Geriye yapılacak şeyler kaldıkça, hiçbirşeyi yapılmış saymayın.

 

Gerçekten de görüyoruz ki, yetiştirilmiş bir akıl yaşamın ve mutluluğun tadını çıkarmak için ne kadar çok uğraşırsa, insan hakikî memnunluktan o kadar uzaklaşır; bundan da çok kimsede, hem de aklı kullanmada en çok deneyimi olanlarda, bunu açıkça söyleyecek kadar içtenlikli iseler, belirli bir misoloji, yani akla nefret doğar. Çünkü, sıradan lüksü sağlayan sanatların buluşlarından demeyeyim, bilimlerden bile (ki bunlar da eninde sonunda onlara anlama yetisinin bir lüksü gibi görünüyor) elde ettikleri yararı aşağı yukarı hesap ettikten sonra, aslında mutluluklarının artmasından çok, omuzlarına daha büyük bir yükün bindiğini görürler; bunun üzerine de, sonunda, sırf doğal içgüdünün rehberliğine daha yakın olan ve yapıp ettiklerini aklın pek etkilemediği sıradan insanları küçük görmekten çok, onlara nerdeyse imrenirler. Ve açıkça söylemek gerekir ki, aklın mutluluğa ve yaşamdan memnun olmağa ilişkin sağladığı düşünülen yararların farfaralı övgülerini pek değersiz gören ya da sıfır sayanların yargısı hiç de acı ya da dünyayı yöneten iyiliğe karşı nankör değildir; tersine bu yargının temelinde, varoluşlarının başka, çok değerli bir amacı olduğu düşüncesi gizlidir ki, akıl mutluluk için değil, asıl bu amaç için belirlenmiştir, bu yüzden de insanın özel amacı, en yüksek koşul olarak onun altında durmalı.

Uzay ve zaman ve bunların tüm bölümleri sezgilerdirler, ve öyleyse içlerinde kapsadıkları çoklu ile tekil tasarımlardırlar (bkz. Aşkınsal Estetik); bu yüzden bir ve aynı bilincin birçok tasarrud kapsanmasını sağlayan yalın kavramlar değildirler; tersine, onlar yoluyla birçok tasarım tek bir tasarımda, dolayısıyla tasarımın bilincinde, ve bu yüzden bileşik olarak kapsanır; buna göre bilincin birliğinin bireşimli ama gene de kökensel olduğu bulunur. Sezgilerin bu tekilliği uygulamada önemlidir.

Aslında saygı, ben sevgimi yıkan bir değerin tasarımıdır; dolayısıyla ne eğilim ne de korku nesnesi sayılabilecek bir şeydir, her ne kadar bunların her ikisine de denk düşen bir şey taşıyorsa da. Saygının nesnesi yalnız ve yalnız yasadır, hem de kendi kendimize, üstelik kendi başına zorunlu imişçesine kabul ettirdiğimiz yasa. Yasa olarak ona biz, ben sevgimize danışmadan boyun eğeriz; ama kendimize kendimiz tarafından kabul ettirilmiş bir yasa olarak o, yine dc istememizin sonucudur; ilk bakımdan korkuya, ikinci bakımdan ise eğilime denk düşer. Bir kişiye duyulan bütün saygı, aslında, bize örneğini verdiği yasaya (dürüstlük yasasına v.b.) saygıdır. Doğal yeteneklerimizi genişletmeyi de ödev saydığımızdan, yetenekli bir kişide sanki b i r  yasanın örneğini görüyoruz, (eğitimle onun gibi olmayı tasarlıyoruz), bu da bu da saygımızı oluşturuyor. Ahlaksal denen her ilgi yalnız ve yalnız yasaya saygıdır.

Suçsuzluk olağanüstü bir şeydir, ama ne yazık ki, kendini pek koruyamıyor, kolayca baştan çıkarılıyor. Bundan dolayı, bilgiden çok yapıp etmelerden oluşan bilgeliğin bile bilime gereksinimi vardır; ondan birşeyler öğrenmek için değil, buyurtularının kabul edilmesini ve süreklilik kazanmalarını sağlamak için ona gereksinimi oluyor. Aklın ona bunca saygıya değer olarak sunduğu ödevin bütün buyruklarına karşı, insan kendi içinde, tam doyurulmalarını mutluluk adı altında topladığı gereksinim ve eğilimlerinden oluşan güçlü bir karşı ağırlık duyar.

Sıradan insan aklı, kurgulamasının (sırf sağduyu olarak kalmakla yetindiği sürece hiç duymadığı) herhangi bir gereksiniminden dolayı değil, bizzat pratik nedenlerden dolayı, kendi çemberinin dışına çıkmağa, ve ilkesinin kaynağı konusunda ve gereksinim ile eğilime dayanan maksimlere karşı bu ilkeyi doğru belirlemek üzere, bilgi ve açık talimat almak için bir pratik felsefenin alanına adım atmağa itilir; öyle ki iki taraflı istemlerin onda yarattığı şaşkınlıktan kurtulabilsin ve kolayca düştüğü ikircillikten dolayı bütün halis ahlâksal ilkelerini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya gelmesin. Demek ki, sıradan pratik akıl kendini işleyip geliştirdiği zaman, aynı şekilde onda da, farkına varılmadan bir dialektik ortaya çıkar; bu dialektik, aklı, teorik kullanılışında olduğu gibi, felsefeden yardım aramağa zorlar; bundan dolayı ilki olduğu kadar diğeri de, aklımızın tam bir eleştirisinden başka hiçbir yerde dinginliğe kavuşamaz.

Doğada her şey yasalara göre etkide bulunur. Yalnızca akıl sahibi bir varlığın, yasaların tasarımına g ö re , yani ilkelere göre eylemde bulunma yetisi ya da istemesi vardır. Yasalardan eylemleri türetmek için akıl gerekli olduğundan, isteme pratik akıldan başka bir şey değildir. Akıl istemeyi kaçınılmazcasına belirliyorsa, böyle bir varlığın nesnel zorunlu olduğu bilinen eylemleri, öznel olarak da zorunludur; yani isteme, eğilimlerden bağımsız olarak ancak  aklın pratik bakımından zorunlu, yani iyi olduğunu bildiği şeyi seçme yetisidir. Ama tek başına akıl istemeyi yeterince belirlemiyorsa, isteme ayrıca öznel koşullara (belirli güdülere) bağımlı olur, bunlar da nesnel koşullarla her zaman uyuşmaz; tek kelimeyle, isteme (insanlarda olduğu gibi) kendi başına akla tamamen uygun olmayınca: nesnel bakımdan zorunlu olduğu bilinen eylemler, öznel olarak rastlantısaldır ve böyle bir istemenin nesnel yasalara uygun belirlenmesi zorlanmadır; yani nesnel yasaların tamamen iyi olmayan bir istemeyle bağlantısı, akıl sahibi bir varlığın istemesinin gerçi akıl nedenleriyle belirlenmesi, ama doğal yapısına göre bu istemenin zorunlu olarak uymadığı nedenlerle belirlenmesi olarak tasarımlanır.

İsteme için zorlayıcı olduğu ölçüde nesnel bir ilkenin tasarımına emir (aklın emri), bu emrin formülüne de buyruk denir.Bütün buyruklar bir “gerek”le dile getirilirler, bununla da akim nesnel bir yasasının, öznel yapısı bakımından bu yasa tarafından zorunlu olarak belirlenmeyen bir istemeyle bağlantısına (bir zorlamaya) işaret ederler. Bir şeyin yapılmasının ya da yapılmamasının iyi olacağını söylerler; ama bunu, yapılmasının iyi olacağı ona gösterildiği için bunu her zaman yapmayan bir istemeye söylerler. Pratik iyi ise, aklın tasarımlarıyla, dolayısıyla öznel nedenlerle değil, nesnel, yani her akıl sahibi varlık için böyle bir varlık olarak geçerli olan nedenlerle istemeyi belirleyen şeydir. Bu iyi, herkes için geçerli olan aklın ilkesi olarak değil, duyumlar aracılığıyla yalnızca şunun ya da bunun için geçerliliklerini koruyan sırf öznel nedenler olarak istemeyi etkileyen hoş  olandan ayrılır.

ahlak-metafizigi

Demek ki, her bakımdan iyi olan bir isteme, aynı şekilde nesnel yasalara (iyinin yasalarına) bağlı olur, ama bundan dolayı yasaya uygun eylemlere zorlanmış olduğu tasarımlanamaz; çünkü o, kendiliğinden, öznel yapısına göre, ancak iyinin tasarımı tarafından belirlenebilir. İşte bundandır ki, tanrısal ve genel olarak kutsal bir isteme için buyruklar geçersizdir; “gerek” demenin burada yeri yoktur, çünkü isteme kendiliğinden yasayla uygunluk içindedir. Ve bunun için buyruklar yalnızca bir formüldür; genel olarak istemenin, nesnel yasalarının şu veya bu akıl sahibi varlığın istemesindeki —söz gelişi insanın istemesindeki— öznel yetkinsizlikle bağlantısını dile getirirler.

Şimdi, bütün buyruklar koşullu olarak ya da kesin olarak buyururlar. İlk buyruklar, insanın ulaşmak istediği (veya isteyebileceği) başka bir şeye araç olarak olanaklı bir eylemin zorunluluğunu ortaya koyarlar. Kesin buyruk ise, bir eylemi kendisi için, başka herhangi bir amaçla ilgi kurmadan, nesnel zorunlu olarak sunan buyruk olur.

Arzulama yetisinin duyumlara bağımlılığına eğilim denir; bu da her zaman bir gereksinimi gösterir. Rastlantısal olarak belirlenen bir istemenin aklın ilkelerine bağımlılığına ise, ilgi denir. Bu da, her zaman kendiliğinden akla uygun olmayan bağımlı bir istemede olur; tanrısal isteme için hiçbir ilgi düşünülemez. Ama insanın istemesi de bir şeye ilgi duyabilir, a m a  ilgiden dolayı eylemde bulunmayabilir. İlki, eylemdeki pratik ilgi anlamında, İkincisiyse eylemin nesnesine olan tutkusaI ilgi anlamındadır. İlki, istemenin aklın kendi başına ilkelerine bağımlılığına, İkincisiyse eğilim uğruna aklın ilkelerine bağımlılığına işaret eder; çünkü ikinci ‘durum da akıl, eğilimin gereksinimlerinin nasıl karşılanacağı konusunda pratik kurallar verir, ilk durumda beni ilgilendiren, eylemdir; İkincisinde ise (benim için hoş  olduğu ölçüde) eylemin nesnesidir. Birinci bölümde gördük ki, ödevden dolayı yapılan bir eylemde nesneye olan ilgisine değil de, sırf eylemin kendisine ve akıldaki ilkelerine (yasaya) olan ilgisine bakmak gerekir.

Mutluluğu geliştirmenin aracı olarak eylemin pratik zorunluluğunu ortaya koyan koşullu buyruk onaylayıcıdır. Onu belirsiz, sırf olanaklı bir amaç için sırf zorunlu olarak değil, ayrıca emin bir şekilde ve a priori olarak her insanda varsayabileceğimiz bir amaç olarak ortaya koyabiliriz; çünkü o, insana özgüdür. Şimdi, kişinin kendisinin en iyi durumda olmasını sağlayan araçların seçiminde becerikliliğe, dar anlamda zekâ diyebiliriz. Dolayısıyla, kendi mutluluğunu sağlayan araçların seçimine ilişkin buyruk, yani zekânın buyurtusu, hep koşulludur; eylem mutlak olarak değil, başka bir amaç için yalnızca araç olarak buyurulur. ‘Zekâ’ sözcüğü iki anlama gelir: bir anlamda cerbezenin, ikinci anlamda ise özel zekânın adı olabilir. İlki, bir insanın başkalarını kendi amaçları için kullanmak üzere elkileyebilme becerikliliğidir. İkincisi, bütün amaçları kendi sürekli yaran için birleştirme yeteneğidir. Sonuncusu aslında öyle bir zekâdır ki. birincinin değeri bile ona indirgenir ve birinci türden olana sahip olmayan bir insan için şöyle demek daha iyidir: o açıkgöz ve kurnazdır, yine de bütünlüğünde zekî değildir.

Mutluluk kavramı öylesine belirsiz bir kavramdır ki, her ne kadar her insan ona ulaşmayı dilese de, hiçbir zaman kesinlik ve tutarlılıkla, aslında ne dilediğini ve istediğini söyleyemez. Bunun nedeni de şu: mutluluk kavramını oluşturan öğelerin hepsi deneyseldir, yani deneyden ödünç alınmalıdırlar; bununla birlikte mutluluk idesi için bir bütün gereklidir, şimdideki ve gelecekteki her durumumda da esenliğin en büyüğü gereklidir. Şimdi, bu kavrayışlı ve aynı zamanda herşeyi yapabilen, ama yine de sonlu varlığın, burada aslında ne istediğinin belirli bir kavramını kurması olanaksızdır. Zenginlik mi istese? Onu nice kaygılar, kıskançlıklar, tuzaklar içine boğazına kadar batırabilir. Çok bilgi ve kavrayış gücü mü istese? Belki de bu, şimdi ondan saklanan ama kaçınılamıyacak olan kötülükleri, ona ancak o denli daha korkunç bir şekilde göstermek için, ya da onu şimdi bile yeterince uğraştıran arzularına daha çok gereksinimler yüklemek için bu denli keskinleşmiş bir göz olabilir. Uzun bir yaşam mı istese? Bunun uzun bir sefalet olmayacağma kim güvence verir ki? Bari sağlık mı istese? Kaç kere bedenin rahatsızlığı, kusursuz bir sağlığın sürükleyebileceği aşırılıklardan bir insanı alıkoymadı mı?  Kısacası o, neyin onu gerçekten mutlu kılacağını, herhangi bir ilkeye göre, tam kesin bir şekilde belirleyecek durumda değildir, çünkü bunun için onun herşeyi bilir olması gerekirdi. Demek ki mutlu olmak için, belirli ilkelere göre değil, yalnızca deneysel öğütlere göre, örneğin perhiz, tutumluluk, nezaket, sakınganlık öğütlerine göre eylemde bulunmak yeter; bunların, çoğu zaman esenliği ortalama olarak sağladıklarını deney öğretir.

Deneysel ilkeler, ahlâk yasalarının temelini oluşturacak nitelikte hiç değildir. Çünkü bu yasaların temeli insanın doğal yapısının özel kuruluş undan ya da onun içinde bulunduğu rastlantısal koşullardan alınırsa, onları fark gözetmeksizin bütün akıl sahibi varlıklar için geçerli kılan genellikleri, bu genelliğin onlara yüklediği koşulsuz pratik zorunluluk kaybolur. Kişinin kendi mutluluğu ilkesi ise en çok reddedilecek ilkedir; bu da onun sırf yanlış olduğundan ve esenliğin hep iyi davranışla orantılı olduğu savının deneyle çelişmesinden değil, ahlâklılığın temellendirilmesine sırf katkısı olmadığından da değildir —çünkü bir insanı mutlu kılmak başka, iyi yapmak ise başka bir şeydir; zeki ve kendi yararına olanı kolayca kestiren bir insan yapmak başka, erdemli yapmak ise yine başka bir şeydir—; daha çok ahlâklılığın temeline, onu sarsan ve bütün yüceliğini yok eden güdüler koyduğundandır. Bu güdüler, erdeme götüren ve kötülüğe götüren hareket nedenlerini birlikte aynı sınıfa sokuyor ve bize daha iyi hesap yapmayı öğretiyor, ama erdemi kötülükten ayıran farkı büsbütün ortadan kaldırıyor. Buna karşılık ahlâk duygusu, bu sözüm ona özel duyu), her şeye rağmen (ona başvurmak ne kadar yüzeysel olsa bile —çünkü düşünmeyenler, sırf genel yasalar söz konusu olduğu zaman bile duyguyla işin içinden çıkabileceklerini sanırlar—hatta derece bakımından doğal olarak sonsuz farklılık gösteren duygular iyi ve kötü için aynı bir Ölçüt ne kadar az verse, bir insan da duygusuyla başkaları için hiç mi hiç yargıda bulunamazsa bile) ahlâklılığa ve onun değerliliğine daha yakındır; çünkü erdemden duyulan memnunluğu ve ona verilen değeri doğrudan doğruya ona yüklemekle erdemi onurlandırır ve bizi ona bağlayanın, onun güzelliğinin olmadığını, yararın olduğunu yüzüne söylemez.

Kendimizi özgür olarak düşündüğümüz zaman, kendimizi anlama yetisi dünyasına, onun üyeleri olarak taşıyoruz ve istemenin özerkliğini, sonucuyla birlikte, yani ahlâklılıkla birlikte kabul ediyoruz; kendimizi yükümlülük altında düşündüğümüz zaman ise, kendimizi duyular dünyasına ve aynı zamanda anlama yetisinin dünyasına ait sayıyoruz.

Özgürlük, nesnel gerçekliği şüpheli olan bir akıl idesidir; doğa ise, gerçekliği deney örnekleriyle kanıtlanan ve zorunlu olarak kanıtlanması gereken bir anlama yetisi kavramıdır.

YAZIYI İNDİR