yasasının) egemenliği altındadır.

 

Buda Nirvana durumuna bedenin ölümünden önce erişilebileceğine inanır ve o nedenle çoğu Kez ileri sürüldüğü gibi yoklukla özdeş değildir. Her ne kadar sönmek, tükenmek anlamına geliyorsa da, sönen ve tükenen arzular ve ıstırap, yanılgılar ve cehalettir. Bu zaman dışı (yahut zamansızlık) durumunun nasıl olduğuna dair ilk dönem Budacılık hiçbir şey söylemez. Dolayısıyla nirvana belki de Budacının bu dünyada erişebileceği kusursuzluk olarak görülen en iyi şey olabilir. “Tüketilmesi, söndürülmesi gereken, tutkunun, öfkenin, yanılsamanın ateşi söndürülmüştür.” Bu durumda dindar ve sofu bir Budacı şöyle söyler, “ölümü arzulamıyorum, yaşamı arzulamıyorum; saatim gelinceye kadar bekliyorum, tıpkı ücretini bekleyen bir hizmetçi gibi.” Bununla beraber Budacıların ölüm anında bilincin yok olacağını öngördükleri haklı ve doğru olarak söylenebilir. Ve sürekli varoluş ve kusursuz mutluluk umudu beslemeyi arzu edenlerin bu arzularına engel olunmamıştır.

Buda tarafından takipçilerine bağlayıcı olarak vazedilen ahlaki sistem, manastır yaşamının sistem ve kurallarından ayrılabilir. Bu erken dönemde dünyanın Yüce Yöneticisine ya da bir Yaratıcıya itaate dayandırmayan ve dolayısıyla insanların bir Yüce Yöneticiye boyun eğme ödevi üzerine oturtulmayan ahlâki düsturlarla karşılaşmak hayli ilginç ve şaşırtıcıdır. Aslında bu ahlak yasası, dayanağını münhasıran ahlaki öznenin elde edebileceği faydalarda ya da karşı karşıya kalabileceği cezalarda bulan, bütünüyle faydacı bir karakter arz eder. Bunun dışında hakikati öğrenmek isteyen hiç kimsenin Buda tarafından geri çevrildiğini işitmememiz, Budacılığın kalabalık insan yığınlarıyla, hepsinin erişebileceği ahlak düsturlarını ya da hepsi için kurtuluşu vazettiği bir vakıa olsa bile, ilgilendiğini göstermez. Bunun toplumun geniş kesimlerine yayılmasını engellemediği aşikârdır; sadece kendi hazin, ümitsiz halinin farkında olup kurtulmayı arzu edenler için haber ve müjdeleri olduğu yolundaki bildiri, şüphe yok ki diğer insan yığınları için de, daha iyi bir şeyi arzu edebilecek kertede zihni yeterliğe sahip oldukları ölçüde, bir uyarıcı ve teşvik edici işlevi görmüştür. Fakat Budacılık kendisi hakkında bütün insanlara her gün, her zaman, her yerde şunları şunları yapacaksınız, yapmalısınız şeklinde seslenir gibi bir izlenim uyandırmamıştı. Budacılık, keşiş olarak veya dışarıda kalarak, ancak şakirt olmayı isteyenleri, kendi durumlarını yükseltmek (ya da maneviyat bakımından güçlendirmek) amacıyla riayet edilmesi ve yerine getirilmesi gereken ahlaki kurallarla birlikte bir düsturlar mecmuu ile donatmıştır, nitekim “Kim ki temiz olmayan düşüncelerle konuşur ya da hareket eder, keder ve üzüntü ardı sıra gelir onun, tıpkı öndeki çekici atlan takip eden tekerlekler gibi. Kim ki temiz düşüncelerle konuşur ya da hareket eder, sevinç ve neşe onu takip eder, tıpkı ardını bırakmayan gölgesi gibi.”

 

Sekiz dilimli yüce yolun üç-altıncı katları bilhassa ahlakla daha fazla İlgilidir. Bir ve ikinci ilke, doğru görüş, batıl inanış ya da yanılsamadan kurtulmuştuk ve akıllı, basiretli bir İnsana yaraşan doğru hedefler ya da dürüst düşünceler bilhassa entelektüel vasfa sahiptir. Üçüncüsü doğru söz, dosdoğru ama aynı zamanda nazik söz; dördüncüsü doğru davranış, saf, temiz, barışsever; beşincisi, geçimini doğru yollardan elde etme, canlı hiçbir varlığa zarar vermeme (Ahimsa); ve altıncısı, doğru çaba, kendine hâkimiyet, kendi kendini eğitme, Budist ahlakın özünü kucaklar. Yedi ve sekizinci ilkeler, doğru muhakeme ve murakabe, yine tamamen içseldir. Bütün ahlak yasası, sözde, fiilde ve düşüncede dürüstlük olarak ifade edilebilir; fakat dürüstlüğün tacı olarak bilgeliğin i patına) büyük önemi tam olarak açığa kavuşturulur.

Bununla beraber Budist ahlâkın büyük bölümü yasaklamalardan müteşekkil negatif bir karaktere sahiptir. Beş özel engel, perde, yahut ayak bağı hususen zikredilir, bunlar şiddetli arzu, kötü niyet, tembellik, yersiz kendine güven yahut gurur ve şüphedir, bunların üstesinden gelinmesi gerekir. Beş temel buyruk sık sık tekrar edilir. Bir Budacı (1) canlı hiçbir varlığı öldürmemek, (2) çalmamalı, (3) iffetli bir yaşam sürmeli, (4) hilafı hakikat konuşmamalı, (5) sarhoş edici içkiler içmemelidir. Fakat keşişler için kurallarda, bunlara ek olarak şu müsbet buyruklara rastlıyoruz: ‘O değneğini ve kılıcını bir tarafa bırakır, tam bir tevazuu ve merhametle (karuna). can taşıyan bütün varlıklara karşı şefkatli ve naziktir. Burada işittiklerini başka yerde kavga çıkarmak için tekrarlamaz. … O bölünmüş olanları bir araya getiren-tutandır, dost olanların teşvik edicisidir, bir barış yapıcısı, bir barışseverdir. … insani olan, kulağa hoş gelen, kalbe erişen, ince, nazik sözlerdir onun dudaklarından dökülen sözler. … Boş sözleri bir tarafa bırakarak, gevezelikten sakınır. Yerinde konuşur, olan her ne ise onu söyler, gerçeği söyler… Herhangi bir bitkiyi yahut hayvanı incitmekten çekinir. Günde sadece bir öğün yemek yer. Dans etmekten, şarkı söylemekten, müzik ve tiyatro gösterilerinden uzak durur.” (Sacred Books of the East, XI) Budacılığın Hıristiyan sevgi erdemini vazettiğini söylemek zordur. Kimi zaman buraya doğru yaklaşmalar yok değildir, fakat yeteri kadar açık olduğu söylenemez. Budacılğın buyurduğu erdem müsbet sevgiden daha ziyade öfkenin söndürülmesidir. nitekim “O ki kabarıp yükselen öfkesini bastırıp denetim altına alır, hızla giden bir arabanın dizginlerine hâkim olur gibi, o kimseye ben gerçek sürücü derim. … Kişi öfkelenmeyerek öfkesinin üstesinden gelsin; iyilikle kötülüğün üstesinden gelsin; cömertlikle tamahkarlığın, doğruyla yalanın üstesinden gelsin.” “Burada asla düşmanlıkla düşmanlığa son verilmez; düşmanlığın sonu husumetten uzaklıkla gelir; kural budur, bu dünya kuruldu kurulalı böyledir.” Mahavagga’da bu son öğretiyi açıklayan ilginç bir öyküye rastlanır. Fakat ilk dönem Budacıların hissettiği iyilikseverlik yahut iyi niyetlilik Hıristiyan iyilikseverliğinden oldukça uzaktır. Başkaları tarafından incitilebilecek bedeni gerçekten kendisi değildir; dolayısıyla ona gelebilecek herhangi bir şeyden dolayı bir güceniklik ya da küskünlük duymaz. ‘Bana acı verenler ve beni sevindirenler benim için farksızdır, hepsine aynı şekilde davranırım, sevgi ve öfke nedir bilmem. Meşeyle olsun kederle olsun, hep hareketsiz kalırım, takdir edene de tahkir edene de aynı uzaklıktayım.” Bu iyilikseverlik iyi bir insanın yüreğinde Kendiliğinden doğup gelişen bir yakınlık veya duygudaşlık değildir, fakat derin tefekkürün ve zihinsel temrinlerin bir neticesidir; ve ondan dışarıya dalga dalga yayılan bu iyilikseverliğin, Budacılarla bütün insanlar ve hatta hayvanlar arasında uyumlu ilişkilere vücud veren bir tür büyülü etki olduğu söylenir.

 

Peki, söz gelimi Hıristiyanlıkta bu kadar büyük değer ve önem verilen hayırseverlik bakımından durum nedir? Dışarıdan bakıldığında ilk dönem Budacılıkta da aynı yüksek değerin verildiği görülür; fakat uygulama biçimleri farklıdır. Bu dönemde günlük beslenme maddeleri ve bunları elde edecek araç gereçlerden yoksun olanlar anlamında fakir insanların sayısı Hindistan’da kuşkusuz şimdiki kadar fazla değildi, bu elde edebildiklerimizden kolaylıkla anlaşılmaktadır. Bir kimse Budacı keşişler arasına katılmakla Fiilen fedakârlığın ilk adımını atmış oluyordu; fakat daha önce evlenmiş olup da çoluk çocuğu olanların durumunda bu, bağlıları ailevi sorumluluk ve onların bakımıyla ilgili kaygılardan kurtarmaktaydı. Ve böyle bir fedakârlığa pek hayırseverlik denilemez, çünkü başka insanların faydalanmaları amacıyla yapılmıyordu. Esasen Budacıların hayırseverliklerinin büyük bölümünü Budacılığı kabul etmiş olup da manastır yaşamı içinde yer almamış olan halktan insanlarınki oluşturmaktaydı; bunların bütün keşişlere ve genel olarak Tarikata karşı cömert ve eli açık olmaları beklenmekte ve bu doğrultuda teşvik edilmekteydiler. Bununla beraber bu hayırseverlik dine kabulleriyle yakından alakalıdır ve kelimenin gerçek anlamında saf hayırseverlik olarak nitelendirilemez. Ve ilk dönem Budacılıkta özel hayırseverlik erdemi, sahip olunan dünyevi varlıkların tümünü terk etmeye dönük daha geniş ve daha derin zorunlulukla gölgelenmiştir; hatta halktan bağlılar Tarikata gerekli ihtiyaçları için bağışta bulunabilecekleri mallarını kendilerinin olarak bile göremezler. En eskilerden biraz sonraki döneme ait rivayetlerde kadın ve çocukları bırakmak Budalığı kazanmada emsali olmayan bir erdem olarak gösterilir. Açıkça görüyoruz ki, Budacılığın savunduğu karakterin elde edilmesi hayırseverlik yoluyla gerçekleşmez.

Buna başka bir yoldan ulaşılır. Bu disiplin esasen deruni bir mahiyet arz eder. “Kendi kendinizi ayık tutun, kendinizi sürekli yoklayın, … tüccar iyi bir atı nasıl gemlerse siz de kendinizi öyle dizginleyin. … Beş duyuyu kesip atın, beşi bırakın, beşin üzerine yükselin. … Bedende sınırlama (itidal) güzeldir, sözde sınırlama güzeldir, düşüncede sınırlama güzeldir, sınırlama her şeyde güzeldir.” Her şey (kişinin bütün benliğinin ayırdında olduğu) ayıklık ve şuurlu bir çaba ile yapılmalıdır. Dünya ile her temastan, sadaka  için çıkılan her gezintiden sonra insan kendi kendini yoklamalıdır; ve kötü ve hain olarak damgalanmış her türlü duygu ve arzu bastırılmakdır. Hiçbir dinde iç benliğin bu yanı üzerinde bu kadar “kesin ve ısrarlı bir şekilde durulmamıştır. ‘Her ne isek, ne kadarsak düşündüklerimizin sonucudur; düşüncelerimiz üzerine oturur ve düşüncelerimizden teşekkül etmiştir,’ der Dhammapada’nın ilk dizeleri.

 

Kötülüğe ayartma Mara denen kişisel bir ruh veya özle irtibatlandırılır, fenalık ve kederin vücuda getiricisi olduğuna inanılmaz -çünkü bu noktada Budacılığın bir inancı yoktur- düşünce, söz ve fiilde, kötülüğe baş ayartıcı olarak görülür. Brahman dinindeki Yama gibi o da ölüm veya Ölümün Kralıdır, dolayısıyla bu dünyadaki bütün zevklerin kralıdır. Budacılığın Kurucusu bu krallık için ölümcül bir darbedir ve dolayısıyla Budacılar da onun sürekli saldırılarının hedefleridir. Şayet manevi-ruhani misyonundan vazgeçecek olursa, bizzat Buda’ya bütün dünya egemenliğini sunar. Mara’nın kız kardeşleri, Arzu, Kaygı ve Haz tarafından ayartılmaya çalışılır ve o bunların ayartılarına sebatla karşı koyar. Genel olarak halka hitap eden bütün anlatılarda Mara, ezelî-ebe- dî değil, fakat herkese saldırma gücüne sahip bir gerçek kişi olarak görünür. Budacıların yüksek felsefi metinlerinde Mara değişime tabi her şeyde görülür. ‘Her nerede bir göz ve bir biçim varsa, her nerede bir kulak ve bir ses varsa, her nerede düşünme ve düşünce varsa orada Mara, orada Keder vardır.” (Oldenberg çev.) Fakat ayartıcı ile ilgili anlatılan ayrıntılarda, Budist kitaplarda görülebileceği üzere, yüce, muhteşem bir şeye, hatta kötülük olarak bile büyük hiçbir şeye rastlamayız. Buda ve takipçilerine yapılan saldırılar nisbeten basittir ve kolaylıkla savuşturulabilir. Anlatıldığına göre Buda, “öldürmeksizin ve öldürülmesine de yol açmaksızın, baskı ve zulüm uygulamaksızın, uygulanmasına da aracı olmaksızın, acı ve ıstırap çekmeksizin, başkasına da acı ve ıstırap vermeksizin bir kral olarak hak ve doğrulukla yönetmek” dahil mümkün olduğunu ileri sürdüğü her şeyi yapabileceği bir krallıkla ayartılmaya çalışılmış ve isterse Himalayaları altına çevirebileceği söylenmiştir. Buda şu cevabı vermiştir: “Bir altın veya gümüş dağına sahip olsa bile bunun bilge bir insana ne yaran dokunurdu? O ki üzüntü ve kederi görmüş, nereden kaynaklandığını kavramıştır, kendisini bir daha arzuya nasıl kul köle edebilir? O ki dünyevi varoluşun bu dünyada bir engel olduğunu bilir, bırak onu kendisini buradan kurtaracak şeyi tatbik etsin (ya da onunla meşgul olsun).” Bunun üzerine Mara, Kötülük, “Yüce Kişi beni biliyor, Kusursuz Kişi beni tanıyor” diyerek kalkmış, şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde orayı terketmiştir. Başka rivayetler Mara’nm zihne girip sükunetini bozabilmek için duyuların yollarını sürekli olarak gözetim altında tuttuğunu bildirirler; ve bu sürekli kuşatma ancak sürekli uyanıklıkla karşılanabilir ve ancak böylelikle sonunda Mara’yı bu umutsuz vazifesinden vazgeçirmek mümkündür.

 

Dr. Oldenberg ferdi ruh ve üzüntü üretici ıstırap zinciri ile ayartıcı Mara arasındaki mücadeleyi ilk dönem Budacıların resmettikleri gibi, resim diliyle tasvir eder. “Bu mücadele ne önemsiz, ne de kısadır. Bir ruh üzerine ilk inancın şafağı söktüğü andan itibaren, sonunda kazanılabilecek bir kurtuluş olan bu savaş verilmelidir- mücadelenin bu ilk anlarından nihai zafere kadar, dünyanın sayısız çağlan, dönemleri gelip geçer. Onlar ebediyetten doğup göçüp giderken, yer yüzü dünyaları, göksel dünyalar, keza cehennemlerin dünyaları gelip geçerler. Tanrılar ve insanlar, bütün canlı varlıklar gelip geçerler, ölüp tekrar doğarlar ve bütün her şeyin bu sonsuz dalgasının ortasında kurtuluşun peşinde koşan varlıklar, burada muvvaffak ve muzaffer, çok geçmeden az ileride ricat halinde, düşe kalka hedeflerine ulaşmaya çabalarlar. Yol gözün menzilinin ötesine erişir, fakat yine de bir sonu vardır. Dünyalar ve çağlar arasındaki sayısız yolculuklardan sonra hedef nihayet gezginin bakışları önünde belirir. Ve zafer duygusuna kendi gücüyle kazanılmış zaferin doğurduğu bir gurur hissi karışır. Bir Budacının, daha önce mücadele boyunca yalvaracağı bir tanrısı olmadığı gibi, şükredeceği bir tanrısı da yoktur. Hedefine ulaştığında o değil, tanrılar onun önünde eğilir.”

Başka dinlerdeki ibadet ve duanın yerini, Budacılıkta soyutlama, tefekkür, duyu dünyasından mümkün olduğunca çekilme alır. Suni bir sistemle bunun ne Kadar yürüyebileceğini daha sonra göreceğiz. Budacıların Kutsal metinlerinin bazı bölümleri, murakabe usullerini ana İratlarıyla tarif eder; ve çoğu kez patolojik ya da hastalıklı durumların sınırına yaklaşır. Kendilerini her türlü ev bağlarından Koparmış ve evsiz barksız tecrit dünyasında, tefekkür halinde yaşayan insanlarda duyularının Kendilerine sanrılar ve vehimler şeklinde oyun oynamaları şaşırtıcı değildir. Fakat göksel görüntüler, göksel sesler, tabiatüstü varlıkların biçimleri ancak nadiren görülür; daha ziyade yaygın bir şekilde ulaşılan durum, ruhun gerektiği gibi yücelip arındığına, uysal ve Kararlı hale geldiğine inanıldığı gaibten haber verme diye bilinen bir durumdur.

Bu durumda keşişler geçmişi, hatta daha önceki kendi yaşamlarını açık bir şekilde gördüklerini, başkalarının düşüncelerine nüfuz ettiklerini, mucizevi güçler elde ettiklerini, görünmez hale gelip yeryüzünde tekrar göründüklerini tasavvur ederler. Bunların çoğu kitabı Mukaddes- telâ muhtelif anlatılarla Karşılaştırılabilir, fakat takip eden sonuçlarla ilgili benzerlik yoktur.

Kurtuluşa erişmiş olanların oluşturduğu yüksek zümre haricinde Keşişler arasında başka bir derece farkı yoktu; fakat daha sonra dört derece Kabul edildi: (1) yola ulaşmış olan ve daha aşağı dünyalarda (cehennem, hayvanlar dünyası, ruh dünyaları) doğma ihtimali olmayanların oluşturduğu en aşağıdakiler; (2) bu dünyaya sadece bir kere geri dönecek olanlar- bunlar arzuyu, öfkeyi, zevk ve eğlence düşkünlüğünü dizginleyip söndürmüşlerdir; (3) geri dönmeyenler, ancak tanrıların yüksek dünyasına girenler ve bunlar Nirvana’ya ulaşırlar; ve (4) Azizler (Arhat ya da Arahant). Fakat bu dereceler bunlara ulaşmış olanlara Tarikatta özel bir yer bahşetmez.

Kendi çabalarıyla kurtuluşa götürecek bilgiye ulaşmış, kendi içkin güçleriyle Budalığa iştiraki elde etmiş olanların özel bir konum yahut dereceleri vardır. Bunların çoğunun Buda’dan önceki çağlarda yaşamış olduklarına inanılır; bununla beraber mertebece “evrensel Budalar’a eşit değildirler, kİ bunlardan biri de dautama’dır.

Buda’nın talep ettiği ve ona izafe edilen konum, yüce bir Varlık’tatı özel bir görev almadığı ve kendisini görünmez güçlerin temsilcisi olarak ileri sürmediği için özeldir. O eşyanın mevcut düzeni içinde basitçe, evrensel Budalığa erişmiş olanların ilkiydi. O kendi keşfettiği hakikatleri başkalarına öğretmişti. O onların yardımcısıdır, fakat onları gerçekten amaçlarına ulaştırabilecek kendi çabaları ve kendi derin tefekkürleriydi. Bununla beraber Buda’ya atfedilen taleplerin bir tür alimi mutlaklık (her şeyi bilirlik) ve kusursuzluktan pek aşağı kalır yanı yoktur. Şunları söyler: “Ben bütün düşmanların üstesinden geldim; her şeyi bilenim; her bakımdan lekelerden münezzehim; her şeyi terk ettim; ve arzulan yok ederek kurtuluşu elde ettim. Kendi kendime bilgiyi elde ettiğime göre kime üstadım demeliyim? Benim manevi rehberim (muallim, guru) yok; o bakımdan kimse bana denk olamaz; en yüce kılavuzum ben, benim sadece mükemmel Buda; her türlü tutkuyu söndürerek serinkanlılığı1 elde ettim ve nirvana’ya ulaştım.”

“O dünyada birçok insanın kurtuluşu için, birçok insanın sevinç ve neşesi için, dünyaya duyduğu şefkat ve merhametten dolayı, tanrıların ve insanların ebedi saadeti, kurtuluşu ve neşesi için göründü.” ne var ki Buda hiçbir surette Budalığa erişmiş yegane insan olarak gösterilmez. Ondan önce birçok Buda olmuştur, ondan sonra da gelecektir; bunların hepsinin Doğu Hindistan’da doğacağı, hepsinin Brahman ya da Kşatriya (savaşçı) kastına mensup olacağı kabul edilir; ve daha uzun ya da daha kısa süreler hâkim olan öğretilerinin ardından inanç ve itikat yeryüzünde bir süre karanlığa bürünecektir. Böylelikle Buda’nın yeni bir dinî hayatın başlatıcısı ve onun için temel ve vazgeçilmez olduğunu, fakat hiçbir surette bir tann ve göğün elçisi olmadığını anlıyoruz.

Budacıların Kutsal Metinleri

Öncelikle bu tanımlamanın içine dahil edilmesi gerekenler, en eski ve en saf olmaları nedeniyle, Seylan Budacıları tarafından muhafaza edilmiş olan Pali dilindeki kitaplardır. Bu kitaplar üç toplama yahut “Sepetler (pitaka, Tripitaka) halinde düzenlenmiştir. Bunlardan ilki Vina- ya-pitaka, içinde keşişlerin harici yaşantısı için kurallar barındıran kitaplar ihtiva eder. İkincisi, Sutta-pitaka, kimisi Buda’nın sözlerini, kimisi daha önceki Budaların efsane ve öykülerini anlatan, her biri suttalar- dan, yahut kısa ve özlü cümlelerden müteşekkil, muhtevası çeşitlilik arz eden bir dizi kitap ihtiva eder. Üçüncüsü (Abhidhamma-pitaka) çeşitli konularda uzun nutuklar, yaşam koşullarının teker teker sıralandığı vb. kitaplar içerir.

Bunların en ilginci ve edebi mükemmellik bakımından en fazla dikkate değer olanı, daha önce iktibaslarda bulunduğumuz Dhammapa- da, yahut Erdemin (ya da Hakikatin) Yolu’dur (veya bir diğer adıyla Yasanın Ayakizi). Bu sözcük daha sonraları genellikle “(özlü) bir dinî cümle” anlamına kullanılmaya başlamıştır. Tarihine gelince, diğer kutsal metinlerde olduğu gibi, Budacılar tartından Buda’nın ölümünün hemen ardından toplanmış olan birinci ruhani meclis tarafından belirlenmiş olduğu ifade edilir; kesin olarak gözüken bu kitabın Asoka’nın topladığı ruhani meclisten, yani l.Ö. yaklaşık 242’den önce mevcut olduğudur, bu tarihten sonra Asoka’nın oğlu Mahinda tarafından Seylan’a götürülmüştür. Ve Dhammapada’nın bizzat Buda tarafından söylendiğine inanıldığını eklemeliyiz. Buda onu bir kitap olarak hazırlamış olmasa bile (ki bunu doğrulayacak hiçbir şey yoktur) ölümünün hemen ardından, dehaca onun kadar yüseklere erişmemiş olsa bile, kuşku yok ki talebelerin en seçkinleri arasından bir veya birden fazla kişi tarafından hazırlanmış olmalıdır. Bu yazılar toplamasını değerlendirirken büyük önemi haiz bir nokta Asoka’nın ruhani meclisinden hiç bahis açmamasıdır, halbuki (R^jagaha ve Vesall’deki) ikinci ve üçüncü meclisleri açıkça zikretmekte ve bunlan Kullavagga’nın sonunda betimlemektedir.

Şimdi Dhammapada’d’ n, daha önce dikkat çekmiş olduğu hususi noktalardan ayrı olarak , edebi karakteri hakkında genel bir fikir oluşturacak iktibaslarda bulunacağız. Kimi zaman dogmatik öğretinin kolayca anlaşılabilecek şekilde ortaya konduğunu görürüz, mesela;

“Kendisini günahtan temizlemeden-sırtına san elbiseyi geçirmeyi arzu eden, itidali (ölçülülüğü) ve hakikati önemsemeyen kimse bu san abaya lâyık değildir.” “Kişi kötülüğü kendisi yapar, ıstırabı kendisi çeker, kişi kendisi kötülüğe bulaşmaz, kendi kendisini arıtır. Saflık ve kerihlik İrişinin kendisine ait bir keyfiyettir, kimse kimseyi temizleyip arıtamaz.” ‘Bir iş ki gerektiği gibi yapılmamıştır, insan onun pişmanlığını duyacak, karşılığını da seve seve kabul edecektir.” “Hiç kimseye sert, haşin konuşma, konuştuğun kimse sana aynı şekilde karşılık verecektir.” Burada karşılaştığımız Süleyman’ın Meselleri’nin Doğu’ya özgü biçimidir.

 

Aşağıdaki iktibaslar içerdikleri hikmet bakımından değerlendirilmelidir; “Bilge adam düşüncelerine göz kulak olsun, çünkü düşüncelerin izini sürmek çok güçtür ve büyük maharet ister, her nerede yakalarısalar, biraz sonra kolayca izlerini kaybettirirler.” ‘Budalalığının farkında olan budala, hiç olmazsa bir ölçüde akıllı sayılmalıdır. Fakat kendisini akıllı sanan bir budala, işte budala yaftasını her bakımdan hakeden odur.” ‘Bir İrişinin kendine hâkim olması diğer bütün insanlara hükmetmesinden daha iyidir.” Ve çileciliğin keskin ve şiddetli bir eleştirisi: ‘Arzularını dizginleyememiş bir ölümlüyü, ne üryanlık, ne tıraşlı bir kafa, ne oruç, ne toz toprak, kir pas içinde yatma, ne hareketsiz oturma temizleyip arıtabilir.”

 

Aşağıda bu değerli taşlardan bir seçme bulacaksınız: “Kötü işlerde, kendimize zararlı işlerde bir zorluk yoktur; yapılması güç ve zor olan faydalı ve iyi olan işlerdir.” “Dünya karanlıktır, orada ancak birkaç İrişi önünü görebilir; ancak birkaç kişi cennete gidebilir, tıpkı tuzaktan kaçıp kurtulan kuşlar gibi.” “Sağlık bağışları en büyüğüdür, kanaatkârlık en büyük hazinedir; itimat dostluklann en iyisi, Nirvana en yüksek mutluluktur.’ ‘Şayet bir şeyin yapılması gerekiyorsa, bırak bir adam onu yapsın, gayretle saldırsın üzerine. Dikkatsiz bir y ’cu tutkularının tozunu etrafa ancak,daha fazla bulaştırır.” Çarpıcı benzetme noktalan ve insanı hayran bırakan güzellikte teşbihler ve meseller boldur. “Bir an nasıl toplarsa netkarını çiçeği incitmeksizln, rengine veya kokusuna zarar vermeksizin nasıl bırakır giderse, bir bilge de köyünde öyle yaşasın.” “Güzel, rengarenk, fakat kokusu olmayan bir çiçek gibi, sözlerine uygun şekilde hareket etmeyen kişinin sözleri de güzel fakat meyvesizdir.” “Şiddetli arzu gibi ateş yoktur, öfke gibi köpek balığı, ahmaklık gibi tuzak, açgözlülük gibi baskın yoktur.” ‘Başkalarının kusuru kolay görülür, fakat insanın kendi kusurunu görmesi güçtür; bir insan komşusunun kusurlarıni sapı samandan ayırır gibi ayırır, fakat kendi kusurlarını gizler, tıpkı bir düzenbazın feci sonucu kumarbazdan gizlemesi gibi.’ ‘Bir budala bütün hayatı boyunca bilge adamla düşüp kalsa bile, hakikatten nasibi bir kaşığın çorbanın tadından aldığı kadardır ancak.”5

Bu özlü deyişlerde ıstırabın evrenselliği ve hayatın beyhudeliği He ilgili ebedi hakikati bulmak doğaldır. “Heyhat! çok geçmeden bu beden, anlayıştan mahrum, tıpkı işe yaramaz bir kütük gibi, hor görülerek bir tarafa bırakılacak ve toza toprağa karışacak.” ‘Hasıl ki bir sığır çobanı, elinde değneği, hayvanlarını önüne katmış ağıla kovuyorsa. Yaşlılık ve ölüm de insanların hayatını mukadder sona öyle kovalar.” Yaşlılık şöyle tasvir edilir: “Şu yaralarla kaplı, büzülmüş, hastalıklı, birçok düşünceyle dolu, fakat ne gücü ve kuvveti, ne tutacak tutamağı olan et ve kemik yığınına bak. Zayıf, çelimsiz ve hastalıklarla dolu, bu vücut har rap oldu; bu çürümüş yığın parçalara ayrılacak ve hayat da ölümle son bulacak.” “Dünyaya bir sabun köpüğü, bir serap nazarıyla bakmamız’ salık verilir. Fakat uyanıklık ve gerçek bil® insanı güvenlikli kılar. Son cümlelerden biri güzel bir stoik resim sunar: “Bir hata kusur işlememiş olsa bile, tazirlere, tahkirlere, prangalara, kamçı darbelerine ses çıkarmaz, gücünün yettiğince katlanır, işte ona gerçek Brahman derim.”

Doğrusu gerçek Brahmanların vasıf ve meziyetlerinin sayıldığı bölüm baştan sonu harikuladedir-. O tahammülsüz olanlara karşı hoş görülüdür, kusur buluculara karşı mülayimdir, ihtiraslılar arasında arzulardan anılmıştır, vakur ve düşüncelidir, kanaatkardır, dosdoğru ve riyasızdır, şüphelerden arınmıştır, hiçbir şeye karşı düşkünlüğü, bağlılığı yoktur.

 

Budacı Keşişlerin Tarikatı

 

Şimdi de Buda’nın etkisini sürdürmüş ve öğretisini yaymış olan büyük keşişler Tarikatine (sangha) eğilmemiz gerekiyor. Daha Buda’nın vazifesinin ilk dönemlerinde bağlılar yahut şakirtler örgütlü bir Kardeşlik teşkilatı haline gelmişlerdi; ve İhtiyaç hissedildikçe şekli bir kabul sistemi ve davranış kuralları oluşturulmuştu. İlk başta bu öğretiye inancını izhar etmiş olan namzetlerin büyük muallim tarafından kabul edilmesi yeterliydi, fakat Tarikat geliştikçe bu kabul yetkisinin başkalarına devri yönünde kendiliğinden bir gelişme vuku bulmuştur. Pali dilindeki eski kitaplardan biri olan Mahavagga, Buda’nın öğretisini vaazı esnasında vuku bulan, çoğu fevkalade ve mucizevi nitelikte olan olayların anlatısının ardından, bu gelişmelerin ve Tarikat için getirilmiş düzenleme ve kuralların kayıtlarını ihtiva eder. Çok geçmeden, ayda iki kez (Hindistan’da kutsal kabul edilen, Brahmanlann uzun süreli törenlerle kutladıktan, yeni ay ve dolunayda) Tarikat toplantıları tertip etmek âdet haline geldi. Budacıların bu toplantılarının özel amacı keşişlerin birbirlerine hata ve kusurlarını itiraf edip uygun kefareti kararlaştırmalarıydı. Müşterek yahut mümkün kabahatleri havi bir liste çıkarılır, her toplantıda okunulur ve her üye cevap sırası kendine geldiğinde zikredilen her bir kabahatten masun olduğunu üç kez tekrarlardı.. Bunların arasında ilk Budacı keşişlerin nasıl katı bir şekilde menedildiklerini (ya da sınırlandıklarını) gösteren kimi kabahatler vardır. Hatta bir kulube çatarken bile buyurulmuş ölçülere riayet edilmeli, ihtiyaç fazlası elbiseler elde tutulmamalıydı; bir keşiş ipekle dokummuş bir kilim ya da paspas kullanmamalı, bir kilim üzerinden altı yıl geçmeden kullanımdan kaldırılmamalı, kullanılanın haricinde yedek kâselere sahip olunmamalıydı; her ne surette olursa olsun bir keşişin başkasına gösterilmiş olan yardım ve konukseverliğe tecavüz etmemesi gerekirdi; ve hiçbir keşiş halka açık barınma yerlerinde bir öğünden fazla kalmamalıydı.

Tarikatın üyeleri civardaki evlere temiz ve muntazam bir şekilde giyinmiş olarak, gözleri yerde, heyecanlı hareketlerle uzuvlarını hareket ettirmeksizin ancak geldiğini haber verecek kadar gürültü çıkararak girmeliydi. Başları mutlaka açık ve çıplak olmalı, kendilerine verilen yiyeceği muhtelif kurallara riayet ederek almalıydılar. Budacı öğretileri uygun olmayan tavırlar içerisindeki insanlara veya oturmakta olan birisine vaaz etmemeliydiler.

 

Buda’nın ölümünden sonra, farklı bir keşiş kabul etme sistemi gelişti. Aşağıdaki iktibas ilk dönemlerde yaygın olan inanç ikrarı (ya da kabul beyanı)dır:

“Buda’ya inançla güveneceğim; O, yüce, kutsal Buda’dır, dünyaları bilen, uyanmış, aydınlanmış, bahtiyar kişidir, beni bir öküz gibi boyunduruğa koşan, tanrıların ve insanların muallimi. Yüce, Ulvî Buda’dır.”

“Öğretiye (Dharma) inançla bağlı kalacağım; iyi vaaz edilmiştir öğreti Yüce Kişi tarafından. Aşikâr hele gelmiştir; (anlaşılması için) zamana ihtiyacı yoktur onun; ‘Gel ve gör’ der; saadete götürür; akıllı kimseler tarafından yüreklerinin derinliklerinde kavranır.”

“Tarikata (sangha) inançla bağlı kalacağım; Yüce Kişinin talebeleri doğru yaşarlar; doğru, dürüst ve adil tutum içerisinde yaşar Yüce Kişinin talebeleri, inananların dört çifti, sekiz sınıfı; Yüce Kişinin talebelerinin tarikatı, insanların önlerinde saygıyla ellerini kaldırmalarına layık, dünyadaki en yüksek yer, ki orada insan iyi şeyler yapabilir.”

“Doğruluk kurallarından ayrılmayacağını, ki kutsal sevgidir, bozulmamış, karışmamış, sade, basit ve özgürdür, bilgelerin övgüsüne mazhardır, ki murakabeye sevk eder.”

Her ne kadar burada Budacıların Tarikatından uzuvları olan canlı teşkilatmış gibi söz ediyorsak da, bu hiçbir zaman tam olarak böyle olmamıştır. Hiçbir merkezi otorite yahut temsili bir meclis teşekkül etmemiştir; dinin kurucusu tarafından ölümünden sonra kendisini temsil etmek üzere hiç kimse vekil tayin edilmemiştir. Esasen insanlık o dönemde henüz bir ruhani lider fikrine, yahut çok değişik ve farklı bölgelerde yetkisini kullanan genel bir otorite düşüncesine ulaşmamışlardı. O zamanlar keşişlerin elinde olan yegane araç kabul edilmesini istedikleri

 

her yeni düzenlemeyi, sınırlamayı Buda’nın Kendisine atfetmekti. Buda üzerinde hiçbir çekişme olmaksızın otoritesi teslim edilen tek kişiydi; ve otoritesi teslim edildiği ölçüde ona izafe edilen buyrukların yerine getirilmesinde de bir meseleyle karşılaşılmazdı. Bunun dışında yeni düzenlemeler ve yeni kurallar ihdas etmenin tek yolu keşişler toplantısı yahut ruhani meclisti; ne var ki kimi zaman Hıristiyanlık tarihinde görülenler kadar ilgili herkese açık bir konsilden söz ediliyorsa da, buradaki, bütün Budist merkezlerden çağnlı temsilcilerin bulunmadığı, belli bir zamanda, belli bir merkezde yapılan bir keşişler toplantısından ibaretti. Bunlardan ilki muhtemlen, Buda’nın ölümünün hemen ardından, takipçilerinin en seçkin ve saygınlarının katılımıyla Rajagaha’da düzenlenmiş olandı; fakat bu toplantıda alınmış olan kararlan, toplantıda hazır olmayanlara, tamamen manevi nitelikteki tesirin dışında, benimsetmenin yolu yoktu. Aynı durum daha sonraki ruhani meclisler için de söz konusuydu. Kuşkusuz şer ve musibetler zuhur ettiği yahut meseleler bir karara varılmasını gerektirdiği için toplanıyorlardı. Fakat Budacılık yayıldıkça saflarına daha bağımsız ruhlar katılmakta, baş gösteren bölünmeleri onarmak yahut doğabilecek öğreti veya uygulama farklılıklarına mani olmak da o ölçüde güçleşmekteydi. Ve bu böyle devam etti ve karşılaşılan güçlükler sadece kutsal kitapların vücut verdiği bütünlük, Buda’ya gösterilen saygı ve sadakat, tam bir şuur haline gelmemiş olsa bile, ortak bir ilerleme ve gelişme arzusu, ortak bir mücadele azmi ile göğüslendi. Ve bu nedenledir ki, kurucusunun öngördüğü üzere, bu şartların beraberinde getirdiği kaçınılmaz bir netice olarak, Budacılık Hindistan’da sükut edip, teşekkül ettiği biçimlerden büyük ölçüde farklı formlar içesinde, başka ülkelerde yayıldı.

Başlarda Tarikata kabul ile ilgili olarak getirilmiş bir sınırlama yoktu; başvuran herkes kabul edimekteydi. Fakat çok geçmeden belli dışarıda bırakma kurallarının tesbiti ve kabulü zorunlu hale geldi. Suçlular, ciddi şekil bozukluklarına maruz kalmış olanlar, kralların asker ve görevlileri, borçlular ve köleler, ana babalarının rızalarını almamış olan çocuklar, böylelikle hariç tutuldu. Hiçbir genç yirmi yaşına gelinceye dek ilk aşamaya giremezdi veya yirmi yaşına dek tam anlamıyla bir keşiş olarak kabul edilmezdi. İki aşama mevcuttu, kabul için hazırlık aşaması, yahut sivil hayattan veya bir başka çileci tarikattan ayrılma ve Tarikata tam giriş (Upasampada). Bu sonuncusu herhangi bir yerdeki bütün keşişlerin bir araya geldiği toplantıda görüşülürdü; başvuru için istenen karar teklif edildikten sonra, itiraz etmiş olan var ise itirazını ileri sürmesi gerekirdi. Talip yahut istekliye belli hastalıklarının olup olmadığı, ebeveyninin rızasını alıp almadığı, kralın hizmetinde olup olmadığı, uygun sadaka kâsesinin ve elbiselerinin olup olmadığı, borçlu mu değil mi, özgür bir insan mı değil mi vb. gibi sorular sorulurdu. Ayrıca ruhi olgunlaştırıcısı yahut kılavuzu olarak tecrübeli bir keşiş önermesi gerekirdi. Daha sora şekli kabul için önerilirdi; şayet hiçbir keşiş

 

İtiraz etmezse. Kabul edildiği bildirilirdi. Akabinden kendisine Tarikatın dört imkânının, aynı zamanda sınırlamasının neler olduğu söylenirdi;

(1) sadaka olarak verilen yiyecek parçalan, (2) atılmış eskimiş yırtık pırtık giysilerden yapılma bir elbise; (3) bir ağacın altında barınma, (4) ilaç olarak kirli bir sıvı. Diğer bütün yiyecek ve içecek, giyecek ve barınak ihtiyaç harici tahsisat olarak kabul edilirdi. Bundan sonra kendisine dört büyük yasaklama bildirilirdi; (1) iffetli bir hayat sürme buyruğu, (2) bir saman çöpü bile olsa, kendisine verilmemiş olan hiçbir şeyi almama, (3) en küçük yaratığın hayatına bile zarar vermeme (ahim– sa), (4) insan üstü mükemmeliyete sahip olmakla övünmeme. Dolayısıyla genel kabul, gerek talip gerekse meclis adına, bildirilerle sınırlıydı. Dua, özel inisiyasyon töreni, yahut güç tevcihi gibi şeyler dahil değildi.

Bunun tabii bir neticesi olarak Tarikatı terketmek de aynı ölçüde kolaydı. Bu, sadece onu gönüllü olarak kabul etmiş olanlara açık olan Buda’nın öğretisinin doğrudan sonucuydu. Belki de hiçbir Tarikat üyelerini bu kadar gevşek tutmamıştır; ve gücünün sırlarından biri kuşku yok ki burada yatmaktadır. Keşişlerin mutedil ve tutumlu bir hayat sürmeleri gerekirdi, fakat Tarikatın şöhreti sürdükçe geçimleri güvendeydi; özendirildikleri düşünceler tabii temayülleriyle uyum içindeydi ve her keşiş saygı ve tesir bakımından su götürmez bir konumda bulunmaktaydı. Keza hiç kimse kalmaya zorlanmadığından (bir keşiş sadece akrabalarına yahut evine veya dünya hayatına dönmek istediğini bildirerek bırakıp gidebiliyordu) Tarikat üyenin üzerinde ifşa edilebilecek kınama ve dışlama yoluyla kayda değer bir otoriteye sahipti. Büyük yasaklamalardan herhangi birini ihlal, keşişlerden birinin bunu görüp toplantının gündemine görüşülmesi gereken bir mesele olarak getirmesi şartıyla, ihraca yol açabiliyordu. Dolayısıyla bu iki yolun -zorunlu ihraç ve ihtiyari çekilme- ikisi de açıktı ve böylelikle Tarikat bünyesinde sadece gönüllü ve tarikatın ilkeleriyle uyum içinde davranışlar sergileyenleri muhafaza ederek daha da güçleniyordu.

Bir hususta Budacı keşişler diğer birçok Tarikattan ayrılmaktaydı; altın ya da gümüş kabul etmeleri, hatta onları Tarikat için biriktirmeleri bile, kesinlikle yasaktı. Dolayısıyla “her türlü kötülüğün kökü”nden uzak durmaları gerekiyordu. Şayet bir keşiş olur da böyle bir hediye kabul etmiş ise onu civarda keşiş olmayan bağlılardan birine vermeye zorlanırdı, o da bununla keşişler için tereyağı, zeytinyağı, yahut bal satın alırdı, suçlu bunlardan hiçbirine el süremezdi. Yahut kabul edilmiş olan altın veya gümüş atılırdı. Böyle bir katı sınırlama büyük bir sadakatle yüzyıllarca sürdürülmüştür.

Budacı keşişleri, Hindistan ve başka yerlerdeki diğer Tarikatlardan ayıran bir diğer önemli fark, dış görünüşlerinin yadırgatıcı olmamasıydı. Temizliklerine, bedenlerinin bakımına, sağlık için yararlı şeylere azami dikkat gösteriyor, yakışıksız ve hırpani kılıktan uzak duruyorlardı. Elbesileri, oldukça çelimsiz ve göşterişsiz ise de, temiz ve münasipti ve halktan yiyecek ve giyecek kabul edilmesi yasaklanmamıştı, ilk dönemlerin Budacı keşişlerine dair genel tablo çilecilikle aşınlık arasında orta yolu muhafaza etmesi bakımından bilhassa kayda değerdir ve hiç şüphesiz bu onu Hindu çileciliğinin aşırılıklarından korumuş olan, her ne kadar başka türlü aşırılıklardan korumada her zaman aynı ölçüde başarılı olamamışsa da, kararlı bir seçimdi. Sığınak her zaman elde edilebilirdi ve rahat köşeler bile hor görülmezdi. Bilindiği kadarıyla her şey, birçok bakımdan Yahudilerin barınma kurallarını hatırlatırcasına, sağlık ilkeleri çerçevesinde çözüme bağlanmaktaydı. Yaşlılara ve muallimlere özellikle saygı gösterilmekte ve kulak verilmekteydi, onların koruması ve gözetimi altında olan talebeler ve yenilerin yolculukta on- lan takip etmeleri ve konaklamalarda kalacak yer bulup onları rahat ettirmeleri beklenirdi. Aslında yalnızlık teşvik edilmezdi. Her yerde keşişlerin karşılaştıkları güçlüklerde ve ayartılarda, yahut hastalık halinde birbirlerinin yardımlarına koşarak ve yekdiğerinin ruhi gelişmesine göz kulak olarak gruplar halinde birlikte kaldıklarını işitiriz. Tarikata kabulünden itibaren beş yıl içinde her bir keşişin tarikatta on yıllık geçmişi bulunan iki keşişin vesayeti altında kalması gerekirdi; bu iki keşiş bir nevi onun eğitiminden sorumluydu, talip onlarla birlikte olmalı, öğüt ve ikazlarına kulak vermeliydi. Birçok keşiş bir araya geldiğinde yapılacak işler, fakat sadece barınmayla ilgili olan meseleler, için iş bölümü yapılırdı; dolayısıyla meyvelerin, pirincin vs. dağıtımı, uyuma ve toplantı odalarının hazırlanması vb. gibi işler farklı kişiler tarafından yerine getirilirdi.

Budacı keşişler için, mutlak zorunluluklar bir tarafa bırakıldığında, çalışmanın ne kadar az önem arz ettiği bilhassa kayda değerdir. Vedaların okunmasının her şeyin önünde geldiği katı Brahmanlar gibi, keşişler de Buda’nın sözlerinin ve vaazlarının ve Tarikatın düsturlarının tekrarını en önemli mesele olarak görürlerdi. Fakat bu, güçlük çıkaran ya da önemli öğretilerin vuzuha kavuşturulması ile ilgili meselelerin tartışılmasında değişmekteydi: “Tarikat içerisinde ikamet eden kimse birçok konudan söz etmez, kaba saba şeyler konuşmaz. Sözcüğü bizzat kendisi açıklar veya açıklama için başkasını teşvik eder, hatta kutsal sessizliği hafife almayıp onunla yetinir.” (Oldenberg) Genel olarak neredeyse her gün, boyuna değişip duran fakat akışından uzak durulan acı verici hayatın keşmekeş ve kargaşası üzerine tefekkür ederek dünyada yaşayan, fakat dünyaya ait olmayan bir Tarikat tablosuyla; çıkarcı ve kavgacı insanlar için, yaşadıkları hayattan çok daha iyi bir şeyin mevcut olduğuna, tutkuların üstesinden gelinebileceğine, kederleri dindiren ve felsefi bir sükûnet kazandıran bir hayatın mevcudiyetine dair uzun ömürlü bir tanıkla karşı karşıyayız. Belki de bu hayatta da her zaman kabul edilmiş olandan daha saf bir tabiat sevgisi vardı. Şairlerinden kimisi bu tabiat sevgisini güzel bir şekilde dile getirmiştir: ‘Derin bir kalp huzuru yayılır karan ormanlarında, fillerin seslerinin birbirine karıştığı o güzel yerler, ulu kayalar beni neşelendirir. Yağmurun sağanak hailinde yağdığı bu güzel yerler, bilgelerin yürüdüğü, tavusların seslerinin yankılandığı dağlar, ulu kayalar beni sevince boğan. Kurtuluş için çabalayan tecrit dostu benim için burada olmak iyidir. Benim için burada olmak iyidir, hakiki iyiyi takip eden, kurtuluş için çabalayan keşiş için.” (Oldenberg)

Daha önce zikredilmiş olan on beş günlük toplantılar Budacıların neredeyse yegane düzenli toplantılarıydı ve neredeyse yegane dinî form da keşişlerin birbirine itiraftan ve sorgulamalarıdır denebilir. Brahmanların tören kurallarının külfetli ve masraflı oluşunu, keza Brahmanların diğer kastlardan insanların her türden ilgi ve ilişkileri üzerinde iddia ettikleri otoriteyi sürekli olarak aklımızda tutmalıyız. Budacılıkta bunların tam zıttıyla karşılaşıyoruz: çok az tören ve teşrifat, münzeviyane hayat, mütevazı tavır ve davranışlar, saf ve temiz bir geçim, hiçbir tabiatüstü güç ve otorite iddiasında bulunmama. Ve onun gücünün büyük bölümü de burada yatar. Tanrı hakkında bilgi izhar etmeyen ve bir tapınma biçimi öngörmeyen, tabiatüstü bir kişiliğe saygı ve tazim zorunluluğu getirmeyen bir dinin -eğer bir din demek doğru ise- dünya nüfusunun üçte birini kucaklaması kuşkusuz dünyadaki en kayda değer hadiselerden biridir. Buda’ya her zaman saygı ve ihtiram gösterildiği doğrudur, fakat onun var olduğuna inanılmaz, o Nirvana’dadır; bu Nirvana’nın mahiyeti, yani şimdiki varlık durumu mu değil mi, burası kuşkuludur ve bunun tabii bir neticesi olarak Buda için bir dua yoktur, duaya Buda tarafından bir karşılık yoktur; fakat buna rağmen hatırası her zaman tazedir, ismi kutsaldır, öğretisi her zamanki kadar tesir edicidir.

Budacılıkta diğer dinlerdeki kutsal yolculuklara ve ibadet biçimlerine yaklaşan yegane unsur Buda’nın hayatındaki dört önemli yere gösterilen saygıdır: doğum yeri, bilgiye, kusursuz görüye ulaştığı yer, doğruluk kralığının temelini attığı yer ve ölüm yeri. Bu yerleri ziyaret amacıyla yolculuk esnasında ölenlerin yeniden doğumlarının cennette olacağı vaad edilmiştir. Buda’dan geriye kalanların bakımı ve gözetimi, bunları barındıracak abidelerin inşası, onuruna şenlikler düzenlenmesi bütünüyle halktan üyelere bırakılmıştır.

Budacıların sözü edilen toplantılanna belki de en yakın kurum, Metodistler arasında John Wesley tarafından ihdas edilmiş şekliyle sınıf toplantılarıdır. Toplantının “önderi” bölgede en uzun kalmış olan keşiş- ü ve Tarikatın her üyesi bu toplantıda, kutsal formun (Pattimokkha, yükten kurtulma sözleri) araştırıldığı kusurlardan masuniyet iddiasını bir başka keşiş tarafından gönderemedikçe, hasta olsa bile hazır bulunmak zorundaydı. Hiçbir kadın, halktan hiçbir üye, yahut yeni kabul edilmiş şakirt bu resmi toplantıya katılamaz ya da hazır bulunamazdı.

Her soru üç kez sorulmalıydı ve sükut bir saflık iddiası olarak anlaşılırdı. Daha sonraki dönemlerde her keşişin kusurlarını daha önceden itiraf etmesi ve uygun olan kefareti her ne ise (cezası ihracı intaç eden suçlardan biri olmadıkça) onu yerine getirmiş olması zorunlu kabul edildi; itirafı ve kefaret olarak gereğinin yerine getirilmesini istemek bir başkası tarafından işlenmiş olan bir kusur veya günahı bilen her kardeşin ödeviydi.

Her türlü haddi aşma durumlarını karşılayacak (Kullavagga’da bulunan) tam bir kurallar bütünü zaman içerisinde yavaş yavaş gelişti. Budacı keşişlerin, diğer insanlar gibi, hatadan masun olmadıkları anlaşıldı, nitekim Kullavagga’nın muhtelif bölümlerinin başında bulunanlara benzer hikâyelere rastlıyoruz: “imdi bu dönemde saygıdeğer Seyyasaka budalaydı ve basiretsizdi, kusurlarla doluydu, erdemden yoksundu ve dünya ile meşru olmayan bir birliktelik içinde halktan insanlarla beraber yaşıyordu, o kadar ki, keşişler onu gözaltında tutmaktan, her defasında yeniden başlatıp tekrar gözetim altına almaktan bıkıp usanmış- lardı.” (Sacred Books of the East, xıu.) Muhtelif rivayetler kimi keşişlerin zaman zaman neredeyse her türlü suçtan, uçarılık ve sefahatten suçlu bulunduğunu ve dolayısıyla ikaz, cezalandırma, hatta ihraç karar tarının alındığını göstermektedir. Şayet, halktan bile olsa, bir kişiye karşı bir suç işlenmiş veya tahkir edilmiş ise ondan özür dilenmesi gerekirdi. Kabul edilip tarziye verilmeyen bir suç için cezalandırma bir tür askıya alma idi. Bu ‘yüz çevirme’nin ne Kadar şiddetli olduğunu aşağıdaki hikâye göstermektedir: ‘Ve keşişler ona saygı göstermediler, onu karşılamak üzere oturdukları yerden kalkmadılar, ona hizmet etmediler, onu selamlamadılar, hürmet etmediler, onu ne saydılar, ne yücelttiler, ne desteklediler.’ Kefaretler ve bunlarla ilgili çeşitli biçimler burada daha ayrıntılı izahına giremeyeceğimiz kadar çoktur.

Budacıların Pavarana veya davet diye bilinen bir başka basit yıllık töreni daha vardı. Yağmur mevsiminin sonunda ve seyahat dönemi başlamazdan önce keşişler bir araya gelirler, her biri yere oturup,ellerini kaldırarak ve şayet suçlu bulunacak olursa sunacağına söz vererek, işlediğinden şüphe edilebilecek herhangi bir suçtan dolayı kendisini suçlamaya davet ederdi. Şayet herhangi bir keşiş tecrit edilmiş ise bu hizmeti kendi kendisi yerine getirebilirdi.

Dolayısıyla Budacılık gösteriden, şekilcilikten, şatafatlı teşrifattan tamamen yoksundu; rahipsiz, tapınaksız, yüce Varlık hakkında bilgi izhar etmeksizin, yine de inkâr edilemez gücü ve tesiriyle bağlıları kendisine çekmekteydi; bunların hepsi ağa takılan uysal balıklar değildi. O nedenle Tarikatta erken dönemde ihtilaf ve çekişmelerin baş gösterdiğini ve kutsal kitaplardaki bütün bölümlerin bunların değerlendirilmesine hasredildiğini işitmekteyiz, ihtilafları giderme, masumiyet, delilik vb. gibi suçlamaları çözüme kavuşturma yöntemleri vardı; ve barışçı uzlaşmanın imkânsız olduğu görüldüğünde, meselelerin, konu çok önemsiz ya da oylamanın tefrikaya yol açması gibi bir tehlike olmadıkça, çoğunluğun oylarıyla karara bağlanması gerekirdi.

Budacılıktaki “rahibeler” yahut “bacıların ayrı bir Tarikat oluşturduğu kabul edilirdi, onların da kendilerine özgü on beş günde bir yapılan toplantıları vardı, buna rağmen yine de keşişlere tam bir itaat içerisindeydiler, o kadar ki, keşişlerin katılımı olmaksızın yüksek törenlerden hiçbiri tamamlanmış olmazdı. Her bir rahibe, tarikata ne kadar yeni kabul edilmiş olursa olsun, her keşişin huzurunda saygıyla başını eğip, birbirine kavuşturulmuş ellerini kaldırarak kalkması gerekirdi. Hem itiraf toplantılarının hem de rahibelere gerçek Budacı öğretilerin vaazının keşişler tarafından idare edilmesi gerekirdi; ve yıllık toplantılarını tertip ettikten sonra, keşişlerin mukabil toplantısına başvurarak tazir edilecek herhangi bir hata yahut kusur işleyip işlemediklerini sormaları gerekirdi. Keşişleri çok sert ve öfkeli biçimde yermeleri yahut azarlamaları, yahut onlara suç isnat etmeleri yasaklanmıştı. Rahibelerin atanmalar haddi aşmaları durumunda kefaretleri, çekişme ve ihtilafların çözümü, bütün bunlar keşişler tarafından icra yahut tanzim edilmeliydi. Rahibeler her on beş günde bir kendi meclisi tarafından rahibeleri irşad ve ihtar etmekle görevlendirilmiş bir keşiş tarafından dinlenmeliydi; fakat keşişin rahibelerin oturdukları bölüme girmesi, onlarla yakın dostluk kurması veya birlikte seyahat etmesi kesinlikle yasaktı. Hiçbir rahibe yalnız, yahut bir ormanda yaşayamazdı; Kasaba veya köy sınırlan dahilinde İkamet ederlerdi; ve sayı ve tesir bakımından hiçbir zaman keşişlerle mukayese edilebilecek konumda olmadıkları anlaşılmaktadır. Haddizatında böyle olmaları Budacı sistemin ruhuna aykırı idi; çünkü Kadınlar da Keşişler gibi yaşamış olsaydılar aile hayatının Korunması, yiyecek ve barınma yerlerinin tedariki mümkün olmazdı, bu ise onun var olma ve varlığını sürdürebilme koşullarının önde geleniydi.

Tarikat ile halk kesimleri arasındaki ilişki neredeyse diğer bütün ruhban sınıflarınkinden farklıydı. Bu Kadar büyük bir sayıya ulaşmış olan keşişlerin ihtiyaçlarının giderilmesi, açık alan ve binaların kullanımlarına yaygın tahsisi için halktan inananların yahut bağlıların çok olması gerekirdi; fakat keşişler halktan ilgi duyanların kabul edilmesine dönük şekli bir usulü kurumsallaştırmanın, yahut bunların bir kayıt veya sicilinin tutulmasının gerekli olduğunu hiçbir zaman düşünmediler. Fiilen her bir bölgede Buda’nın takipçileri pek iyi tanınırdı ve herhangi kuvvetli bir neden olmaksızın bir kimsenin bağışta bulunanlar listesinden çıkarılması arzu edilir bir durum değildi. Bununla beraber inananların bir keşişe bulunacakları beyan yahut ikrar için mutad olan, Buda’ya, Öğretiye ve Tarikata sığınmalarıydı; fakat bir keşiş hayırsever bir kişiyi böyle bir beyandan önce de halktan bir inanan olarak tanıyabilirdi. Buda’nın öğretileriyle ilgili eğitim keşişlere konukseverliğini sunmuş herkese hemen verilirdi, onlara zarar vermiş veya hakaret etmiş olan herkesten de hemen geri çekilir veya kesilirdi. Ciddi bir kusur yahut kabahat sadaka kâsesinin geri çekilmesini ve konukseverliğin reddini intaç ederdi; fakat böyle bir yumuşak afaroz muhtemelen Tarikat hakkında kötü sözler edebilecek herhangi birisinin arzusuyla uyum içinde gerçekleşirdi. Keşişler hatasından ötürü özür dilemiş ve kendileriyle uzlaşmış olan herhangi birisinin yeniden kabul edilmesine dönük kayda değer bir isteklilik gösterirlerdi. Dahası keşişler halktan bağlıların özel hayatlarıyla çok fazla ilgilenmezlerdi. Onların gerçek cemaati Tarikattan oluşurdu; insanların kalanı kutsal mutluluğu uzaktan, o da pek seyrek olarak, seyredebilirlerdi. Onların ahlaki durumları da pek kaygı ve endişe konusu olmazdı. Doğrudur, sekiz dilimli yol ve bu doğrultudaki kaçınma veya sakınma, yani hayvanları öldürmekten, hırsızlıktan, yalandan, sarhoş edici içkilerden, iffetsizlikten, öğle-sonrası yemek yemekten, güzel koku ve çelenklerden sakınma onlara da tembih ve telkin edilirdi; onların da yerde sert yataklarda yatması gerekirdi. İnananların kendi içlerinde toplantılar düzenledikleri veya keşişlerin toplantılarına kabul edildikleri hususunda bir bilgi yoktur. Fakat bol bol şu türden övgüler ve saadet vaadleri dağıtılırdı: ‘Tarikata, keşişlerin güvenlik ve huzur içinde tefekküre dalıp gönüllerince düşünecekleri evler vermeyi Buda hediyelerin en büyüğü olarak nitelemiştir. O nedenle, kendi için en iyi olanı anlayan akıllı bir insan güzel evler inşa etsin, oraya öğretiyi bilenleri kabul etsin. Kalpçe dürüst olanlara güler yüzlülükle yemekler, içecekler, giysiler ve kalacak yerler sunsun. Onlar da her türlü ıstırabı dindiren öğretiyi vazedecekler; eğer bu öğretiyi burada yeryüzünde kavrarsa, günahsız olarak Nirvana’ya ulaşacaktır.” Doğal olarak keşişlerin zaman zaman çok fazla şeyler alma eğilimi vardı ve inananların görüşleriyle ilgili kayda değer bir duyarlıkla birlikte, kutsal kitaplar bu tür davranışlara karşı şiddetli yasaklama yahut bastırma sergilerler.

Burada kısaca “Ezoterik Budacılık” diye tabir edilen, yakın zamanlarda ortaya çıkmış bir öğretiye temas edebiliriz. Büyük Ölümün Kitabı nda Buda bu tür bir gizli öğretiyi açıkça reddeder. Çağdaş Ezoterik Budacılığa bir tür Teozoü demek gerekir, bilhassa ruh göçü yahut yeniden bedenlenme gibi, Budacılıktaki kimi noktalan ön plana çıkarıp, ruhların daha önceki varoluş durumunda olup bitenleri hatırlamaksızın, ardışık bedenlerde yeniden bedenlendikleri inancını çeşitli yöntemlerle açıklamaya çalışırlar. İddiaya göre birbirini izleyen hayatlar yekdiğerinden “normal duyularla tamamen algılanamaz mahiytteki bir doğa düzleminde ruhsal bilinç fasılaları’yla ayrılırlar. Bu aşamada yeryüzüne ait aşağı tutkular unutulur, sadece yüksek niteliktekilerin mutluluğu yaşanır; bu mutluluğun canlılığı daha önceki yüksek özlemlerle ilgili dürtü ve bunların yoğunluk derecesine bağlı olacaktır. Bu dürtü tükendiğinde, yeniden bedenlenme mutad kötü fiiller için uygun bir ceza sağlar.

“Karma” sözcüğü yahut “fiil” Ezoterik Budacılıkta oldukça önemli bir yere sahiptir: ahlâki dünyada neden sonuç yasası olarak izah edilir. Sabit sonuçlara göre yeniden bedenlenmenin meydana geleceği durum ve şartları belirler; yer yüzünde iyi karma ilerisi için biriktirilir, kötü karma ıstırapla neticelenir. Ve sonunda birey yeryüzü hayatına artık geri dönmez; ruhi durum yükselir, kalıcı bir hal alır. Bir diğer öğretiye göre, fiziki varlıkla eş zamanlı olarak insan benliği, fiziki olmayan bir durumda var olabilir ve bilinç durumunu muhafaza edebilir. Fakat bütün düşünceler mutad ispat yöntemleriyle kanıtlanamaz.

YAZIYI İNDİR