Hindistan’a girmelerinden önce Arilerin tarihi ne olursa olsun, Vedalar dillerde dolaşmaya başladığında, Örekler arasında en ilkel halleriyle görünenlere emsalsiz benzerlikler gösteren ve isbat edilmemiş olsa bile, AvrupalI ve Hindu Arilerin ortak bir soydan geldiklerini çağrıştıran dînî fikirlerini ve kavramlarını i.ö. altıncı yüzyılda, Budacılığın ortaya çıkmasından çok önce geliştirdikleri kesindir. “Devalar”, “parlak varlıklar” dedikleri tanrılarına rastlayıp, Latince Deus’da aynı sözcüğü gördüğümüzde; Sanskritçe Dyaush-pitar’ı (Gök-Baba) Roma’nın jupiter’i yahut Dies-pitefi, Öreklerin Zeus’u ile; Sanskritçe kuşatıcı gök anlamına gelen Varuna ile Örekçe ilranos ve başka birçok benzer sözcüğü karşılaştırınca ilk başta ne kadar tuhaf görünürse görünsün, Brahmanizm’in ve Örek ve Latin dinlerinin benzer bir kaynaktan türediğini görmezlikten gelemeyiz. Ve bu noktada hangisinin daha eski olduğu önemli değildir. Hinduların Kutsal kitaplarının, Vedaların her halükarda bir kısmının günümüze ulaşan dini metinlerin en eskileri arasında olduğunu ve yazıyla bize ulaşmış olan insan düşüncesinin en eski örneklerinin kimisini yansıttığını biliyoruz.

En iyi tahminler Rig-Veda’nın tarihini i.ö. 800 ila 1200 arasında bir yere yerleştirir. Toplama, tamamı 1017 ilahi ihtiva eden on kitaptan oluşur; on kitaptan sekizi Agni’ye seslenen ilahilerle başlar, bunları lndra’ya seslenen başkaları takip eder. Bunların hiç olmazsa iki ayrı yazarlar kuşağının kaleminden çıkmış olması muhtemel görünmektedir, İkincisi daha çok ilkini örnek olarak izler ve daha düşünseldir; ve ilahilerden bazısının l.ö. 1200’den bile erken bir döneme ait olması muhtemeldir. İlahilerin bütününde yazıyla ilgili herhangi bir şeye işaret yoktur ve bu da göstermektedir ki, “Kitaplar’ın ve yazının açıkça zikredildiği Eski Ahitteki Çıkış kitabından daha eskidirler. Rig-Veda döneminden çok sonra bile yazı hiçbir zaman zikredilmez. Dolayısıyla bu harikulade metinlerin korunması tamamen insan hafızasına atfedilmelidir. Kutsal metinlerinin yavaş yavaş, metodolojik bir şekilde öğrenimi ve tekrarı Brahmanların birçok yılını almaktaydı ve biliyoruz ki bugün de hâlâ böyledir; ve var olan Vedaları korumanın başka bir yolunun olmadığı bir dönemden günümüze ulaştırılmalarında bu geleneğin her tür işaretini görmek mümkündür. Rig-Veda’dan daha sonraki bir döneme ait eski metinlerde bir Brahmanın hayatındaki her hadise ayrıntılı olarak bize bildirilmektedir, fakat bunlarda bile onun yazı yazmasını öğrendiğine dair en ufak bir bahis yoktur. Ve Manu Yasaları’na gelinceye dek yazıdan bahsedilmez.

 

Rig-Veda’nın çok eski bir döneme ait olduğunun tanığı bizzat dilidir. Sözcüklerin açıklaması, o zamandan günümüze dek ardı arkası kesilmeksizin, kapsamlı yorumlara vücut verecek kadar güçtür. Sözcükler bilindiğinde, nasıl bir araya getirilecekleri ya da ne tür bir düşünceyi temsil ettikleri hususunda büyük görüş farklılıktan doğar. Çoğu kez en yüce, en harikulade anlamların yahut düşüncelerin arasına (bizim için) en çocukça yahut yahut ilgisizce şeyler sıkıştırılmıştır, en kısa, en özlü ve veciz aforizmalar lüzumsuz tekrarlarla bir arada gider. Bu, akla gelebilecek herhangi bir bölüm için tek bir yazar düşüncesini saf dışı eder. Aslına bakılırsa Hindu edebiyatı bizim anladığımız anlamda yazarlığın üzerinde durmaz. “Bilgi” anlamına gelen Veda sözcüğü açıkça, varlığı kendi dışında herhangi bir şeye muhtaç olmayan Ruh’dan bir nefes gibi çıktığı ve Rişiler denen bir bilgeler sınıfını esinlediği düşünülen Tanrısal bilgiye işaret eder; dolayısıyla bu güne dek mutlak anlamda şaşmaz ve yanılmaz olduğu kabul edilir.

 

Vedaların genel biçimi, çok düzenli bir vezni olmayan en basit lirik şiir formudur; ve ele alman konular neredeyse münhasıran dini vasfa sahiptir. Bu keyfiyet ulusun karakterine bağlanır. “Bu zamana kadar, kesinlikle hiçbir büyük ulus’ diyor Prof. Whitney, “(onlarda karşılaştığımızdan) daha baskın ve belirgin şekilde dini bir gelişme tablosu sunmamıştır; toplumsal ve siyasal yaşamının bütün dokusunu daha mutlak bir şekilde dinî bir temele dayandırmamıştır; daha derin ve daha bütüncül bir şekilde tabiatüstü şeyler üzerine tefekküre dalmamıştır; bir taraftan tamamen spekülatif bir inancın düşsel bölgelerinde daha yükseğe tırmanmamış, diğer taraftan yozlaştırıcı batıl inançların batağında daha derine batmamıştır- böyle bir eğilimin doğal olarak takip edeceği iki aşın uç.”

 

Her ne kadar en erken döneme ait Vedalar çok eski bir tarihe ait olsalar da, daha öncesinde ırkın tam olarak kestirilemeyen uzun bir gelişme ve inkişaf dönemi olmuş olmalıdır, çünkü dil durulup oturmuş, ne kadar karmaşık olursa olsun her türlü duygu ve düşüncenin ifadesine uygun bir yapıya kavuşmuştur; tanrılarla ilgili düşünceleri tamamen gelişmiş, hatta sayıları bile otuz üç olarak sabitleşmiş görünür, hepsi de ulu ve yaşlı olarak tasavvur edilir ve kendilerine ibadet edenleri babalarının yolundan uzaklaştırmamaları için dua ve niyazda bulunulur. Genel olarak en eski ilahilerde her bir tanrının, diğerlerinin güçleriyle sınırlanmaksızın, yüce ve mutlak olarak düşünüldüğü söylenebilir. “Her bir tanrı,” diyor Max Müller, “yakarışta bulunan için diğer tanrılar kadar iyidir. Bizim için bir tanrılar çokluğunun her bir münferit tanrıya getirmesi kaçınılmaz görünen zorunlu sınırlamalara rağmen, o dönemde (bu durum) onun gerçek bir tanrı, yüce ve mutlak bir varlık olarak duyumsanmasına engel değildi.” Aslında Vedaların Hindusu, ululamaları, duaları ve fiillerinden etkilenmesi mümkün, kişileştirilmiş Tabiat güçlerine tapınan biridir, nitelikleri birbirinden kesin bir şekilde sınırlanmış yahut ayırt edilmiş değildir. Tanrılara ölümsüz denmekle birlikte, onlara yaratılmamış yahut varlığı başka bir şeye ihtiyaç duymayan varlık nazarıyla bakılmaz, çoğu kez vücuda getirenler gök ve yer olarak görülür. Bununla beraber bu noktada bir birlik görülmez. Fakat bu tanrılardan bazılarının tanrılaştırılmış atatan temsil ettiğini ileri süren görüşle telif edilebilecek birçok pasaj vardır, sözgelimi onların ölümsüzlüğü eylemleriyle ya da erdemleriyle yahut Agni’nin ihsanıyla elde ettiklerini bildiren yerler gibi; hatta bazı yerlerde isimleri verilen tanrıların daha önce var olan başkalarının takipçileri olduğu ima edilir, nitekim indra’yı şu şekilde yalvarırken görürüz: “Kim dul bıraktı anneni? Bacaklarından çekerek babanı öldürdüğünde hangi tanrı hazırdı kavgada?” ve kuşkusuz zaman zaman öyle tablolara rastlanır ki tanrıların birbirleriyle savaşta olduğu düşünülür. Tanrıların güçleri ve ayrıcalıkları söz konusu olduğunda, ölümlülerin üzerinde olduklarını söylemek yetişmez, ayrıca ölümlülerin hiçbir surette buyruklarına karşı gelemeyeceklerinin ve vecibelerine riayet eden sadık bağlılarını ödüllendirip kendilerini ihmal edenleri diledikleri gibi cezalandıracaklarının da bilinmesi gerekir.

Tanrıların ataları. Gök ve Yer, Dyausve Prithivi tarafından temsil edilir. Onlara seslenen ilahiler şunları içerir: ‘Göğü ve Yeri, doğruluğun ulu, bilge, faal yücelticilerini, şenliklerde sunularla (tazim ederim), övgülerle teşbih ederim, ki kendi soyundan tanrılara sahip olup, yakarışımızın karşılığı olarak inayetini tanrılarla birlikte üzerimize bol bol dağıtırlar. Yakarışlarımla İyiliksever Baha’nın düşüncesini ve Ana’nın kudretli gizil gücünü ulularım. Onlar bütün mahlukatı var ettiler ve soylarından gelenlere onların gözetmeleri ölümsüzlük (bahşetti).” … Eski Hindular Yer (Toprak) Ana. Gök Baba kavramları bakımından Öreklere ve Romalılara oldukça yaklaşırlar. Bununla beraber bazı pasajlarda kendilerinden yaratılmış diye söz edilir, özellikle onları kendi bedeninden şekillendirmiş olan ve kendisine bağlılık gösterdikleri İndra tarafından. O halde şeylerin başlangıcı nasıl tasavvur edilmiştir? Aşağıdaki alıntı Sir Monier Willams’ın en ilginç Veda ilahilerinden birinin ölçülü çevirisindendir:

 

“Başlangıçta ne varlık ne yokluk vardı.

Ne gök, ne hava küre vardı yukarıda o zaman.

Peki kim sarıp sarmaladı bütün kainatı.

Kimin mahfazasında kaplıydı?

Derin su yan mı çevrelemişti etrafını?

O zaman ne ölüm, ne ölümsüzlük vardı.

Ne gün ne gece, ne ışık ne karanlık vardı o zaman.

Var olan Bir nefes alıp veriyordu sessizce, kendi kendine yeten.

Sonra karanlık içinde gizli karanlık var oldu önce Ardından her şey su oldu, her şey karmakarışık bir khaos Bir’in boşlukta yüzdüğü, hiçlikle sarıldığı.”

 

Fakat Dr. Muir’in nesir çevirisi metnin aslı hakkında daha iyi bir fikir verir: “O zaman ne varlık ne yokluk vardı; yukarıda ne gök ne hava V küre vardı. Ne kuşattı (her şeyi)? Nerede, neyin mahfazası içinde (bulunuyordu)? O su, derin bir uçurum muydu? O zaman ölüm yoktu, ölümsüzlük de; gün gece ayrımı yoktu. O kendi kendine yeten Bir nefes alıp veriyordu sessizce; ondan farklı, onun üzerinde hiçbir şey yoktu. önce karanlık var oldu, Karanlık içinde sarmalanmış. Bütün bunlar ayrılmaz suydu. Boşlukta yüzen ve hiçbir şeyin sarmadığı O Bir coşkunun gücüyle gelişti. … Bu mahlukalırı nereden çıktığını kim bilir, kim bildirebilir burada? Bu (evrenin) gelişmesini tanrılar takip etti; peki kim bilir nereden çıktıklarını ? Nereden çıktı, onu (herhangi birisi) var etti mi etmedi mi en yüksek göktedir onun hükümranı; o bilir gerçeği, hatta o bile bilmez.” Buradan da anlıyoruz ki kadim Vedalar zamanında insan şeylerin kökeni hakkında fikir yürütme bakımından neredeyse en uygar insan kadar ilerlemişti.

 

Anlaşıldığı kadarıyla evrensel Doğa ya da Varlık’ın kabul etmek gerekir ki İzahı güç kişileştirilmesi, tanrıların (Adityalar) anası ve insanla- n günahlarından arındırmaya muktedir Aditi’yi bir tarafa bırakarak, çoğu kez birlikte zikredilen ve gün ve gece olarak yorumlanabilen Aditi’nin çocukları Mitra ve Varuna’ya geçebiliriz. Varuna kimi zaman görülebilir olarak canlandırılır; iki tanrının atlarla çekilen bir arabaya bindiği, en yüksek gök katına yükseldiği ve oradan gök ve yerdeki her şeyi gördükleri söylenir. Kimi zaman güneş Mitra ve Varuna’nın gözü diye tabir edilir; ve her ikisine, birlikte ve ayrı olarak her şeyin kralı ve evrensel hükümdar denir. Varuna’nın Öreklerin Uranos ve Latin Uranus’unkilere benzer nitelikleri vardır. Güneşi^ parlatan odur; rüzgar onun nefesidir; nehir yataklarını emriyle oyduran odur ve nehirler sularını bir okyanusa taşırlar fakat onu asla dolduramazlar. O gökteki kuşların uçuşundan, denizdeki gemilerin yolundan, uzakları aşıp gelen rüzgârdan haberdardır; ve yapılmış yahut yapılacak olan kutsal şeyleri görür. Ve sanki yanı başında imiş gibi görür. Her ne zaman, her nerede iki kişi oturup bir şeyler kursa, bir üçüncü olarak, kral Varuna ondan haberdardır, insanlar üzerinde sınırsız bir güce sahiptir ve bin bir türlü düzeninin olduğu söylenir; o nedenle kendisine derin ve hudutsuz iyiliğini göstermesi ve kötülük ve günahı uzaklaştırması için yalvarılır. Muir’in neredeyse harfi harfine, nazım çevirisi (buradaki çevirinin çevirisi ise kaçınılmaz olarak serbesttir) o kadar büyüleyicidir ki iktibas etmeden geçmek olmaz:

 

“Yücelerdeki kudretli efendimiz, işlerimiz sana malumdur

Tanrılar insanların yaptıkları her şeyden haberdardır,

insanlar türlü kılıklar altında gizlemeye çalışsalar da.

Her kim nerede durur, nereye hareket eder

bir yerden bir yere sürterse

Yahut kendisini hücresine gizlerse

tanrılar izler hareketlerini onun.

Her nerede iki kişi bir araya gelip

kendilerini yalnız sanarak bir şeyler kursa

Kral Varuna, üçüncü olarak, oradadır,

ve bütün planlan malumdur ona.

Bu yeryüzü onundur, ona aittir bu uçsuz bucaksız gökler

İki deniz onun içinde sükun bulur,

ama o küçük bir havuzda yüzer.

Gözcüleri göklerden inip dünyanın üzerinde süzülürler

Her bir tarafı tarayan binlerce gözleri
en uç sırırına kadar yeryüzünü gözetir Her ne varsa gökte ve yerde Ve göklerin ötesinde, apaşikârdır Kral Varuna’nm gözlerinin önünde. Oyuncunun zarlarını atması gibi bütün bu evreni parmağında döndürür. Senin attığın bu düğümlü ilmiklerde bütün yalancılar kıskıvrak yakalansın
ey Tanrı
fakat doğrulan kayır, esirge sen.

 

 

Bu ve daha başka birçok pasajda Varuna erişilmez yücelikte ahlaki bir Varlık olarak görünür. Rishi yahut kutsal ozan onun affını diler; ve şarap, öfke, zar, yahut düşüncesizliğinin onu yoldan çıkardığı ileri sürülür. Mitra ve Varuna’ya birlikte iken de atfedilen nitelikler hemen hemen aynıdır. Daha sonra görüleceği üzere, Zerdüştiliğin Mitra’sı Hinduların Mitra’sına oldukça benzer; ve bu tanrı kavrayışının Hindu-Pers ayrışmasından önce mevcut olduğundan çok fazla şüphe edilemez. Daha sonra Varuna özellikle suların hâkimiyle özdeşleştirilmiş ve kendisine taşkınlar göndermesi ve gökten yağmur indirmesi için yalvarılır olmuştur.

Indra ve Agrıi başlangıçta Mitra ve Varuna’dan daha az önemi] görünüyor ise de, sonraları giderek önem kazanmışlardır; Bir soy çizelgeleri, çeşitli çarpıcı nitelikleri vardır ve kişisel tasvirine ilişkin birçok özellikler verilir. Açık gökyüzünün tanrısı indra, uzun kolları, kırmızı yanakları ve altın sarı saçlarıyla, sayısız biçimlere bürünebilen yakışıklı bir tanrıdır. Düşünceden daha hızlı koşan iki altın at tarafından çekilen parlak altın bir arabaya biner; bir şimşeği (vacra) ve başka silahları vardır, bağlıları tarafından kendisine soma sunulur. Birçok pasajda bu gözde içkinin bilinen etkilerinin tanrılar tarafından hissedildiği vâr sayılır indra’nın özel görevlerinden biri düşman kuraklık İblisleriyle’ karşılaşıp onları öldürmektir. Muir’in söylediği gibi, bu düşüncelerin gelişmesi Hindistan’daki İklim fenomenlerine tanık olanlar İçin doğal ve mükemmelen anlaşılabilirdir. “Dolayısıyla Indra aynı zamanda hem korkunç bir savaşçı, hem de lütufkâr bir dosttur, mızrakları düşmanlarına ölüm saçar, kendisine tapanlara ise rahatlık ve mutluluk getirir, Gök gürlemesi ve şimşek neredeyse kaçınılmaz bir şekilde zıt güçler arasındaki bir çatışma fikrini çağrıştırır; hatta biz bile sık sık unsurların savaşından veya çatışmasından söz ederiz. O zamanın İnsanı bulutların fantastik biçimlerini kimi zaman tanrısının arabalarına ve atlarına dönüştürür, kimi zaman da bu bulut yığınlarında tanrısının yerle bir etmek üzere saldırdığı şehirleri ve kaleleri görür gibi olurdu.” Indra çoğu kez dış dünya üzerinde en güçlü tanrı, “hayranlık uyandırıcı olanların en harikuladesi, canlı varlıkların en seçkini, sarsılmaz fırlatıcı” olarak selamlanır. Bağlıları ona inanıp güvenmenin bahtiyarlığı nı yaşarlar ve gücünün şüphe ile tereddüt edenlere yöneldiği söylenir.

 

Ölümlüler sever ve bütün insanların yardımcısı, bir savunma duvarı ve sıkıntıdan kurtarıcıdır, duaları, işitir ve onlara cevap verir. Her türlü dünyevi iyilikleri bahşetme ve insanların kaderine keyfince hükmetme gücüne sahip olduğuna inanılır. Gene de tapmanın saflığı zaman zaman tanrının yiğitliğini göstermesi için edilen dualarda ve “yeryüzünde senin yaptığını yapan pek işitilmemiştir” ifadelerinde görülür. İndra özellikle Ari Hinduların, boyun eğdirdikleri karanlık ırklara karşı önderi ve koruyucusudur. Dışarıdan bakıldığında neredeyse, Indra düşüncesinin Arilerin Hindistan içlerine ilerlemesiyle eş zamanlı olarak yayıldığı, Hindistan’a erişmezden önce ilk dönem yaygın Ari inançlarıyla doğrudan bağlantılı olan ve Zerdüştiliğin Ormuz’u ve Greklerin Uranos’unda da ortaya çıkan Varuna’nm ise gerilediği gibi bir izlenime sahip olunulur. Bir başka görüş Dyaus’u İndra’nın gölgede bıraktığı (veya yerini aldığı) tanrı olarak görür; ve bu Orta Asya’nın daha yüksek ve dağlık bölgelerinde göğün parlak ışığının kutsal bir vasfa büründüğü, daha sonra, Hindistan’da yağmurlu göğün en fazla arzulandığı ve temsilinin herkes tarafından Indra olarak tanınmaya başladığı iki dönem arasındaki farkı da izah eder.

İkincil tanrılar olarak Yağmur tanrısı Parcanya (gökgürültülü yağmur bulutu) ve rüzgâr tanrısı Vayu’yu bir tarafa bırakırsak, sayılan bir hayli fazla ve çoğu kez Indra ve Agni ile birlikte anılan Narutlar, Rudralar, yahut fırtına tanrıları ile karşılaşırız. Onlara seslenen ilahilerden birisinden alman şu satırlar ilgili anlayış veya tasavvurlar hakkında bir tasvirden daha iyi bir fikir verecektir. “Güçleriyle yer ve gökteki her şeyi, hatta en güçlülerini bile sarsar onlar. … Onlar ki güç bahşederler, gürleyiciler, düşmanlarını silip süpürenler, güçleriyle rüzgârlar estirip şimşekler çıkarırlar. Sarsıcılar göksel memelerden (bulutlar) süt sağarlar, yu- karlarda dolaşarak yeryüzünü süt (yağmur) ile doldururlar. … Kudretlisiniz, güçlüsünüz, göz kamaştıran ihtişamınızla dağlar gibi sağlam ve köklüsünüz, (yine de) bir tüy gibi hafif yükseklerde süzülürsünüz filler gibi ormanları öğütürsünüz. … Ey Marutlar, parlak, servet dağıtan, övgüye değer bütün insanlarca tanınan bahşedin kullarınıza göz kamaştırıcı güç, savaşta yenilmezlik. Yıllarca besleyip doyuralım Kışın hısım akrabamızı.” (Max Müller)

Değişik dönemlerde güneşi kişileştiren (ya da simgeleyen) tanrılar Vedalarda çeşitli isimlerle övülüp tasvir edilen Surya ve Sav/tri’dir; sayısız atların çektiği arabalara binerler, her şeyi korurlar, insanlara işlerini yapma gücü verirler, her şeyi, ölümlülerin iyi kötü bütün işlerini görürler. Surya’nın kimi yerde onu parlatıp yolunu hazırlayan İndra’ya bağlı olduğu söylenir. Puşan (muvaffak eden) bir başka güneş tanrısıdır, yollarda ve yolculukta bir kılavuz, davarların ve genel olarak insanların sahip olduğu her şeyin koruyucusu ve çoğaltıcısıdır. Ona seslenen bir ilahi şöyle devam eder: “Bizi yolumuz üzere sabit kıl Puşan; falaketleri ırak et, ey sıkıntıları gidericinin oğlu, kılavuzumuz ol bizim. Yolumuzun üzerinden, peşimizi bırakmayan yırtıcı kurtları kaldır. Yolumuzdan yol kesicileri, hırsızları, yağmacıları uzak tut. … Her türlü lütuf ve inayeti bahşeden altın mızrağıyla ünlü ey ulu Tanrı, ihtiyaçlarımızı gidermemizi kolaylaştır, hasımlarımıza galip kıl bizi, aşılacak yollarımızı kolay kıl, bize burada güç ver.”

 

Bir başka ilahi kişisel gözetme için Tanrı’ya daha coşkulu bir şekilde yalvarır: “Bize insanlar için yararlı zenginlikler bağışla ve hediyeler verecek iyi yürekli ev sahibi gönder. Hiçbir şey vermeyecek adamı eli açıklığa zorla; cimri adamın ruhunu bile yumuşat. Yiyeceğimizi elde edeceğimiz yollan aç, düşmanlarımızı perişan et; muradımızı maksudumuza muvafık eyle, ey ulu Tanrı!” Soma onunla birlikte anılır ve ikisi birlikte servetin doğurucuları, dünyanın koruyucuları olarak ululanır.

 

Muhtemelen bir Askleplos türü olan Soma bitkisinin neşelendirici özsuyunu canlandırıdıcı tanrı Soma, ilk dönem Hindu tanrıları arasında Dionysos yahut Bacchus’u temsil eder görünür. Rig-Veda’nın dokuzuncu kitabının bütün ilahileri (tamamı 114 tane) ona adanmıştır. Prof. Whitney şunları söyler: “Basit düşünceli Ari halkı bu sıvının tesiri altında insanın doğal güçlerinin ötesinde işlere teşvik edilip, bunlar için muktedir hale geldiğini fark eder etmez onda tanrısal olan bir şey keşfettiler; bunu sağlayan bitki onlar için bitkilerin kralı haline geldi; onu hazırlama işi kutsal bir iş oldu, onun için kullanılan araç gereç de kutsal bir vasfa büründü. Soma’ya tapınmanın tarihi, Zend-avesta’da zikredildiği üzere, oldukça eskidir. Her türlü tanrısal güç ve yücelik -özellikle, diğer tanrılar ve kendisine bağlı insan üzerindeki tesiriyle ilgili olarak- izafe edilir; fakat kendisine tapınma erken zamanlardan itibaren gerilemeye başlamış ve daha sonra neredeyse bütünüyle ortadan kaybolmuştur.

Şafak tanrıçası Ushas ‘ya da Uşas bilinci yenileyici, bir dalkavuk gibi yüze güler, her türlü yaratığı uyandırıp neşelendirici, her canlı varlığı harekete geçirici, tekrar tekrar dünyaya getirici, göğün amaçlarını ifşa edici vb. diye tasvir edilir. “Kutlu Ushas” diye seslenir tapınıcı, “gücünle canlandırıp, türlü türlü zenginlikleri gözler önüne seren sensin, gürbüz oğlanlar, köleler ve atlardan ibaret bir serveti ben de elde edeyim.” (Muir) Ushas çoğu kez göğün kızı olarak tarif edilir ve güneşin de sevgilisi olduğu söylenir. Ushas ismi (Ushasa) Grekçe ’H(6ç (Eöç) ve Latince Aurora (= AAteş tanrısı Aonl (Romalıların Igtıis, Slovenyalıların Ogni’si) en seç- kin tanrıdır, kendisine birçok ilahi söylenmiştir, bu bakımdan sayıca ona eşit olan sadece lndra’dır. Özellikleri atalarımızın ateşte gördüğü harikuladelikleri sergiler. Agni bir ölümsüz ve tanrılarla insanlar arasında bir elçidir, insanlar arasında oturur. Hem bir bilge, hem bir kurban sunucudur, dini törenlerin ve vecibelerin yüce yöneticisidir. “Ey Agni, yeni doğmuş bir erkek gibi senden yükselir ölümsüz alevler, parlak dumanlar göğe yükselir, elçi olarak gidersin tannlara: Gücün yayılır göz açıp kapayıncaya kadar yeryüzüne, pençelerinle kavradığında yiyecekleri tıpkı hücuma kalkmış ordu gibi patlak verir şiddetli rüzgârın; yalım alevinle çayırları otlakları yalayıp yutarsın. Sadece Onu, daima genç Agni’yi, insanlar bir at gibi akşam ve sabah hazır bekler; yataklarında bir yabancı gibi yatımlar onu.” (M. Müller) Onun görünümünde, karanlıkta yutulduktan sonra, dünya ve gökler açığa çıkar. O her sevi silip süpürendir, yanan bir başı, bin gözü, bin boynuzu vardır. Her türden en yüksek tanrısal fonksiyonlara sahip olduğu söylenir, kendisine ibadet edenler uzun ve mutlu bir hayat sürerler. Kendisini tanık göstererek yemin edenleri ya da ibadet etmek için çalışıp çabalayanları korur ve kutsar. Her türden lütuf ve inayet için, budalaca işlenen günahların affı için dua edilir. Tanrılarla konuşurken daha önce işaret ettiğimiz aynı teklifsizlik şu seslenişte de görülür: “Agni, eğer sen bir ölümlü, ben de bir ölümsüz olsaydım, seni yüzüstü bırakmaz, sana karşı bir kusur işlemezdim. Benim kulum sefil, düşkün, dertli, tasalı olmamalı.” Agni’nin isminin ölümden sonraki hayatla birlikte geçtiği aşağıdaki ifadelerden anlaşılabilir:

“Kurtar kullarını kudretli efendimiz, sıkıntılardan

Arındır bizi günahın lekelerinden ve öldüğümüzde Bize şefkatle muamele eyle.

Günah yüküyle yakılmak için bedenlerimiz yığının üzerine konulduğunda.

Fakat ölümsüz yanımızı yükseklere ışıklı yerlere, kutlu bölgelere taşırken de,

Ebediyyen orada doğru insanlarla yaşamak için.”

 

(M. Williams)

 

 

 

Tvashtar  zanaatkar bir tanrıdır ve birçok bakımdan Hephaistos ve Vulcanus’a karşılık gelir. Brahmanaspati’nin demir baltasını keskinleştirir ve İndranın yıldırımını dövüp biçimlendirir. Yaratılmış her türden güç ona izafe edilir. Asvinler sabah göğüne, şafaktan önce, ışığın en erken taşıyıcılarıdır ve çoğu kez Suya ile irtibatlandırılırlar; coşkuyla tapınılır ve ululanırlar; yavaş ve en geridekilerin koruyucuları; topal, kör ve hastaların iyileştirici hekimleri olarak tanımlanırlar; bütün yaratıkların içine üreyici tohumlaın kovup her Şeyin gençliğini yenilemeye muktedirdirler. Dolayısıyla çeşitli lütuf ve inayetler için yakarılır ve kendilerine adakta bulunmayanları mahvedip yönetmeleri dilenir. Otoritelerce bu hareketlerinde tez ve çabuk olan ve aynı zamanda sağaltıcı güçlere sahip olduğu anlaşılan tanrılaştırılmış ölümlü ettikleri düşünülür.

Bunlardan biraz daha geç bir döneme ait bir başka tanrı Brihaspati veya Brahmanaspati (Duanın Efendisi) diye bilinir; kişileştirilmiş din ve dindarlığı sembolize eder ve tanrılara aracılık eden rahip ve kurban sunanlar tarafından temsil edilir, dolayısıyla ahlâki fikirlerde açık bir ilerleme göstergesidir. Brahman sözcüğü bütün Sanskiritçedeki en güç sözcüklerden biridir, çok değişik şekillerde türetilmiş ve yorumlanmıştır; bununla beraber en yüksek kullanımı itibariyle giderek evrenin nesnel Kişiliği ya huden’i anlamına gelmekle birlikte, köken itibariyle tanrılara doğru bir iç- tepi, iştiyak ve çabalamayı, böylelikle kutsal sözcüğü, kalıp sözleri, törenleri, yahut işleri ve nihayet rahipleri ifade etmiş olabilir. Brahmanaspati dua tanrısı olarak temsil edilir3, lndra’ya bulut iblisi yenip boyun eğdirmesine yardım eder ve bazı durumlarda Agni ile özdeşleştirildiği görülür, iki dünyanın (Gök ve Yer) çocuğudur, duanın ilham edicisidir ve dua ile tasarılarını gerçekleştirir; tören arabasına biner ve duanın ve tanrıların düşmanlarını mağlup etmeye gider. Dindarların kılavuzu ve koruyucusudur, onları felaketlerden korur ve zenginlik bahşeder.

 

Vişnu Rig-Veda’da nisbeten daha az zikredilen bir tanrıdır, fakat giderek büyük önem kazanacaktır. En çok dünyayı adımladığı Uç adımıyla yaşlı olarak; yeryüzünde ateş, hava kürede şimşek, gökte güneş olarak üçlü varoluşuyla; ya da doğuş, zirve ve batış konumlarıyla güneş olarak temsil edilir. Üçlü gücü ve işlevi değişik şekillerde ifade edilir ve başka tanrılara yardımcı olduğu söylenir. Sadece bazı durumlarda müstakilen yakarılır, şunun gibi: “İlahilerimiz ve övgülerimiz, birçok  mucizelerin sahibi Vişnu’ya geniş adımlı (Urukrama) ve yücedir, onun ezeli, yaratıcı kadınları yorulmazdır.” Çoğu kez indra ile birlikte anılır. Daha sonra nasıl farklı bir i konum kazanacağını az ileride göreceğiz. Vedalarda bahsedilen tanrıçaların çoğunu, ikinci planda kaldıklarından, 1 burada geçebiliriz.

 

Rig-Veda’nın sonraki bölümlerinde, | özellikle dokuz ve onuncu kitaplarında ölümsüzlük ve ölümden sonraki hayat düşüncelerine belirgin bir işarete rastlarız, her ne kadar daha önce, sözgelimi ölümlülerin ölümsüzlüğe ulaştığı ya da ömürlerini uzatan tanrılara gittiği söylenen pasajlarda olduğu gibi, büsbütün eksik olduğu söylenemese de. Kimi zaman da ataların ruhlarına, tanrılarla birlikte yaşayan babalara yalvarılır. Bu düşünceler özellikle sonraki kitaplarda ölülerin ruhlarının tanrısal yöneticisi Yama ile ilintilendirilir. Yama’nın, Ya- mi adında bir ikiz kız kardeşi vardır ve ilk insanı (ye ölümü tadan ilk insanı) temsil ettiği düşünülür. (Max Müller bu görüşe iştirak etmez). Sir Monier VViîliams Yama’yı şiirle şu şekilde tasavvur eder:

 

 

“Hediyeler ve bağlılık Yama’ya, kudretli krala sunulsun.

Ölen insanların ilkiydi o, ölümün saldıran dalgasına ilk karşı koyandı,

göğe yolu işaret eden ve bu aydınlık ülkeye gelenleri ilk karşılayandı o.

Hiçbir güç senin elde ettiğin yurttan mahrum edemez bizi.

Ey kral biz geliyoruz; doğan er geç ölecek,

senin yürüdüğün yolu izleyecektir uzun zinciri içinde

her bir insan soyunun ve babalarımızın da geçtiği yolu.

ölülerin ruhları aynimi yol almaktan korkmayın

eski yolu atalarının geçtiği ve tanrıyla karşılaştığı,

onunla sükun içinde yaşayan mutlu babalarıyla buluştuğu.

Geçmekten korkma muhafızları

dört gözlü benekli köpekleri

Dünyadan göçenleri gözleyen

Yurduna dön ey Ruhi

Günahın ve utancın kalsın ardında;

parlak bir şekle bürün

Eski şekline latif ve bütün lekelerden arınmış.”

 

Dört gözlü iki köpeğin, Öreklerin Tartaros köpeği Kerberos ile benzerliği ilginçtir. Yama’dan, her ne kadar daha sonraki döneme ait mitolojide var ise de, Rig-Veda’da günahkârların öte dünyada cezalandırılmasıyla ilgili olarak söz edilmez. Köpeklerinin insanların arasında elçileri olarak dolaştıktan ve yurduna götüren yolu gözledikleri söylenir; ölülerin olabildiğince çabuk ve hızlı bir şekilde onları geçmeleri salık verilir, ölenden kalanlar yakılmak için cenaze yığını üzerine konulduğunda ateş tanrısı Agni’ye onu alevleriyle kavurmaması ya da yalayıp tüketmemesi, bir sunu olarak babalara ulaştırması için yalvarılır. “Gözün güneşe, nefesin rüzgâra karışsın. Özüne göre, göğe ve yere ya da eğer senin için buysa uygun olan, sulara karış. Doğmamış olan yanına gelince ateşinle tutuştur onu (Agni); latif olan biçimlerle birlikte onu doğruların dünyasına götür.” Demek oluyor ki ölümle ruhun daha kusursuz bir hayata adım attığı düşünülmektedir, burada bütün arzular gerçekleşecektir. Bununla beraber tanrılar evli ve somaya düşkün olarak gösterilse bile, buradan hareketle cennetin, ölüler ülkesinin idealleştirildiği düşünülmemelidir.

 

Aşağıdaki pasa) cennetin karşılık olarak sunulacağı erdemler hakkında bir fikir verecektir; “Bırak onu ıstıraplı inziva ile (ya da kararlı kayıtsızlıkla) alt edilemez olanlara karışsın, bırak savaşlardaki savaşçılara, hayatlarını feda eden kahramanlara, binlerle ihsanda bulunanlara karışsın. Bırak onu Yama, kutsal törenleri vazedip teşvik eden eski dindar, riyazetkar babalarının arasına gitsin.” Bu babalar bazı ilahilerde çocuklan için hayranlık duyulup örnek alınacak objeler olarak yüceltilir; çocukları onların hayır dileklerini, öfkelerini yatıştırmalarını talep ederler, üzerlerinden korumalarını eksik etmemleri için yalvarırlar. İçki sunularından ve kurban kanından hoşnut oldukları ve kurbanlara binlerle geldikleri varsayılır.

 

Ölümden sonra çekilecek ceza ile ilgili olarak Rig-Veda’nın onuncu kitabında Indra’ya, kendisine ibadet edenlere zarar verenleri aşağılardaki karanlığa göndermesi için yalvarılır; bununla beraber bu karanlığın bir cezalandırılma yeri anlamına geldiği her zaman kesin değildir. Dokuzuncu kitapta Soma’nın öfkeli ve dinsiz olanları uçuruma yuvarladığı söylenir; fakat ölümden sonraki cezalarla ilgili işaretler kabul etmek gerekir kj Rig-Veda’da müphem ve belirsizdir.

 

Rig-Veda’nın en güzel ilahilerinden biri onuncu kitaptaki ilahidir, Max Müller şöyle çevirir;

 

“Başlangıçta altın ışığın Kaynağı çıktı ortaya var olan her şeyin yegane doğmuş efendisiydi O. Yeri ve göğü O tanzim etti; Kurbanımızı sunmamız gereken hangi Tanrı’dır? (Bu son cümle her mısradan sonra tekrarlanır.)

hayat veren O’dur, güç veren O; bütün tanrılar arzu eder inayetini Onun; gölgesi ölümsüzlük, gölgesi ölümdür Onun.

 

O ki Gücüyle, nefes alan ve uyanan dünyanın yegane Kralıdır; İnsan hayvan, her şeye hükmeder O.

Şu ırak nehirlerle birlikte karlı dağlar, kükreyen deniz gücünün işaretidir, bu bölgeler sanki iki kolu gibidir onun.

Onunla gök parlak, yer sağlamdır, gök ve en yüksek gök O’nunla yerinde durur, havada ışığı O ölçüp ayırır.

Onun iradesiyle sağlam duran gök ve yer, için için titreyerek Onu gözetler; doğan güneş Onun üzerine parlar.

Kudretli yağmur bulutlan her nereye gittiyse, yerleştirdiler tohumu yaktılar ışığı, orada doğdu O, ışıltılı tanrıların yegane hayatı.

 

O ki kudretiyle su bulutlarına nazar et, güç veren kurbanı yakan bulutlara, O ki bütün tanrılardan üstün Tanrıdır.

Bizi yok etmesin O, O yeryüzünün yaratıcısı; O, doğru ve adil olan, yarattı göğü; O ki ayni

kudretli sulan da yarattı!”

 

Böylelikle en eski Veda ilahilerinde Tabiat güçleriyle özdeşleştirilen ve buna uygun bir şekilde isimlendirilen açık seçik tanrılarla ilgili bir dizi kavram ve tasavvuru görmüş olduk. Bunların tümünün tek bir gücün değişik veçhelerinin temsilleri olduğu fikrinin doğuşu daha sonra- landır ve zaman zaman bu özel övgülerin söylendiği belli bir tanrıyı ululama arzusundan ileri geldiği anlaşılmaktadır; daha sonra bu daha geniş tasavvurları ifade etmek üzere, Visvakarmarı (“her şeyi yaratan”) ve Prajapatt (veya Pracapati, ‘yaratıkların efendisi”) gibi, yeni isimler kullanılmıştır; bunların belli bir alanla sınırlı olmayan, yer yüzüne hâkim tanrısal güçler olduğuna inanılıyordu. Bir başka anlatım türü baştanrıyı Doğa ile özdeşleştirerek, panteizmin erken biçimini sergiler: dolayısıyla “Aditi göktür, Aditi havadır, Aditi ana, baba ve çocuktur. Aditi tanrıların ve beş tür insanın tümüdür. Aditi doğmuş olan her şeydir. Aditi doğacak olan her şeydir.” (Muir)

Visvakarman (ilk başlarda bir lndra ismi), evrenin ulu mimarı, Rig- Veda’nın onuncu kitabında her şeyi gören tanrı olarak temsil edilir; her bir yanında gözleri, yüzü, kollan, ayaklan vardır, var eden babadır, bütün dünyaları bilir ve tanrılara isimlerini o verir. Başka ilahilerde benzer nitelikler diğer tanrılara, sözgelimi Brahman, Prgjapati’ye vb. atfedilir; bunun nedeni muhtemelen yazarların farklı olmasıdır. Burada bu kadim Aliler arasında, evrendeki büyük fenomenlerin zihinlerinde doğurduğu düşünceleri anlatmaya dönük çeşitli teşebbüsler dahil en ileri düşüncenin sonucunu görmekteyiz. Bu kavramların belirsiz ve çoğu kez birbiriyle çelişik ve karışık olması ve çocukça denilebilecek birçok şeyi içermesi, günümüze dek insan düşüncesinin tamamının ‘insan araştırarak Tanrı’ya erişemez’ diye hülasa edildiğini hatırlayacak olursak doğaldır ve beklenmelidir.

Sir Monier Williams bazı önemli hususlarda ulaştığı sonuçlan şu şekilde dile getirir: “Vedalardaki ilahiler ruh göçü öğretisine hiçbir ima yahut işaret ihtiva etmez, oysa bu daha sonraki sistemlerde Hindu inancının en göze çarpan özelliğidir. Dulların evlenmelerine herhangi bir yasaklama da getirmez, çocuk evliliklerini özendirmez, kastların çelik kurallarını tekid etmez, dışarı seyahatlere bir sınırlama getirmez. Tabiat güçlerinin kişileştirilmiş biçimlerinin taşa yahut ağaca kazınmış suretlerle, simgelerle temsil edildiğine dair herhangi bir işaret de yoktur onlarda.” Hayvanlar yenmek için olduğu gibi kurban için de öldürülür ve daha sonraki bir dönemde çok güçlü hale gelecek inek etinin yenmesine karşı çıkmanın izine rastlamayız

 

Vedalar halkı Pencap’a yerleşmiş ve Jumna ve Ganj’ın suladığı topraklara güçlerini tedricen yaymış görünmektedir. Her aile babasının önceleri kendi ailesi içinde, kabile reisinin kendi kabilesi içinde rahip olarak davranma yetkisi vardı; fakat ilahiler ya da dualar yahut sunular ayrıntılı hale geldikçe, bilhassa önemli durumlarda, tapınmayı, muvaffak olduğuna inanılmış belirli ilahiler yahut duaları bilen özel rahiplerle sınırlama eğilimi doğdu. Zamanla gözde yahut önemli rahipleri yanında bulundurmak reisin itibarının bir parçası haline geldi ve onların görev mevkileri, tıpkı reisinkiler gibi, babadan oğula geçmeye başladı. Krallar tarafından rahiplere büyük miktarda önemli hediyeler verildi ve Vedalardaki ilahilerin çoğu bu uygulamayı teşvik edip yüceltti. İlahilerin bazıları krallar tarafından hazırlanıp söylendi ve giderek Rıshiler kendilerinin dünyevi yöneticilerden daha üstün olduklarını iddia eder hale geldiler ve kendileri için ayrı bir Brahmanlar kastı oluşturdular; bununla beraber bu konum mücadelesiz elde edilmedi. Saç düğümlerinin sayısı ve düzeni gibi sembollerle ya da özel traş biçimlerine göre özel aileler temayüz etti.

 

Bu regimede (düzen) geçerli olan ahlak kurallarına gelince, bir kadının kural, buna karşın çok evliliğin teşvik edilmese bile tasvip gördüğü; kadınların ikinci kez evlenebildiği ve bir seçim özgürlüğüne sahip oldukları anlaşılmaktadır, ölümsüzlük bilinmiyordu ve Indra’nm ‘bir kadının mizacının kararsız, kafasının yönetilemez olduğunu” bildirdiği söylenir. Yalan kınanıp mahkûm ediliyor, tannların yalanı cezalandırdığı söyleniyordu;hırsız ve haydutların yolları sardıkları yahut sanatlarını gizlice icra ettikleri bildirilmektedir. Cömertlik ve sadakat büyük saygı gören erdemlerdi.

 

Eski Atiler tarafından tasavvur edildiği şekliyle tanrıların ışıl ışıl aydınlığı, iyilikseverliği, yardımseverliği ve nazikliği ile daha sonra Hindu tanrılarına yakıştırılan katılık, merhametsizlik, acımasızlık arasındaki tezat oldukça güçlüdür. Tanrılara doğrudan ulaşma, dua ve sunuların karşılığını doğrudan görme; lütuf ve İnayeti sağlayacağından kuşkulanılmayan yakarışın ve tefekkürün yoğunluğu, İsteğin ateşliliği bunlar erken Hindu dininin esaslı özellikleridir.

 

Sama-Veda ve Yacur-Veda esas itibariyle Rig-Veda’dan oluşturulmuş, fakat önemli ölçüde değişikliğe uğratılmış daha küçük derlemelerdir; ilki nazımdır ve Soma sunusuyla ilgilidir, İkincisi nesirdir ve diğer sunularla ilgilidir. Yacur-Veda Alilerin Doğu Hindistan’a yayılıp, Brahmanların üstünlüğü ele geçirdikleri daha sonraki bir döneme aittir. Dördüncü büyük Veda, Atharva-Veda, daha da sonraki, muhtemelen Brahmanalarla aynı döneme aittir ve o zaman yaygın olan, Vedalar dönemindekinden değişikliğe uğramış yahut daha gelişmiş ilahiler ve törenler ihtiva eder. Uğursuz güçlere inancın geliştiğini gösterir ve düşmanlara lanetlerle ve elverişli olmayan durumlara karşı koymak üzere her türden günlük hadiselerle ilgili sihirli tekerlemelerle birlikte, bu şer güçlere karşı, hastalık ve zararlı hayvanlara ve bitkilere karşı korunmak için hazırlanmış bir dizi kalıplaşmış söz ihtiva eder. Atharva-Veda insanların kullandığı çok sayıda sözcük içerir.

 

Tarihler ve ilgili kişiler hâlâ karanlık olsa da şimdi eski Hind edebiyatının bir sonraki büyük bölünümüne, bize daha eksiksiz bir sunular sistemi sunan ve rahiplerin yahut Brahmanların kullanımı için hazırlanmış Brahmanalara geliyoruz. Burada kutsal şarkıların ve sözcüklerin sunu törenleriyle irtibatını tasvir eden bir nesirler dizisiyle karşılaşıyoruz. Bunlar İ.Ö. yedinci veya sekizinci yüzyıldan kalma olabilir. Rahiplerle ilgili birçok durumda olduğu gibi bunlarda da kalıtsal bir kast tarafından icra edilebilecek bir tören sisteminin geliştirilmesine dönük bir eğilim görüyoruz. Brahmanaların uzunluğu yorucudur ve dogmatik kestirimleri ve karmaşık sembolizmleriyle dikkat çeker. Veda ilahileri derlemesinin her birinin kendi Brahmanaları vardır, Sama-Veda’ya ait sekiz Brahmanadan daha küçüğü yoktur. Törenlerle ilgili talimatların yanı sıra bu Brahmanalar Hinduların dini düşüncelerinin gelişimini izlemede birçok malzeme barındırır. Erkek çocuğu olmayan bir kralla ilgili öyküde bir çocuğun getireceği faydalan yücelttikten sonra kral eğer bir erkek çocuğu doğacak olursa onu Varuna’ya adayacağını bildirir. Çocuk doğup da kaderi bildirildiğinde bunu reddeder ve babasının evini terkeder. Kurbanından yoksun kalan Varuna babanın vücudunu irinli yaralar içinde bırakır. Ormanda yıllarca dolaşan çocuk sonunda kederli, üzüntülü, münzevi bir Brahmana rastlar, Brahmanın ikinci çocuğu kralın çocuğunun yerine kurban edilmek için gönüllü olarak satlmıştır. Vedalardaki dualarla sonunda kendini feda eden çocuk kurban edilmekten kurtulur. Bir başka anlatı, tanrıların kurbanları için bir adamı nasıl öldürdüklerini ve onun kurban için uygun bir parçasının sırayla, hepsi de kurban edilmiş olan, bir ata, bir öküze, bir koyuna ve bir keçiye girdiğini anlatır. Kurban unsuru en uzun süreyle keçide kalmış ve böylelikle kurban için özellikle uygun bir nitelik kazanmıştır. Burada insan kurban etme adetinin yerini hayvan kurbanların aldığını görebiliriz.

Satapha-Brahmana’da, belki de bütün bunların en ilginci olan, eski bir tufan geleneğine rastlıyoruz. Manii; kutsal bir adam, bir balık tarafından İkaz edilir: yakında büyük bir taşkın bütün canlılan silip süpürecek fakat o kendisini kurtaracaktır. Bir gemi yapması ve seller yükseldiğinde içine girmesi bildirilir; denileni yapar ve gemiyi balığa bağlar ve onun tarafından kuzeydeki dağların ötesine çekilir. Sular çekildiğinde Manu kalan tek adamdır; esrarlı bir şekilde dini törenlerle onun için bir kız doğar ve dünyaya Manu’nun çocukları yayılır. Daha sonraları balığın, bu kılığa Manu’yu korumak için girmiş olan Brahma’nın bir bedenlenmesi olduğu söylenmiştir.

Ölümsüzlük öğretisi aynı Brahmana’da Veda’daki ilahilerden daha belirgin bir şekilde mevcuttur. Tanrılar uzun yorucu dini törenler neticesinde ölümsüz olmuşlardır, ölüm tannlara insanların da kendi örneklerini takip ettiklerinden yakınmıştır. Tanrılar bundan böyle hiçbir varlığın kendi bedeni içinde iken ölümsüz olamayacağını, fakat önce bedenlerini ölüme sunmaları gerektiğini kararlaştırmışlardır.

İlginç bir pasej eski Brahmanların güneşle ilgili oldukça ileri bir düşünceye sahip olduklarını gösterir: “Güneş asla batmaz ya da doğmaz, insanlar kendi kendilerine güneşin battığını düşünürlerken o sadece günün sonuna eriştikten sonra değişmektedir ve geceyi indirip günü başka bir tarafa göndermektedir. İnsanlar sabahleyin onun doğduğunu düşünürlerken o sadece gecenin sonuna eriştikten sonra kendisini değiştirmektedir, o zaman günü dünyaya indirir, geceyi de başka bir tarafa gönderir.’

 

Kast sisteminin kökeni ve yerleşmesi genellikle Brahmanlarla ve büyük nisbette onların üstünlüklerini ve ayrıcalıklarını koruma gayretleriyle açıklanır; ve öyle görünüyor ki başlarda halkın büyük çoğunluğunu oluşturan savaşçıların dışında toprakla uğraşan bir sınıfın gelişmesinden bağımsız olarak düşünülemez. Bu dönemde fetihçi Ariler Jumna ve Ganj vadisine yayılmış ve Brahmanlar kendilerinin boyun eğdirdikleri yerlilerden daha soylu, güçlü ve önemli bir dine sahip olduklarını hissettirmeyi zorunlu ve yararlı görmüş olmalıdırlar. Belki de bu yüzden olmalı, şu türden ifadelerle karşılaşırız: “Gerçekte tannlar bir purohitası (aile rahibi) olmayan kral tarafından sunulan yiyeceklere dokunmazlar.” Atharva-Veda’da “Purohitası olduklarımın kusursuz, yitim- siz ve muzaffer gücü artsın eksilmesin. Onların krallığını, kudretlerini, cesaretlerini, güçlerini ikmal edip kusursuzlaştırırım. Bu adakla onların düşmanlarının kollarını bir bir keserim.” Bu durum törenlerin birkaç rahip sınıfını gerektirecek kertede gelişmesini de beraberinde getirmiştir.

 

Derinlemesine ayrıntılarına dek inmedikçe Brahmanaların muhteviyatı hakkında bir fikir vermek fevkalade güçtür. Belki şu kadarı söylenebilir: Burada eski törenlerin bilindiği varsayılarak, İzaha muhtaç olduğu düşünülen her ayrıntı üzerine bir yorumda bulunulup, belli mısraların hatta kullanılan ölçülerin anlamı tartışılır ve kurbanların kökeniyle ilgili çoğu kez dilden dile aktarılan mitos ve efsanelerden İbaret açıklamalar yapılır.

Mr. Eggellng’in Satapatha-Brahmana çevirisinden yer yer kısaltılmış birkaç alıntı bunların muhtevası hakkında bir fikir verebilir.

Her Brahman hane reisi, bir vecibe olarak, kendi hanesinin ateşi yakıldıktan sonra, biri yeni diğeri dolunayda ve her biri iki gün süren, iki ayda bir sunulan kurban törenlerini yerine getirirdi. Bunların ilki bir oruç günüydü, ateş yerleri süpürülüp temizlendikten sonra ateşler yakılıyor, Brahman ve kansı etten ve başka bazı yiyeceklerden uzak duracaklarına, kendisi de tepede bırakılan bir tutam hariç saç ve sakalını keseceğine, büyük ateş kulübelerinden birinde yerde uyuyacağına ve sessizliğini bozmayacağına dair yemin ediyordu. “Keşişlik yemini etmek üzere olan, yüzü doğuya dönük, (kurban) ateşlerinin arasında durarak, suya dokunur. Suya dokunmasının nedeni, insanın yalan konuşarak (kurbanla ilgili olarak) kirlenmesi ve böyle bir eylemle arınmanın gerçekleşmesidir, çünkü su (kurban bakımından) saftır. … Ateşe bakıp, şunları söyleyerek inziva yemini eder, ‘Ey Agni, yeminlerin Efendisi! yeminime sadık kalacağım! Yardım et üstesinden geleyim, muvaffak olayım!’ Çünkü Agni tanrılara (edilen) Yeminlerin Efendisidir ve o nedenle bu sözler ona söylenir.” Oruç tutmaya gelince yeminin özünün oruç tutmaya dayandığı ileri sürülür; çünkü tanrılar insanların akıllarından geçenleri bilirler ve o yemin ettiğinde onlar ertesi sabah kurban sunacağını ve kendilerini evine davet edeceğini kastettiğini bilirler. O nedenle onlar yemezden önce kendisinin yemeklere dokunması yakışıksız olacaktır ve o yalnızca kurban olarak sunmadığı şeyleri yiyebilir, bunlar sadece ormanda yetişen şeyler olacaktır.

Her gece ve sabah Agni’ye taze sütle birlikte yakı sunusu hazırlan- malıydı ve kurban gününün sabahında hane sahibi Brahmanını yahut nezaret edici rahibini, bundan böyle önemli birisi olacak bir görevliyi seçiyordu- bu sınıf şüphe yok şimdiki Brahmanların kökeni olmuştur. Bunu çeşitli sunularla ilgili oldukça karmaşık bir talimatlar ve açıklamalar dizisi takip eder.

 

Genç bir hane reisi tarafından tutuşturulacak kurban ateşleri töreniyle ilgili aynı teferruatlı talimatlar verilir. Kurban sunanın yanı sıra dört görevli (ayin yöneticisi) daha gerekir; bunlar katı kurallara riayet ederek ateş barakaları dikerler ve ateş sürtünmeyle yeni üretilmiş yahut bilinen belli kaynaklardan alınmış olmalıdır ve titiz bir şekilde temizlenmiş ateş yerine konulmalıdır. Günbatımına doğru kurban sunan tanrılara ve atalara şu şekilde yakarır: “Tanrılar, babalar, babalar, tanrılar! Kurban sunuyorum, ki o benim; benim olandan hiçbir şeyi hariç tutmayacağım; ben kendim sunu olayım; ben kendim zahmet çeken, eziyet gören, ben kendim kurban olayım!” O ve karısı bundan sonra bitişik evlere girer, çeşitli seremonilerle birlikte ertesi sabah kutsal ateşi yeniden üretmek için hazırlanmış iki tahta parçasını alırlardı. Müteakip sunular öncelikle pirinç ve arıtılmış inek yağıydı. Daha sonra kurban sunan rahiplerin ayaklarını yıkayıp, güzel kokular sürüp vb. onları onurlandırarak, her birine payını verir ve onlan yemeye davet ederdi. Brahmanalara göre Soma töreni daha da ayrıntılı ve gelişirindir: fakat bu törenin anlatımını buraya sıkıştırmak imkânsızdır.

 

Vedalar ve Brahmanalar zamanla rahiplerin insanlar arasındaki konumunu korumada yetersiz kaldı. Bir sonraki büyük metinler toplaması Upanişadlardır. Bunların tümüne genel bir tanımla mistik öğreti diyebiliriz; bazıları Aranyakalar ya da “orman-kitapları” diye bilinen, Brahmanaları tamamlayıcı nitelikteki bir yazılar topluluğu içinde bulunur ve bir öğrenci ve bir hane reisi olarak bütün ödevlerini yerine getirdikten sonra kalan günlerini tefekkürle geçirmek üzere ormana çekilmiş Brahmanlar için hazırlanmıştır. Upanişad sözcüğü yerli otoritelerce “yüce ruhun bilgisini ortaya çıkararak cehaleti boğmak” ibirisini cehaletten kurtarmak} anlamına kullanılır; gerçek köken anlamı bir oturum, özellikle öğrencilerin bir öğretmen etrafında fya da dizinin dibinde! oturmallaradır. Bu kitaplar gitgide bilgili Hindular için en önemli Veda kitapçıkları haline gelmiştir. Upanişadlar Brahmanalar’dan daha sonraki bir döneme ait olsalar da, Max Müller nüvelerinin Rig-Veda’da zaten mevcut olduğunu düşünür; ve onların en eskisinin herhangi bir zaman diliminde, herhangi bir ülkede, insan aklının en hayranlık uyandırıcı eserleri arasında dünya edebiyatındaki yerini her zaman koruyacağını söyler.

 

Sama-Veda’nın bir nevi devamı olan Khandokya Upanişad en önemli Hind felsefe kitaplarından biridir. Şaşırtıcı (Batıklar için! bir tavsiye ile başlar, “Bir insan Om hecesini derin derin düşünsün” ya da kimilerinin tercüme ettiği gibi, “Bir insan Om Hecesinin azameti önünde ‘kendini toplasın’.” Gerçek anlamı, öncelikle, hecenin sürekli tekrarıyla, düşüncelerin başka bütün konulardan uzaklaştırılıp bu hecenin sembolü olduğu konular üzerinde yoğunlaştırılmasıdır. O Veda’nın temeli, onun özü, her türlü konuşma ve yaşamın sembolüydü. Dolayısıyla Om, insanın fiziki ve zihni güçlerini, özellikle ruhu ya da yaşam ilkesini temsil ediyordu; ve bu daha sonraları güneşte yahut doğadaki ruhla özdeşleştirilir; ve Khandokya Upanişad’m başı, ne kadar kusursuz biçimde yerine getirilmiş olursa olsun, hiçbir kurbanın kurtuluşu sağlayamacağını vazeder, halbuki sadece Om üzerine ya da onunla kastedilen şey üzerine tefekkür kurtuluşu veya ölümsüzlüğü sağlayacaktır, nihayet tartışma en yüksek felsefi meselelere erişir. 1888’de Brltlsh Assoclatlon’öa- ki filozofların spekülasyonlarıyla karşılaştırıldığında, şu ifadeler çarpıcı bir anlama sahiptir; Dünyanın kökeni esirdir, “çünkü bütün varlıklar esirden vücud bulurlar ve esire geri dönerler; esir onlardan daha yaşlıdır, esir onların temelidir”, fakat esirin daha yüksek bir yeri vardır, fiziki olandan daha fazlasını ihtiva eder, zira Brahman gökte Uç ayaklı ölümsüz olarak tanımlandıktan sonra, Upanişadlar şunlan söyler. “Brahman etrafımızdaki esirle aynıdır; ve etrafımızdaki esir içimizdeki esirle aynıdır. Ve içimizdeki esir kalbimizdeki esirdir. İçimizdeki bu esir her yerde hazır ve nazırdır ve değişmezdir. Bunu bilen bu niteliklerin yanı sıra ebedi mutluluğu elde eder.” (M. Müller)

 

Max Müller’e göre Upanişadların en yüksek öğretisi şudur: İnsan Brahman, kendi Benliğinin yahut “Atman”ın Batı felsefesinin Tansal yahut Mutlak Varlığıyla özdeşleştirilebilecek En Yüksek Benliğin sınırlı bir yansımasından ibaret olduğunun farkına varır. Bu bilgiyle o En Yüksek Varlığa geri dönmenin, onunla özdeşleşmeyi yeniden ele geçirmenin yollarını arayacaktır. “Burada bilmek olmak demekti, Atman’ı bilmek Atman olmaktı ve bu en yüksek bilginin öldükten sonra ödülü yeni doğumlardan kurtulmak, yahut ölümsüzlük demekti.” Bu Atman aynı zamanda gözle görülebilir her türlü varlığın kaynağıdır, başlangıçta var olan ve ebediyen var olacak ve her türlü varoluşa vücut veren Brahman ve Sal, doğru ve gerçek ile özdeştir. Her ne kadar bu felsefeye dahil edilmiş önemsiz yahut düşsel gibi görünen birçok şey var ise de panteizmin özünü burada buluruz; çağdaş filozoflar onu daha ileri gö- türememişlerdir. Kurbanlar ve belirli tanrılara birçok atıf ve işaret vardır ve kurbanları talep edildiği gibi bilen yahut o şekilde üzerine düşünen kişinin değişik dünyalardaki ödülünü, sonunda gerçek Brahman’a ulaşıncaya kadar, belli dönemler için tanrılardan alacağı söylenir. Bu durumda o ne yükselir ne zeval bulur, merkezde kendi başına, yalnızdır; böylelikle bu öğretiyi bilenler için “güneş ne do­ğar, ne batar. Onun için ebediyyen gündüz var­dır.”

Beş duyu üzerine düşünme en çarpıcılarından biridir; fakat aşağıdaki, Brahman felsefesinin te­mel açıklamalarından birinin ifadesi olarak ikti­bas edilmelidir:

“Bütün bunlar Brahman’dır. Bir insan bu (gö­rünür dünyayı) onda (Brahman) başlayıp onda sona eriyor ve onunla nefes alıyor gibi düşün­sün.

İmdi insan irade sahibi bir varlıktır. Bu dünya­da iradesi neye dönükse, bu hayattan ayrıldığın­da o olacaktır. O nedenle bu iradeye ve inanca sahip olsun.

Akıl ki, bedeni ruh, şekli ışık, düşünceleri doğru, özü esir gibidir (her yerde mevcut ve gö­rülmez), her türlü işler, her türlü arzular, bütün nefis rayihalar ve tatlar ondan kaynaklanır; o ki bütün bunları kucaklar asla konuşmaz ve asla şaşırmaz.

O yüreğin içindeki benliğimdir, bir pirinç ta­nesinden daha küçük, bir arpa tanesinden daha küçük, bir hardal tohumundan daha küçük, bir ka­narya tohumunun özünden daha küçüktür. O aynı zamanda yüreğin içindeki benliğimdir, gökten da­ha büyük, bütün bu dünyalardan daha büyüktür.

O ki, her türlü işler, her türlü arzular, bütün nefis rayihalar ve tatlar ondan kaynaklanır; o ki bütün bunları kucaklar, asla konuşmaz ve as­la şaşırmaz, o, yüreğin içindeki benliğim, o Brahmandır. Buradan ayrıl­dığımda onu (bu Benliği) ele geçireceğim.” (M. Müller)

 

Talavakara Upanişad’da aşağıdaki ilginç pasajla karşılaşırız: “Söz­cüklerle anlatılmayan, sözcüklerin sayesinde dile geldiği, sadece onu Brahman olarak bil, burada halkın taptığını değil: Akılla düşünülme­yen, derler ki, aklın sayesinde düşündüğü: Gözle görülmeyen, sayesin­de gözlerin gördüğü: Kulakla işitilmeyen, sayesinde kulağın İşittiği: ne­fesle solunmayan, sayesinde nefesin alındığı, sadece onu Brahman olarak bil, burada halkın taptığını değil.”4 (M. Müller) Bu Upanişad’ın kefaret, sınırlama ve kurbana dayandığı İleri sürülür; “Vedalar onun uzuvlarıdır, Hakikat barınağı. Bu Upanişad’ı bilen ve bütün kötülükleri dağıtmış olan  göğün sonsuz sarsılmaz dünyasında bulunur.

 

Svetasvatara, her ne kadar zaman zaman Brahman yahut en yüksek benliği ikinci plandaki tanrılardan kimisiyle özdeşleştiriyor ise de, daha eksiksiz bir öğreti ihtiva eder. Vazedilen bir ve tek benlikte ruhlann birliği, zihnin bir dizi düşünden ibaret olarak dünyanın gerçeklikten yoksunluğudur. Brahman tekamül etmez; o mutlak ve değişmezdir, doğrudan yaratmaz, bu görevi lşvara (Yüce Efendi), yahut Deva’ya bırakır, o zaman kişisel (kişilik izafe edilen) yaratıcı ve hükmedici bir tan- n olarak bilinir.

Bu Upanişad’ın panteizmini daha önceki ifadelerle karşılaştırmak ilginçtir. “Karanlığın ötesindeki güneş gibi parıltılı büyük Benliği biliyorum. Onu gerçekten bilen bir insan ölümü aşıp geçer; gidilecek başka yol yoktur. Bütün evren bu Benlikle doludur, ondan daha yüce hiçbir şey yoktur, ondan farklı (yahut onun dışında) hiçbir şey yoktur, ondan daha küçük yahut daha büyük bir şey yoktur, gökte bir ağaç gibi sabit, kendi başına (kendiyle) kaimdir. Bu dünyanın ötesinde (var olan, biçimsiz ve acısızdır (şekilden münezzeh ıstıraptan azadedir): Onu bilenler ölümsüz olur, fakat başkaları hep acı ve ıstırap içindedir. … Onun elleri ve ayaklan her yerdedir, onun gözleri ve başı her yerdedir, onun kulakları her yerdedir, o dünyadaki her şeyi ihata eder. Bütün duyulardan ayrı, yine de bütün duyaların niteliklerini yansıtır ve o her şeyin hâkimi ve efendisidir, her şeyin yüce sığmağıdır.” (M. Müller)

 

Upanişadlara tesadüfen karışmış kimi anlatılar, Rig-Veda’da belli belirsiz görülebilen ve Brahmanalarda daha da açık bir şekilde dile getirilmiş olan düşünce, yani iyi(liksever) veya parlak tanrılar (devalar) ile kötü ruhlar arasındaki mücadele bakımından daha da ileri bir gelişme gösterir. Bunlardan birinde devaların önderi Indra ve kötü ruhların önde geleni Virokana, yüce bir tanrı olarak Preyapati‘nin eğitimini elde etmenin yollarını araştırken görülür. Prajapati şunları söyler: ‘Günahtan, yaşlılıktan korunan, ölüm ve kederden, açlık ve susuzluktan uzak benlik, ki arzu edilmesi gerekenin dışında hiçbir şey arzu etmez, tasavvur edilmesi gerekenin dışında hiçbir şey tasavvur etmez, araştırmamız gereken odur, anlamaya çalışmamız gereken odur işte.” (M. Müller) İki araştırıcı bu benliği ele geçirmeyi arzu eder ve birbiri ardına bir dizi yanılsama aşamalarını geçtikten sonra Virokana bedenin benlik olduğu fikriyle kolayca yetinir; fakat Indra araştırmaya ısrarla ve sebatla devam eder ve sonunda zihin ya da gözlerden bağımsız olarak bilen ya da görenin gerçek benlik olduğunu öğrenir.

Bir başka Upanişad ruh göçü öğretisini eksiksiz bir anlatıma kavuşturur. Benliğin ölümsüzlüğü vazedilir ve ölümden sonra bazılarının canlı varlıklar olarak tekrar doğduğu, bazılarının da ağaç kütükleri veya taşlara dönüştüğü bildirilir. ‘O, en yüksek Benlik, ki uyurken içimizde uyanır, birbiri ardına sevimli görüntüleri biçimlendirir, ona ışıl ışıl Parlayan denir, ona Brahman denir. … Başı sonu olmayan bir düşünür vardır, sonsuz olmayan düşünceleri düşünen; o, her ne kadar bir ise

 

yan bilgeleredir ebedi barış ve huzur. … O, Brahman, ona sözcüklerle, akılla yahut gözle erişilmez. O kavranılamaz, ancak şunu diyen müstesna: O vardır. Yürekte barınan bütün arzular kesilip dindiğinde, işte o zaman ölümlü ölümsüz olur ve Brahman’ı elde eder.”

Max MüUer Upanişadiarın amacını törenle ilgili her türlü vecibelerin tamamen faydasız, hatta zararlı olduğunu göstermek; yönlendirici saiki bir ödül arzusu yahut umudu olan her kurban edimini kınayıp mahkûm etmek; devaların mevcudiyetini olmasa bile en azından istisnai yahut ulvi niteliğini inkâr etmek ve ferdi benliğin gerçek ve evrensel Benliği tanımasının ve huzuru onda, sadece huzurun bulunabileceği yerde bulması dışında bir kurtuluş ve selamet umudu olmadığını öğretmek diye özetler.

 

YAZIYI İNDİR