Budacılığın doğuşunu ve gelişimini düşünürken, onun daha önce gördüğümüz gibi, Brahmanizmle doymuş bir ülkede ve insanların arasında doğduğu unutulmamalıdır. Kendinden önceki Brahmanizm olmaksızın Budacılık en asli unsurlarından, raison d’etre’inden yoksun kalırdı. Yüksek Brahman felsefesi erken dönem Vedik tanrılar kalabalığım Evrensel Ruha dönüştürmüş ve panteistik sistemlerini geliştirmişti; fakat aynı zamanda Brahmanların hâkimiyetinin, zincirleri, masraflı ve sık sık yinelenen törenlere riayet, Vedaların öğretisine ve üzerine yapılan yetkin yorumlara itaat etme yükümlülüğü, bütün bunlar giderek daha katı ve bunaltıcı bir hal almıştı; ve doğal olarak bu şartlar altında bir tepki ruhunun doğması gecikmedi. Büyük Buda’nın ismiyle anılan reformun bu ruhun emarelerinden sadece bir tanesi olduğu daha önce (Bkz. Sutralar Brahmanizm, ikinci paragraf) diğer akılcı felsefelerle ilgili verdiğimiz İzahattan da anlaşılabilir. Fakat bu akılcı filozoflar sadece görünürde de olsa Vedalara az çok boyun eğerlerken, Budacılık İyi İnsanın kendisini Brahmanlar ve Vedalarla bağlamasının gerekil olmadığını ve kendi kurtuluşunu kendisinin gerçekleştirebileceğini İlan etmişti. Ve aynı zamanda insanın önüne daha yüksek bir dini hayat ideali Koymuş ve Ferisiliğin prangalarından Kurtulmayı talep etmişti.

Gözlerimizi Budacılığın Kurucusunun hayatına çevirdiğimizde onun yaşadığı dönem hakkında bile büyük bir belirsizlikle karşılaşırız. Sahalarında yetkin birçok uzman önceleri onu i.ö. altıncı ve yedinci yüzyıl arasına yerleştirmekteydi; fakat en son ve zahiren en makul görüş i.ö. beşinci yüzyıla ve ölümünü de i.ö. 420-400’e tarihlemektedir.

 

Brahmanizmin Budacılığın doğuşuyla ne derece doğrudan irtibatlı olduğu muhtemelen hiçbir zaman tam olarak bilinemeyecektir; fakat en azından şu kadarından emin olabiliriz, daha önceki dinin ‘Brahman’ tanrısı Budacılığın ilk dönemlerinde kabul edilip genişletilmiş ve kuşkusuz münzevilik ve çileciliğin teşviki, Budist manastırların prototipi olarak kabul edilebilecek münzevi ve çileciler topluluğunun oluşumuna yol açmıştır. Muhtemelen yeni din mensuplarının, kendilerini Vedalarla sıkı sıkıya bağlı hissetmeyen ve daha kusursuz bir yol buldukarını ileri süren muhtelif tarikattan vardı.

 

Her ne kadar ona yaygın olarak düşünülenden daha azı İzafe edilebilirse de, Budacılığın bir kurucusu olduğundan kuşkulanmamız gerekmez. Buda’nın öyküsünün bir güneş-tanrısını temsil eden bir mitosdan ibaret olduğuna inananlar yok etmeye çalıştıklarından daha fazla hayali öyküler inşa etmek zorunda kalmışlardır. Pali dilinde ya da Budacılığın (Sanskritçe’den erken dönemde ayrılmış) kutsal dilinde yazılıp Seylan’da muhafaza edilmiş olanlara benzer Budist anlatıların tetkiki, oldukça erken bir dönemden itibaren dinlerinin, aynı zamanda Yüce-Ulvi olan (Bhagava) da denilen, ‘Uyanan ya da Aydınlanmış’ (Buddha) tarafından kurulduğuna inanıldığını gösterecektir. Fakat Buda’nın erken Pali metinleriyle aynı döneme ait güvenilir bir hayat öyküsüne sahip olmadığımızı teslim etmek gerekir. Onların ihtiva ettikleri türden malumat daha çok arızi ve bütünlükten yoksun bir mahiyet arzeder, fakat bu bizim onun yaşadığından ve bir dini önder olduğundan şüphe etmemizi gerektirmez, çünkü bu dönemde ve bu insanlar sırasında bir insanın hayat öyküsünü kaleme alma fikri henüz yerleşmemişti; ve kadim Hindu kitaplarının hepsi bir insanın kısa bir biyografisini verme çabasına dönük bir örnekten yoksundur. Fakat i.ö. dördüncü yüzyılda Vesali’de yedi yüz Budist rahibin bir araya geldiği ruhani meclisten önce ortaya çıkmış olan çok sayıda Budist kutsal metinlerin varlığı ve bunların mahiyeti, bizi bunların büyük bir öğretmenin, insanlara kurtuluşu, onun aracını ve yolunu vazetmiş olan, her ne kadar aynı dönemde etkin olan benzer eğilimlerin bir temsilcisi olsa da, çoğu kez Budacılığın bir kolu yahut dalı olarak gösterilen, biri Nataputta tarafından kurulmuş Caynacılık dahil, diğer altı mezhep önderleriyle çekişme içinde bulunan Buda’nın öğretisini temsil ettiğine inandırmaya yetmektedir. ‘Aşikâr ki” diyor Profesör Oldenberg, “Buda Nataputta’nın mensup olduğuyla aynı türden manastırlara dayalı bir tarikatın önderiydi; özel bir elbiseyle ve bir çilecinin yaşam koşulları çerçevesinde kasaba ka-1 saba dolaşıyor, kendisine kulak verenlere vaaz ve nasihatta bulunuyor, etrafına bir talebeler kümesi toplayıp onlara basit talimatlar veriyordu.” Onunla ilgili olan ayrıntıların korunduğu biçim daha çok, kimi zaman verildikleri yerin adıyla anılan, vaaz ve derslerdir. Bunlara ilaveten hayatının belli başlı hadiselerine sık sık temas edilir.

Buda’nın doğduğu ver aşağı Nepal Himalayaları ile Rapti nehrinin ortalarında Oudh’un kuzey doğusundadır, Benares’in yaklaşık 160 Kilometre kuzeyinde, Gouckpore yakınlarında Rapti ile birleşen küçük Rohim nehri doğu sınırıdır. Hem Rohim hem Rapti erken Budist metinlerde aynı isimlerle zikredilirler. Ağır yağmurların ve şiddetli baskınların olduğu bu verimli bölgede Ari Sakya (güçlü) kabileleri pirinç yetiştiriyorlardı ve güney batıdaki daha güçlü Kosala krallığıyla sıkı ilişkiler içerisindeydiler. Her ne kadar yaygın bir şekilde Buda’nın bir kral çocuğu olduğu söyleniyorsa da, en eski kayıtlarda sadece babası zengin bir toprak sahibi, Suddho- dana olarak geçmektedir. Kanlarından biri, aynı kabileden olan Maya, Siddhatta ismi verilen ve çoğu kez Sakya, yahut Sakyamuni (bilge Sakya) denilen çocuğunun doğumundan hemen sonra ölmüştü; bu hadise i.ö. muhtemelen 500 civarında meydana gelmiştir. Oautama gençliğini Sakyaların başkenti Kapila’da geçirmiş olmalıdır; fakat bir Veda öğrencisi olduğuna dair güvenilir bir kayıt yoktur; tersine hayatının daha sonraki gelişmeleri, kendisini bir yenileyici ve Brahmanların özü boşalmış şekilciliklerinin muhalifi olarak gösteren ters bir istikamet izlemiştir. Bilgilerimiz tam kesin değilse de, evlenmiş ve daha sonra talebelerinden biri plan Rahula adında bir erkek çocuğu olmuştur; fakat yirmi dokuz yaşında onu evini terk edip bir gezgin çileci olmaya götüren ve daha sonra çileci Qautama diye anılmasına neden olan sebepler ve şartlar hakkında hiçbir kesin ayrıntı yoktur. En erken kayıtlardan biri yaşlılığın zayıflığı ve sefaletini, hastalık ve ölüm korkusunu derin bir şekilde hissedip, çoğu kez bunların üzerine uzun uzun düşündüğünü ve bu şekilde gençliğin neşesini ve hayatın hazzını kaybettiğini bildirmektedir. Diğer eski kayıtlar ise “çileci Gautama’nın henüz gençken, gençliğinin baharında, gücünün doruğunda iken, evini terk edip evsiz barksız Kaldığım” zikretmektedir. “Her ne Kadar ana babası arzu etmemiş, lirdi sıra göz yaştan döküp yalvarmış olsalar da, saçını sakalını kestirip üzerine sarı elbiseler geçirerek diyar diyar dolaştığını’ bildirmektedir.

 

Başka bir yerde ise ‘evde hayat sıkıcı, bunaltanıdır, bir saf olmayış durumudur; özgürlük evi terketmededir; bu şekilde düşünerek evi terketti.“ denilmektedir.

 

‘ Gautama böylelikle ruhi aydınlanmayı, özgürlüğü, kurtuluşu araştırarak yedi yıl boyunca oradan oraya gezdi durdu, birbiri ardı sıra iki önemli rehber (Alara balama ve Uddaka Rami edindi. Aradığını bulamayıp her ikisini de terk ederek bir baştan bir başa Magadha krallığını dolaştı, sonunda Uruvela kasabasına ulaştı. Burada, güzel bir ormanda, yüce aydınlanmayı bekleyiş içinde kendi kendini denetim altında tutup, arzularını ve hırslarını gemleyerek birçok yıl geçirdi. Oruç tutma, nefes temrinleri yapma ve diğer riyazet formları büyük bir sabırla ve azimle denendi, fakat netice vermedi. Bir müddet kendisine yoldaşlık etmiş olan diğer beş çileci onu terk ettiler. Sonunda büyük buhran baş- gösterdi, bir ağacın (Bo-ağacı, Bilgi ağacı) altında otururken ruh göçü hakkında aydınlanıncaya (daha önceki varoluşlarının, pübbenivasanus- sati-nana bilgisine erişinceye) ve Dört Kutsal Hakikat’e kadar birbirini takip eden soyutlama aşamalarını peş peşe geçti. Bu Dört Kutsal Hakikat şunlardır: (1) dünyada ıstırap evrenseldir; (2) nedeni arzu veya düşkünlüktür; (3) bu ıstırap ancak Nirvana ile sona erdirilebilir; ve (4) Mir- vana’ya erişme yolu. ‘Bunu kavradığımda” diyor eski kayıtlar, ‘ye bunu gördüğümde, ruhum arzunun kötülüğünden kurtuldu, dünyevi varoluşun kötülüğünden kurtuldu, bilgisizliğin, cehaletin kötülüğünden kurtuldu. Kurtuluşla kurtuluşun bilgisi uyandı, yeniden doğumların zinciri kırıldı, kutsal yol sona erdi, vazife tamamlandı, artık bu dünyaya dönmeyeceğim; bunu bildim.’ (Oldenberg) Ve böylelikle o Buda, uyanmış, aydınlanmış oldu.

 

Buda oruç tutup kurtuluşun mutluluğunu tadarak bir zaman bilgi I ağacının yakınında kaldı; en eski anlatılar bu dönemin dört hafta sürdüğünü bildirmektedir. Bu dönemin sonunda öğretisini dünyaya vazetmek yerine derhal arzulanan Nirvana durumuna girmesi İçin şiddetli iğvalar ve ayartılarla karşılaştığına inanılmaktadır. Kendisine Brahman Unvanını alma hakkına sahip olup olmadığını soran bir Brahmanla karşılaştığında Buda ona, gerçek Brahman’ın kendisinden her türlü kötülüğü uzaklaştırıp, nefret, küçümseme diye bir şey bilmeyen, kendi kendisine hâkim olan kimse olduğunu söyler, nihayet bizzat Yüce Varlığın, Brahma Sahampati’nin isteğiyle Buda eriştiği hakikati dünyaya yaymaya karar verdi.

 

Genel kabule göre Buda’nın şekli görevi Benares’de başlamıştır. Daha önce kendisinin yoldaşı olan çilecilere vaazla (ilk vaaz, Dhamma- çakkapavattana-sutta, ‘Doğrunun Çarkını Döndürmek’) başladığı, onlara mükemmel yolu, aşın riyazet ile zevk düşkünlüğü arasındaki orta yolu (macchima pat/pada) öğrettiği, sekiz dilimli yolla huzura, bilgiye, aydınlanmaya, Nirvana’ya ulaşacaklarını bildirdiği kabul edilir. Sekiz dilimli yol: ‘Doğru inanç, doğru niyet, doğru söz, doğru eylem (davranış), doğru geçim, doğru çaba, doğru muhakeme, doğru murakabe.” Bu, onun ilk vaazı, her ne kadar Buda’nın söylediklerini ağzından çıktığı şekliyle aktardığına pek inanılamasa da, Budist keşişlerin üstatlarının öğretisinin özü olarak kabul ettiklerinin oldukça erken biçimidir ve onun havasını aksettirir. Onu okuduğumuzda ıstırabın Hindularca ne kadar yaygın bir şekilde varoluşun büyük belası olarak görüldüğünü daha canlı bir şekilde kavrarız. ‘Doğum ıstırap, hastalık ıstırap, ölüm ıstırap, sevilmeyenle beraberlik ıstırap, sevilenden ayrılık ıstırap, arzu edileni elde edememek ıstıraptır; hülasa dünyevi olan şeylere bu beş katlı bağımlılık ıstıraptır.”

‘Budur, ey bhikkhular,’ ıstırabın kaynağının kutsal hakikati: şehvet ve arzu ile birlikte, doğumdan doğuma ulanan, tatminini şurada burada bulan vatlık için susuzluktur, zevkler için susuzluk, var olmak için susuzluk, iktidar için susuzluktur.’

‘Budur, ey bhikkhular, ıstırabın kesilmesinin kutsal hakikati, onu kendi haline bırakarak, uzaklaştırarak, kendini ondan ayırarak, ona meydan vermeyerek arzuların tamamen yok edilmesiyle bu susuzluğun dindirilmesi.” Ve bundan sonra onlara bu dünyada ve tanrıların dünyasında Nirvana’ya ulaştığı sekiz dilimli yolu açıkladı. Bu yeni öğreti şu şekilde hülasa edilebilir: ‘Her türlü acı ve ıstıraba son vermek için saflık içinde yürü.”

 Beş çileci kendisine ilk katılanlardı, onların hemen ardından etrafında başkaları toplandı ve Buda onları yeni öğretiyi yaymaları için civardaki krallıklara gönderdi. Brahmanlarınkiyle karşılaştırıldığında çarpıcı bir zıtlık içerisinde, insanlara vaaz ve nasihatlarındaki en belirgin özellik sınırlamadan, biçimlerden, törenlerden, hülasa Ferisilikten uzaklıktı. ‘Beşeri ilahi her türlü bağlardan kurtuldum’ der Buda. “Siz de, ey  bhikkhular beşeri ilahi her türlü bağlardan kurtulacaksınız. Çıkın ey bhikkhular, diyar diyar dolaşın dünyaya acıyarak, birçok insanın saadeti için, birçok insanın mutluluğu için, tanrıların ve insanların ebedi şahadeti, gönenci ve neşesi için. Durmayın, diyar diyar dolaşın.

 

Daha sonra kurtuluş bilgisine ulaştığı Uruvela’ya dönerek, liderleri Kassapa’nın kayıtlara göre birçok mucizeler gösterdikten sonra aralarına katıldığı çileciler topluluğuna vaazlar verdi. Sonra bütün topluluk Magadha’nın (Behar) başkenti Reğagaha’ya ilerledi ve kral Bimbisara Buda’nın vazettiği dini kabul etti; bunu Magadha’nın birçok soylu gençlerinin din değiştirmesi takip etti, katılım o kadar büyüktü ki, insanlar kendi aralarında çileciliğin beraberinde çocuksuzluğu, dulluğu getirdi-. Si ve ailelerin yıkılmasına yol açtığı yolunda konuşmaya başlamıştı.

 

Bu dönemden itibaren Buda’nın hayatının gerçek hikâyesini şekillen diremiyoruz; fakat eski kayıtlardan izlediği yolun genel karakterini çıkartmak güç değildir, her ne kadar ibranilerin ve Avrupalıların kaydetmesini çok iyi bildikleri fakat hinduların ve Çinlilerin her nedense pek önem vermedikleri kişisel renklerden yoksun olacak ise de. Bunun nedeni anlayabileceğimiz üzere kısmen ferdiyet duygusunun gelişmemiş olmasıdır. Doğu uygarlıktan fert yerine sürekli olarak aynı şeyleri yapmaya alışmış, benzer şekilde hisseden ve düşünen karakterler yaratır. Fakat bir şey kesindir: erken Budacılık’ta tarikat içerisinde aykırı veya çekişmeci ruhun emaresine rastlanmaz, üstadının öğretisini yeni ve umulmadık doğrultularda geliştiren veya kendisini ikinci bir kurucu konumuna yerleştiren bir talebe yahut takipçiyle karşılaşılmaz. En erken kayıtlarda tasvir edilenlerin tamamı gerçek Buda’ya denk gelsin gelmesin, hiç olmazsa kendisiyle çekişen bir rakibinin olmadığından emin olabiliriz ve talebeleri söylediği ya da yaptığına inandıklarını yakından takip edip ona benzemeye çalışmışlardır. Dolayısıyla Buda’nın hayatının panaroması en yakın talebelerininkinin çoğunu da tasvir eder.

Buda’nın hayatındaki iki önemli değişiklik yahut münavebeyi belirleyen şey Orta Hindistan’ın mevsimlerinin zıtlığıdır. Yağmurlu geçen üç ay, kasaba ve köylerde ya da civanında bir konaklama ve inziva dönemini zaruri kılıyordu. Yılın kalan aylarında Buda, ardında talebeleri, daha çok Oudh ve Behar’da bir yerden diğerine, Kosala ve Magadha krallıklarını ve civarını dolaşıyordu. Brahman dininin güçlü olduğu Batı Hindistan’a girmedikleri anlaşılmaktadır. Bu krallıkların önemli şehirlerinin yakınında Savatthi ve Rzyagaha’da Buda ve takipçilerine güzel bahçeler, barınma, yeme içme ve toplanma yerleri sağlandı. En eski Budist kitaplardan birindeki şu tasvirden bu yerlerin neye benzedi hakkında bir fikre sahip olabiliriz: “Kasabaya ne çok fazla uzak, ne çok fazla yakın, giriş ve çıkışları yerli yerinde, arayan insanlar için erişilmesi kolay, gündüz hayatın curcunasından, insanların kalabalıklarından uzak, geceleyin sessiz ve sakin, bir inziva yeri ve yâlnız tefekkür için güzel Ve elverişli bir mahal.” Burada güzel korular, içinde sembolik değeri büyük olan lotusların yetiştiği havuzlar ve toplantılar için işe yarar her şey vardı; ve buna benzer şeyler daha küçük ölçekte başka birçok yerde de tedarik edilmişti. Ziyaretçiler arasında uzak ülkelerden gelen yabancılar ve talebelerinin öğrettiklerini kabul etmiş olup da kendisini görmeyi isteyenler vardı; hatta krallar ve kabile şefleri bile onu görüp öğretisini dinlemek için koşmuşlardı. Bazı durumlarda bir kasabanın yöneticileri ağır bir ceza tehditiyle her bir sakininden çıkıp Ulu Kişiyi karşılamaya gitmelerini buyuruyorlardı.

Budist kitaplardaki en ilginç kayıtlardan biri, bir kurtizanın din değiştirmesi ve Buda’nın onun davetini soylu gençlerinkine tercih etmesiyle ilgili olanıdır. Bu Mesih’in hayatındaki bilinen hadiseyle karşılaştı- almıştır; fakat teslim etmek gerekir ki benzerlik ancak görünüşten ibarettir. Aşağıdaki bölüm “Büyük ölümün Kitabından kısaltılarak alınmıştır.

 

Ve kurtizan Ambapali Kutlu Kişinin Vesali’ye geldiğini ve kendine alt mango koruluğunda konakladığını işitti. Ve birçok göz alıcı araba hazırlanmasını buyurarak bunlardan birine de kendisi bindi ve maiyetiyle birlikte koruluğuna doğru yola çıktı. Arabaların geçebileceği yere kadar araba içerisinde gitti, sonra arabadan indi ve Kutlu Kişinin bulunduğu yere kadar yürüyerek gitti ve burada bir kenara saygılı bir şekilde oturdu ve burada oturduğunda Kutlu Kişi ona dini hitabını irad etti, sözleriyle maneviyatını yükseltti, gönlünü aldı, neşelendirdi.

Sözlerinden memnun olmuş, öğrenmiş, uyanmış, heyecanlanmış ve neşelenmiş olarak Kutlu Kişiye seslendi ve şunları söyledi:

 

‘Kutlu Kişi, kardeşlerle birlikte yarın evimde yemeğime katılarak beni onurlandırsın.’

Kutlu Kişi kabulünü sükutla gösterdi. Ambapali Kutlu Kişinin kabul ettiğini gördüğünde oturduğu yerden kalktı, önünde eğildi, önünden geçerken bu saygılı tavanı muhafaza ederek ayaldi.

– Vesali’nin Likhavileri (zengin soylu gençler) Kutlu Kişinin Vesali’ye geldiğini ve Ambapali’nin korusunda konakladığını işittiler ve onu ertesi gün akşam yemeğine davet etmek üzere yanma gittiler; fakat o akşam yeme® için daha önce Ambapali’ye söz verdiğini söyleyerek bu daveti reddetti.

Ertesi sabah erkenden giyinip kâsesini yanma alarak kardeşlerle birlikte Ambapali’nin oturduğu eve gitti; buraya geldi®nde kendisi için hazırlanmış yere oturdu ve başlarında Buda olmak üzere tarikat mensuplarını önüne taze pirinç ve çörekler koydu ve onlar daha fazlasını reddedinceye kadar bekledi.

Ve Kutlu Kişi yemeğini bitirdiğinde, kurtizan alçak bir tabure götürtüp yanma koydurdu ve ona seslenerek şöyle dedi: ‘Efendim bu konağı Buda’nın önderi olduğu fakirler tarikatına başlıyorum.’ Ve Kutlu Kişi bu hediyeyi kabul etti; ve Kutlu Kişi ona dinî hitabını irad etti, sözleriyle maneviyatını yükseltti, gönlünü aldı, neşelendirdi, daha sonra oturduğu yerden kalktı ve burayı terk etti.”

 

Burada kesinlikle bu durum için özel hiçbir öğretinin olmadığının kaydedilmesi gerekir. Anlaşılan düzenli ve yinelenen ifadelerin kullanılmasının nedeni dinleyenin alt edilemeyecek kadar güçlü olduğu ve sonunda böyle birisinin kayıtsız şartsız boyun eğdini göstermek olmalıdır. Burada önemli olan husus, kurtizanla (ne var ki yine de kayda değer ölçüğe zengin bir kadirdir bu) yemek yemeye tenezzül edilmesi ve onun davetinin, görünümleri Veda tanrılarınkiyle kıyaslanabilecek genç ve zengin soyluların davetine tercih edilmesidir.

 

Buda’yı ziyaret edenler arasında, ondan farklılıklarını tebarüz ettirmeye çalışan ve kendi dinî görüşlerinin gerçekten uzaklığını ve Budist inancın doğruluğunu görmeleri için davet edilmiş olan seçkin Brahmanlar ona tuzaklar kurup kendi kendisiyle çelişkiye düşmesi için çaba sarf eden mantıkçı safsatacılar da vardı. Doğrusunu söylemek gerekirse, her halde fakir ye sefiller dışında, her türden ve her konumdan insan, vazedip yaymayı kendisine görev telakki ettiği bilgiyi elde etmek için Buda’ya başvurmaktaydı; ve genellikle tarikatına olan bağlılıklannı ona ve dostlarına. ardından manevi eğitimin devam ettiği, akşam yemeği vermek suretiyle gösteriyorlardı. Davet almadıklarında Buda ve takipçileri kâse ve taslarla sadaka dilenerek kasabayı bir baştan bir be şa dolaşıyorlardı. Dr. Oldenberg’ln söylediği gibi; “Şöhretinin en yüksek noktaya eriştiği ve isminin bütün Hindistan’da en saygın isimlerle birlikte anıldığı günlerde, kralların önünde kendilerini yere attığı inse nın, elinde sadaka tası, bir evden diğerine, hiçbir istekte bulunmaksızın, hep yere bakarak, tasma bir parça yiyecek konuluncaya kadar sessizce bekleyerek, sokaklarda yollarda dolaştığı görülebilirdi.”

Fakat öğretisi bir tarafa bırakılacak olursa, Budâ’nın büyük muvaffakiyeti, Budacıların kullandığı anlamı tamamen muhafaza ederek aktarılamayacak Bhikkhu ya da Bhgi’dan müteşekkil yeni bir topluluk (cemaat, sangha) oluşturmasıydı. Bu tabir (Bhikkhu) genellikle, “keşişler” diye karşılanır, fakat harfi harfine alınacak olursa “dilenci”, “cerrar” anlamına gelir. Bununla beraber kelimenin gerçek anlamında dilendikleri, bir dilekte bulunduktan söylenemezdi; dünyevi plan her şeyi terk ediyor, fakat toplumdan kopmuyorlardı, o nedenle tam anlamıyla keşiş sayılamazlar; itaat yemini etmiyor, istedikleri zaman tarikatı terk edebiliyorlardı. Yönetecekleri tören ya da ayinleri olmadığından ve herhangi bir anlamda başkalarının ibadetlerine aracı olmadıklarından rahip oldukları da söylenemezdi. Belki “ihvan” ya da “Tarikat üyeleri’ tabiri bütün bu mahzurları asgari düzeye indirebilir ve daha az yanıltıcı bir vasfa sahip olabilir; ne var ki en yaygın olarak kullanılan isim keşiş tabiridir. Dışarıdan görülen üyelik işaretleri başın tepe kısmının traş edilmesi ve san bir elbisedir.

 

Buda’nın bu kadar kolay bir şekilde ayrı bir Tarikat kurması, dini hayata yol veren dünyadan ayrılma fikrinin döneminde zaten geniş bir yaygınlık kazandığını göstermektedir. İkna olmuş araştırıcıların Buda’ya inançlarını ikrar edip, ondan kendilerini talebe ve gerçek inanlı kimseler olarak kabul etmelerini istemeleri anlaşılan o kİ çok çabuk mutad bir şey haline gelmiştir; ve o da talipleri şuna benzer kalıp ifadelerle kabul ediyordu: “Gel ey bhikkhu, her türlü ıstıraba son vermek için gerektiği gibi açıklanmakta öğreti, kalk ve temiz niyetle yürü/ Bhikkhular varını yoğunu Tarikata bağışlayarak, yahut herhalde onları büsbütün terk edip aile bağlarını bir yana bırakarak, iffet ve saffet içinde bir hayat sürme yeminiyle birlikte birçok durumda Buda tarafından kendilerine öğretilmiş ilkeleri yaymak için yolculuğa çıkarlardı. Kişisel hırs, kişisel büyüklenme, kibir, bencillik gibi kötü hasletlerin aralarında artık bundan böyle yeri yoktu. Dünyadan el etek çekmiş bu insanlar için artık kastların da önemi yoktu. Buda’nın bir krala şu cevabı verdiği söylenir: “Eğer kralın bir kölesi yahut hizmetçisi, sırtına san elbiseler geçirip, sessiz sedasız tefekkür içerisinde bir keşiş gibi yaşarsa, hâli diyebilir misin, iyi, bu adam benim kölem ve hizmetçim olsun, huzurumda beklesin, önümde eğilsin, isteklerimi ve buyruklarını yerine yeline getirsin, beni hoşnut etmek için yaşasın, saygılı konuşsun, sözlerime bağlı kalsın?” Ve kral cevap verir, “Hayır efendim, ben onun önünde eğilmeli, huzurunda beklemeli, oturması için davet etmeli, yeme, içme, giyinme, barınma, hastalandığında ilaç ihtiyacını ben gidermeliyim, doğru olanı bu olduğundan onu koruyup gözetmeli ve himaye etmeliyim.” Bundan da anlaşılacağı üzere Buda’nın tasvip ettiği bu tür bir tutum ve davranıştır.

Profesör Oldenberg, Buda’nın, özel anlamda, kast zincirlerini kıran, fakır ve horlanmış kimseleri ruhani krallığına yükseltmiş olan toplumsal ıslahatçı olduğu fikrine şiddetle karşı çıkar. Öğretisinde mevcut düzeni alt üst edip yerine yenisini inşa etmeye dönük bir fikre yahut tasavvura rastlanmaz. “Buda’nın ruhu, varlığı hissedilmeksizin hiç kimsenin gaddarın karşısında mağduru savunan bir tavır takınamayacağı böyle bir coşkuya yabancıydı. Bu tavır belki şu şekilde özetlenebilir: Devlet ve toplum her ne durumdaysalar o şekilde kalsın, bir keşiş olarak dünyayı terk etmiş dindar insan bunlarla uğraşmasın, karışmasın. Onun için kastın bir değeri yoktu, çünkü dünyevi olan her şey onu etkileme gücünden yoksundu, fakat muhitinde durumu veya konumu iyi olmayanlar için kuralların sertliğini hafifletmek veya büsbütün kaldırma yönünde tesirini kullanmak gibi bir düşüncesi hiçbir zaman olmadı” Hatta Buda’nın bütün insan zümrelerine fiilen eşit uzaklıkta olduğu da pek söylenemez. En eski seçkin bağlıları arasında olanlar neredeyse münhasıran yüksek zümrelerden, soylular, Brahmanlar, tüccarlar, eğitimli kimseler arasından seçilmiştir. Erken dönem Budist eserlerde şu türden ifadelere rastlarız: “Bu tür soylu gençlerle muhabbet Yüce Kişi tarafından arzu edilmez değildir.” ‘Böyle saygın ve tanınan bir kimsenin bu öğreti ve düzene teveccühü büyük önem taşır.” Tapınak ve saraylardan kurumuş çiçek ve yapraklan süpürenler gibi önemsiz veya mütevazi bir kimsenin kabulüyle ilgili müstakil bir hikâyeye nadiren rastlanır; ve böyle bir durumda da verilmek istenen ders yahut telkin edilen düstur Brahmanların seçkinciliklerini veya kapalılıklarını hedef alır. “Kutsal bir gayret ve iffetli bir hayatla, kendi kendini denetleyip sürekli murakabe altında tutarak bir kimse bir Brahman olur; bu en yüksek Brahmanlıktır.” Zayıflar ve çocuklar nadiren zikredilir. “Bu öğreti’ denir, “akıllılar içindir, budalalar için değil.”

 

Buda’nın önde gelen bağlılarım, hepsi de saflık ve kusursuz huzura ulaşma ve Buda’ya bağlılık bakımından birbirine benzediği üzere, kısaca zikretmemiz yeterlidir: Brahmanizm’den hemen ayrılıp hayatları boyunca Buda’yı takip eden, fakat Buda’dan kısa bir süre önce ölmüş olan Sariputta ve Moggallana; kendi kuzeni Ananda ve erkek kardeşi Devadatta; Sakyaların saray berberi Upali. Ananda’ran yaşlılık günlerinde kişisel hizmetkârı olarak Buda’ya hizmet ettiği, çoğu kez onunla yalnız kaldığı anlaşılmaktadır; nitekim son konuşmalarının çoğunu onunla yapmıştır. Devadatta kardeşinin yerini almaya çalışan ve onun canına kastettiği -kaydedilmiş birçok mucize ile akim kalmış bir plan- söylenen geleneksel haindir. Devadatta’nın keşişlere daha çileci bir disiplini zorla benimsetmeye çalıştığı-ve hazin bir şekilde başarısızlığa uğradığı anlatılır.

Keşişlerden başka Buda- öğretisinin hakikatini teslim edip dünyada kalmayı tercih etmiş olan halktan inanlıları da kabul etmiş, bunların hediye vermesine ve Tarikat mensuplarına yardım etmelerine ses çıkarmamıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse bu, durumun geretirdiği mecburiyetlerin kabulünden ibarettir. Eğer keşiş yahut dilenen üyelerin dışında başka bağlıları olmasa ve geri kalan herkes muhalifleri olsa idi, üyelerin ihtiyaçlarının karşılanma ihtimali zayıflardı; elbette Hindistan gibi bir ülkede bunların ihtiyaçları çok fazla bir şey tutmazdı, fakat gene de yardıma ihtiyaç duyulurdu ve dışarıdan tedarik edilmesi gerekirdi. Halktan kimselerin kabulü için özel bir kabul şekli yoktu ve bunlar Budacılığın yönetiminde söz hakkına da sahip değillerdi. Kardeşler ya da keşişler, için olduğu gibi halktan bağılar için de öncelik prenslere ve soylulara, Brahmanlara ve tüccarlara verilmekteydi. Bağlıların büyük bölümünü oluşturan fakir ve miskinlerden ziyade öyle anlaşılıyor ki bunlardı. Dolayısıyla Buda ve keşişleri etraflarına kendilerini kabul edip ihtiyaçlarını konuşmalarını dinlemek üzere insanisin bir araya getirebilecek ya da onlara çeşitli araçlarla Veya yaya eşlik etmiş olan ateşli taraftarlar kalabalığı toplamışlardı. Buda’nın kadınlar karşısındaki durumu bazı bakımlardan Brahmânlardan daha fazla, başka bakımlardan daha az serbestiyetçi bir keyfi yet arz eder. Brahman dininde, Vedalar önünde diz çökerek üzerine tefekkür eden talebenin, ileride bir aile reisi olacağı, evlenip adak törenlerini sürdürmek üzere bir aile oluşturacağı beklenirdi; fakat kadınlar büyük bir titizlikle hep ikinci planda tutulur, fiilen hizmetçi olarak kullanılırdı. Budist keşişler, meslekleriyle büsbütün bağdaşmadığı söylenemeyeceği üzere, evlilik ve kadınlarla yakın ilişkilerden uzak durma zorundaydılar; fakat kadınlar, erkeklerle yakınlıkla ilgili katı sınırlamalar altında, bir nevi rahibelere benzer bir konumda, Tarikata ‘hemşire olarak alınabilirdi. Kadınlar tarikat içerisinde söz sahibi olmayan hal tan bağılar olarak kabul edilmekteydi ve haddizatında onların yardımları olmasa. Tarikatın bakım ve ihtiyaçlarını çok daha zorlaşırdı. Fakat kadınlara tahammül ve hatta sıcak karşılama daha sonra gelişecektir. Erken dönemde, Ananda tarafından Buda’ya, kardeşler hemşirelere nasıl davranmalılar diye sorulduğunda, ‘Onlara bakmasınlar* diye cevap vermişti; üsteleyerek, ‘Eğer onları görecek olursak ne yapmalıyız?*, ‘Onlarla konuşmayın’; ve yine ‘Eğer onlar bizimle konuşacak olursa, ne yapacağız’ sorusuna, üstadın cevabı, ‘Ayık olun’ veya bir başka çeviriye göre, ‘Kendinizi göz hapsine alın’ olmuştu; ve bu görüşün belli bir güçle muhafaza edilmiş olduğu Budist anlatılardan birindeki ahlak düsturundan anlaşılabilir. ‘Suda bir balığın izlediği yol gibi, derinliğine erilemeyecek kadar dipsizdir kadınların karakteri, aşıramayacakları bir şey yoktur akla hayale gelmez hüner ve kurnazlıkla, oyun ve düzenlerle; doğruyu bulmaları zordur, yalan doğru, doğru yalan mesabesindedir onlar için.’

 

Fakat tecrübe zenginleştikçe Buda’nın kadınlara karşı tutumunun bir ölçüde değişikliğe uğradığı söylenebilir. Süt annesi ve talebesi Ananda sonunda onu, kadınların dört katlı yolu kavrayabileceklerine ikna etmiş olmalılar. Bununla beraber kadınlar için sınırlayıcı nitelikte sekiz kural getirmekten de geri durmadı; sözgelimi hizmet geçmişi ne kadar uzun olursa olsun bir rahibe her zaman, henüz yeni kabul edilmiş olsa bile, bir keşişe hizmet edip huzurunda bekleyecekti; ve yine bazı bakımlardan rahibeler keşişlerin buyruğuna tabi kılındı. Girişleri keşişler yahut rahibeler aracılığıyla olmalı ve onlar tarafından uyarılıp tembih edilmeliydiler. Fakat Buda umutsuz ve kederliydi, nitekim insanların hayır ve selametine olan yasanın beş yüz yıldan fazla sürmeyeceğini söylediği rivayet edilir: Hasıl ki bir bitki küf ya da mantara yakalandığında yeşilliğini ve gürbüzlüğünü muhafaza edemezse, ‘her ne türden kayıt ve sınırlamalara tabi tutulurlarsa tutulsunlar, kadınların ev hayatından çıkıp keşişlerin yaşantısına özenmeleri halinde, bu din varlığını ve canlılığını uzun süre koruyamaz.’ Kadın talebelerin (rahibe adaylarının) uygulanabilir olduğu sürece, erkeklerle aynı kuralları benimsemesi gerekiyordu; ve genel kural uygulanır -hangi öğreti olursa olsun, tutku ve ihtirasa değil barışa; gurura değil saygı ve hürmete; çoğu istemeye değl aza yetinmeye; inzivaya ve tecride değil toplum sevgisine; tembelliğe ve miskinliğe değil gayret ve çalışkanlığa; çekişmediğe değil uyumluluğa yönlendiren öğretiler, bu öğretiler Üstad’ın öğretileriydi. Giyiecek elbise, beden ve yüze yapılan süsler, alışkanlıklar ve uğraşlarla ilgili birçok sınırlama ve mahrumiyetler getirildi. Bununla beraber Buda ve takipçileri kadınlardan çoğu kez büyük konukseverlik ve yardım gördüler, buna rağmen azizlere yardım etme imkânı verildiğinden dolayı kadınların kendilerini yararlananlar olarak görmeleri gerekiyordu. Savatthi’den zengin ve soylu bir kadın, Visakha gönüllü olarak, tarikata giren ve çıkan keşişlere yiyecek, giyecek ve ilaç sunmuş ve bunu bir rica olarak istemişti. Buda buna şu cevabı vermişti: “Hayallara doğru ve dürüst. Bahtiyar Kişinin tilmizi olan her kadın, kalpten isteyerek, hırs ve tamahını zapt ederek yiyecek ve İçecek verir -elemi ve kederi gideren, mutluluk ve saadet getiren göksel bir hediyedir bu ve yozlaşma ve kirlilikten uzak yola girerek göksel bir hayata ulaşır, hedeflediği iyilik ve mutluluğa erişir Ve hastalıktan ırak, arzu ettiği göksel bedeni elde eder.’

Budist literatürde Buda’ya karşı etkin bir muhalefetin yok denecek Kadar azlığı çarpıcıdır. Elbette bu gizlemeden ileri gelebilir,- fakat Budacılığın kuşku götürmez büyük başarısına bakarak denilebilir ki, nasıl bastırılmış yahut ezilmiş olduklarını göstermek arzusu bile, ciddi muhaliflerin ‘zikredilmesi için yetişirdi. Ne var ki, Budacılık Brahman dininin kuzey batıdaki Kadar güçlü köklere sahip olmadığı doğu bölgelerinde doğmuştu. Burada birçok çileci ve özgür düşünen gruplar teşekkül etmişti; ,ve Hinduların dinî eğilim yahut dine yatkınlık bakımından güçlü mizaçlarını da hatırdan çıkarmamalıyız; bu tabiat yahut mizaç özelliği, doğal olarak onları dinî hakikat arayıcılarına, özellikle bu uğurda dünyadan el etek çekenlere ve hiçbir surette genel düzene ve huzura zarar vermeyenlere büyük saygı beslemeye sevk etmekteydi. Aslında Brahmanların edebiyat Ve uygulamaları tarafından kutsanan ve teşvik edilen çilecilik Buda’nınkine birçok bakımdan benzemekteydi. Ancak yine de Brahmanların şekilciliklerinin ciddi bir şekilde sorgulanmaya başladığı ya da Addedildiği bir ülkede Buda onların sistemlerini bu denli şiddetli bir şekilde eleştirebilirdi. Kurban törenleri, Vedaların öğretisi ve kastlar onun için hiçbir şey ifade etmiyordu. Brahmanlar tarafından doğru yolun hangisi olduğu sorgulanırken bir tür Sokratik yöntemle Buda, Vedalar’da bildirilen yolların Brahmanları Brahma ile buluşturmayacağım, onun hakkında bilgi edinmelerini sağlamayacağını ilan eder ve Brahmanların övündükleri bilgilerinin budalalıktan başka bir şey olmadığım bildirir: ‘Birbirinin arkasına tutunmuş bir körler kalabalığının ne en önündeki; ne ortasındaki, ne de arkasındaki bir şey görebilir.’ Bunu aynı düşünceyi anlatan bir dizi özenli ve ayrıntılı imge ve benzetme takip eder. Brahmanların hakikati tanımasının önünde beş engel olduğunu söyler- ihtiras (tutkulu arzu), kötü niyet, tembellik ve aylaklık, gurur ve (kendi kendine) boş güven ve şüphe. Bütün bunlar Brahma’nın bilmediği, ondan uzak olan şeylerdir ve o nedenle Brahmanlar onunla asla birleşemezler. Brahmanlara Brahma ile birlik olma yolunu göstermesi istendiğinde Buda cevaben, yollarını sapıtan ölümlülere bir rehber, bir kılavuz, tamamen aydınlanmış, kutsal bir Buda olarak zaman zaman dünyaya fevkalade niteliklere sahip, yüksek mazhariyetlere erişmiş bir muallimin geldiğini bildirir. O tüm evreni, tanrıları ve insanları eksiksiz biçimde anlar ve bildiğini başkalarına bildirir. ‘0 hakikati hem lafzı hem ruhuyla bildirir, kaynağıyla güzel, ilerlemesiyle güzel ve hedefe varmasıyla güzel (hakikati); o soylu hayatı bütün saflığıyla ve bütün kusursuzluğuyla bildirir.’ Bir hane reisi hakikati İşitir ve Buda’ya inanır ve o zaman düşünmeye başlar: “Ev hayatı engellerle dolu, tutkuyla. ihtirasla kirlenmiş bir yol: bütün bu dünyevi şeyleri terk eden kimsenin hayatı kim bilir ne kadar serbest, ne kadar Özgürdür. Ev hayatını sürdürüp de bütün doluluğuyla, bütün saflığıyla, bütün göz kamaştırıcı kusursuzluğuyla daha yüksek, daha yüce bir hayatı yaşamak isteyen bir insanın işi ne kadar zorlu öyleyse bırakın saçımı sakalımı kesip üzerime portakal rengi elbiseleri geçireyim ve bu ev hayatını bırakıp evsiz barksız dolaşayım.”

“O vakit çok geçmeden büyük olsun küçük olsun mal varlığının kendine düşeninden vazgeçip, çok olsun az olsun, yakın ve akrabalarını terk ederek, saçını ve sakalını kestirir, üzerine portakal rengi elbiselerini geçirir ve ev hayatını bırakıp bir keşiş olarak evsiz barksız dolaşır.” “Böyle bir münzevi olduğunda, Pattimokka kurallarına (ya da manastır yasalarına) göre kendi kendini sınırlayan bir hayata geçer; doğ ruluk ve dürüstlük zevki olur ve uzak durulması gereken şeylerin en azında bile tehlike görür; düsturları kabul eder ve onlarla kendi kendini eğitir; sözleriyle ve fiilleriyle etrafını kutsallıkla çevirir; hayatını tamamen saf ve temiz olduğunu bildiği şeylerle idame ettirir; iyi bütün dav- ranışlannm ereğidir, duyularının kapısı hep denetim altındadır; hep ayık ve uyanıktır, o nedenle hep mutludur.” (Sacred Books of the East) Buda Brahmanlara gerçek kurbanın asli unsurlarını anlatıp açıklamaya da aynı derecede hazırdı. Eski güzel günlerin büyük bir kıralı, der, kahramanca işlerden ve ülkesinde banş ve huzuru tesis ettikten ve kötülüklere çareler bulduktan sonra hiçbir hayvanın öldürülmediği, hiçbir ağacın kesilmediği büyük bir kurban sundu; sunulan süt, yağ ve bal sunularından ibaretti. Fakat Buda bundan daha iyi ve daha zahmetsiz bir kurbanın zahid ve dindar keşişlere hediyeler sunmak, onlar için barınma yerleri inşa etmek olduğunu bildirir. Daha yüksek bir sunu Buda’nın öğretisini kabul etmek, daha da yükseği bir keşiş olmaktır; en yüksek sunu ise kurtuluşu, bilgiyi elde etmek, “Bu dünyaya tekrar dönmeyeceğim’ demek ve bunu gerçekleştirmektir.

Rakip çileci gruplar ve bunların önderlerinin Buda’nın ilerlemesini ne derece açıktan açığa tartıştıklarını söyleyemeyiz. Daha sonra bunların birbirleriyle nazikane denilebilecek karşılıklı ilişkilerinin bazı izleriyle karşılaşıyoruz, kimileri ise birbirlerini nüfuzlu kişilerin yardımlarından yoksun bırakmaya çalışmışlardır. Buda’nın muhtelif kardeşlik [uhuvvet] teşkilatlarından en büyük farkı aşın riyazete karşı takındığı yerici ve küçümseyici tutumdur. Buda aşın riyazetin kasvetli, kederli, lüzumsuz ve gerçek dışı olduğu sonucuna varmıştır. Zevk ve duyumsal haz hayatı ise kölelere özgü bayağı bir yaşamdı. Kusursuz hayat orta yol, sekiz dilimli yoldur. Dolayısıyla orta yolda bulunan kuvveti kayda- değer bir ikna gücüyle örnek olarak göstermiştir; ve şüphe yok ki bu onun dinî cemaatinin dünyadaki en yaygın kabule erişmesine güçlü bir şekilde katkıda bulunmuştur.

 

Buda’nın genel öğretim yöntemi söze ve sohbete dayanan bir yöntemdi. Her ne kadar yazılı-öğrenim oldukça yaygınlaşmış ise de, bir kitap yazmak gibi bir şey o zamanlar düşünülmüyordu bile. Fakat ezberden öğrenim, o zamanlar bunun yegane mümkün ya da sağlam yolu olarak görünüyordu ve aktarılacakları hafıza ile aktarmak ve muhafaza etmek bu kadar kolay ve yaygınken herhangi birisi için bir kitap yazmaya kalkışmak şüphesiz büyük bir yenilik, belki de akıldışı bir şey diye düşünülürdü. Herhangi bir kitabın muhtevasından aklımızda kalanların yetersizi® ve hafızamızın görece zayıflığıyla, öğrenim görmüş insanların, az sayıdaki kitaplarını bizim çoğumuzdan çok daha kusursuz bir şekilde ezbere bildikleri bir toplum durumunu elbette anlayamayız. Fakat Kişisel öğretimin her zamanki kadar ve belki de daha müessir, daha verimli olduğu da hatırdan çıkarılmamalıdır. Buda’nın talebeleriyle sohbet ve mülakatlarına (sutta) dair anlatılanlar, her ne kadar tam kesin değişe de, böyle bir öğretimin yaygın örneği olan bir mülakat türü  olarak görülmelidir; ve oldukça erken bir dönemde onun öğretim tarzı  olarak kabul görmüştür. Saf yüksek Sanskritçe ile yazılmış olan Vedalar’dan farklı olarak Budacılığın kitaplarının dili konuşulan halk dilidir ve Buda’ya izafe edilen söz yahut deyişlerde Sanskritçenin izine rastlanmaz. Haddizatında onun her inananın Buda’nın sözlerini kendi diIimde öğrenmesini öngören talimatlar verdiği bildirilir.

Budacılar arasında dilden dile aktarılan rivayetlerdeki her şey ciddi, uzun uzadıya ayrıntılı incelemelerin adet haline geldiği ve işsiz güçsüz insanların yahut dünyadan elini eteğini çekip kendilerini çeşitli fenomenlerin veya sıkıntı ve güçlüklerin nedenleri üzerine düşünmeye vermiş olanların sürekli fikir ürettikleri bir çağın damgasını taşır. Burada, telaş ve kargaşanın hâkim olduğu, herhangi bir meseleye mümkün olan en küçük bir zaman diliminin zar zor ayrılabildiği yaşadığımız döneme benzer bir hayatın izlerine rastlamak imkânsızdır. Bu eski Hindular için, velev ki ayak üzeri olsun, bir tartışma için daima bol zaman vardı ve bir kez başlandığında, gereken kural ve usullere uygun olarak, düzenli bir şekilde yürütülmeli, ölçülü ve dengeli bir şekilde cereyan etmeliydi. İklimin sıcaklığı tembelce ağırlığa ve lüzumsuzca uzatılan konuşmalara bir eğilim doğurmuştu. Kısaltma, özetleme ve seçme nadiren yapılırdı. Budist kitaplardan önce olsalar bile, Upanişadlar aynı dönemde mevcuttu ve yaygın olan soyutlama ve felsefe yapma ruhunu yansıtmaktadır. Dolayısıyla Budist öğretimin biçimi Hindular arasındaki, Vedalar ve Vedalar sonrası edebiyatla gelişmiş olacağı üzere, daha eğitimli olanların ruhuna uygundu. Buda’ya izafe edilen vaaz veya hitaplar, koku bakımından kayda değer bir çeşitlilik arz etse ve çoğu kez verilen örnekler önemli bir çekiciliğe sahip olsa da, aşağıdaki iktibas onun tarafından çoğu kez takip edilen bir yöntem hakkında yeterli bir fikir verecektir.

 

Duyuların tümünün ve onlarca algılanan harici şeylerin hepsinin Kederle ve ölümlülüğün Kararsız doğasıyla Kemirildiği düşüncesini anlatmakta ve yanındaki bin Kadar talebe yahut keşişe şu şekilde seslenmektedir: “O zaman Kutlu Kişi talebelere şöyle Konuştu: ‘Her şey, ey bhikkhular, alevler içinde! nedir bu her şey, bhikkhular, alevler içinde olan? Göz alevler içinde ey bhikkhular: görülebilir şeyler alevler içinde: görülebilir olanın bilgisi alevler içinde; görülebilir şeylerle temas alevler içinde; görülebilir şeylerle temastan kaynaklanan his, ister açı ister haz verici veya ne haz ne acı verici olsun, keza alevler içinde. Me ile tutuşuyor? Arzunun ateşiyle, öfkenin ateşiyle, büyülenmenin ateşiyle. tutuşuyor; doğumla, yaşlılık, ölüm, ıstırap, inleyiş, keder, üzüntü, umutsuzlukla tutuşuyor: böyle derim. Kulak alevler içinde’,’ ye her ayrıntının benzer tekrarıyla bu böyle devam eder; ve aynı şey koku alma, tatma, dokunma duyusu ve düşünme için de söz konusudur, bizim için oldukça tekdüze görünebilecek, fakat dinleyiciler için muhtemelen zevk verici olan uzun bir vaazı oluşturur. Ve devam eder, “Bunu düşünerek ey bhikkhular, soylu yolda yürüyen akıllı bir dinleyici, gözden, gözün gördüğü şeylerden bıkıp usanır,” ve yine bütün ayrıntı bir Kez daha tekrar edilir. O vakit “bütün bunlardan yorularak tutku ve arzudan uzaklaşır, tutku ve arzudan uzaklaşarak kurtulur; yeniden doğumlar sona erer; kutsallık sökün eder, vazife yerine getirilmiş olur; artık bu dünyaya geri dönüş yoktur; o bunu bilir3.” Bu hitap sona erdiğinde bu bin talebenin düşünceleri dünyaya bağlılıktan kurtuldu. (Olderı- berg)

Daha önce zihnen hazır hale gelmiş soylu bir gencin Budacılara katılma tarzı şu şekilde anlatılır (Mahagava îl 7, Sacred Books ofEast). “0 zaman Benares’de bir hazinedarın oğlu Olan Yasa adında ince ve nazik yetiştirilmiş soylu bir genç vardı. Biri kış, biri yaz, bir diğeri de yağmur mevsimi için olmak üzere üç sarayı vardı. Yağmur mevsimi için Kullandığı sarayda, etrafında, hiçbir erkeğin bulunmadığı kadın müzisyenlerle birlikte dört ay boyunca kalırdı ve bu süre zarfında saraydan bir yere ayrılmazdı. Bir gün Yasa, beş duyuyla donanımlı ve bunların verdiği hazların tümüne sahip bu soylu genç, sözü edilen kadın müzisyenler eşliğinde eğlenirken birden bire uyku üzerine mutad olandan daha erken çöküverdi ve kendisini uykunun kollarına bıraktı. Bütün gece yağlı kandil yandı durdu.

‘Ve Yasa, bu soylu genç, nasılsa herkesten daha erken uyandı; ve kendisiyle birlikte sızmış olanları gördü; birisi koltuğunun altındaki lavtasına yaslanmış, biri boynunun altına darbukasını koyup kıvrılmış, biri davulunu yastık yapmış, birinin saçtan darmadağın olmuş, bir başkasının ağzından salyası sızmıştı ve uykularında konuşup duruyorlardı, öyle ki insan kendisini bir mezarlığa düşmüş sanabilirdi. Yasa bunu gördüğünde, sürdüğü hayatın bütün kötülükleri apaçık göründü; aklı fikri dünyevi zevklerden yorgun düşüp, içinde bütün bunlara Karşı de-tin bir tiksinti uyandı. Ve Yasa acı acı hayıflanmaktan kendini alamadı:

‘Veyl banal ne büyük tasa, ne büyük tehlike!’ Ve bu manzaraya daha (ada tahammül edemeyip gece karanlık demeden kendisini dışarıya zor âttı ve Buda’yı aramaya karar verdi. Ona sıkıntısını anlattı. Buda ona cevap verdi, “Burada tasa, kaygı, sıkıntı yok Yasa, burada tehlike yok Buraya gel Yasa, otur da hakikati (Dhamma) öğreteyim’. Ve Yasa, soylu genç, dert ve tasanın, tehlike ve sıkıntının olmadığını işitince buna sevindi ve neşelendi; üzerinden yaldızlı giysilerini attı. Kutlu Kişinin bulunduğu yere gitti; ona yaklaşıp saygılı bir şekilde selamladıktan sonla yanına oturdu. Bunun üzerine Kutlu Kişi ona üşülünce vaaz ve nasihatlarda bulundu: Ona sadaka vererek elde edilen erdemler hakkında, ahlaki ödevler hakkında, cennet hakkında, kötülükler hakkında, kibir ve nahvet, arzuların günahkârlığı ve arzulan terk etmenin bahşedeceği ebedi saadet hakkında konuştu.

Ve Kutlu Kişi Yasa’nın, bu soylu gencin zihninin hazır olduğunu, engellerden Kurtulduğunu, yücelttiğini ve inanca yatkın hale geldiğini gördüğünde Budaların temel ve asli öğretilerini, İstırap, ıstırabın nedeni ve ıstırabın sona erdirilmesini ve Yolu öğretti.” Ve böylelikle Yasa tarikata gider ve sonra da bir keşiş olur; babası da öğretiyi kabul eder, onun kabulü de tafsilatlı bir şekilde anlatılır: “Hazinedar, hane reisi, hakikati görüp, hakikat hakkında kanaat sahibi olup, onun özünü İyice anladıktan ve kararsızlığın üstesinden gelip bütün şüphelerini dağıttıktan sonra, Muallimin öğretisi hakkında bilgi için başka kimseye bağlı olmaksızın Kutlu Kişi’ye dedi: “Yüce Bİendım1 Yüce Efendim! Devrilmiş olanı diken, gizli kalmış olanı ifşa eden, yolunu kaybetmiş olana yolu gösteren, yahut Karanlığa bir ışık yakan birisi gibi. Kutlu Kişi de öğretiyi birçok şekilde açıkladı. Kutlu Kişi’ye, Öğreti’ye, keşişlerin Tarikatına sığınıyorum; Kutlu Kişi bugünden itibaren hayatta kaldığım müddetçe beni kendisine sığınmış bir talebe [bhikkhu] olarak kabul etsin”. Bunlar tipik öykülerdir; ister bunların münferit durumlara uydurulması için çok fazla zomnluluk duyulmamış olsun, isterse anlatımla bu tür ferdi özellikler kaybolmuş olsun, genel öğretinin dışında çok fazla bir şey bulamadığımız bir gerçektir. Basit tutarlı bir öğreti, tam bilgiye erişmek isteyen herkes için bir sığınak vardır -keşişler tarikatına katılmak.

Özellikle bilgili bir kimseyle bir tartışma cereyan ettiğinde Sokratik yönteme benzer bir şey sık sık kulanılır. nitekim Brahmanlarla tartışırken Buda sorar: ‘Brahma’nın kanlan ve serveti var mıdır, yok mudur?” ‘Yoktur.* “Zihni öfkeyle dolu mudur, yoksa öfkeden arik ve ari midir?” ‘öfkeden âridır.” “Zihni kötülükle dolu mu, yoksa kötülükten masun mudur?” ‘Kötülükten masundur.” ‘Zihni yoz ve bayağı düşüncelerle mi doludur, yoksa saf mıdır? “Saftır.” ‘Nefsine hâkim midir, değil midir?” ‘Hâkimdir. ‘Şimdi ne düşünüyorsun söyle, Vedalarda anlatılan Brahmanların kanlan ve serveti var mıdır yok mudur?” Vardır”. Ve sorular bu şeklide devam eder, sonunda esas soru sorulur: ‘O halde kanları ve serveti olan ^rahmanlarla bunlardan hiçbirine sahip olmayan Brahma arasında bir uygunluk ve benzerlik olabilir mi?”

Budacıların yüksek felsefi metinlerinde sık sık mesel ve teşbihlerin kullanılması dikkat çekicidir. İşte bir örnek:

“Hasıl ki sekiz ya da on veya on iki yumurtası olan bir tavuk, bunların üzerine gerektiği gibi kuluçkaya yatar, bunların üzerinde gerektiği gibi oturur, hiçbiri dışarıda kalmayacak şekilde üzerlerini örter, fakat bir yandan da yüreğinde, kaygı ve sabırsızlanmayla karışık, “Ah, bir de benim şu küçük civcivlerim yumurtalarının kabuklarını gagalarıyla veya tırnaklarıyla parçalayıp sağ salim gün ışığına ulaşsaydılar’ gibi bir arzu uyanır, ama yine de bu zaman zarfında küçük civcivler yumurtalarının kabuklarını gagalarıyla veya tırnaklarıyla parçalayıp sağ salim gün ışığına ulaşacaklarından eminseler, bundan en ufak bir tereddüt duymuyorlarsa, tıpkı bunun gibi on beş dilimli kararlılıkla bu suretle mücehhez bir kardeş gün ışığına çıkacağından emindir, yüksek bilgeliğe erişeceğinden emindir, yüce güvenliğe ulaşacağından hiçbir şüphesi ve tereddütü yoktur. Çıkarılması gereken ders veya sonuç, her ne kadar tavuğun yavrulan yahut inanlının hedefi için beslediği şüphe ve te- reddütün önü alınamaz ise de, neticenin kesin olduğudur. (Sacred Bo oks of the East, XI)

 

Bir yerde Buda şunları söyler: “Size bir mesel misal vereceğim; bir meselle birçok akıllı adam söylenenin anlamını kavrayabilir,” Onun vaazı (öğretisini anlatış biçimi) yaralardan zehirli oklan çıkarıp, ilaçlarla zehrin üstesinden gelen hekimin işiyle mukayese edilir. Tıpkı sudan etkilenmeksizin başını sazlıktan çıkarıveren lotus çiçeği gibi, Budalar da bu dünyanın kirinden, pisliğinden etkilenmez. Aşağıya kısmen iktibas ettiğimiz en ayrıntılı mesellerden biridir: ‘Ormanda, bir dağ yamacında, büyük bir karaca sürüsünün yaşadığı sulak bir vadiye, ey bhikkhular, bir gün bir adam gelir, geyikler için iyi şeyler düşünmeyen, onlara zarar vermeyi, onları rahatsız etmeyi arzulayan bu adam, yürünmesi güvenli, kolay ve zevkli olan yolu kapatır ve yerine yeni bir yol, bataklık içinden, bataklık bir patika açar: bu büyük karaca sürüsü zarar görür, ondan sonra her gün yavaş yavaş azalır, sonunda tamamen kaybolur. Fakat ey bhikkhular, bir adam çıkagelse ve kalbinde zerrece kötülük beslemese, bu büyük karaca sürüsünün iyiliğini, güvenliğini, gelişip çoğalmasını düşünse: yürümesi güvenli, kolay ve rahat yolu açsa ve bataklık yolu kapatsa, bataklık patikayı lağvetse, o zaman sürü gelişip, sayısı günden güne çoğalmaz mı? imdi ey bhikkhular, demek istediğimi, size anlatabilmek için bir meselle söyledim. Fakat demek istediğim şudur: Büyük sulak vadi, ey bhikkhular, hazlar ve zevklerdir. Büyük karaca sürüsü yaşayan insanlardır. Yüreğinde kötülük, fenalık ve yıkım düşüncesi olan Mara. yani kötü kişidir. Onun açtığı yeni fakat tehlikeli yoi, sekiz dilimli yolun tersi olan sahte yoldur, yani yanlış inanç, yanlış niyet, yanlış söz, yanlış eylem (davranış), yanlış geçim,

 

yanlış çaba, yanlış muhakeme ve yanlış murakabedir. Bataklık yol zevk ve arzudur. Bataklık patika, cehalettir. Gönenci, mutluluğu, kurtuluşu düşünüp tasarlayan kişi Kusursuz, yüce kutsal Buda’dır. Yürümenin kolay olduğu iyi ve güvenli yol sekiz dilimli yoldur” vb. “Takipçilerinin kurtuluşunu araştıran, onlara acıyan bir üstadın takipçileri için merhametinden dolayı yapması gereken her şeyi sızın ıçm yaptım.” (Oldenbeıg) Buda’nın vaazlarında mesellerin yanı sıra çoğu kez masallardan da yararlanılır.

 

BÜYÜK ÖLÜMÜN KİTABI

 

Şimdi Buda’nın ölümü ve ölümünün hemen öncesinde meydana gelen hadiselerin “Büyük ölümün Kitabı’nda bulunan kaydına geliyoruz.

Bir incile benzetilmiş olan bu kitap bize, anlaşıldığı kadarıyla Buda’nın ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra i.ö. dördüncü yüzyılın sonu veya üçüncü yüzyılın başından gelmektedir. Yazan bilinmemektedir. Bu- da’nın ölümü bundan çıkarılamaz, fakat seksen yaşlarında olduğu ve yol göstericilik görevinin kırk yılını doldurduğu anlaşılmaktadır. Magadha’nın başkenti Rajagaha’dan kendisini bekleyen ün ve büyüklüğü önceden sezinlediği yeni başkent Pataliputta’ya (Patna) yolculuk ettiği ileri sürülmektedir. Kitap aynı zamanda Buda’nın muhtemelen daha önce vermiş olduğu vaazlar ve talimatların bir hülasasını ihtiva etmektedir. Buda yolculuk esnasında şiddetli bir hastalığa yakalanır, ama Tarikata bir veda konuşması yapma arzusunun doğurduğu büyük kararlılıkla hastalığın geçici bir süre için üstesinden gelir. Ananda’ya söylenilecek her şeyi söylediğini ve artık keşişlere önderlik etmeyi arzulamadığım veya onların artık kendisine muhtaç olduklarını düşünmediğini bildirir.

‘Ben de ey Ananda, artık yaşlandım, günlerim hitama erdi, yolculuğum sonuna yaklaşıyor, seksen yaşımı dolduruyorum; ve nasıl ki eskimiş bir yük arabası ancak fazladan bakım onarımla hareket ettirilebiliyorsa, zannımca Aydınlanmış Kişinin bedeni de artık ancak fazladan bakımla ayakta tutulabilir.” Halkına kendi kendilerini sığmak bellemelerini, başkalarına dayanmamalarını ve hepsinden önemlisi hep bilgilenmeye ve öğrenmeye çalışmalarını tavsiye etti. Ayartıcı Mara ona geldi ve bütün arzulan gerçekleşmiş olduğundan hemen derhal kendi isteğiyle ölmesi gerektiğini hatırlattı; bununla beraber o Uç ay daha yaşamayı seçti. Böylelikle Kutlu kişi bilinçli ve kararlı bir şekilde hayatın payına düşen bütününden kalanını reddetti ve reddetmesi üzerine korkunç ve dehşetli, büyük bir yer depremi oldu, arka arka bir müddet gök gürledi ve Kutlu Kişi bunları gördüğünde, kendini tutamayıp sevinçten büyük bir coşkuyla şu ilahiyi söyledi:

 

 

“Hayatının Kalanından vazgeçti bilge Hayat yolu ölçülemez, kısadır;

İçsel neşe ve dinginlikle,

Kırıp attı üzerinden, bir örme zırh gibi,

Kendini hayata bağlayan bağı.”

Daha sonra orada toplanmış olan talebelerine en temel öğretisinin bir özetini verdi ve şu şekilde bitirdi:

 

‘Vade erişti, yaşım olgunlaştı, hayatım sonuna yaklaşıyor

Sizi tebrik ediyorum, anlıyorum, kendi başıma kalarak

o halde kararlı olun, kardeşlerimi saf, iyi ve düşünceli

Sürçmeyin. Bir an bile eksik etmeyin

gözlerinizi kalplerinizin üzerinden.

Bıkıp usanmasın kalpleriniz,

bu öğretiye ve yasaya sımsıkı bağlı kalsın,

Bu yaşam denizini aşıp geçin.

Keder ve üzüntülere son verin’

 

Birkaç günlük yolculuktan sonra Buda ağır ve keskin ağrılarla birlikte seyreden dizanteriye yakalandı, hastalağına en küçük bir şikâyette bulunmaksızın tahammül etti. Sonunda vefat ettiği Kusinara’ya ulaştı, son saatlerinde bile yeni talebeleriyle sohbetini sürdürdü. Son sözleri, ‘Şimdi iyi dinleyin, kardeşlerim, size öğüt veriyorum. Çürüme, Bozulma bütün bileşik şeylerin içinde mündemiçtir. Azimle, sebatla, gayretle kurtuluşunuzun peşinde koşun.” Vefatının hemen ardından yer depremleri oldu, gök gürlemeleri duyuldu. Ve böylelikle Brahma, İlk Neden yahut Yüce Tanrı’nın en karakteristik Budist öğretilerden kimisini seslendirdiği ileri sürülür, saygın talebesi Ananda İse şunlan söylemiştir.

 

‘Her tünü şiddetli arzudan kurtulup, rilrvana’nın dingin durumuna ulaştığında.

Büyük bilge hayat vadesini tükettiğinde.

Rahatını bozamadı bu sarsılmaz kalbin can çekişmesi.

Hep kararlı, sarsılmaz bir zihinle

ölüm acısına galip geldi sükunetle

Parlak bir alev nasıl sönerse yavaş yavaş

Hayatın bağlarından bu sön kurtuluşu da öyleydi.”

 

Cenaze töreni Kuslneralı soyluların katılımıyla krallar karalama yaraşır şekilde kutlandı; bedeni pamuk, yün ve yeni kumaştan beş yüz değişik sargıyla sargılanıp, iki demir kabın için yerleştirilmiş, türlü kokularla birlikte cenaze yığının üzerine konularak yakıldı. Efsane geriye kemiklerden başka, is ve kül namına hiçbir şey kalmadığını bildirmektedir. Bu kalıntılar da sekiz kısma ayrılıp, her birinin üzerine kalıntılara sahip olduklarını iddia eden gruplar tarafından höyükler dikildi.

YAZIYI İNDİR